Lugat


KÜÇÜK LÜGAT


Ömer Sevinçgül


 

 


Açıklama


Küçük Lügat bir kelime sözlüğüdür. Kitabın hacminin kabarmaması için terkiplere nadiren yer verilmiştir. Peki terkip nedir, nasıl çözülür?

Terkip, en az iki kelimeden oluşan kelime grubudur. Günümüz dilbilgisinde buna 'tamlama' denmektedir. Kelime ikiden fazlaysa 'zincirleme tamlama' denir. 'Evin kapısı' bir tamlamadır. 'Evin kapısının rengi' bir zincirleme tamlamadır. Tamlama, başka bir tabirle terkip kadim lisanımızda da vardır: 'Efkâr-ı ulema, ekmel-ür rüsul, esma-i sitte-i meşhure' gibi. Bunların, bugünkü dildeki tamlamalardan farkı, 'tamlayan'la 'tamlanan' kelimelerin yer değiştirmiş olmasıdır. 

Terkip nasıl çözülür?

Önce, terkibi oluşturan kelimelerin anlamını öğrenmek için lügate bakılır. Sonra da, sondan başa doğru gidilerek terkibin mânâsı kavranmaya çalışılır. Zincirleme terkiplerde de yine aynı yol izlenir.

Meselâ 'efkâr-ı ulema' terkibinde, biri 'efkâr' ve öteki 'ulema' olmak üzere iki kelime vardır. Ortadaki 'ı' harfi terkip işaretidir ve kendi başına bir anlamı yoktur. Birinci kelimeden sonra gelen çizgi, okunan kelime grubunun bir 'terkip' olduğunu bildirmek için konulur. 'Efkâr' demek 'fikirler, düşünceler' demektir. 'Ulema'nın mânâsı ise, 'âlimler'dir. Sondan başa gidersek, terkibin, 'âlimlerin düşünceleri' demek olduğunu anlarız.

Keza 'ekmel-ür rüsul' terkibinde de iki kelime bulunmaktadır. 'Ekmel' demek, 'en mükemmel' demektir. 'Rüsul' ün mânâsı 'resuller, elçiler, peygamberler'dir. Terkibi yine sondan başa giderek çözersek, 'peygamberlerin en mükemmeli' denilmek istendiğini fark ederiz.

Şimdi de üç kelimeli bir terkip çözelim. Meselâ 'esma-i sitte-i meşhure' terkibinde üç kelime vardır. 'Esma' kelimesinin lügatteki karşılığı 'isimler'dir, 'sitte'nin karşılığı 'altı'dır ve 'meşhure'nin, yani 'meşhur'un anlamı ise 'ünlü'dür. Yine sondan başa doğru gidersek, terkibin 'ünlü altı isimler' veya daha uygun bir ifadeyle 'ünlü altı isim' demek olduğunu anlarız.

Kelimelerin anlamını ve terkibin nasıl çözüldüğünü bilen biri, karşısına çıkan terkipleri kolayca çözebilir. 


a. Allah adının ilk harfi.    

ab. Su, akarsu.    

aba. Babalar, dedeler, atalar. ‘Eb’ yani ‘baba’ kelimesinin çoğuludur.

aba. Yünden mamul kumaş. Bu kumaştan yapılmış elbise.  

abad. Abat, bayındır, imarlı. Şen.

abad. Ebedler, sonsuz gelecek zamanlar.

Abbasi. Hazreti Abbas radıyallahu anha mensup. Hazreti Abbas radıyallahu anhın neslinden gelenlerin kurdukları İslam devleti. 

abd. Kul, köle. İnsan.  

abdal. Gezgin derviş. Dünya ile ilgisini kesen manevi makam sahibi bir tür evliya. 

abdalan. Abdallar, dervişler.  

abdest. İbadet için gereken su ile temizlik.   

abdiyet. Kulluk.

abdullah. Allah’ın abdi, kulu. 

abede. İbadet edenler, kullar.

abes. Saçma, hikmetsiz, gereksiz, faydasız, sahih bir gayesi bulunmayan.  

abese. Yüzünü ekşitti, surat astı.

abesiyet. Abeslik, saçmalık, manasızlık, hiçlik, gayesizlik.

abesiyyun. Varlıkların ve olayların başıboş, anlamsız, hikmetsiz ve gayesiz olduğuna inanan felsefeciler.   

abıhayat. Hayat suyu, bengisu. ‘İçen ölümsüzlük kazanır’ diye inanılan efsanevi su. İnsana ferahlık veren şey. 

abıkevser. Kevser adlı Cennet havuzunun ya da nehrinin suyu.

abıru. Yüz suyu. Haysiyet, şeref, izzet.

abid. İbadet eden, ilahi emirleri yapan ve yasaklardan sakınan kimse.

abidane. İbadet eden gibi, kulluk eden birine yakışır biçimde.

abide. İbadet ya da saygı gösterisi için dikilen ya da yapılan şey, anıt.

abidevi. Abide gibi. 

abluka. Kuşatma, etrafını çevirme.

abraş. Benekli, alacalı. Deri hastalığı sebebiyle ellerinde ve yüzünde benekler bulunan kimse, alatenli.

absürd. Saçma, abes, uyumsuz, anlam unsurları birbiriyle uyumlu olmayan. Felsefi terim olarak 'insanla evrenin uyumsuzluğunu ve evrenin anlamdan yoksunluğunu' dile getirir.   

abus. Ekşi yüzlü, somurtan, surat asan, güleryüzlü olmayan.

acaba. Bir soru zarfı olup merak, kuşku ve tereddüt bildirir.    

acaib. Acayip, tuhaf, şaşırtıcı ve hayret verici olan olaylar, işler, görüntüler, durumlar.

a’cam. Acemler, Arap olmayanlar. İran halkı.

acbüzzeneb. Ölümden sonra dirilişin tohumu sayılan madde. İnsanın kuyruk sokumunda bulunan küçük kemik.

aceb. Şaşma, hayret etme, sebebi gizli olan ve daha önce benzeri görülmeyen bir olay veya durumdan dolayı ruhta olan dalgalanma. 

acem. Arap olmayan. İranlı. 

acemi. İşin yabancısı, deneyimsiz, toy, çaylak. 

acemistan. Acem ülkesi, diyarı. 

aceze. Acizler, güçsüzler, eli ermez gücü yetmezler.

acib. Şaşırtıcı, hayret verici, görülmemiş.     

acibane. Acib bir halde, hayret verici biçimde. 

acil. Hemen olması gereken, ivedilikle yapılması icap eden. Belli bir eceli olan, vadeli.

acilen. Acele olarak, bekletilmeksizin, hemen, ivedilikle.

aciniyyet. Macun halinde olma, yoğurulmuşluk.

aciz. Kudretsiz, güçsüz, yetersiz, eli ermez gücü yetmez olan.   

acizane. Acizce, aciz biri gibi, güçsüzce.

acize. Güçsüz, yetersiz, kudretsiz, eli ermez gücü yetmez olan.

acube. Şaşılacak şey, hayret uyandıran varlık, görüntü, olay ve durum.

acul. Aceleci, işin ivedilikle olmasını isteyen, telaşlı.

aculiyet. Acelecilik, sabırsızlık.

acuze. Güçsüz kocakarı. Huysuz yaşlı kadın.

acz. Kudretsizlik, güçsüzlük, yetersizlik, gücü yetmezlik.

aczalud. acizlikle karışık, güçsüzlükle karışık bir halde olma.

aczimutlak. Tam bir acizlik, güçsüzlük, sınırsız bir biçimde eli ermez gücü yetmez olma durumu.

açık. Bir düşüncenin bir bütün olarak ve hiçbir tutarsızlık olmaksızın dile getirilmesi ya da kavranması durumu.   

Âd. Hud aleyhisselamın kavmi, peygamberlik görevini yapmak üzere gönderildiği toplumu.  

a’da. Düşmanlar, adavet edilen kimseler. Rakipler, hasımlar.

adab. Edepler, her konuda haddini bilip sınırı aşmama hâlleri, uyulması gereken görgü kuralları. Töreler, gelenekler, yerleşmiş usuller.

adabımuaşeret. İnsanlarla ilişki kurarken uyulması gereken edepler, görgü kuralları. 

adad. Adetler, sayılar.

adalat. Adeleler, kaslar.

adale. Kas.

adalet. Hak edene hakkını vermek, haksızlıktan sakınmak, dengeli davranmak, her işte hakkı gözetmek ve orta yolu tutmak, kanun önünde eşitlik. Zıddı zulümdür, haksızlıktır.

adaletiizafiye. İzafi adalet, görece adalet. Toplum için bireyi, bütün için parçayı, büyük için küçüğü feda eden adalet anlayışı. 

adaletimahza. Saf ve tam adalet, adaletin ta kendisi. Bu adalet anlayışında birey toplum için, parça bütün için feda edilmez. Hakkın küçüğüne büyüğüne bakılmaz.

adaletname. Mahkemeye davet yazısı. Yöneticiler tarafından adaleti temin için çıkarılan emir, ferman.

adaletperver. Adalete düşkün olan. Hak üzere hükmetmeyi, hak sahibine hakkını vermeyi, zulme uğrayanların hakkını zalimlerden almayı seven kimse.

adaletpişe. Adaletli davranmayı adet edinen, her zaman hak sahibine hakkını veren, zulme meydan vermeyen kimse.  

adaletullah. Allah’ın adaleti, her hak sahibine hakkını vermesi, zalimleri cezalandırıp mazlumları ödüllendirmesi.

adall. Dalalette aşırı gitmiş, iyice sapıtmış, tamamen hak yoldan çıkmış kimse.

adaptasyon. Uyarlama, uydurma, intibak.

adapte. Uydurmak, intibak ettirmek.

adat. Âdetler, alışkanlıklar, gelenek ve görenekler.  

adatullah. Allah’ın adetleri yani yapmasında ve yaratmasında dileyerek uyguladığı ilahi kanunları.  

adavet. Düşmanlık, hasımlık.

adavetkarane. Düşmancasına, düşman gibi.

Adba. Peygamber Efendimizin develerinden birinin adı. 

adcılık. Küllilerin yani tümellerin var oluşunu kabul etmeyen görüş. Bu felsefeye göre tümeller, külliler, türler sadece isimlerdir, bir gerçeklikleri yoktur, gerçek olan onların tikelleri yani cüzi varlıklarıdır. Söz gelişi, ‘insan’ diye tek tek insanlardan bağımsız bir varlık yoktur, sadece somut bireyler olarak insanlar vardır. Nominalizm.

add. Sayma.

addetmek. Saymak.

aded. Adet, sayı, tane.

adedi. Adetle ilgili.

Âdem. İlk insan ve ilk peygamber olan Hazreti Âdem aleyhisselam. Küçük harfle yazılmışsa ‘insan’ manasına gelir. 

âdemi. Âdemle alakalı, insanla ilgili, insanı ilgilendiren.

âdemiyet. İnsanlık, beşeriyet.

adem. Yokluk, hiçlik, olmama, bulunmama.

ademabad. Yokluk ülkesi, hiçlik alanı.

ademalud. Yoklukla karışık.

ademi. Yoklukla ilgili.

ademiyye. Tamlamada yer alan ‘ademi’ kelimesinin dişili.

ademikabul. Kabulün olmaması, kabul etmeme. Küfrün bir türüdür. İman esaslarına ilgisiz kalmak demektir.   

ademimutlak. Tam bir yokluk, tamamen yok olma, hiç bulunmama durumu.

ademi. Yoklukla ilgili, yokluk alanında, yokluktan. 

ademistan. Yokluk ülkesi.

ademiyat. Ademler, yokluklar, bulunmamalar. 

ademiyet. Yokluk, hiçlik, bulunmama.

ademnüma. Yokluk gösteren, sonunda yokluk gözüken.

adese. Mercek.

âdet. Alışkanlık, gelenek, görenek, töre. Kişi ya da toplum nazarında kabul görmüş ve eskiden beri tekrarlanarak yerleşmiş olan uygulama.  

adeta. Adet olduğu üzere, her vakitki gibi. Sanki, hemen hemen, sıradan, düpedüz, bayağı, basbayağı.

âdetullah. Allah’ın âdeti yani yapmasında ve yaratmasında uyguladığı yasası, nizamı, düzeni. 

adi. Her zamanki gibi, sıradan. Bayağı, aşağı, düşük, düşkün.

adid. Adetli, birden fazla, çok sayıda. 

âdil. Adalet eden, adaletle iş gören, hakkı hak sahibine veren, dengeli davranan, aşırılıktan kaçınan, zulmetmeyen.  

âdilane. Âdil birine yakışır biçimde, adalet esasına uygun olarak.

âdiliyet. Âdillik, her vakit âdil olma, adaletle iş yapma, her hak sahibine hakkını tam verme, zulmetmeme. 

adim. Yok olan, olmayan, bulunmayan.  

adiyat. Sıradanlık, her zaman olagelen alışılmış şeyler. 

adl. Hak ve adalet üzere olma, hak gözetme, tarafsız hüküm, doğruluk. ‘İtidal ve istikamet’ demek olan ‘adalet’ anlamında masdar. ‘Mutlak adalet sahibi’ manasında ilahi isim.

adli. Adaletle ilgili.

adliye. Adalet yeri, mahkeme binası.

Adn. Sekiz cennetin derece bakımından en yüksek olanı.

adüv. Düşman.

af. Suça mukabil ceza vermeme, görmezden gelme, aldırmama.

afak. Ufuklar, yönler, taraflar, dışımızda olanlar, kendi etrafımızda bir çember çizerek baktığımızda gözümüze görünenler.

afaki. Nesnel, objektif. Bilen kişiden bağımsız olarak var olan gerçek. Varlığın, bilginin, değerin algılayan özneden, bilen zihinden, değer biçen insandan bağımsız olması. Ufuklarda olanlar, dışımızda bulunan varlıklar, insanın her bir tarafına baktıkça gördükleri. 

afat. Afetler, belalar, başa gelen büyük felaketler.

aferide. Yaratılmış.

aferin. Beğenme sözü, takdir ifadesi. Yaşa! Var ol!

afet. Başa gelen büyük felaket, bela. Korku nesnesi kişi ya da olay. 

afetzede. Afete uğramış kimse.

afif. İffetli, namuslu, temiz, haramdan ve günahtan sakınan.

âfil. Uful eden, grubu eden, batan, sönüp giden.

âfilîn. Uful edenler, batıp gidenler, sönenler, silinip yok olanlar.  

afitab. Güneş, şems.

afiyet. Esenlik. İnsanda hastalık, bela, musibet gibi olumsuz özelliklerin olmaması.  

aforizma. Özlü söz, vecize, az kelimeyle çok mana anlatan metin.  

aforoz. Kimi dinlerde çiğnediği dini yasak yüzünden kişinin topluluk dışına atılması, dışlama cezası.

afüvkâr. Affedici.

afüv. Suçu affeden, görmezden gelen, suça ceza vermeyen. 

afv. Af, suça mukabil ceza vermeme, görmezden gelme. 

afyon. Haşhaş bitkisi sütünün birikmesinden oluşan bir madde.

agâh. Haberli. Uyanık, gaflette olmayan.

agaz. Başlama, başlangıç, giriş.

agel. Bir tür sarık, başa sarılan sargı.

agnostik. Bilinemezci.

agnostisizm. Bilinemezcilik. Duyumsanamayan şeyler bilinemez diye düşünenlerin anlayışı. Bunlar, inanç bakımından iki kısma ayrılırlar. Bir kısmı ‘bilinemez ama yine de inanılabilir’ derken, öbür kısmı ‘bilinemez ve inanılmaz’ der. 

agresif. Saldırgan.

aguş. Kucak.

ağaz. Başlama, başlangıç, giriş.

ağdalı. Üslubu akıcı ve anlaşılır olmayan metin, yoğun yazı.   

ağdiye. Gıdalar, besinler, yiyecek ve içecekler.

ağisna. ‘Bize yardım et!’ manasında bir dua sözü. 

ağleb. Daha galip, daha üstün. Ekseriya, çok defa.

ağleba. Galiben, çok defa, ekseriyetle, genellikle. 

ağleben. Çoğu kez, ekseriyetle, genellikle.

ağlebi. Ekseriyetle alakalı, çoğunlukla ilgili.

ağmaz. Kolay anlaşılmayan, pek derin, çok gamız.

ağnam. Ganemler, koyunlar.

ağniya. Ganiler, zenginler, servet sahipleri.

ağraz. Garazlar, maksatlar, gizli ve bazen de kötü niyetler.

ağreb. Pek tuhaf, çok garip.

ağrube. En garip olan, yadırgatıcı.

ağsan. Gusunlar yani dallar.

ağu. Zehir. Istırap, acı.

ağuş. Aguş, kucak.

ağyar. Gayrılar, diğerleri, başkaları, yabancılar, eller.

ahuenin. Ah ve inleme.

ahufizar. Ah ederek sesli sesli ağlama. 

ah. ‘Acı, pişmanlık, üzüntü, acıma’ gibi duyguları bildiren ünlem.

ahab. Pek sevgili.

ahad. Ehad, bir, tek. Kişi, birey. 

ahadi. Bir kanaldan nakledilen hadis türü. Mütevatir derecesine yükselemeyen hadisler için kullanılan terim.

ahadinas. Halktan birisi, sıradan bir kimse, herhangi biri.

ahali. Halk, kamu, bir memlekette yaşayanlar. Bir yerde toplu hâlde bulunan insanlar, kalabalık.

ahar. Başkaları, diğerleri, öbürleri, daha sonra gelenler, ondan sonrakiler. Kolayca yazı yazılabilmesi için kâğıda sürülen bir madde.

ahbab. Muhabbet beslenenler, sevilenler, dostlar.

ahbar. Haberler. Hikâyeler. Yahudi âlimleri.

ahcar. Hacerler, taşlar.

ahd. Ahit, söz verme, sözleşme, antlaşma.

ahdiatik. Eski Ahit. Tevrat ve Zebur başta olmak üzere Beniisrail kavmine inen kitaplar, vahiyler.

ahdetmek. Kesin karar vermek, yemin etmek, söz vermek.

ahdicedid. Yeni Ahit. İncil.

aheng. Ahenk.

ahen. Demir.

ahenin. Demirden yapılmış. Kuvvetli, pek sağlam. 

ahenk. Uyum, düzen, uygunluk, bir bütünü oluşturan parçaların birbirine güzelce uyması.

ahenkdar. Ahenkli, uyumlu.

aher. Bir başkası, diğeri, ondan sonrası.

aheste. Yavaş, ağır.

ahfa. Çok gizli, ruhun derinliklerinde olan bir his.  

ahfad. Hafidler, torunlar, gelecek nesiller.

ahi. Kardeşim. Ahilik adlı esnaf ocağına mensup.

ahid.  Ahit, verilen söz, sözleşme, antlaşma.

âhid. Bir konu hakkında sözleşen, söz veren, sözleşmeye taraf olan.

Ahilik. Maksadı edebi, ahlakı, insani değerleri yaymak, yardımlaşmayı sağlamak olan eski bir teşkilat. Bilhassa esnaflar arasında yaygındı.

ahir. Sonraki, sonra gelen. 

âhir. ‘Her şeyden sonra da var olan, varlıkların sonrasına da hakim olan’ manasında ilahi isim.

âhiren. Sonradan, daha sonra, ondan sonra.

âhiret. Sonra gelen öbür dünya, ölümden sonra gidilen âlem, insanın ölümü ile başlayan sonsuz hayat yurdu. İslam inancına göre, ölen insanın ruhu ‘berzah âlemi’ne gider. Berzah, dünya ile ahiret arasında bir geçiş yeridir. Kıyametin kopmasından sonra, kışın ölen canlıların baharda tekrar dirilişi gibi insanlar da dirilir. Yeni bedenler yaratılır, ruhlar bedenleriyle birleşir. Tüm insanlar mahşer meydanında toplanır, mizan kurulur, hesaplar görülür, iyiler cennete, kötüler cehenneme gönderilir.  

âhirin. Sonrakiler, sonra olanlar, sonra gelenler.

âhirzaman. Dünyanın son zamanları. Kıyametten önceki zamanlar. Bozulmanın, çürümenin, yozlaşmanın yaygınlaştığı devir.

ahit. Yemin, söz verme, sözleşme, söz. 

ahize. Ahz eden, alan, alıcı. Telefon, radyo, televizyon gibi sesi ve görüntüyü alan cihazlar.

ahkaf. Kum tepeleri.

ahkâm. Hükümler, uygulanması için verilen emirler, kanunlar, yargılar.  

ahkar. Pek hakir, pek aşağı, çok küçük.

ahkem. En hâkim, en çok hükmeden, hakimiyeti en fazla olan, en âdil hükmü veren.

ahlaf. Halefler, öncekilerin yerine geçenler, sonra gelenler, ardıllar.

ahlak. İnsanın iyi veya kötü hâlleri, bunlarla ilgili ilim. İyi huylar. Uyulması gereken kurallar.    

ahlaki. Ahlakla ilgili, ahlaka uygun.

ahlakiyat. Ahlak ilmi.

ahlakiyyun. Ahlak ilmi bilginleri.

ahlam. Karmakarışık ve bazen de açık saçık rüyalar.

ahmak. Kıt akıllı, kalın kafalı, bön, budala, beyinsiz.

ahmakane. Ahmakça, kıt akıllı biri gibi. 

ahmakunnas. İnsanların ahmağı, budalası, kıt akıllısı. 

Ahmed. ‘Çok hamdeden, övülmeye en layık olan, çok sevilen ve beğenilen’ manasında Peygamberimizin isimlerinden biri. İncil kitabı Efendimizden bu isimle haber verir.  

ahmer. Kırmızı, kızıl.

ahrar. Hür olanlar. Hürriyeti sevip savunanlar, serbestiyet yanlıları, özgürlükten yana olanlar.

ahsen. En hasen, en güzel.

ahsenitakvim. En güzel kıvamda, biçimde, surette olan. İlahi isimlere en parlak ayna olması cihetiyle insan için kullanılır.

ahseniyet. En güzel olma durumu. 

ahsenülkasas. Kıssaların, öykülerin, anlatımların en güzeli.  

ahter. Yıldız. 

ahu. Ceylan.

ahval. Hâller, durumlar, olup bitenler.

ahvalat. Ahvaller. Zaten çoğul olan ahval kelimesinin dilimizde ikinci kez çoğul yapılmış biçimi. 

ahvel. Şaşı, baktığı bir nesneyi iki gören. Yanlış gören.

ahya. Hayat sahipleri, diriler, canlılar.

ahyar. Hayırlılar, iyiler, iyilik edenler, iyi işler yapanlar.  

Ahyed. Peygamber Efendimizin asıl Tevrat’ta anılan isimlerinden biri.

ahz. Bir şeyi alma, alış.

ahzab. Hizipler, partiler, gruplar, ordular, bölükler, takımlar, taraftarlar, bölümler.

ahzan. Hüzünler, üzüntüler. 

aid. Ait.

aidat. Belli zamanlarda ödenen ya da alınan para.

aidiyet. Birine ya da bir şeye ait olma, aitlik.

aile. Ev halkı, bir evde birlikte yaşayan ve aralarında akrabalık bulunan kimseler. Eş, hanım. Aralarından kan bağı bulunan kimseler.  

ailevi. Aileyle ilgili, aileye ait.

Aişe. Hazreti Ayşe radıyallahu anha. Peygamber Efendimizin hanımı. Rivayet ettiği çok sayıda hadisle adından sıkça söz ettirmiştir. 

ait. İlgili. Mensup. Hakkında, konusunda. Birine ve bir şeye mahsus.

akab. Topuk, ökçe. Bir şeyin gerisi, arkası, hemen sonrası.

akabe. Dar ve sarp geçit. Tehlikeli yer. 

akabinde. Hemen sonrasında, hemen ardından gelen.

akaid. İtikatlar, akideler, inanılan gerçekler. Dinde inanılacak şeyler. İman konuları, bilgileri.   

akaidi. Akidelerle ilgili, inanılan konularla alakalı. 

akamet. Kısırlık, verimsizlik, bir sonuç vermeme, ürünü olmama.

akar. Gelir getiren mal, kiraya verilen ev, arsa, tarla, dükkan, büro gibi yerler.

akarib. Akrabalar, yakınlar. Akrepler.

akçe. Akça, eskiden para ölçüsü olarak kullanılan küçük gümüş sikke.

akd. Akit, sözleşme, bir işin iki taraf arasında karşılıklı rıza ile karara bağlanması.

akdam. Kademler, ayaklar.

akdem. En kadim olan, en kıdemli, en önceki, en eski olan.

akdes. En mukaddes, en kutsal.

akdetmek. Sözleşme yapmak, antlaşmak.

akıb. Hemen sonra gelen, ardı sıra izleyen.

akıbet. Son, netice, bir işin sonu, sonucu.

akıbetbin. Akıbeti gören, işin sonunu görebilen, uzak görüşlü.

akıbetendiş. İşin sonunu düşünen, sonrasi için kaygı duyan.  

akıl. İnsandaki anlama, kavrama, düşünme, soyutlama yapma, anlamlar arasında irtibat kurma, benzerliklerin ve farklılıkların bilincine varma, istidlal yapma melekesi, yetisi.

âkıl. Akıl sahibi, akıllı, âkil.

akılane. Akıllıca, akla uygun bir biçimde.

akılbaliğ. Akılca ve bedence ergin, faydalı ve zararlı olanı birbirinden ayırabilecek duruma gelmiş insan, ergenlik dönemine giren kişi.

akılcılık. Felsefede aklı ölçü kabul eden, önceleyen, gerçeğe ancak akılla ulaşılabileceğine inanan kimselerin görüşü, akıl merkezli felsefi ekol, akım, rasyonalizm.

akıldane. Pek akıllı görünen, bilgiçlik taslayan kimse.

akılfüruş. Akıllılık taslayan, aklını üstün gören, akıllı olduğunu göstermeye çalışan.

akılsuz. Aklı yakıp kül eden, etkisiz hale getiren, aklı gideren.

akib. Hemen sonra gelen, ardı sıra izleyen. 

akid. Akit, sözleşme.

âkid. Sözleşme yapanların her biri.

akide. Bir nevi şeker.

akîde. İman. İnanılan şey, inancın konusu olan mesele.

âkif. Bir şeyde sebat eden. Devamlı ibadet eden, hakka ve hakikate yönelen. İtikafa çekilen.

akik. Mühür, yüzük, tesbih ve benzeri şeyler yapmakta kullanılan değerli bir taş.   

akîka. Yeni doğan çocuk için şükür niyetiyle kesilen kurban.

âkil. Akıllı, aklı bulunan, anlayabilen, iyi ve kötüyü, faydalı ve zararlıyı birbirinden ayırabilen kimse.

âkil. Ekl eden, yiyen, yiyici.

âkilüllahm. Et yiyen, etobur.

âkilünnebat. Ot yiyen, otobur.

âkilüssemek. Balık yiyen.

akim. Kısır, verimsiz, sonuçsuz, bir netice vermeyen, kendisinden ürün alınamayan. 

akis. Yankı, sesin çarpıp geri dönmesi, yansıma, yansıyan ses ya da görüntü.

akit. Bağlama, düğümleme, sözleşme, antlaşma, oluşturma.

âkit. Âkid, akdeden, sözleşme yapan.

âkideyn. Sözleşme yapan iki kişi ya da taraf.

akl. Akıl, insanın anlama yetisi, manaları alma kabiliyeti.

aklam. Kalemler. 

aklen. Akılca, akıl bakımından, akıl ölçü alınırsa.

aklıevvel. İlk akıl. Bir kısım felsefecilere göre Allah önce ilk aklı yaratmış, bundan ikinci akıl, ikincisinden üçüncü akıl türemiş ve böylece ‘on akıl’ oluşmuş. Şirkin bir türü olan bu fikir büyük âlimler tarafından şiddetle eleştirilmiştir. 

aklıselim. İyiyi kötüyü birbirinden ayırarak insana gerçeği bulduran akıl. Kişinin akla uygun yargılar verme yeteneği. Doğru ile yanlışı birbirinden ayırma ve doğru yargılama gücü. Sağduyu.  

aklî. Akılla ilgili, akıl alanına giren, aklın konusu olan.

akliyat. Akıl alanına giren konular, aklın konusu olan meseleler.  

akliyyun. Akılcılar, rasyonalistler. Aklı tek ölçü kabul eden, her şeyin akılla bilinebileceğine inanan felsefeciler.

akraba. Karibler, yakınlar, hısımlar, aralarında kan ya da süt sebebiyle hısımlık bulunanlar. Karib kelimesinin çoğulu olan bu kelime dilimizde tekil olarak kullanılır. 

akran. Karinler, birbirlerine derece, sınıf, nitelik gibi yönlerden benzeyenler, eş ve benzer olanlar, yaşıtlar.

akreb. Daha yakın, pek yakın, en yakın.

akrebiyet. Fazlaca yakınlık.

aks. Akis, yankı, yansıma.

aksâ. En son, varılmak istenen son nokta, elde edilmek istenen en son şey.

aksam. Kısımlar, bölümler.

aksan. Kelimeleri söyleyiş biçimi. Kelimenin söyleniş farkını belirtmek amacıyla sesli harflerin üstüne konan ters v harfi biçimindeki işaret. 

aksi. Tersi, zıddı. Huysuz, geçimsiz. Uğursuz. Uygun olmayan.

aksisada. Ses yankısı, sesin bir engele çarpıp geri dönmesi.

aksiyom. Kanıtlama sürecinin temelini oluşturan ve apaçık bir biçimde doğru olduğu düşünülen önerme, mütearife. Mesela ‘Bir bütün parçalarından büyüktür’ sözü bir aksiyomdur.

aksiyon. Netice elde ettirici eylem, hareket. Bir düşünceyi uygulama alanına taşıma.

aksülamel. Tersine çevirme, işin tersi, istenilen şeyin zıddının olması, tepki.

aktab. Kutuplar. Tasavvufta büyük ermişler için kullanılan terim.

aktar. Kuturlar, merkezle çevre arasında kalan yerler, çaplar, taraflar, yerler.

aktivizm. Eylemcilik. İnsan hayatında başlıca hakikatin etki ve eylem olduğunu öne süren öğreti ve dünya görüşü.

aktrist. Kadın oyuncu.

akva. En kavi, en kuvvetli.

akval. Kaviller, sözler, konuşmalar.

akvam. Kavimler, ırklar, soylar.

âl. Aile, sülale, soy, bir kimsenin neslinden olan kimseler.

âlâ. Pek yüce, yüceler yücesi, her şeyden yüce. 

alâ. Üst, üzere, üzerine.

alafranga. Fransızlarınki gibi, Avrupa tarzında.

alaik. Alakalar, ilgiler, bağlantılar.

alaim. Alametler, belirtiler, bellikler, semboller, simgeler.

alaimisema. Gökkuşağı, ebe kuşağı.

alak. Rahim duvarına tutunan kan pıhtısı. Yapışkan şey. Sülük. 

alaka. Alak, kan pıhtısı.

alaka. İlgi, bağ, rabıta. İstek, meyil, eğilim. Merak, dikkat.

alakadar. Alakalı, ilgili, ilgisi bulunan, ilgi gösteren.

alakadarane. İlgi gösterircesine, ilgili biri gibi.

alakat. Alakalar, ilgiler. 

alaküllihal. Her durumda, her ne olursa olsun. Eninde sonunda, ister istemez.

alam. Elemler, acılar. elem, kendisinden nefret edilen bir şeyi hissedip acı duymaktır. 

alamat. Alametler. 

alamet. Kişinin görünce tanıdığı bellik, belirti, nişan, simge.

alametifarika. Bir şeyi öbürlerinden ayıran bellik, işaret, simge, özellik.

alarga. Sahilden uzakta, açık denizde.

alat. Aletler, bir işte veya bir sanatta kullanılan araçlar, gereçler.

alaturka. Türk usulü, Türk kavmine özgü, Türk işi.

alavere. Bir şeyi elden ele alıp vererek aktarma.

alay. Beş bölük erden oluşan askeri topluluk. 

alayıilliyyin. Yücelerin en yücesi, cennette en yüksek mertebe.

alayiş. Gösteri, gösteriş, debdebe, tantana.

aleddevam. Devam üzere, devamlı olarak, sürüp giderek.

alegori. Bir düşünceyi rumuzlarla, sembollerle, simgelerle, canlandırarak anlatma tarzı.

alelade. Her zaman olabilen, olağan, sıradan, özelliksiz, niteliksiz.

alelamya. Körü körüne, görüp bilmeksizin.

alelekser. Ekseriyetle, çoğunlukla, ayırım yapmayarak.

alelhusus. Bilhassa, özellikle, hepsinden önce. 

alelıtlak. Mutlak olarak, kayıtlı ve sınırlı olmayarak. 

aleliman. İman üzere, inanarak. 

alelinfirad. Birey olarak, birer birer, tek tek. 

alelküll. Bütünüyle, tamamen, külliyen. 

alelumum. Umumiyetle, genellikle, genel olarak.

alelusul. Usulen, şeklen, öylesine, özen göstermeden.

alem. Bellik, simge, nişan, alamet. Sancak, bayrak.

âlem. Dünya, cihan, evren, yaratılanların tümünün birden oluşturdukları büyük varlık. Herkes, umum insanlar. Kendine özgü. Keyif yapılan ortam. Evren ve içindeki varlıklar yaratıcı kudrete bir alem, bir alamet, bir nişan olduğu için bu adı almıştır.

a’lem. En iyi bilen âlim.

alemdar. Bayrak tutan, simge değeri olan bir nesneyi taşıyan.

alemibeka. Kalıcı alem, ahiret. 

alemiberzah. Kabir alemi, dünya ile ahiret alemi arasındaki geçiş alemi.  

alemiemir. Madde ve cisim olmayan kanunlar alemi. Maddi olmayan ve ölçülemeyen alem. Melekut alemi, ruhlar alemi, mekansızlık alemi. 

alemiervah. Ruhlar alemi, maddi bedeni olmayan varlıkların dünyası.  

alemiesir. ‘Esir’ denilen atomdan da küçük minnacık maddelerin alemi.

alemigayb. Dış duyularla gözlemlenemeyen alem.   

alemimana. Mana alemi, manevi yollarla anlaşılan ve bilinen alem.  

alemimisal. Yaratıkların suretlerinin, görünüşlerinin, yansılarının bulunduğu alem.  

alemişehadet. Şahit olunan alem, gözlemlenebilen dünya. 

âlemîn. Âlemler. Birbirinden ayrı nitelikleriyle kâinatı şenlendiren varlık türleri. İnsanlar ve cinler. Belli bir zamanda yaşayan insanlar. 

alempesend. Dünyaca ünlü, ünü cihanı kaplayan.

alemşümul. Alemi kaplayan, dünya çapında.

alenen. Açıkça, saklanmadan, gizlenmeden. 

aleni. Açık, gizli olmayan, saklanmaksızın. 

alesta. Hazır durumda, tetikte.

alet. Bir iş veya sanatta kullanılan nesne, araç.

aletçilik. Düşüncenin, kuramın eylem için sadece bir araç olduğunu, uygulamadaki başarısı oranında değer kazanacağını ileri süren felsefecilerin görüşü, araççılık, enstrümantalizm. 

aletiyet. Aletlik, alet olma, araç görevi yapma.

alettadad. Sayımla, sayarak. 

alettahkik. Araştırmayla, araştırma yaparak.

alettahmin. Tahmin üzere, tahminen. 

Alevi. Alevilik anlayışını benimseyen kimse.

Alevilik. Kendilerini Hazreti Ali radıyallahu anha nispet eden müminlerin dini görüşü, yorumu, yolu. Peygamber Efendimizin nesline muhabbeti yol edinenlerin anlayışı.   

aleyh. Üzere, üzerine, onun üzerine. Dilimizde zıt, karşı, ters manasında kullanılır. Leh kelimesinin karşıtıdır.

aleyhdar. Aleyhinde, onun tersi yönünde, ona karşı, onun yanında olmaksızın.

aleyhillane. ‘Allah’ın laneti ona olsun’ manasında şeytanın adı anılınca söylenen bir söz. 

aleyhimüsselam. ‘Onlara selam olsun’ manasında peygamberlerin adı anılınca söylenen dua sözü.

aleyhissalatüvesselam. Salat ve selam onun üzerine olsun. Peygamber Efendimizin adı anılınca söylenir, ona özgüdür.

aleyhisselam. Selam onun üzerine olsun. Bir peygamber adı anılınca söylenir.

aleyküm. Senin üzerine olsun.

aleyna. Bizim üzerimize olsun. 

algı. İdrak. Dış dünyayı duyular yoluyla, iç dünyayı ise içebakışla kavrama yetisi. Duyularla gelen verilere bir uyum ve birlik kazandırma süreci. Zihne duyumlarla gelen verilerin daha önce var olan bilgilerle karşılaştırılması sonucu bir şeyin iyice kavranması.

algoritma. Bir sorunu düzenli bir biçimde adım adım ilerleyerek çözme yöntemleri, usulleri. Bunları tertibe dayalı simgelerden oluşan sistem. Aritmetik biliminin temelini oluşturan bu yöntem ismini İslam bilgini Harezmi’den alır.

alık. Budala, bön, sersem, şaşkın.

aliaba. Peygamberimiz tarafından abası altına alınan kimseler, kendi ev halkı. Efendimiz, kendisiyle birlikte şu dört kişiyi de elbisesinin altına alıp dua etmiştir: kızı Fatıma, damadı Ali, torunları Hasan ve Hüseyin.  

alibeyt. Peygamberimizin ailesi ve nesli.

ali. Yüksek, yüce, ulu.

alicenab. Yüksek ahlak sahibi, yüce ruhlu, şerefli.

alicenabane. Yüksek ahlaklı birine yakışır biçimde.

alihe. İlahlar, tanrılar, ilah gibi tapınılan nesneler. İlaheler, tanrıçalar.

alihimmet. Himmeti yüce yani himaye edip koruma duygusu yüksek olan kimse.  

alikadr. Kadri yüce, kıymeti yüksek, değerli.

alil. İlletli, hasta, sakat.

alilem. Hastayım.

alîm. Rabbimizin ‘sonsuz ilim sahibi, her şeyi bilen’ manasında ismi.

âlim. İlim sahibi, bilen, bilgili, bilgin.

alimallah. Allah bilir, Allah daha iyi bilir. ‘Hiç şüphe etmeyin, bu böyledir’ manasında teminat vermek için söylenir.

âlimane. Alimce, bilgince, alim gibi.

alişan. Şanı yüce, pek şanlı, yüksek şan sahibi, çok değerli.

aliterasyon. Yazılan ya da söylenen söze ahenk katmak için bazı seslerin tekrarlanması.

aliyat. Yüce şeyler.

aliye. Aletle ilgili olan.

aliye. Yüce olan.

aliy. ‘Her şeyden yüce’ manasında ilahi isim.

aliyyülala. En yüce, en yüksek, mükemmel.

alizarin. Eskiden alizarin denilen bitkinin kökünden elde edilen bir boya, kırmızı rengin bir tonu.

Allah. Bütün varlıkları yaratan halıkımızın zatının ismi, bütün ilahi isimleri, sıfatları kendinde toplayan özel adı. Nasıl ki, bir adamın mühendis, yazar, müdür, ressam gibi isimlerinin yanında bir de kendi ismi varsa, Rabbimizin de Rahman, rahim, vedud, rezzak, kerim, alim, hakim, kadir gibi isimlerinin yanı sıra bir de zati ismi vardır: Allah. İlah ya da tanrı kelimesi Allah isminin yerini tutmaz. Tanrı kelimesi, hak olsun ya da olmasın tapınılan her şey için kullanılır. Mesela bir puta da ilah ya da tanrı denir. Allah ise, sadece hak olan mabudumuz için kullanılan çok özel bir isimdir.

Allahualem. Allah en iyi bilendir, Allah daha iyi bilir.

Allahuekber. Allah en büyüktür ya da daha büyüktür. Allah denilince zihne, akla ve hayale gelen ne varsa onların hepsinden daha büyüktür, sonsuz büyüktür.

Allahümme. Allahım! 

allam. Rabbimizin ‘sonsuz ilim sahibi’ manasında ismi.

allame. Pek büyük alim.

allamülguyub. Gayıbları yani dış duyularla hissedilip bilinemeyenleri en iyi bilen. Bu nitelik sadece Allah için kullanılır.

almanak. Türlü türlü bilgiler veren bir nevi takvim, defter, ajanda, kitap.

alud. Bulaşan, bulaşmış. Kelimelerin sonuna getirilir.

alude. Bulaşmış, karışmış. Dolu.

alüfte. Alışmış, müptela olmuş. Erkeklere alışık kadın, namus perdesi yırtık kadın.

ama. Kör, gözleri görmeyen. Hakikati göremeyen, cahil.

amade. Hazır, hizmet için hazırda bekleyen.

a’mak. Derinlikler, derin yerler.

a’mal. Ameller, işler, eylemler, yapıp etmeler.

amal. Emeller, beklentiler, istekler.

amame. Sarık, başa sarılan özel bir bez.

aman. Eman, yardım dileme sözü, güvenlik isteme. Güven, güvenlik, korkusuzluk. 

amazon. Eski zamanlarda yaşamış savaşçı kadın. İskitler kavminin kadın askerleri. 

amber. Anber, güzel kokulu bir madde. 

amd. Bir işi bilerek, isteyerek yapma. Niyet, arzu, istek.  

amden. Niyet ederek ve isteyerek, önceden düşünerek.

amed. Gelme, geliş. 

amel. İş, bir gayesi olan eylem, çalışma. Dinin buyruklarını yerine getirmek üzere yapılan iş.

amele. İşçi, ırgat, çalışan, iş yapan.

amelen. Amelce, iş bakımından.

amelisalih. Dine uygun güzel amel, düzgün iş, emir dairesinde hareket etme ve hayırlar kazanma. 

ameli. Uygulamaya dayalı, kuramda bırakılmayıp uygulanan, pratik, işle ilgili. Karşıtı nazaridir. 

ameliyat. Ameller, işler. Bilgilerin uygulanması. Hastalıkları bıçak kullanarak tedavi etme yöntemi.

amelmande. Amel edemeyen, iş yapamaz durumda olan. İşsiz, durgun.

amenna. İman ettik, inandık. Doğrudur, öyledir, dediğin gibidir, kabul ettik.

amentü. İman ettim. İslam dininde inanılması gereken altı esasın genel ismidir. Tafsili şudur: Allah’a, onun meleklerine, kitablarına, peygamberlerine, ahiret gününe, kaderin, hayır ve şerrin Allah’tan olduğuna iman ettim. Öldükten sonra dirilmek haktır. Allah'tan başka ilah olmadığına, Muhammed aleyhisselamın Allah’ın kulu ve resulü olduğuna şahadet ederim.

ami. İlim sahibi olmayan sıradan kimse. Kendisi araştıramayıp başkasına güvenerek onun gibi inanan ve ibadet eden adam.

amik. Derin.

amil. Amel eden, işleyen, iş yapan, çalışan, uygulayan. 

amil. Emel besleyen, istek ve beklentisi olan. Etken, olayı etkileyen faktörlerden her biri. 

amin. ‘Allahım kabul eyle, Allah kabul etsin’ manasında duadan sonra söylenen söz.

amir. Emreden, iş buyuran, lider, komutan, başkan.

amirane. Amir gibi, emreder gibi, buyruk verir gibi, buyururcasına.

amiriyet. Amirlik, emredicilik, buyuruculuk.

amiyane. Bilgisizce, körü körüne, sıradan birinin yaptığı gibi, alelade, bayağı.

âmiz. Karışık, taşıyan. Bir önceki kelimeye eklenerek yazılır ve ona kendi anlamını verir. Mesela ‘hakaret taşıyan’ manasında ‘hakaretamiz’ denilir.

amm. Umumi, genel, sayılamayacak kadar çok şeyleri kapsayan, bireylerin tümünü kapsamına alan. Zıddı ‘hass’tır. 

ammenevalühü. ‘Allah’ın lütfu herkesi kapsamaktadır’ mealinde bir tabir.

amme. Herkes, kamu, halk, ahali. 

ammilgaraib. Garipliklerin yani yadırganan ve şaşırtan şeylerin amcası.

ammi. Emmi, amca.

ammizade. Amca çocuğu, emmioğlu, kuzen.

ampirizm. Deneycilik. Bilginin yalnızca gözlem ve deney yoluyla elde edilebileceğine inananların öğretisi.  

amuca. Amca, emmi.

amud. Direk, sütun.

amudi. Dikine, direk gibi.

amudunurani. Nurlu sütun, parlak ve ışıklı direk.

amya. Kör, görmeyen. Ama kelimesinin dişilidir.

anbean. Gitgide, gittikçe, gide gide.

anfeanen. Gitgide, zamanla.

an. ‘Den, dan’ manasında ön ek.

an. En kısa zaman dilimi, gelecek zamanla geçmiş zamanın buluşma çizgisi, bölünemeyecek kadar kısa zaman.

ân. Sonuna geldiği kelimeyi çoğul yapan ek. 

analiz. Tahlil. İncelemek üzere bir bütünü parçalarına ayırma. Parçaların özelliklerini, birbiriyle ilişkisini ve parçaların bütünle ilişkisini anlamak üzere bütün olanı ayrıştırma işlemi. 

analoji. Mantıkta, nesnelerin görünüşleri, özellikleri ve birbirleriyle ilişkileri arasında benzerlik kurmak suretiyle belli bir sonuca varma işlemi, andırma, andırış.

ananat. Ananeler, gelenekler, töreler.

anane. ‘Den’ ve ‘dan’ manasında hadis rivayet edenleri sıralarken kullanılan bir tabir.

anane. Gelenek, nesilden nesile aktarılarak gelen adetler, uygulamalar, kurallar.

ananevi. Ananeyle alakalı, gelenekle ilgili.

anarşi. Karışıklık, düzensizlik, kargaşa, bozuculuk, bozukluk.

anarşist. Düzen tanımaz, yıkıcı, bozucu, kanunları hiçe sayan, kuralları kabul etmeyen.

anarşizm. Başta devlet olmak üzere tüm kurumlara ve yasalara saygı duymayan, bunların kötülüğün kaynağı olduğunu ve yok edilmesi gerektiğini ileri süren öğreti.

anasır. Unsurlar, kavimler, ırklar. Bütünü oluşturan elemanlar, büyük kısımlar. Elementler.

anbar. Ambar, tahıl ve benzeri şeylerin konulduğu yer. 

anber. Bir tür balıktan elde edilen güzel kokulu madde.

andelib. Bülbül.

anekdot. Kısa hikâye, büyük bir hikâyenin kendi içinde bütünlüğü olan kısa bir bölümü.

angarya. Ücret vermeden gördürülen iş, istemeye istemeye yapılan, kişiye yük gibi gelen iş.

Anglikan. İngiliz kilisesine bağlı kimse. 

Anglikanizm. İngilizlerin resmi kilisesi, İngilizlere özgü Hıristiyanlık mezhebi.

anh: O erkekten.

anha: O kadından.

anhüm: Onlardan, hepsinden.

ani. Bir anda, birdenbire. 

anid. İnatçı, bildiğinden şaşmayan, anut.

anif. Şiddetli, sert, kaba, haşin. 

ânif. Bundan önce geçmiş olan, sözü edilen. 

ânifülbeyan. Biraz önce beyan edilen, az evvel kendisinden söz edilen.

animizm. Canlıcılık. Canlı ya da cansız tüm varlıkların ruhlu olduğunu savunan öğreti. Pagan kategorisine giren inanma biçimlerinden biri. 

anka. Kaf dağında yaşadığı söylenen, ismi var cismi yok efsanevi kuş, zümrüdüanka, simurg.

ankarib. Yakından, çok zaman geçmeden.

ankebut. Örümcek. 

anlam. Mana. Bir şeyin gösterdiği ya da dile getirdiği kavramlar bütünü. Dildeki işaretlerin ifade etmek istediği şey. 

anlatım. Zihinde tasarlanan, düşünülen bir konunun söz, yazı ve benzeri araçlarla muhataba bildirilmesi.

anonim. İsimsiz, ismi belli olmayan, herkesin olan. Yapanı, yazanı bilinmeyen eser. Bir şirket türü.

Antere. Arap lisanıyla güzel şiirler yazmış ünlü bir şair. 

anti. Başına geldiği kelimeye ‘karşı’ anlamı veren ön ek.

antik. Eski uygarlıklarla ilgili olan.

antika. Eskiden kalma kıymetli eser. Tarihi kıymeti bulunan ya da sanat değeri olan nesne, eşya, eser.

Antranik. Osmanlıların son zamanlarında Ermeni örgütünün liderlerinden birinin adı.

antropoloji. İnsanbilim. Genel anlamda insanı, insanın sosyal durumunu, farklı yer ve zamanlarda yaşayan toplumların dil, din ve kültür özelliklerini inceleyen bilim.

antropomorfizm. İnsanbiçimcilik. Tanrıyı insana benzetenlerin görüşü. Tanrının insan biçiminde olduğunu iddia edenlerin düşüncesi.

anud. Pek inatçı, direnmekten geri durmayan.

anudane. İnat ederek, inat edercesine.

apokrif. Sahih olmayan, doğruluğuna güvenilmeyen, şüpheli metin. Karşıtı, otantik.

apolet. Rütbe bildiren simge, omuza takılan bellik.

apriori. Duyuma, deneyime, gözleme dayanmayan, zihinde önceden var olan bilgi türü, önsel bilgi.

aptal. Bön, budala, kıt akıllı, alık, zekâ düzeyi düşük kimse.

ar. Haya hissi, utanma duygusu, namus.

ara. Fikirler, reyler.

Arab. Arap. Nuh aleyhisselamın Sam adlı oğlunun neslinden gelen kavimlerden biri.  

Arabi. Arap olan, Arapla ilgili, Arapça.

aradin. Arzlar, araziler, yerler, yeryüzünün bölgeleri. 

araf. Cennetle cehennem arasında bulunan yüksek bir yerin adı. İki şey arası, ara bölge, geçit.

Arafat. Hacda arefe günü hacıların vakfeye durdukları dağ.

aram. Durup dinlenme, bir süre ara verip istirahat etme.

aramgah. Durup dinlenme yeri. 

Arami. Mezapotamya bölgesinde yaşamış Sami ırkından bir kavim, bu kavmin dili.

Arap. Sami ırkından gelen ve dili Arapça olan bir kavim.  

Arasat. Ölümden sonraki dirilme yeri, mahşer meydanı.  

arasta. Üstü örtülü çarşı.

a’raz. Arazlar.

araz. Belirti, bellik, nişan. Var olmak için başka bir varlığa ihtiyacı olan nitelik. Mesela, ‘biçim’ bir arazdır, var olması ancak bir başka varlıkla mümkün olabilir.

arazi. Araz olan, arazla ilgili. 

arazi. Yerler, tarlalar, topraklar.

arbede. Gürültülü patırtılı kavga, dalaş.

ard. Arz, yer. 

arena. Eskiden oyunların oynandığı, spor müsabakalarının yapıldığı alan, meydan.

arefe. Bayramdan önceki gün, arife. 

arız. Sonradan gelip çatan, bulaşan, yapışan şey.

arıza. Sonradan oluşan aksaklık, sakatlık, hastalık ve benzeri durumlar. Engebe.

arızi. Kendinden olmayan, sonradan olan, dıştan gelen.  

ari. Arı, temiz, saf, katkısız.

aric. Uruc eden yani yukarı çıkıp yükselen.

arif. Tanıyan, bilen, bilgide ileri olan, kavrayışı keskin, anlayışlı, irfan sahibi. İlahi sırlar kendisine açılmış olan mümin.

arifane. Arif birine yakışır biçimde.

arife. Bayramdan bir önceki gün, arefe.

arifibillah. Allah'ı tanıyan, bilen, ilahi bilgilere erişen.

arifin. Arifler, irfan sahipleri. 

Aristo. Milattan önce eski Yunanistan’da yaşamış ünlü bir filozof.  

aristokrasi. Tüm insanların yönetime katılımını öngören demokrasiye karşı, toplumun soylular, seçkinler, ulular tarafından yönetildiği politik düzen. Elitler, soylular sınıfı.

ariyet. Geri verilmek üzere alınan ya da geri alınmak üzere verilen şey. 

ariyeten. Ariyet olarak, geri verilmek üzere, geçici olarak.

ariza. Büyük bir kimseye ya da makama saygıyla yazılan yazı, sunum yazısı, dilekçe. 

ark. Su yolu, küçük kanal.

arkaik. Eski zamanlara özgü, eski devirlerin özelliklerini taşıyan nesne, yapı, eser, üslup.

arketip. Mükemmellikten yoksun bulunan gelip geçici şeylerin kendisinden hisse aldıkları, kendisine göre biçimlendikleri örnek, model, ilke.

arraf. Falcı, kahin, gelecekteki olayları ve gizli bilgileri bilirim diyen kimse.

arş. En yüce hâkimiyet makamı, ilahi isimlerin tecelli yeri, göklerin en üstü, kâinatın kalbi.

arşın. 68 santimetrelik uzunluk ölçüsü.

arşi ve süllemi. Klasik mantıkta varlıkların zincirleme olarak biri diğerini yaratmak suretiyle gelmesinin mümkün olmadığını ispat etmek üzere kullanılan delillerin bir kısmı. 

Arşi. Arş ile ilgili.  

arşiv. Belgelerin saklandığı yer, bir konu ile ilgili verilerin toplandığı yer.

aruz. Şiirde bir vezin türü. Arap şairleri tarafından geliştirilmiş, daha sonra bazı İslam ülkelerine yayılmıştır. Divan Edebiyatı eserleri aruzla yazılırdı. 

arz. Sunma, verme, gösterme.

arz. Yerküre, yeryüzü, yeryüzünün bir bölümü.

arzıbeyza. Beyaz yer, beyaz dünya. 

arzıdidar. Göze göstermek üzere sunma, göze görünmek üzere ortaya çıkma. 

arzıendam. Endamını arzetme, boyunu yani kendini gösterme.

arzıhal. Halini arzetme, durumunu anlatma, bildirme. 

arzi. Arza ait, dünya ile ilgili, yerde olan.

arzin. Arzlar, yerler.

arzu. İstek, dilek, emel, kalbin umarak beklemesi.

arzuhal. Arzıhal, durum ve istek bildiren söz veya yazı, dilekçe.

arzukeş. Arzu çeken, arzulu, hevesli, istekli.

as. Aleyhisselam kelimesinin kısaltılmışı. Aleyhisselam ‘selam onun üzerine olsun’ demektir. Peygamberlerden birinin adı anılınca söylenir.

asa. ‘Benzer, gibi’ manasında son ek.

asa. Baston, değnek.

asab. Sinir, damar.

asab. Sinirler, damarlar.

asabe. Baba tarafından akrabalar. Erkek tarafından hısımlar. Kavim, kabile.

asabi. Sinirle ilgili. Sinirli, aşırı duyarlı, çok hassas, çabuk sinirlenen, hemen kızıp köpüren.

asabiyet. Sinirlilik, aşırı duyarlılık.

asabiyet. Erkek akrabalara asabe denilmesi sebebiyle asabiyet terimine kabilecilik, kavimcilik, ırkçılık, milliyetçilik gibi manalar verilmiştir.

asabiyeten. Asabiyet bakımından, akrabalarına taraftar olma yönünden.

asakir. Askerler.

asalet. Asillik, soyluluk, soy temizliği, köklülük. Üstünlük, kibarlık. Aslını koruma. Bir şeyin asıl sahibi olma, vekil olmama.

asaleten. Asıl olarak, kendi adına, başkasını vekil etmeksizin.

âsam. İsmler, günahlar.

asamm. Asam, sağır, işitmez. Duyarsız.

asammane. Sağırcasına, duyarsız bir biçimde.

asan. Kolay.  

a’sar. Asırlar, çağlar, yüzyıllar.

asar. Eserler, yapılanlar, bırakılan izler. 

asarıatika. Tarihi değeri olan eserler.

asayiş. Emniyet, güvenlik. Kargaşa olmaması durumu. Huzur, rahatlık.

asdika. Sadıklar, samimiler. Doğru söz ve hareket üzere olanlar. Sadakat gösterenler. Hakkı tasdik edenler.

asel. Bal. 

asfiya. Kötülüklerden arınmış temiz kimseler, safiler, halisler. İlimle velayeti kendinde toplayan halis zatlar.     

asgar. En sagir, pek küçük.

asgari. En az, en aşağı, minimum.

ashab. Sahabe, sahabiler, Peygamber Efendimizi dünya hayatında ve peygamber olarak görüp iman eden ve iman üzere ölen zatlar, sohbet arkadaşları.

Ashabıkehf. Mağara arkadaşları, zamanın zalim hükümdarının zulmünden kaçarak bir mağaraya sığınan ve orada üç yüz dokuz yıl uyuduktan sonra uyanan gençler.

Ashabısuffa. Peygamberimizin mescidinin yanındaki sofada yaşayan sahabiler. 

asıl. Kendisi, vekil olmayan. Temel. Kök.  

asım. Temiz, ismet sıfatı taşıyan, günahtan uzak duran.

asırbeasır. Asırdan asıra, çağdan çağa, yüzyıldan yüzyıla.

asır. Yüzyıl, çağ, devir. İkindi vakti, asr.

asırdide. Asır görmüş, çağ yaşamış, uzun ömür sürmüş.

asi. İsyan eden, başkaldıran, emre karşı gelen, itaatsizlik eden.

asil. Soylu, şerefli, bayağılıktan uzak kişi. Kendisi, vekil olmayan.

asilzade. Asil kimsenin evladı.

asiyane. İsyancı biri gibi, isyan edercesine.

askeri. Askerlikle ilgili, askeriyeye mensup.

askeriye. Askerlikle ilgili kurum, teşkilat.  

asl. Asıl, kendisi, temel, kök, soy, nesep. 

asla. Hiçbir zaman, olamaz, olması imkansız, kesinlikle.

aslah. En salih, daha iyi, en üstün, en güzel.

aslahakellah. Allah seni ıslah etsin! 

asli. Asılla ilgili, asıl olan, vekil olmayan, kendi yerini tutan.

asliyet. Asıl oluş, asıllık, köklülük, soyluluk.

aslüfasl. İşin aslı ve ayrıntıları.

asm. ‘Aleyhissalatü vesselam’ duasının kısa yazılışı. ‘Salat ve selam onun üzerine olsun’ manasında kısa bir salavattır. Peygamber Efendimiz anılınca söylenir.

asparagas. Yalan haber, şişirme haber.

asr. Asır, çağ, yüzyıl, zaman, ikindi vakti. 

Asrısaadet. Mutluluk asrı, Peygamberimizin yaşadığı bereketli ve hayırlı zaman. 

asri. Çağa uygun, çağdaş, modern.

astronomi. Gökbilim, gökyüzünü ve gökteki varlıkların durumunu inceleyen bilim dalı.

asude. Sıkıntısız, mutlu, huzurlu, rahat, sakin, dingin.

asuman. Gökyüzü, sema.

asumani. Gökyüzüyle ilgili, gökyüzünün olan.

asvat. Savtlar, sesler.  

aşair. Aşiretler, oymaklar, genellikle göçebe halinde yaşayan ve bir soydan gelen topluluklar.

aşar. Öşürler, toprak ürünlerinden onda bir oranında alınan vergiler.

aşere. On sayıları, on, onlar.

Aşereimübeşşere. Peygamber Efendimiz tarafından cennetle müjdelenen on sahabi. Hazreti Ebubekir, Ömer, Osman, Ali, Talha, Zübeyr, Abdurrahman İbni Avf, Saad İbni Ebi Vakkas, Said İbni Zeyd, Ebu Ubeyde İbni Cerrah radıyallahu anhüm.

aşık. Şiddetle seven, vurgun, tutkun.

aşıkane. Aşık gibi, aşıkça. 

aşıkin. Aşıklar. 

aşikar. Açık, belli, meydanda.

aşikare. Belli ederek, açıkça.

aşina. Bildik, tanıdık, bilen, tanıyan, alışık.

aşir. Bir şeyin onda biri.

aşirat. Aşireler, onda birler.

aşire. Onda bir.

aşiren. Onuncusu.

aşiret. Kabile, oymak, boy, genellikle göçebe halinde yaşayan ve bir soydan gelen topluluk.

aşiyan. Kuş yuvası. Mecazen sevimli küçük ev.  

aşiyane. Aşiyan kelimesinin dişili.

aşk. Şiddetli sevgi, candan sevme, sevda. Bir kimseyi ya da şeyi ihtirasla sevme, kendini feda edercesine şiddetli muhabbet besleme.  

aşketmek. Kuvvetle vurmak.

aşkıhakiki. Hakiki aşk, gerçek aşk, ilahi aşk. 

aşkımecazi. Geçici şeylere karşı duyulan şiddetli sevgi. Manevi yükselişte hakiki aşka vesile olabilen aşk.

aşkname. Aşkı anlatan yazı.

aşknüma. Aşkı gösteren.

aşr. On sayısı.

aşura. Arabi aylardan olan muharrem ayının onuncu günü. Muhtelif tahıllar ve kuruyemişler katılarak yapılan tatlı, aşure.

aşüfte. Perişan, dağınık. Önüne gelenle düşüp kalkan kadın, şırfıntı.

ata. Bağış, verme, ihsan. Kaderdeki hükmün kaza edilmemesi, affedilip uygulanmaması.

atalet. İşsizlik, tembellik, durgunluk.

ataya. Atalar, ihsanlar, bağışlar, lütuf eseri vermeler.

ateh. Bunama, bunaklık, zihni yetilerin körelmesi durumu. 

ateist. Tanrıtanımaz, imansız, kafir.

ateizm. Tanrıtanımazlık, tanrı inancının bulunmaması. İnkâr, küfür, ilhad, zındıka. 

ateşe. Elçi, diplomat.   

ateşemiliter. Askeri ateşe, ordu adına elçilik yapan kimse. 

ateşgede. Ateş yanan yer. Mecusilerin yani ateşe tapanların mabedi.

ateşî. Ateşle ilgili, ateşli, hararetli, hiddetli, pek kızgın, ateş renginde.

ateşin. Ateşli, ateş gibi. Mecazen coşkulu, heyecanlı, canlı, çok zeki.

ateşpare. Ateş parçası. Mecazen çok zeki, pek hareketli.

ateşperest. Ateşe tapan, Mecusi.  

atf. Atıf, bağlama, verme, yükleme.

atfen. Birinin adına, birine yükleyerek.

atfınazar. Göz atıp bakma. 

atfiye. Atıf olan, birine yükleme işini yapan.  

atıf. Birine ya da bir tarafa yükleme, bağlama, biriyle ilişkilendirme.

atıfet. Karşılıksız sevgi, acıyıp esirgeme. Birine duyulan şefkat sebebiyle karşılık beklemeden verme.

atıl. Atalet üzere olan, durgun, işlemez.

ati. Önde olan, gelecek zaman, ilerisi. Zıddı ‘mazi’dir.

atik. Berrak, saf, temiz. Eski zamanlardan kalma olan. 

atika. Eski zamanlardan kalan. Atik kelimesinin dişili.  

atiyye. Lütuf eseri olarak verilen, muhtaç olanlara yapılan bağış, atiye.

atlas. Üstü ipek altı pamuk olan değerli kumaş.

atom. Maddenin proton, nötron ve elektronlardan meydana gelen küçük parçası.

atomculuk. Tüm oluşları atomların hareketleriyle açıklamaya çalışan felsefecilerin görüşü.

atş. Susuzluk, susama, susuzluktan yanma hali. 

attar. Güzel kokular satılan dükkan, güzel koku satan adam, aktar, ıtırcı.

atuf. Karşılıksız seven ve acıyıp esirgeyen. ‘Pek ziyade acıyıp seven’ manasında ilahi isim. 

avaik. Maniler, engeller.

avalim. Alemler, dünyalar.

avam. Halkın sıradan tabakası, amiler, sıradan kimseler, ilimden nasibi olmayanlar, bilginleri taklit edenler.  Karşıtı havastır.

avamperestane. Bilgisiz kimselere tutkuyla taraftar olan birine yakışır biçimde. Halkın hoşuna gidecek şekilde konuşan ve davranan kimselerin davranış biçimi.

avan. An'lar, vakitler, zamanlar. 

avare. İşsiz, şaşkın, başıboş.

avarız. Arızalar, aksaklıklar. Noksanlıklar. 

avaz. Ses, seda. Yüksek ses, feryat.

avdet. Geri geliş, dönüş.

avdeti. Dönme. Müslüman olmamakla birlikte öyle görünen ikiyüzlü Yahudi. 

avene. Yardımcılar, yardım edenler.

aver. ‘Yapan, eden, olan, veren, götüren, getiren’ manasında son ek.

a’ver. Tek gözlü. Mecazen, dünyayı görüp ahiret konusunda kör olma hali. 

avize. İçinde ampul bulunan ve tavana asılan nesne.

avn. Yardım, yardım etme.

avra. Tek gözlülük, düşüncede körlük. Dünyayı görüp ahiret konusunda kör olma hali. 

avret. Gizlenmesi gereken şey, başkasına gösterilmesi ve başkasının bakması haram olan yerler.

Avrupai. Avrupalılara özgü olan, Avrupalılarınki gibi.

Avrupaperest. Avrupalıları taparcasına seven.

avzen. Havuz, göl, gölet, su biriken yer.

aya. Şaşırma, sorma ifadesidir. Kuşku, şüphe, tereddüt, bazen de istek bildirir.

ayan. Belli, açık seçik görünen ve bilinen, aşikar. 

âyan. İleri gelenler, seçkinler, eşraf.

ayanen. Açıkça, besbelli.

ayanısabite. Varlıkların yaratılmadan önce ilahi  ilimde bulunan hakikatleri, suretleri, özleri.

ayani. Açık seçik, belli.

Ayasofya. Şimdi müze olan önemli bir cami. Fetih sembolü olması ve şu anda Batı aleminin üstümüzdeki hegemonyasını simgelemesi bakımından tekrar cami haline getirilmesi istenen tarihi mabet.   

ayat. Ayetler. 

ayb. Ayıp, utanılacak kusur.

aydınlanma. On Yedinci Yüzyılda başlayan, aklı, deneyi ve bilimi önemseyen, dini eleştiren, inancın hayata olan etkisini yok etmeye çalışan din dışı bir düşünce hareketine verilen ad.

ayet. Bir manaya delalet eden alamet, bellik, nişan, delil, ibret, mucize. Kuran’ı oluşturan her bir cümle. Yaratıcısına alamet olması sebebiyle kainattaki her varlık da ayet diye nitelenir. İman gözüyle bakılınca kainat bir büyük kitap, içindeki eserler de birer ilahi ayettir. 

ayetülkübra. En büyük ayet. 

ayetelkürsi. Kürsi ayeti. Bakara Suresi’nin 255. ayeti. 

ayıp. Utanılacak durum ve davranış. Edep dışı olan söz ve hareket. Noksan, kusur, eksiklik. 

ayin. Dini merasim, tören. Bir dine, mezhebe, tarikata özgü tören.

ayine. Ayna.

ayinedar. Ayna tutan, aynacı. Gösteren.

ayinemisal. Ayna gibi. 

ayn. Zatı, kendisi. Pınar, göze. Göze görünen nesne. Madde, mal.    

aynelyakin. Görerek bilgi sahibi olma ya da görmüş gibi kesin bilme ve inanma.

aynelhayat. Hayatın kendisi.

aynen. Kendisi olarak, tıpkı, tıpkısı.

ayni. Bizzat, kendisi. Gözle ilgili. Parayla olmayıp malla olan.

ayniyet. Birbirinin aynısı olma durumu.

ayyaş. İçkiye düşkün, sarhoş edici içkileri çok içen kimse, içki tiryakisi.

ayyar. Hileci, düzenbaz. Serseri, çapkın. Çevik.

ayyuk. Kuzey yarım küreden görünen parlak bir yıldız. Gökyüzünün pek yüksek yeri.

aza. Bedeni oluşturan parçalardan her biri, organ. Bir kuruma, kuruluşa bağlı kimse, üye. 

a’za. Uzuvlar, organlar. Üyeler.

azab. Azap, devam eden elem, sürekli acı. Ruhi ya da bedeni sıkıntı. Helak, felaket. Dünyada işlenen suçlara karşılık olarak ahirette çekilecek ceza.

azad. Azat, serbest, hür, kimseye bağlı olmayan, kölelikten kurtulmuş olan. Dünya ile alakasını kesmiş. Hür fikirli.

azade. Hür, serbest, özgür, bütün bağlardan kurtulmuş.

azadeser. Kendi başına, başıboş. 

azam. Pek büyük.

azamet. Büyüklük, ululuk.

azami. En büyük, en fazla, maksimum.

azamiyet. Pek büyük olma durumu, en büyüklük.

azar. Kötü sözle incitme, paylama, tekdir. Sonuna geldiği kelimeye incitici manası veren ek.

Azazil. İnsana saygı göstermeyerek isyan yolunu seçen şeytanın isimlerinden biri.

azb. Tatlı, hoş.

Azeri. Azerbaycan’da yaşayan kimse, Azerbaycan Türkü.

azhar. Pek zahir, çok açık.

azil. İşten çıkarma, görevine son verme.

azim. Kararda kesinlik. Kalbin bir konu hakkında kesin kararı.

âzim. Azimli, kesin kararlı.

azîm. Azametli, pek büyük. Rabbimizin ‘sonsuz azamet sabibi, nihayetsiz büyük’ manasında ismi. 

azimet. Kararlılık, kuvvetli irade, tam istek, şiddetli arzu. Dini emirlere tam uyma azmi ve niyeti. Dinde yasak edilen şeylerden sakınmakla beraber kolaylıklardan yararlanmayarak nefse zor gelenleri yapmak.

azimkar. Azimli, kararlı, gayretli.

azimkarane. Azimli birine yakışır biçimde, kararlı bir şekilde.

azimüşşan. Şanı pek büyük, pek şanlı.

aziz. Hıristiyanların ermiş bildikleri büyükleri. Dişili ‘azize’dir.

azîz. İzzetli, şerefli, güçlü. Rabbimizin ‘Pek yüksek olması sebebiyle erişilmesi ve zarar verilmesi imkânsız olan’ manasında ismi.

azl. Azil, atma, dökme, çıkarma, görevden el çektirme.

azm. Azim, kararda kesinlik. Kalbin bir konu hakkında kesin kararı.  

azm. Kemik. Çoğulu ‘izam’dır.

azmak. Davranışlarında çok ileri gitmek, aşırı derecede taşkınlık etmek, baştan çıkmak, kötüye gitmek.

azman. Kendi cinsinden olanlara oranla fazla gelişmiş, çok iri.

azra. Bakire kız, erkek eli değmemiş kız.

Azrail. Can almakla görevli melek, ruhları almakla görevli meleklerin başı.

azze. ‘Aziz olsun, şanı yüce olsun’ anlamında saygı sözü.




b


b. ‘Bismillah’ kelamının ilk harfi.

ba. ‘Beraber, birlikte’ manasına gelen ön ek. Bazen de ‘be’ olarak yazılır.

Baal. Eski adı Bek olan şehirdeki putun ismi. Daha sonra bu şehir Baalbek ismini aldı.

baasam. Günahlarla.

bab. Kapı, giriş yeri. Bölüm, kısım. Bahis, konu. 

Babailik. Selçuklular zamanında ortaya çıkıp devletin başına bela olan batıni, batıl, sapık bir mezhep.

babayani. Dış görünüşüne önem vermeyen kalender kimse. Bir baba gibi davranan, hoşgörülü kişi.

Babıali. Yüce kapı. Osmanlılar zamanında yönetim merkezine verilen bir ad. İstanbul’da bir semt. Eskiden ekser yayıncıların bu semtte olması sebebiyle ‘İstanbul basını’ manasında da kullanılır.

Babil. Asurlular zamanında kurulan şehirlerden biri.

bacı. Kız kardeş.

bacıyan. Bacılar, kız kardeşler. Osmanlı devletinin kuruluş yıllarında dine hizmet eden hanım müminler.

bad. Rüzgar, yel, hava, nefes.

bade. Mey, şarap, içki. İnsanı mestedip kendinden geçiren maddi ya da manevi şey.

bade. ‘Sonra’ manasında ön ek.

badehu. Ondan sonra.

badelmemat. Ölümünden sonra.

badelmevt. Ölümden sonra.

badema. Bundan sonra.

badıheva. Boşu boşuna, yok yere.

badi. Geçici, rüzgar gibi esip geçen.

badi. Sebep, neden, vesile. 

badire. Birdenbire meydana gelen belalı durum. Zor geçit.

badiye. Çöl, sahra, kır, kırsal.

bağ. Büyük bahçe. Üzüm asmaları bulunan yer. 

bağban. Bahçıvan, bahçeye bakmakla görevli kişi.

bağdaşmak. Uygun düşmek, birbirine uymak, uyuşmak, anlaşmak.

bağdeten. Birdenbire, ansızın.

baği. Başkaldıran, haksız olarak isyan eden.   

bağistan. Bağlık bahçelik yer.

bağiyane. Azgınca, başkaldırırcasına, haksız yere isyan eden biri gibi.

bağnaz. Bir inanca, düşünceye, kanaate tutkuyla, aşırı derecede bağlanan, fanatik, mutaassıp.

bağy. Başkasının hakkına tecavüz, zulüm, cevir, azgınlık, taşkınlık.

baha. Paha, kıymet, değer.

bahadar. Değerli. Pahalı.

bahadır. Kahraman, yiğit.

bahane. Vesile, sebep, yalandan özür, kusur, noksan, garaz.

bahari. Baharla ilgili.  

bahem. Birlikte, beraber.

bahil. Eli sıkı, cimri, pinti, nekes, hayırlı işlere malını harcamayan.

bâhir. Belli, açık, ortada. 

bahir. Deniz, derya. Büyük edebi eserlerde bölüm.

Bahira. Buheyra diye de bilinir. Peygamberimizi çocukken tanıyan ve peygamber olacağını alametlerinden dolayı bilen mübarek bir rahip.

bahis. Konu, hakkında konuşulan ya da yazılan mesele. Kaybedenin kazanana bir şeyler vermeyi taahhüt ettiği sözleşme.

bahr. Bahir, derya, deniz.  

bahreyn. İki deniz.  

Bahriahmer. Kızıldeniz. 

bahrimuhit. Geniş deniz, okyanus.

bahri. Denizle ilgili, denizden. 

bahriye. Denizci, devletin deniz kuvvetleri.

bahs. Bahis, konu, hakkında konuşulan ya da yazı yazılan mesele.

bahş. Hibe, bağış, karşılık beklemeksizin sadece iyilik olsun diye verme. Sonuna geldiği kelimeye ‘veren’ manası katan ek.

bahşiş. Bir hizmete mukabil fazladan verilen para.   

baht. Talih, nasip, kısmet, uğur, ikbal, şans.

bahtiyar. Bahtı iyi olan, talihli, kutlu, mutlu.

bahusus. Bilhassa, özellikle.

baid. Uzak, ırak. Karşıtı ‘karib, yakın’.

bais. Sebep. ‘Peygamber gönderen ve ölüleri dirilten’ manasında ilahi isim. 

bakara. Etinden, sütünden yararlanılan iri bedenli hayvan, sığır, inek, manda.

bakarperest. Sığıra tapan, inekleri tanrı kabul eden. Sebepleri, vesileleri, araçları tanrılaştırmanın tipik örneklerinden biri. 

bakaya. Geriye kalanlar, kalıntılar.

bakemal. Kemal sahibi, ergin, olgun. 

bakıye. Geri kalan, kalıntı, artan, artık. 

baki. Kalıcı, kalımlı. Rabbimizin ‘varlığının sonu olmayan, hep var olacak olan’ manasında ismi. Zıddı, geçici manasında fani kelimesidir. 

bakir. Kullanılmamış, bozulmamış, el değmemiş.

bakire. Hiç evlenmemiş kız.

bakiyane. Bakice, kalıcı bir biçimde, sürekli olarak.

bakiyat. Baki olanlar, kalıcılar.

bakiye. Kalıcı olan, kalan.

bakliyat. Bakla, fasulye, nohut, bezelye gibi sebzelerin genel adı.

bakteri. Tek hücreli bir canlı, ancak mikroskopla incelenebilen hayvancık.

bala. Yüksek, yüce, yukarı.

balapervaz. Yüksekten uçan.

baliğ. Ulaşmış, yetişmiş, yetişkin. Ergen.

baliğa. Baliğ olan, erişen, ulaşan. Ergen kız. 

ban. Sonuna geldiği kelimeye ‘gözetici, koruyucu, bakıcı’ anlamı katan kelime.

bani. Bina eden, yapı kuran, kurucu.

banknot. Kağıt para, paraya dönüştürülebilen değerli belge, çek, tahvil ve saire.

banu. Hanım, kadın.

bâr. Yük. Zahmet. Pas.

Baraklit. Faraklit. İncil’de ‘hak ile batılı ayıran’ manasında Peygamberimizin bir ismi. 

bâran. Yağmur.

barbar. Medeni olmayan, kaba, zalim.

barekallah. 'Allah mübarek etsin, bereketli kılsın, bol bol versin, nimetini artırsın' manasında dua sözü.

barekte. Sen mübarek eyledin.

bargah. İzinle girilebilen yüce makam, saygın kabul yeri.

barık. Yıldırım parıltısı, şimşek.

bari. ‘Eserlerini düzgün ve her yerini birbirine uygun yaratan’ manasında ilahi isim.

bari. Hiç olmazsa, hele, bir kerecik. ‘Bari derse gitseydin.’

barid. Soğuk, burudetli. Mecazen ‘hoş olmayan’ manasında kullanılır. ‘Barid bir tavır.’

baridane. Soğukça.

barigah. İzinle girilebilen yüce makam, saygın kabul yeri.

barik. İnce, nazik.

barika. Şimşek parıltısı.

barikaasa. Şimşek parıltısı gibi.  

bariz. Belli, meydanda, orta yerde, açık.

Barla. Nur Risalelerinin yazıldığı belde. Bediüzzaman Hazretleri'nin sürgün hayatı yaşadığı ve Nur Risaleleri'ni yazdığı yer.

ba’s. Yollama, gönderme. Peygamber gönderme. Kabirdekileri ölüm uykusundan uyandırma, diriltip kaldırma. 

basair. Basiretler, ibret verici şeyler, deliller.

basar. Görme hissi. İlahi sıfatlardan biri.

basır. Gören.

basıra. Görme duyusu.

basıt. ‘İstediğinin maddi ve manevi rızkını genişleten, daralan ruhları feraha ve rahata kavuşturan’ manasında ilahi isim.

basıt. Yayıp genişleten.

basir. Gören, görücü. ‘Her şeyi gören’ manasında ilahi isim.

basirane. Görerek.

basire. Basıra, görme duyusu.

basiret. İleri görüşlülük, kalbiyle hissedip anlama, kuvvetli sezgi. Bir konuyla ilgili ilim ve marifetin kemale ermesi.

basit. Birleşik ve karışık olmama, yalın ve bölünmez olma. Belli bir niteliği olmayan, sıradan. Sade, gösterişten uzak. 

basita. Basit olan. Basit kelimesinin dişili.

basitane. Basitçe, yalın halde.

basmakalıp. Kalıplaşmış, her zaman görülebilen, herkeste bulunabilen, özgün olmayan.

bast. Yayıp genişletme, serme, döşeme. Ferahlık hali. Terim olarak bast ‘gönül ferahlığı, ruhen rahatlama’ demektir. Karşıtı ‘kabz’dır.

bastımukaddemat. Konuya uygun bir giriş yapma, asıl konuyu anlatmadan önce bazı sözler söyleme veya yazma. 

bastıözür. Bir hata işleyerek başkalarına da örnek olmak, aynı hatayı işlemelerine ortam hazırlamak. 

bastızaman. Zamanın yayılıp genişlemesi, az zamanda normalden fazla yaşama.

ba’sübadelmevt. Ölümden sonra diriliş, kıyamet evresinde ölülerin dirilişi.

Başid. Van ili sınırları içinde bulunan bir dağın adı.

başkitabet. Başyazıcılık.

başmuharrir. Başyazar. 

başmurahhas. Baştemsilci.

başvekalet. Başbakanlık.

başvekil. Başbakan.

batalet. Bataet, yavaşlık, hızlı hareket etmeme, ağırlık.

Batha. Mekke şehrinin eski adlarından biri.

batıl. Boş, yalan, çürük, sahte, geçersiz, temelsiz. Karşıtı ‘hak’tır. 

Batılılaşma. Batılıların düşünce ve yaşayışlarını benimseme yaklaşımı.   

batın. Karın. İç, iç yüz, görünmeyen iç dünya. Karşıtı ‘zahir’dir. 

bâtın. ‘Varlıkların içini yaratan, bilen ve hükmeden’ manasında ilahi isim.  

batınen. İç bakımından. 

batıni. İçe ait, içle ilgili. Batınilik denilen sapık mezhebe mensup kimse.

Batınilik. Batı felsefesindeki ezoterizm teriminin İslam âlemindeki ismi. Kuran ayetlerinin iç anlamlarını bulduklarını, herkes tarafından anlaşılan dış anlamların önemsiz olduğunu ileri süren, ilahi emir ve yasakları önemseyen kimselerin batıl, sapık mezhebi.   

Batıniyye. Batınilik.

batıniyyun. Batıniler.

batî. Yavaş, ağır.

batman. İki ile sekiz kilo arasında değişen ağırlık ölçüsü.

batn. Batın, karın, iç.

batş. Şiddetle tutma, dehşetli bir biçimde yakalama.

battal. İşlevsiz, işe yaramaz, işsiz, çürük, kullanılmaz durumda olan.

bauda. Sivrisinek.

bavehim. Vehimle, kuruntuyla.

bay. Zengin, bey, ağa.

bayi. Bir malı satan. Bir metanın devamlı satıcısı.

bayin. İki şeyin arasını ayırıcı, ayıran. Dönüşü mümkün olmayan boşama biçimi.

bayrakdar. Bayraktar, bayrak taşıyan, lider.

Bayramiye. Bayramilik, Hacı Bayram Veli tarafından kurulan tarikat.

baytar. Hayvanları tedavi eden hekim, veteriner.

baz. ‘Oynayan, yapan’ manasında son ek.

baz. Doğan kuşu, avcı kuş, şahbaz.

bazan. Bazen, kimi zaman, arada bir.

baziçe. Oyuncak, oyun.

baziyet. Bazenlik, bazılık.

bazu. Pazı, kolun omuz ile dirsek arasında kalan kısmı. Kuvvet, kudret, güç.

bazüleşheb. Akdoğan. Abdulkadir Geylani Hazretlerinin lakaplarından biri.

be. Başına geldiği kelimeye ‘e kadar, e göre, ile, de, için’ gibi anlamlar katan ön ek. 

beca. Yerinde, uygun, münasip, layık. 

becayiş. Birini verip ötekini alma, değişme, karşılıklı yer değiştirme.

becu. İste.

bed. Kötü, çirkin.  

bedaat. Bedilik, yeni ve güzel olma durumu, orijinallik, özgünlük. 

bedahet. İspatı gerekmeyecek derecede açık olma durumu, apaçıklık.

bedaheten. Bedahetle, kuşku duyulmayacak oranda açık bir biçimde.

bedava. Beleş, parasız, bir karşılık ödemeksizin elde edilen.

bedavet. Bedevilik, göçerlik, şehirli olmama, kırsalda konar göçer hâlde yaşama.  

bedayi. Bedi olan, yeni ortaya çıkarılan, görülmedik güzellikte şeyler.  

bedbaht. Bahtı kara, talihi kötü, nasipsiz.

bedbin. Hep kötüyü ve kötülükleri gören, kötümser, karamsar, ümitsiz.

beddua. Bir kimsenin aleyhine yapılan dua, birinin kötü olması için edilen dua.

bedel. Bir şeye karşılık gelen, bir şey alınırken verilen.

beden. Gövde, vücudun kol, bacak ve baş gibi kısımlarından başka olan kısmı.

bedeni. Bedenle ilgili, gövdede olan. 

bedestan. Bedesten, üstü örtülü çarşı.

bedevi. Kırda, dağda, çölde hayvanlarıyla birlikte göçebe hayatı yaşayan kimse. Zıddı, medenidir.

bedeviyane. Bedevi gibi.

bedeviyet. Bedevilik, medeniyetten uzaklık.

bedhah. Kötülük isteyen, bir kimsenin kötülüğünü arzu eden.

bedhal. Kötü halli, durumu kötü olan.

bedi. Daha önce benzeri görülmemiş, güzel, üstün, özgün.

bedia. Benzeri görülmemiş güzel şey.

bedihi. Kanıt ve tanık gerektirmeyecek derecede besbelli olan, apaçık ortada olan kesin bilgi.

bedihiyat. Delil, kanıt ve tanık ile ispatı gerekmeyen apaçık şeyler.

bedii. Bedi olan, eşsiz güzellikte olanla ilgili.

bedir. Dolunay, ayın en dolgun ve parlak biçimi.

Bediüzzaman. Zamanın bedisi, benzeri görülmeyeni, harikası. Büyük âlim, veli, bilge, müceddit ve düşünürün lakabı. 

bedmaye. Mayası kötü, soysuz. 

bednam. Kötü namla anılan, adı kötüye çıkmış kimse.

bedr. Bedir, dolunay, ayın en dolgun ve parlak biçimi.

bedraka. Yol gösterici, kılavuz.

begayet. Fazlasıyla, son derece, pek ziyade. 

begün. Etme, yapma.

beha. Baha, güzellik, zariflik.

behaim. Behimeler, dört ayaklı hayvanlar.

behcet. Güzellik. Güleryüzlülük, şen olma durumu. 

behemehal. Her halde, her durumda, ne olursa olsun, ister istemez.

beher. Her, her bir, her birisi.

behey. Hiddet bildiren ve genellikle uyarma ve azarlamada kullanılan bir ünlem.

behic. Güzel, güler yüzlü, şen.

behimat. Dört ayaklı hayvanlar.

behimi. Hayvanca, hayvan gibi, hayvana özgü.

behimiyat. Hayvanlar, hayvansı varlıklar.

behişt. Cennet. 

behiye. ‘Güzel’ manasına gelen ‘behî’ kelimesinin dişili.

behre. Pay, hisse, kısmet, nasip.

behreyab. Nasibi olan, payı bulunan, kısmetli.

beht. Şaşakalma, şaşkınlık, hayranlık, hayret.

beis. Zarar, sakınca, mahzur.

beka. Devamlılık, kalıcılık, sonsuzluk, ölümsüzlük. Karşıtı ‘fena’dır.

bekaalud. Kalıcılıkla karışık.

bekabillah. ‘Allah ile devamlılık hâli’ manasında bir tasavvuf terimi. Benlikten geçen sufinin durumu.

bekai. Bekaya mensup ya da beka ile ilgili.  

bekar. Evlenmemiş kişi. Yalnız yaşayan.

bekaret. Bekarlık, evlenmeme, cinsel ilişkiye girmemiş olma durumu.

bekaya. Geriye kalanlar.

bektaş. Arkadaş.

Bektaşi. Bektaşilik tarikatından olan kimse.

Bektaşilik. Hacı Bektaş Veli Hazretlerinin kurduğu tarikat.

bel’. Yutma, ortadan kaldırma.

bela. Üstesinden gelinmesi zor durum. İnsanı sıkıntıya sokan hâl. Dert, gam, tasa, keder ve sıkıntı gibi nefsin hoşuna gitmeyen şeyler. İmtihan, sınav.  

belabil. Bülbüller.

belaenderbela. Bela içinde bela. 

belaganmabelag. Fazlasıyla, bol bol, dolu dolu, ferah ferah. 

belagat. Yazılan ya da söylenen sözün hem düzgün, güzel, anlamlı hem de muhatabın durumuna uygun olması.    

belağ. Bildirme, eriştirme, iletme, yetiştirme, tebliğ. Yerinde ve adamına göre söz.

belağbaşı. Kaynak, pınar.

belahet. Kalın kafalılık, kıt akıllılık, ahmaklık, bönlük, budalalık, düşüncesizlik.

belaya. Belalar.

belde. İnsanların bir arada yaşadıkları yerleşim birimi, diyar.

beled. Sınırları belli bir bölge, içinde insanların yaşadıkları yer, belde, diyar. 

beli. Evet, peki, hay hay.

Beliğ. Muhataba uygun ve güzel söz söyleyen kimse, düzgün ve adamına göre söylenmiş söz.

beliğane. Beliğ biçimde. 

belirlenimcilik. Determinizm. Evrende olup biten her şeyin bir nedensellik bağlantısı içinde gerçekleştiğini, tüm olgu ve olayların nedenlerinin zorunlu sonucu olduğunu savunan anlayış, gerekircilik. 

belirlenmezcilik. İndeterminizm. Hem Tanrı hem de insan özgür seçimler yapabilir düşüncesi. Olgular düzeninde şaşmaz ilişkilerin varlığını kabul etmeyen öğreti. 

beliyyat. Belalar.

beliyye. Beliye, bela, gam, tasa, musibet, afet ve sıkıntı gibi nefsin hoşuna gitmeyen şeyler.

Belkıs. Hazreti Süleyman zamanında Yemen topraklarında hüküm sürmüş bir kadın hükümdar.  

belki. Mümkündür, olabilir. Hatta, bile. Olsa olsa, ancak. Dilimizde muhtemel durumlar için kullanılan bu kelime aslında kesinlik ifade eder. Kuşkusuz, şüphesiz, kesinlikle. 

belva. Bela, gam, çile, sıkıntı. 

ben. Öznenin kendini başkalarından ayırmasına yarayan bireysel var olma bilinci. Dış dünyada gerçekliği olmayıp yalnız zihinde var olan kişi olma duygusu. Ene, ego.

benam. Namlı, ünlü, seçkin.

benat. Kızlar.

bend. Bent, bağlayan, bağlanan. Bazen bir kelimenin sonuna gelir ve ona kendi anlamını katar.

bende. Bağlı, esir, köle, hizmetçi, kul.

bendegane. esir gibi, bağlanmışçasına. 

bendeniz. Köleniz, hizmetkârınız. 

benevşe. Menekşe.

bengi. Ebedi, sonu olmayan.

benî. Oğullar.

benî âdem. Âdem aleyhisselamın nesli, insanlar.

benî beşer. İnsanoğulları, insanlar. 

Benî İsrail. Lakabı ‘İsrail’ olan Yakub aleyhisselamın soyundan gelenler.    

ber. ‘Dinleyen, alan, yeden, götüren’ manasında son ek.

ber. ‘Üzeri, üzerine, yukarı’ manasında ön ek.

bera. İçin, dolayı.

beraat.  Beraet. Temiz ve arı olma. Bir davada aklanma, temize çıkma, berat. Güzellik, parlaklık, üstünlük. 

beraatülistihlal. Güzel bir başlangıç.

beraet. Beraat, berat.

Berahime. Brahmanlar, Hindistan taraflarında yaygın bir dinin mensupları.

berahin. Bürhanlar, kuvvetli deliller, kanıtlar.

berat. İçinde bulunduğu bütün senenin çekirdeği hükmünde kutsal bir gece. Bir ithamdan kurtulup temize çıkma, arınma, aklanma. 

berat. Nişan, ayrıcalık fermanı.

beray. İçin, maksadıyla.

berayımalumat. Bilgi sahibi olunması için, bilgi vermek üzere.

berbad. Berbat, harap, viran, bakımsız, perişan, pis, fena, kirli, kötü.

berceste. Seçilmiş, üstünlük kazanmış, seçme, yegâne, şiirde bu nitelikleri taşıyan mısra.

berd. soğuk.

berdar. Dara çekilmiş, asılmış, idam edilmiş.

berdevam. devam eden, sürüp giden.

berduş. Omuzda, sırtta. Yersiz yurtsuz, kendi başına, serseri.

bered. Bir yağış biçimi olarak dolu. 

berekat. Bereketler.

bereket. Allah tarafından lütfedilen bir hayrın nesnelerde görünmesi, bir şeyde ilahi hayrın sabit olması, belirmesi. Bolluk, çokluk, feyiz, fayda, rahmet, uğur, kut.

berendaz. Yukarıya kaldırıp atan. Yok eden.

bergüzar. Hatırlanmak için verilen şey, hediye, armağan. Yadigâr kalan şey, hatıra.

bergüzide. Gözde, seçkin, seçilmiş.

berhava. Havaya gitmiş, boşa giden, uçup gitmiş.

berhayat. Yaşayan, hayatta olan.

berhemzened. birbirine çarpıyor, birlikte çalışıyor. 

berheva. Berhava, havaya gitmiş, boşa giden, uçup gitmiş.

berhudar. İşinden sonuç alan, faydalanan, feyizlenen, bahtiyar, mesut, mutlu.

berî. Temiz, arınmış, kurtulmuş.

beril. Zümrüt ya da zebercet denilen kıymetli taş.

berk. Şimşek.

berkarar. Kararlı, kararını bulmuş, aynı durumda, yerli yerinde.

berkasa. Şimşek gibi.

berkemal. Mükemmel, tam, yolunda.

berkihatıf. Kapıp götüren veya göz kamaştıran şimşek.  

berkizail. Sönüp giden şimşek.  

bermurad. Muradına eren, arzusu yerine gelen.

bermutad. Mutadı üzere, itiyadına münasip şekilde, alışık olduğu biçimde, her zaman yaptığı gibi.

berna. Genç, civan, delikanlı.

berr. Beraat ettiren, tertemiz eden, arındıran, günahları temizleyen. 

berr. Yer, kara.

berrak. duru, safi, arı.

berri. Karacı, karada olan, karada yaşayan, karayla ilgili.

berriye. karalara ait olan, karada yaşayan.

bertaraf. Bir tarafa, bir yana.

bervech. Nasılsa öyle, olduğu gibi, aynen, biçiminde.

berzah. Bir süre kalındıktan sonra bırakılıp gidilen yer, geçit. Dünya ile ahiret arasındaki kabir hayatı.

berzahi. Berzahla ilgili.

bes. Yeter, yetişir, elverir, kâfi.

bes. Yayma, ortaya çıkarma.

besait. Basitler, basit şeyler.

besatet. Basitlik, yalınlık, bölünmezlik, birleşik ve karışık olmama, sadelik.  

besatin. Bostanlar, çitle çevrilmiş olup, içinde aralıklı olarak dikilmiş ağaçlar bulunan ve ağaçların arasında tarım yapılabilen bahçeler.

besmele. ‘Bismillahirrahmanirrahim’ cümlesi.

besmelekeş. Besmele çeken. Bir işe başlayan, girişen.

beste. Bitiştirilmiş, yanyana getirilmiş, bağlanmış. Başına geldiği kelimelere kendi manasını katar. Seslerin simgeleri olan notaları bir düzen içinde birbirine bağlayarak hoşa gidecek ses dizileri oluşturma sanatı.  

beşarat. Beşaretler, müjdeler, muştular.

beşaret. Müjde, muştu, sevindirici haber.

beşaretkar. Müjdeci.

beşaretkarane. Müjdelercesine, müjde verir gibi.

beşaşet. Beşuşluk, güler yüzlülük, güleçlik.

beşer. İnsanın maddi yönü, insan.

beşeri. İnsani, insanla ilgili.

beşeriyet. İnsanlık.

beşir. Beşaret veren, müjdeleyen, müjdeci.

beşuş. Güler yüzlü, güleç, şen.

betaet. Yavaşlık, ağır hareket etme.

betalet. Durgunluk, durma hâli, hareketsizlik, battallık.

beter. Daha fena, daha kötü.

betra. kısır, verimsiz, ürünsüz, bir netice vermeyen. 

betül. Erkekten sakınan namuslu, iffetli kadın.

bevl. İdrar, sidik, çiş.

bevliye. İdrar yolları ve böbreklerle ilgili tıp alanı.

bevvab. Kapıcı, kapı görevlisi.

bey’. Mal satma, satış.

beyaban. Sahra, çöl, kır.

beyan. Bir meseleyi açıklayıp bildirme, ortaya koyma, bildiri. Düzgün ve yerinde söz söyleme yolunu öğreten belagat ilminin teşbih, mecaz, kinaye gibi konularını anlatan bölümü.   

beyanat. Beyanlar, açıklamalar, yetkili bir kimsenin bir meseleyi umuma açıklaması.

beyani. Beyanla ilgili olan.

beyanname. Beyan yazısı, bir meseleyi açıklamak üzere yazılan yazı, bildiri.

beyda. Tehlikeli çöl, sahra, kır.

beyder. Harman, biçilen ya da toplanan ürünlerin bir yerde istif edilmiş hali.

beyhude. Boşuna, boş yere. 

beyit. İki mısradan oluşan şiir parçası. 

beyn. İki şeyin arası, ara.

beynamaz. Namazsız, namaz kılmayan.

beyne beyne. İkisi arası, ne iyi ne kötü, ne büyük ne küçük. 

beynelavam. Halk arasında. 

beynelmilel. Milletler arası.

beynennas. İnsanlar arası, insanlar arasında.

beyt. Beyit, iki mısradan oluşan şiir parçası.

beyt. Ev, bina. Kâbe binası.

Beytimamur. Mamur ev, gökte bulunan ve melekler tarafından tavaf edilen yer.  

Beytullah. Allah’ın evi, Kâbe.

Beytülatik. Eski zamanlardan kalma ev, Kâbe.

Beytülharam. Hürmete layık ev, Kâbe.  

Beytülmakdis. Kudüs şehrindeki mukaddes mabet.

beytülmal. Eskiden devlet hazinesine verilen ad, İslam devletinin hazinesi, maliye kurumu.

beyyin. Besbelli, apaçık.

beyyinat. Beyyineler, apaçık deliller.

beyyine. Besbelli delil, apaçık kanıt.

beyza. Pek beyaz, apak.

beyzade. Bir beyin oğlu, asil kişi.

beyzi. Yumurta biçiminde, oval, söbe.

bezek. Süs, ziynet.

bezirgân. Tüccar, alıp satma işini yapan adam. Hep kâr peşinde koşan, kendi çıkarını gözeten.

bezl. Esirgemeden bol bol verme, sarfetme, harcama.

bezm. Meclis, topluluk, toplantı yeri, sohbet meclisi.

bezmielest. Allah’ın ‘Elestü bi Rabbiküm’ yani ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ diye sorduğu, ruhların da, ‘Evet’ diye cevap verdikleri ezeli meclis.

bi. ‘İle’ manasında ön ek.  

bî. ‘Siz, sız, mez’ manası veren ön ek. 

biadedi. Adediyle, sayısınca. 

biadil. Dengi olmayan, eşi bulunmayan, eşsiz. 

biaman. Amansız.

biat. Beyat, bir kimsenin yetkisini kabul edip tabi olma merasimi, el vererek bağlılığını bildirme, söz verme.  

biaynelyakin. Gözle görürcesine kesin bilerek, inanarak.

biaynihi. Aynen, aynısı. 

bibaha. Bahasız, paha biçilemeyecek kadar değerli.

bibehre. nasipsiz, payı olmayan, mahrum, yoksun.

bibliyografya. kitaplar hakkında bilgi.

bican. Cansız.

biçare. Çaresiz, çıkar yol bulamayan, aciz, güçsüz.

biçaregan. Biçareler. 

biçimcilik. Formalizm. Biçime büyük önem veren, doğruların kesinlikle biçimsel olduğunu söyleyen, tüm açıklamaların mantıksal yani soyut olarak yapılmasını öngören öğreti. 

bida. bidatlar, dinde olmayıp da dine sonradan giren uygulamalar, sünnete aykırı olan adetler.

bidaa. Sermaye, ana para. Elde edilmiş ilim. 

bîdad. Zalimlik, işkence, eziyet. 

bidakarane. Dinde olmayanı dine sokarcasına, dinin meselelerini yıkarcasına.

bidat. Yeni âdet, yeni uygulama. Kitaba, sünnete, dine aykırı olarak sonradan ortaya çıkartılan görüş, davranış, uygulama.

bidatkar. Bidatçı.

bidatüzzaman. Zamanın görülmemişi, başkalarına benzemeyeni, bir eşi daha olmayanı.

bidayet. Başlangıç, başlama.

bidayeten. başlangıçta.

bidin. dinsiz. 

bidiyat. bidatlar, dinde olmayıp da dine sonradan giren uygulamalar, sünnete aykırı olan adetler.

biedebane. Edepsizce, terbiyesizce. 

bieman. Emniyetsiz olma, güvenin olmaması, aman verilmeme durumu.

biemani. Emin olmama, güvenmeme.

bifasal. görende hayret hissi uyandıran kocaman yaratık.

bifütur. fütursuz, gevşemeyen, çekinmeyen, usanmayan, ümitsizliğe düşmeyen.

bigane. Yabancı, aşina olmayan. İlgisiz, kayıtsız, aldırış etmeyen.

bigaye. Gayesiz, bir gayesi olmayan.

bigayet. Bir sonu olmayan, sınırsız.  

bigayr. Başka biçimde olmayan.  

Big Bang. Büyük Patlama. Evrenin var oluşunu açıklayan bilimsel kuram. Bu kurama göre, önce sonsuz yoğunluk ve sıcaklıkta bir nokta varmış. Bu noktanın patlaması sonucu evren oluşmaya başlamış, zamanla büyümüş. Big Bang, yeni kanıtlarla da desteklenmekte olup maddenin öncesizliği düşüncesini kökünden yıkmıştır.

bigünah. Günahsız.

bihaber. Habersiz.

bihadd. Hadsiz, sınırsız.

bihakkalyakin. Yaşayıp deneyerek bilgi sahibi olmakla ya da yaşayıp denemek kadar kesin bir biçimde bilmekle, inanmakla.

bihakkın. Hakkıyla, tam olarak, hakkını vererek, haklı olarak.

bihar. bahirler, deryalar, denizler.

bihaseb. dolayısıyla, gereğince. 

bihavlillah. Allah’ın havliyle yani verdiği kuvvetle. 

bihemta. benzersiz.

bihicap. perdesiz, gizlemeksizin.

bihuş. Kendinden geçmiş, aklı başında olmayan, şaşkın, sersem.

biilmelyakin. Kesin bir ilimle bilerek.

biinsaf. İnsafsız. 

biiştibah. şüphesiz, tereddütsüz, kuşkusuz.

biiznillah. Allah’ın izniyle.

bikarar. kararsız, yerinde durmayan, yerli yerinde olmayan, yerini bulamamış, tereddüt eder halde.

bikeran. sınırsız, sınırı olmayan.  

bikes. Kimsesiz, yalnız.

bikr. Bozulmamış, temiz, saf halde.

bikütübihi. Kitaplara.

bil. ‘İle’ manasında ön ek.

bila. ‘Sız, siz’ manasında olumsuzlama ön eki.

bilaaddin. Adetsiz, sayısız. 

bilabedel. Bedelsiz, karşılıksız.

bilad. Beldeler, diyarlar.

bilafaide. Faydasız. 

bilafasıla. Fasılasız, aralıksız, durmaksızın, hiç ara vermeden.

bilagalat. Yanılmaksızın, hata edip yanlış yapmaksızın. 

bilagayet. Gayetsiz, sınırsız. 

bilahaddin. Hadsiz, sınırsız. 

bilahalt. Karıştırmaksızın. 

bilahare. Daha sonra, sonradan.

bilahicab. Hicapsız, perdesiz. Utanmaksızın. 

bilaihtiyar. İhtiyarsız, elinde olmayarak, kendisi istemeden, tercih yapmaksızın.

bilaistisna. İstisnasız, hiç ayırım gözetmeden.

bilakaydüşart. Kayıtsız şartsız, kayda ve şarta bağlamadan.

bilakis. Tam aksine, tersine.

bilamübalağa. Mübalağasız, abartısız.

bilamüreccih. Tercih edici biri olmaksızın, bir tercih sebebi bulunmaksızın.

bilanço. Kâr ve zararı gösteren cetvel.

bilaperva. Pervasız, korkusuz.

bilasale. Kendisi olarak, asaleten, aracısız, vasıtasız, vesile olmaksızın.

bilasebeb. Sebepsiz, nedensiz.

bilaşek. Şeksiz, kuşkusuz.

bilaşüphe. Şüphesiz.

bilatefavüt. Uyumsuzluk olmaksızın. 

bilatefrik. Hiçbir ayırım yapmadan, ayırmaksızın.

bilatereddüt. Tereddütsüz, ikilemde kalmaksızın.

bilateşbih. Teşbihsiz, benzetmesiz, benzetme olmamakla birlikte.

bilatevakkuf. Durma olmaksızın, duraksamadan.

bilbedahe. İspata gerek duyurmayacak açıklıkta, apaçık, açık seçik.

bilcümle. Bütün, hep, tamamen, bütünüyle.

bilezaiz. Lezzetlerden yoksun, lezzetsiz.

bilfarz. Farzedelim ki, tutalım ki, söz gelişi.

bilfarzılmuhal. Farzetmek imkânsız ama farzedelim ki, olmaz ama varsayalım ki.

bilfehva. Mana bakımından, anlam ile. 

bilfezail. Faziletlerle, erdemlerle, üstün niteliklerle. 

bilfiil. Fiilen, çalışarak.

bilgayb. Duyularla hissedilmeksizin, görmeksizin. 

bilgi. Bir şeyin zihne yansıyan ve hafızada saklanan sureti. Özneyle nesne arasındaki amaçlı ilişki sonucunda bilinen şey.

bilhads. Hads ile, sezgiyle, hızlı bir kavrayışla.

bilhadsissadık. Sadık bir hads ile, doğru bir sezgiyle.

bilhak. Hak ile, hakkıyla, hak üzere.

bilhassa. Hasseten, özellikle.

bilhaşir. Haşirle, ölümden sonra dirilip mahşerde toplanmakla. 

bilhayal. Hayal ile, hayalen. 

bilhayr. Hayır ile, iyilikle.

bilhuruf. Harflerle. 

bilıtlak. Tam olarak, hiçbir şeye bağlı olmaksızın.

bilibare. İbareyle, metinle.  

bilicma. Üstünde birleşmekle, topluca.

bilihtiyar. İstemekle, seçmekle, tercih etmekle.

biliktiza. Gerektirmekle. 

bililtizam. Taraftar olmakla, bilerek, isteyerek.

bilim. Nesnel gerçekleri bulmak amacıyla tarafsız gözlem ve deneye dayalı zihin faaliyetinin genel adı.

biliman. İman ile, inanmakla.

bilimcilik. Bilimi bilgi elde etmenin tek yolu ya da metodu olarak gören anlayış. Felsefenin konularından biri de ‘Neyi bilebilirim ve nasıl bilebilirim?’ sorusudur. Filozoflar bu konuda çeşitli fikirler ileri sürmüşler. Bu da onlardan biri.

bilimtisal. Uymakla, birini örnek alıp ona uymakla. 

bilinç. Şuur. Kişinin, içinde ve dışında olan şeylerin farkında olması durumu. Öznenin, kendini ve duyularına gelen varlıkları kavraması. 

bilinçaltı. Tahteşşuur. Bilincin ötesinde bulunan zihin alanı. İnsan davranışlarını etkilediği ve yönlendirdiği sanılan karanlık bölge. 

bilinemezcilik. Agnostisizm. Duyumsanamayan şeyler bilinemez diye düşünenlerin anlayışı. Bunlar, inanç bakımından iki kısma ayrılırlar. Bir kısmı ‘bilinemez ama yine de inanılabilir’ derken, öbür kısmı ‘bilinemez ve zinhar inanılmaz’ der. 

bilinircilik. Gnostisizm. Daha ziyade Hıristiyan aleminde görülen bilinirciler, dinlerin mutlak hakikate ulaşmada yetersiz olduğunu söylerler. ‘Bunun için tek yol, sezgi vasıtasıyla bir anlık aydınlanmadır’ derler. En meşhur bilinirci Simon Magus’tur. Kilise Babaları onu ‘tüm sapkınların babası’ olarak nitelemişlerdir.

bilintikal. İntikal ile, anlamakla. Bir yerden bir yere nakletmekle, taşımakla.

bilirade. İradeyle, istemekle, iradesini kullanarak.

bilisan. Lisanla, dille. 

bilistidad. İstidatla, yetenekle.

bilistihkak. Hak etmekle, hak kazanmakla.

bilistinsah. Nüshasını çoğaltarak, aynısını başka kağıtlara da yazarak. 

bilişaret. İşaretle.  

biliştiyak. İştiyakla, şiddetli arzu etmekle.

bilittifak. İttifakla, hep birlikte, birleşerek.

bilkabul. Kabulle, kabul etmekle.

bilkader. Kader ile. 

bilkasd. Kasıt ile, kastederek, niyet ederek.

bilkuvve. Henüz düşünce hâlinde, iş haline gelmeden, potansiyel olarak.

bilkülliye. Külliyen, büsbütün, tamamen.

billahi. Allah için.

billisan. Lisanla, dille.

billur. Pırıl pırıl cam.

bilmana. Mana ile, anlam ile. 

bilmecburiye. Mecburen.

bilmisil. Misli ile, dengi kadar. 

bilmukabele. Mukabele etmekle, karşılık vermekle. 

bilmutabakat. Birbirine uygun gelmekle. 

bilmüşahede. Müşahede ederek, şahit olarak, gözlemle, gözlemleyerek.

bilumum. Umumen, genel olarak, bütün, hep.

bilvasıta. Vasıta ile, araç kullanarak, dolayısıyla.

bilyakin. Kesin bir bilişle.

bimarhane. Hastahane. Tımarhane.

bimecal. Mecalsiz, dermansız, güçsüz.

bimisal. Misalsiz, örneksiz, eşsiz. 

bimuradihi. Muradı, irade ettiği, istediği. 

bimüdani. Eşsiz, benzersiz.

bin. Kelimenin başına gelip ona ‘e, de, ile’ anlamı katan ön ek.

bin. Oğul, oğlu. 

bîn. ‘Gören, görüşü’ manasında son ek. 

bina. Ev, yapı.

binaen. Dayanarak, bu sebeple.

binaenaleyh. Üzerine bina ederek, bundan dolayı, bunun üzerine.

binaimechul. Öznesi belirsiz fiil.

binamaz. Namazsız, namaz kılmayan. 

binaz. Nazsız, naz etmeden.

binazir. Nazirsiz, benzersiz.

binihaye. Nihayeti olmayan, sonu bulunmayan, sonsuz.

binisyan. Nisyansız, unutma olmaksızın.

binnetice. Netice itibariyle, sonucu bakımından.

binnisbe. Nispeten, oranla. 

binniyet. Niyetle.

binniyye. Niyetle.

bint. Kız, kızı.

bipayan. Payansız, sınırsız, bitmez, tükenmez.

biperva. Pervasız, korkusuz.

bi’r. Kuyu.

birader. Kardeş.

biraderzade. Kardeş oğlu, yeğen.

birahat. Rahatsız, rahatı olmayan. 

bircilik. Monizm. Varlıkları bire indiren felsefecilerin görüşü. ‘Yalnız madde vardır, düşünce onun yansısıdır’ diyen maddeciler gibi, ‘Yalnız düşünce vardır, madde onun yansısıdır’ diyen düşünceciler de bircidir.

birey. Bir türün özelliklerini taşıyan somut varlık. Temel özellikleri ortadan kaldırılmaksızın bölünemeyen, bölünecek olsa bile parçalarına bütünün adı verilemeyen canlı insan varlığı. 

bireycilik. Bireyin yani somut olanın gerçekliğini vurgulayan anlayış. Bireyi önemseyen, başta devlet olmak üzere tüm kurumların birey için olduğunu savunan, bireyin özgürlüğüne büyük önem veren akım.

birr. Temizlik, iyilik, arılık, günah kirlerinden pak olma.

birsam. Gerçekte olmayanı var gibi hissetme, var sanma, halüsinasyon.

birun. Dış, dışarı. Fazla, aşkın.

biryan. Bir kebap türü.

biselamet. Selametle, esenlikle.  

bi’set. Belirleme, görev verme. Peygamber tayin etme.

bismihisübhanehu: Sübhanın yani kusurlardan ırak olan zatın ismiyle.

bismillah. Allah ismi ile, Allah adına.

Bismillahirrahmanirrahîm. Rahman ve rahîm Allah adıyla. Allah, Rahman, Rahim isimlerine de bakınız.  

Bissavab. Doğru olarak.

bissüyuf. Kılıçlarla. 

bisud. Faydasız, boş, neticesiz. 

bitab. Halsiz, güçsüz, bitkin.

bitamam. Tam olarak.

bitamamiha. Tamamen, bütünüyle.

bitaraf. Tarafsız, taraf tutmayan.

bitarafane. Taraf tutmaksızın.

bitenahi. Son bulmaz, sona ermez, tükenmez. 

bitevfikillah. Allah’ın uygun bulup yardım etmesiyle. 

biteviye. Durmadan, boyuna, sürekli.

bittab. Yaradılış gereği.

bittabi. Tabiatından dolayı, yapısı gereği, elbette.

bittakdir. Takdirle, takdir ederek, kıymetini belirleyerek ya da bilerek, güzel ve iyi bularak.

bittarikılevla. En iyi yol ile. 

bittasavvur. Tasavvur ile, zihinde biçimlendirerek. 

bittecrübe. Tecrübeyle, deneyerek, deneyimle.

bivefa. Vefasız, sözünde durmayan, arayıp sormayan, bırakıp giden.

biyedihilhayr. Her hayır onun elindedir.

biyografi. Bir kimsenin hayat tarihini anlatan yazı, özgeçmiş.

bizar. Bıkmış, usanmış, bezmiş. Tedirgin, rahatsız.

bizatihi. Zatıyla, kendisi olarak, kendinden, kendiliğinden.

bizeval. Zevalsiz, sona ermez, son bulmaz.

bizzarure. Zaruretle, zaruri olarak, zorunlu bir biçimde, ister istemez.

bizzat. Zatıyla, kendisi olarak, şahsen. Doğrudan doğruya.  

bodur. Enine oranla boyu kısa olan, kısa boylu.

bohem. Yarını düşünmeden günü gününe yaşayan, kaygısız, tasasız, derbeder bir hayat süren kimse.

bolşevik. Rus komünisti.

bolşevizm. Rus komünizmi.

bostan. Sebze bahçesi, sebze ekili tarla.  

boşboğaz. Yerli yersiz konuşan, geveze. 

Brahman. Brahmanizm inancına göre hem evrende hem de ‘kendinde’ var olan en yüksek varlık. Kendisiyle birleşmenin en yüce amaç olduğuna inanılan evren ruhu. Bir çeşit hayali tanrı. İki tane yardımcısı varmış: Siva ve Vişnu. Vişnu, koruyucu ilahmış. Siva, hayat ve ölüm tanrısı imiş. Vişnu, arada bir dünyaya iner, sonra yerine dönermiş. Her defasında başka bir kılıkta gelirmiş. Bu görüngülere ‘avatar’ derlermiş. 

boykotaj. Boykot, iş bırakma eylemi, bir kuruma ya da devlete karşı tavır alma.

bön. Budala, ahmak, aptal, kıt akıllı.

Brahmanizm. Hindistan kaynaklı dini ve toplumsal oluşum. Miladi İkinci Yüzyılda ortaya çıktığı sanılıyor. Vedacılığın devamı. Bu öğretiye göre, insan defalarca var olur. Bir önceki hayatındaki davranışlarına göre yeni bir hayata kavuşur. İnsanlar derecesine göre dörde ayrılır. Brahmanlar, savaşçılar, tüccarlar, emekçiler. Bir de adamdan sayılmayan, bu tasnife giremeyen ‘paryalar’ var.    

broşür. Tanıtım maksadıyla hazırlanan küçük hacimli kitap, kitapçık. 

bu’d. Uzaklık. Karşıtı ‘kurb’dur.

Buda. Budizm dininin kurucusu. Gerçek adı Gautama ya da Sakyamuni. ‘Siddharta’ adıyla da anılır. Milattan beş asır önce yaşamış.   

Budei. Budizm’e inanan kimse.

bu’diyet. Uzaklık. Karşıtı ‘kurbiyet’tir.

Budizm. Buda tarafından kurulan din. Budist inancına göre, ruh bedenden bedene göç eder. Kişi bilge olacaksa tüm arzularından sıyrılmalı, bu yolla Nirvana makamına ulaşmalıdır.    

buğz. Sevmeme, hoşlanmama, nefret etme.

buhar. Buğu, maddenin gaz hâli.

buharat. Buharlar, buğular. 

Buhari. Buharalı. Kuran’dan sonra en temel kaynak olarak kabul edilen ünlü hadis kitabının yazarı. Bu kitap, yazarının namına dayandırılarak ‘Buhari’ diye meşhur olmuştur.

buhari. Buharla ilgili.

buharmisal. Buhar gibi. 

Buheyra. Peygamberimizi çocukken tanıyan mübarek bir rahip. 

buhl. Pintilik, cimrilik, eli sıkılık, gerekli yerde para harcamama.

buhran. Bunalım, bunaltı, ruh sıkıntısı, ruhta darlık ve karmaşa olması. Felsefede varoluşçu filozofların kullandıkları bir terim. İnsanın kendini varlıkla yokluk arasında boşlukta hissetmesi sonucu bunalıp sıkıntı duyması. Hiçlik uçurumu önünde titreyen insanın korkuyla karışık sıkıntısı.

buhur. Bahirler, deryalar, denizler.

bukalemun. Bulunduğu yerin rengini alan bir sürüngen.

Burak. Peygamberimizi miraca götüren binek. ‘Berk’ kelimesiyle aynı kökten gelmesi sebebiyle ‘yıldırım’ ya da ‘yıldırım hızıyla giden’ manasında da kullanılır.

burc. Burç. Güneşle dünya arasındaki hayali dilimlerin her biri. Eski gökbilim nazarında dünya durur, güneş gezerdi. Güneşin her otuz derecesin bir burç kabul etmişler. O burçlardaki yıldızların aralarında birbirine bitiştirecek hayali çizgiler çekmişler. Böylece türlü türlü biçimler oluşmuş. Bazen aslan, bazen terazi, bazen balık suretini göstermiş. Burçlara bu biçimlere göre isimler verilmiş. Şimdiki gökbilime göre dünya geziyor, güneş gezmiyor, o burçlar da işsiz kaldılar.

burc. Köşk, kale çıkıntısı, kalenin yüksek kısmı, gezegenlerin yörüngeleri, yıldızların durakları.  

burjuva. Mal biriktiren, servet sahibi, işçi sınıfından olmayan.  

burjuvazi. Kendi işinin sahibi olan, üretim yapabilen, rahat bir hayata sahip, varlıklı, şehirli kimselerden oluşan sosyal sınıf.  

burka. Bazı ülkelerde kadınların yüzlerini gizlemek için kullandıkları örtü, peçe.

bus. Öpme, öpüş. 

buse. Öpme, öpücük.

butlan. Batıllık, haktan uzaklık, temelsizlik, çürüklük.

Buvat. Peygamber Efendimizin savaşlarından biri.

buy. Koku.

büdela. Dünyayı manen idare etmekle görevli veliler.

bühtan. İftira, bir kimseye işlemediği suçu atmak, onda olmayan bir kusuru isnat etmek, karaçalmak.  

büka. Ağlama, ağlayış.

bülbülmisal. Bülbül gibi. 

bülega. Beliğ kimseler, adamına göre güzel ve düzgün söz söyleyenler.

bülend. Yüksek, yüce.

büluğ. Ergenlik dönemi, erginlik, döl verme yaşına gelmiş olma.

bünyan. Yapı, bina.

bünye. Yapı. Beden.

bünyevi. Bünye ile ilgili.

bürde. Hırka, elbise.

bürhan. Bir davayı ispat etmek üzere ileri sürülen güçlü delil, netice hakkında kesin bilgi ifade eden kanıt. ‘Kendi varlığına kesin deliller yaratan’ manasında ilahi isim. 

bürhani. Bürhanlı, bürhandan, bürhan cinsinden, kesin kanıt türünden.

bürokrasi. Aşağıdan yukarıya doğru yükseldikçe daralan bir yapı içinde örgütlenen ve genel kurallara göre çalışan atanmış görevliler topluluğu. Memurlar âlemi. 

büruc. Burçlar. Işıltılarıyla kendilerini belli eden gök cisimleri, yıldızlar, gezegenler.

bürudet. Soğukluk, soğuk.

büşra. Müjde, güzel haber. 

bütgede. Puthane, puta tapanların mabedi.

bütüncülük. Holizm. Bütünün, öğelerinin toplamından daha fazla bir şey olduğunu, parçanın bütün içindeyken değeri ile ayrıldığı zamanki değerinin aynı olmadığını, özellikle canlı yapılardaki öğelerin apayrı bir değer kazandığını ileri süren görüş.

büyu. Alım satımlar, alış veriş.

büyut. Beytler, haneler, evler, binalar.

büzr. Büzür, tohum.

büzur. Büzürler, tohumlar.







c

caba. Bedava, parasız. Üstelik, fazladan.

cabeca. Yer yer.

cabir. Kırık ve çıkık kemikleri onaran, kırıkçı, çıkıkçı. Cebreden, zorlayan.

cadaloz. Baskın konuşmalarıyla karşısındakini yıldıran, bezdiren, kavgacı, hırçın, şirret.

cadı. Mezardan çıkıp insanlara tebelleş olduğu var sayılan hayali varlık, hortlak. Büyücü. Mecaz dilinde kötü huylu, geçimsiz ve çirkin kocakarı.

cadu. Cadı.

cafcaf. Göze batacak biçimde süs, gösteriş, şatafat. Fiyaka, caka, hava. Üst perdeden söylenen boş sözler.

Caferi. Caferilik mezhebine bağlı kimse.

Caferilik. Hazreti Ali’nin torunlarından Cafer-i Sadık’a dayandırılan, daha ziyade İran’da yaygın olan mezhep.

cah. Makam, mevki, rütbe, saygın konum. 

cahid. Cehdeden, elindeki tüm imkanları kullanarak din için çabalayan ya da savaşan.

cahid. Hakikati bilmekle beraber inadından dolayı inanmayan kimse.

cahil. Bilgisiz. Bilmeyen ama kendini bilir sanan. Terim olarak, ilahi gerçeklerden haberi olmayan, kulluk şuuruna ermeyen, helali haramı tanımayan.

cahilane. Bilgisizce, cahil birine yakışır biçimde.

cahiliye. İslam öncesi dönem için kullanılan bir terim. İman nuruyla aydınlanmamış zamanlar.

cahim. Cehennem, cehennemin dördüncü tabakasına verilen ad.

cail. Yapan.

caiz. Dine uygun olan, yapılmasına izin verilen, işlenmesi yasak olmayan.

caize. Bahşiş, hediye, armağan.

caka. Çalım, gösteriş, fiyaka, afi.

ca’l. Yapma, kılma.

ca’li. Yapma, yapay, yapmacıktan.

calib. Celb eden, kendine çeken, çekici.

calibidikkat. Dikkat çekici. 

Calinos. Eski Yunanistanda yaşamış bir bilge.

calis. Bir yerde oturan kimse.

cam. kadeh, bardak.  

cambaz. Bazı aletlerle gösteri yapan kimse. Hayvan alım satımı yapan kimse. Hünerli, mahir, kurnaz, aldatılması zor kişi.

came. Elbise, çamaşır.

camekan. Elbise çıkarılan yer. Camlı bölme. Vitrin.  

cami. Toplayan, toplanılan yer.

cami. Topluca namaz kılınan büyük bina. 

cami. ‘İstediğini istediği şekilde toplayıcı, çeşitli hakikatleri ve zıt işleri birleştirici, kıyamet gününde yeryüzünde olan cinleri, insanları ve mahlukatı bir araya getirici, insanların dağılmış bulunan organlarını derleyici’ manasında ilahi isim. 

Cami. Hicri Dokuzuncu Yüzyılda yaşamış ünlü bir şairin namı, Mevlana Cami.

camia. Ortak yönleri olan topluluk.

camid. Cansız, donmuş, donuk.

camidat. Camidler, cansızlar.

camidiyet. Cansızlık, donukluk.

camiiyet. Toplayıcılık, nitelik ve içerik bakımından zenginlik.

Camiülezher. Mısırdaki en büyük üniversitenin adı. 

camiülkelim. Zengin manalı söz, böyle sözler söyleyebilen kimse.

camus. Manda, bir sığır cinsi.  

can. Hayat, dirilik. Gönül, insanın özü. Ruh. Kişi. Sevilen kimse. Sevimli.

cân. Cinler.

cana. Ey canım! Ey sevgilim!

canan. Canın sevgilisi, candan sevilen.

canavar. Can alıcı. ‘Can’ ve alıcı manasına gelen ‘aver’ kelimelerinin bir araya gelmesiyle oluşmuş bir kelimedir.

canbahş. Hayat bağışlayan, can veren. 

canfeda. Bir şey için canını feda eden, uğruna can veren.

canhıraş. İnsanın içini tırmalayan, parçalayan, tüyler ürpertici.

canhıraşane. İç tırmalarcasına.  

cani. Cinayet işleyen, katil. Kendine ya da başka birine büyük zarar veren kişi. Hunhar, gaddar, kan dökücü, merhametsiz.

canib. Yön, taraf, yan.

caniyane. Canice, cinayet işlercesine, cinayet işleyen biri gibi. 

canlıcılık. Canlı ya da cansız tüm varlıkların ruhlu olduğunu savunan öğreti. Pagan kategorisine giren inanma biçimlerinden biri, animizm.

cann. Cinler, göz ile görülemeyen zeki varlıklar.

cansiparane. Canını feda edercesine.

car. Kadının bedenini tamamen örten örtü, çarşaf, büyük şal.

car. Çeken, sürükleyen.

car. Arapça cümlelerde kelimenin sonunu esre ile okutan harf.  

cari. Cereyan eden, akan, akıcı. Yürürlükte olan, geçerli.

carih. Cerheden, yaralayan. Bir fikre çürüten. 

cariye. Cereyan eden, akıp giden. Dişi köle, kadın hizmetkâr, halayık. Kalıcı olan ve hayrı devam eden sadaka. 

carpe diem. Günü yaşa, anı yaşa… Bu söylem şimdiki zamanın önemini vurgular. Buna benzer bir söz tasavvufta da var: ‘Dem bu dem!’ Yani ‘Dün gitti, yarın gelmedi, ömrünü içinde yaşadığın şimdiki zamandan ibaret say, kıymetini bil!’   

casus. Tecessüs eden, gizlice bilgi toplayan kimse, ajan.

cavid. Sonsuz, sonu olmayan, devamlı, yok olmayan.

cavidani. Ebedi, kalıcı, baki. 

cay. Yer, mahal, mevki.

cayıdikkat. Dikkate değer, dikkat edilmesi gereken. 

cayıhayret. Hayret edilmeye değer, hayret verici, şaşırtıcı. 

cayıibret. İbret alınmaya değer, ibretlik. 

caymak. Kararından vazgeçmek, sözünden dönmek.

cazib. Cazip, cazibeli, cezbedici, çekici.

cazibe. Cezbedicilik, çekicilik, albeni, alımlılık.

cazibedar. Cazibeli, çekici, alımlı.

cazibedarane. Cazibeli biri gibi, kendine çekercesine.

cazibekarane. Cazibeli biçimde, çekici biri gibi.

cazim. Cezmeden, kesin karar veren. Bilen, anlayan, kavrayan. 

cebabire. Cebbarlar, zorbalar, tiranlar, diktatörler.

cebanet. Korkaklık.

cebbar. İnsanlar için kullanılırsa zorba demek olur. Rabbimizin ‘cebreden, zorlayabilen, istediğini mutlaka yaptırabilen’ manasında ismidir.

cebbarane. Zorbaca, zorba biri gibi.

cebe. Savaş giysisi, zırh. Silahlar, mermiler.

cebel. Dağ.

cebelleşmiş. Dağlaşmış, zamanla dağ şeklini almış.

ceberi. ‘Cebriye’ mezhebi, insan iradesini inkar eden sapık bir mezhep, bu mezhepten olan kimse.  

ceberut. İstediğini zorla yaptırabilme gücü.

ceberutiyet. Her dilediğini yaptırabilme kudreti.

cebhane. Cephane, silah ve mermi konulan depo.

cebhe. Cephe, alın, yön, yüz. Savaş bölgesi.

cebin. Korkak, cebanet sıfatını taşıyan.

cebin. Alın.

cebir. Matematikte nicelikleri harflerle göstererek hesaplama yöntemi, matematik biliminin bir kolu.  

cebir. Zorlama, zor kullanma. Karşıtı, irade ve ihtiyardır, özgürce tercih yapabilmektir.

cebr. Cebir, zorlama, zor kullanma.  

Cebrail. bütün peygamberlere vahiy getiren büyük melek.

cebren. Zorla, zor kullanarak.

cebri. Cebren, zorla, zorbalıkla. Zor altında yaptırılan.

cebri. Cebriye mezhebine mensup kimse.

cebriye. Kadercilik, yazgıcılık. İnsan iradesini reddeden sapık bir mezhep. Bunlar ‘Her şey ezeli kaderde yazılıdır. İnsan kendisi hakkında yazılanı yapmaya mecburdur. Bu nedenle yapıp ettiklerinden sorumlu olmaz’ diye inanan kimseler.  

cedavil. Cedveller, kanallar. Listeler.

ced. Ata, dede.  

cedel. Mücadele, tartışma, çarpışma. Tartışma sanatı. 

cedid. Cedit, yeni, yepyeni, kullanılmamış.

cedvel. çizim için kullanılan cetvel. İsimler ve işler listesi. Su kanalı.

cefa. Eziyet, sıkıntı, eza.

cefakar. Esasen ‘cefa eden, inciten’ manasına gelen bu kelime zamanla anlam kaymasına uğnamış, dilimizde ‘cefa çeken’ manasında kullanılır olmuştur.  

ceffelkalem. Düşünüp taşınmadan, birdenbire, hemen. ‘Kalem kurudu’ yani ‘kader yazıldı, bitti’ manasına gelen bu kelime dilimizde anlam kaymasına uğramış.

cefne. Büyük su kabı, tekne.

cehalat. Cahillikler, bilgisizlikler.

cehalet. Bilmeme, bilmezlik, bilgisizlik, cahillik.  

cehaletperver. Bilgisizlik düşkünü, bilgisizliği seven.

cehd. Çaba, çabalama, gayret, olanca gücünü sarf etme.  

cehele. Cahiller, bilgisizler, bilmezler.

cehennem. Kâfirlerin, sapkınların, azgınların öldükten sonra gidecekleri ceza yeri. Kafirlerin temelli kalacakları, günahkar müminlerin günahları kadar azap çekecekleri zindan.

cehennemi. Cehenneme özgü, cehennem gibi.

cehennemnümun. Kişide cehennem izlenimi uyandıran.  

cehil. Bilgisizlik, cahillik, bilmezlik.

cehl. Cehil, bilgisizlik, cahillik, bilmezlik.

cehlistan. Bilgisizlik yeri, bilmezler ülkesi.

cehr. Yüksek sesle okuma ya da konuşma, görünürlük, işitilir olma.    

cehren. Yüksek sesle, sesli, açıktan, alenen, görünür biçimde.

cehri. Cehre mensup, açıktan, aleni olarak, yüksek sesle söylemek ya da okumak.

cehul. Pek cahil, çok bilgisiz.

celadet. Hakkı savunma konusunda gösterilen yiğitlik, zulme boyun eğmeme cesareti, yiğitlik, yüreklilik.

celâl. Büyüklük, yücelik. İlahi isimlerin türlerde, küllilerde, tümellerde görünüp belirmesi hakikati.  

celaldarane. Celalli bir biçimde, celal sahibine yakışır şekilde.

celalet. Yücelik, büyüklük.

celali. Celal ismiyle ilgili.

Celali. Celaleddin Melikşah’ın emriyle düzenlenmiş bir takvim.

celalli. Kızgın, hiddetli, çabuk kızan, sert mizaçlı.

celb. Celp, kendine çekme, getirtme.

celbiervah. Ruhları celbetme, getirme. İspritizma. 

celbinef’. Faydalı olanı elde etme. 

celbisuret. Sureti yanına getirme, televizyonda olduğu gibi varlıkların görüntülerini başka yerden nakletme. 

celbkarane. Kendine çekercesine.

celbname. Birini getirtmek üzere gönderilen mektup, yazı, belge.

Celcelutiye. Süryanice ‘bedi’ manasında Hazreti Ali radıyallahu anhın önemli bir şiiri. Peygamber Efendimiz kendisine vahyen bildirilen gaybi manaları söylemiş, Hazreti Ali radıyallahu anh yazmış.

celevat. Cilveler, görünümler, yansımalar, belirmeler.

celi. Belli, açık. Parlak, aydınlık.

celil. Yüce, büyük, ulu. ‘Sonsuz yüce ve büyük’ manasında ilahi isim.

cellad. Cellat, ölüm cezasını uygulayan kişi.

cellecelalühü. ‘Pek büyüktür, pek yücedir’ manasını tasdik, kabul ve ikrar etmek üzere Allah adı anılınca söylenen bir saygı sözü.

celse. Oturma. Bir meclis, mahkeme veya toplantıda oturma, oturum.

celveti. Celvetiye tarikatına mensup kimse.

Celvetiye. Aziz Mahmud Hüdayi tarafından kurulan tarikat. 

cem. Topluluk, kalabalık. 

cem’. Toplama, bir araya getirme.

cemaat. Maksatları, gayeleri, hedefleri bir olan topluluk. İbadet etmek niyetiyle bir araya gelen müminler.  

cemad. Cansız cisim, hayatı olmayan varlık.

cemadat. Cansız cisimler, hayatsız varlıklar.

cemadiyet. Cansızlık, donukluk.

cemal. Güzellik. Yüz güzelliği.

cemal. Lütuf, nimet, şefkat, af gibi manaların kaynağı olan ilahi sıfat. İlahi isimlerin cüzilerde, bireylerde görünüp belirmesi. Bireydeki güzellik. 

cemali. Güzellikle ilgili. 

cemalperest. Güzelliğe pek düşkün.

cemalperverane. Güzelliğe düşkün biri gibi.

cemalullah. Allah’ın cemali, sonsuz güzelliği, cemal sıfatıyla tecellisi. 

cemaziyelahir. Kameri ayların altıncısı.

cemaziyelevvel. Kameri ayların beşincisi.

cemed. Buz. 

cemel. Deve. Halat.

cemi. Dil bilgisinde ‘tekil’ karşıtı olarak ‘çoğul’.

cemimal. Mal toplama, mal biriktirme. 

cemizıddeyn. İki zıddı bir araya toplama, getirme. 

cemil. Güzel. ‘Sonsuz ve kusursuz güzellik sahibi’ manasında ilahi isim.

cemilane. Güzelce, güzellik sahibi birine yakışır şekilde.

cemile. Cemil isminin terkiplerde kullanılan biçimi. Bir kimsenin gönlünü hoş etmek için yapılan hareket.

cemiyat. Cemiyetler, toplumlar, topluluklar.

cemiyet. Toplum, topluluk. Belli bir maksat etrafında bir araya gelmiş örgütlü topluluk, dernek, heyet.

cemmigafir. Büyük topluluk, kalabalık.

cemre. Kor halinde ateş. Sırasıyla havaya, suya ve karaya düştüğü söylenen ısı. Kıştan bahara geçerken ısının adım adım artışını dile getirir.  

cenab. İtibar, şan, şeref. ‘Pek yüce, pek saygın’ manasında büyük birinin adı anılırken isminin önünde söylenen saygı sözü. ‘Hazret’ kelimesiyle aynı manadadır.

cenabet. Cünüp, gusletmesi gereken kimse, boy abdesti almayı gerektiren durum. 

cenah. Kanat. Taraf, yan. 

cenaheyn. İki kanat, iki taraf.

cenan. Cennetler.

cenani. Kalben hissedilen, gönülle ilgili olan.

cenaze. Henüz gömülmemiş ölü.

cendere. Baskı aleti, makinesi. Mecaz dilinde dar ve sıkıntılı yer.

cengaver. Cenk eden kimse, yaman savaş adamı, savaşçı.

Cengiz. Kendi zamanının deccalı sayılan zalim Moğol hükümdarı.

cenin. Ana rahmindeki yavru.

cenk. Harp, savaş, çarpışma, kıtal. Mücadele, kavga, çekişme.

cennat. Cennetler.

cennet. Mümin kimselerin dünyadaki salih amellerine ödül olarak ebediyen kalacakları güzellikler alemi.

cennetabad. Cennet ülkesi, cennet denilen sonsuz alem. 

cennetasa. Cennet gibi.

cennetmekan. ‘Yeri cennet olsun’ manasında bir dileme sözü.

cennetmisal. Cennet gibi.

cenub. Cenup, güney.

cenubi. Güneyde olan, güneydeki.

cephane. Mermi, gülle, dinamit, bomba ve benzeri savaş malzemeleri.

cer. Kendine çeken, sürükleyen. Din hizmetine karşılık mal ya da para alan kimse. Arapça dil bilgisinde bazı harf ve edatların kelimeden önce gelerek kelimenin sonunu esre okutması. ‘Fi-l cennetî’ gibi.

cerahat. İrin, yaradan çıkan beyaz akıntı. Ölü akyuvarlardan oluşur.

ceraid. Cerideler, gazeteler.

ceraim. Cürümler, suçlar.

cerbeze. Hilekarlık, kurnazlık, süslü sözlerle muhatabı aldatma, aldatıcı mantık oyunlarıyla hakkı batıl ve batılı hak suretinde gösterme. İnandırıcı biçimde konuşma becerisi, beceriklilik.

cerbezealud. Cerbezeye bulanmış, cerbezeli. 

cereme. Bir başkasının suçuna karşılık ödenen bedel. Yasal olmaksızın verilmek zorunda kalınan para.

ceren. Ceylan.

cereyan. Bir tarafa akıp gitme, akım, akış. Elektrik akımı. Geçme, geçiş. Olma, oluş. Düşünce ve edebiyat alanında meydana gelen akım, görüş.

cerh. Yaralama, yara açma, çürütme. Hadis alanında bir ilim dalı. Bir hadis aliminin, bazı sebepler ileri sürerek bir hadisin ravisini, senedini, sıhhatini sorgulaması, çürütmeye çalışması.

ceride. Gazete.

ceriha. Yara.

cerime. Suç. Suçludan alınan para.

Cermen. İskandinav, Alman ve İngilizlerin kökeni olan Kuzey Avrupalı kavim.

cerrah. Hastayı ameliyat eden doktor, operatör.

cerrahi. Cerrahlıkla ilgili.

cerrar. Kendine çeken, çekici. Rahatsızlık verici davranışlarla para koparan kimse, cerci.

cesamet. Cisimce irilik, boyutları bakımından büyüklük.

cesaret. Cesurluk, yiğitlik, yüreklilik, korkusuzluk.

cesed. Ceset, cansız beden.

cesedi. Cesetle ilgili olan.

cesim. Cisim bakımından iri, boyutları bakımından büyük.

cessas. Casusluk eden, sinsice bilgi toplayan, ajan.

cesur. Cesaretli, yürekli, korkusuz.

cesurane. Cesurca, korkusuzca.

cevab. Cevap, soruya verilen karşılık, yanıt.

cevaben. Cevap olarak.

cevabi. Cevap olmak üzere, cevapla ilgili.

cevad. Çok cömert, ihtiyacı olanlara bol bol veren.

cevahir. Cevherler, mücevherler, inci, yakut, elmas gibi değerli taşlar.

cevami. Toplu olan şeyler. Camiler.

cevamid. Camitler, cansızlar, hayatı olmayan varlıklar.

cevamiülkelim. Zengin manalı sözler söyleyebilen kimse, geniş anlamlı söz.  

cevanib. Canipler, yönler, taraflar.

cevarih. El, ayak, pençe, gaga gibi tutucu, cerhedici, yara açıcı, yırtıcı, parçalayıcı organlar.

cevasis. Casuslar, ajanlar, gizlice inceleme yapan ve topladıkları bilgileri bağlı oldukları kuruma ileten kimseler.

cevaz. Din bakımından yasak olmama, dinen verilen izin.

cevdet. İyilik, hoşluk, tazelik, kusursuzluk.

cevelan. Dolaşma, gezme, gezinti, gidip gelme.  

cevelangah. Dolaşılan yer, gezinti yeri.

cevf. Boşluk, oyuk, çukur, kofluk, için boş olması.

cevher. Öz, can. Atom. Elmas, zümrüt gibi kıymetli taşlar. Tüm görüngülerin gerisinde bulunan temel, dayanak. Değişenlerin özünde değişmeden kaldığı varsayılan mahiyet, öz.     

cevherbaha. Mücevher gibi değerli.

cevhere. Tek cevher, en küçük cisim, atom. 

cevheriferd. Tek cevher, en küçük cisim, atom.

cevheri. Cevherle ilgili olan, cevhere özgü, özle ilgili.

cevr. Haksızlık etme, eziyet etme, sıkıntı verme.  

Cevşen. Zincir ve demir pullardan yapılmış ince zırh. Peygamber Efendimizin eşsiz münacatı, duası. Rabbimizin bin bir ismini açıkça ya da dolaylı olarak ihtiva eden bu büyük dua Efendimize vahiy yoluyla gelmiş, Zeynel Abidin radıyallahu anhdan tevatürle rivayet edilmiştir.

Cevşenülkebir. Büyük Cevşen. 

cevv. Yer ile gök arası, atmosfer.

cevvad. ‘Sınırsız cömert’ manasında ilahi isim.

cevvadane. Sonsuz cömert olana yakışır biçimde. 

cevval. Sürekli hareket halinde olan.

ceyb. Cep. Yaka.

ceyş. Asker, ordu.

ceza. Bir amele mukabil verilen iyi ya da kötü karşılık. Bir suça, kabahate, günaha karşılık verilen azap.  

ceza’. Hüzünle ağlayıp sızlanmak, sabırsızlık yüzünden sızlanıp durmak.

cezaen. Ceza olarak.

cezalet. Sözde kelimelerin düzgün dizilişinden doğan güzellik. Konuşmada veya yazıda gerek mana, gerek söz bakımından bozukluk, aksaklık ve uymazlık olmaması durumu.

cezaüşşart. Şartın karşılığı. ‘O giderse ben de giderim’ cümlesinde ‘o giderse’ şart, ‘ben de giderim’ cümlesi şartın karşılığıdır, cevabıdır.

cezb. Kendine çekme.

cezbe. Çekme, çekilme, cazibeye kapılma. İnsanın aşırı derecede duygulanıp coşarak kendinden geçmesi durumu. Allah sevgisiyle kendinden geçme hali.  

cezbedarane. Cezbedercesine, kendine çekercesine.   

cezbeeda. Edasında cezbe olan, tavrında çekicilik bulunan. 

cezbekarane. Cezbeye tutulmuşçasına, birisi tarafından çekilircesine ya da cezbedercesine.

cezil. Bol, çok. Düzgün, rahat, tutuk olmayan. 

cezir. Çekilme, alçalma, suların çekilmesi. Karşıtı ‘med’dir.  

cezire. Ada, yarımada.

Ceziretülarab. Arap Yarımadası. Hicaz bölgesinin de içinde bulunduğu kara parçası.

cezm. Kalbin kesin kararlı olması, kararlılık.

cezmiyet. Kalben kesin kararlılık.

cezri. Kökten, temelden, kökle ilgili. Radikal.

cezriye. Köktencilik, radikalcilik.

cığa. Kuşların kuyruk ve başlarındaki en gösterişli tüy.

cibal. Cebeller, dağlar.

cibilli. Yaradılıştan, mayadan, soydan.

cibilliyet. Yaradılış, maya, fıtrat, soy, huy.

Cibril. Cebrail aleyhisselam, peygamberlere vahiy iletmekle görevli olan melek.

cidal. Mücadele, tartışma, çarpışma, çekişme.

cidar. Duvar, çeper, iki bölmeyi birbirinden ayıran zar, perde.

cidden. Ciddi olarak, gerçekten, şakası yok.

ciddi. Mizah ya da şaka olmayan, gerçek. Vakarlı, temkinli, ağırbaşlı. Bir önemi olan. Gerçeğe uygun. Esaslı, sıkı. 

cife. Kokmuş et, laşe, leş.

cifir. Harflere verilen sayılarla sözden anlam çıkarma ilmi.

cifri. Cifir hesabıyla ilgili olan, cifir hesabı bakımından.

ciğerpare. Kişinin ciğerinden bir parça gibi görüp sevdiği, çocuk, torun.

ciğersuz. İnsanın cigerini yani içini yakan, pek acıklı, çok üzücü.

ciğerşikaf. Ciğer parçalayan, çok acı verici olan.

cihad. Var gücüyle çaba harcamak demektir. Allah yolunda savaşmak da bu kabildendir. İlimle, hikmetle, malla da olur. Kişinin nefsiyle mücadelesi en büyük cihaddır.  

cihan. Kainat, evren. Dünya, yeryüzü.

cihanbaha. Cihan değerinde, dünya kadar kıymetli.

cihandeğer. Cihan kıymetinde, dünya değerinde.

cihandide. Dünyayı görmüş, tanımış, tecrübeli.

cihangir. Dünyanın büyük bir kısmını elde eden ya da elde etmek için uğraşan ünlü kimse.

cihani. Cihanla ilgili, dünya ile alakalı.

cihankıymet. Dünya kadar değerli.

cihannüma. Dünyayı gösteren. Yüksek bina. Etrafı seyretmek için binanın çatısına yapılan oda.

cihanpesendane. Dünyanın beğeneceği şekilde.

cihanşümul. Dünyayı kaplayacak ölçüde geniş, büyük, evrensel.

cihar. Dört.

cihat. Cihetler, yanlar, yönler.

cihaz. Birçok parçadan oluşan aygıt, düzenek, donanım, çeyiz.

cihazat. Cihazlar, aygıtlar, organlar, donanımlar.

cihet. Yön, yan, taraf. Sebep, vesile.

cihetiyet. Yönlülük, yanlılık, bir yönde olma.

cila. Parlaklık, parıltı. Bir şeyi parlatmak için sürülen madde.

cilbab. Evden çıkarken giyilen dış elbise, bedeni baştan ayağa kapatan örtü, çarşaf, car, ferace.

cild. Cilt, deri, ten.

cildiye. Hastanelerde deri hastalıklarına bakan bölüm.

cilnar. Narçiçeği. 

cilve. Görünme, belirme, yansıma. İlahi isimlerin varlık aynalarında görünüp belirmesi. Nasıl, bir resim ressamdan bir cilvedir, ressamın sanat sıfatının tecellisidir, onu gösterir, her bir varlık da sanatlı, hikmetli, düzenli yaratılışıyla ustasını, yaratıcısını gösteriyor, bildiriyor, sevdiriyor. Varlıklar, ilahi isimlerin tecellisinden ibarettirler, hep ondan gelirler ama onun bir parçası değildirler.

cilve. Güzellere yakışan hal, hoşa gitmek için yapılan davranış, naz, kırıtma.

cilveger. Tecelli eden, cilve eden, görünüp beliren. Hoşa gidecek tavırlar sergileyen.

cima. Cinsel birleşme, karı ile koca arasındaki mahrem münasebet.  

cimri. Para ve mal sevgisi sebebiyle elindekini harcamaya kıyamayan, eli sıkı, pinti, bahil, nekes.

cin. Göz ile görülemeyen ruhani varlıktır. Cinler, dumansız ateşten yaratıldılar. İnsanlardan önce imtihana tabi tutuldular. Nesilleri şimdi de devam ediyor. Peygamberimiz onların da peygamberidir. Müslümanları da vardır, kâfirleri de. 

cinai. Cinayetle ilgili, adam öldürmekle alakalı. 

cinan. Cennetler. Rivayette sayılarının sekiz olduğu bildirilmiştir.

cinas. Birden fazla manaya gelebilen söz, bir kelimenin birden fazla manaya gelecek biçimde kullanılması. Yazılışı ve söylenişi aynı, manaları farklı olan kelimeleri bir mısrada ya da beyitte kullanmak suretiyle yapılan sanat.

cinayat. Cinayetler.

cinayet. Adam öldürme. Pek ağır suç. 

cinayetkar. Cinayet işleyen. 

cinci. Cinleri başına toplayıp onlara işler gördürdüğünü iddia eden kimse.

cinnet. Delilik, çılgınlık, çıldırma.

cinni. Cinlerden olan, cin, gözle görülemeyen zeki varlık.

cins. Ortak yönleri nedeniyle benzer olanlara verilen genel ad. ‘Erkek’ ya da ‘kadın’ gibi. Türden farkı vardır. Mesela, ‘hayvan’ bir cinstir, ‘koyun’ onun içinde bir türdür. Fakat günlük dilde cins ve tür kelimeleri birbirinin yerine de kullanılmaktadır. ‘Cins’ kelimesinin bir manası da ‘soyu iyi’ demektir. Mesela, övgü makamında ‘cins bir at’ derler. Başka insanlara benzemeyen adama da ‘cins adam’ denildiği vakidir.

cinsilatif. Latif cins yani ince, hoş, güzel yaratılan hanımlar. 

cinsi. Cinsle ilgili olan, bir cinse mensup, bir cinsin ferdi, bireyi, parçası olma durumu.

cinsiyet. Bir cinse mensup olma. Erkek ya da kadın cinsine mensubiyet. 

cirit. Kısa mızrak. Mızrak benzeri sopalarla yapılan atlı spor, oynanan oyun. 

cirm. Oylum, cüsse, cansız cisim, yıldız.

cisim. Maddenin bir biçimi olan parçası. Biçimi olmayan varlıklara cisim denmez.  

cism. Cisim.  

cismani. Cisimle ilgili, cismi olan.

cismaniyet. Cisim olma hali, cisim sahibi olma durumu.

cismen. Cisimce, cisim bakımından.

cismiyet. Cisim olma durumu.  

civan. Genç, taze, yakışıklı delikanlı.

civanmert. Mert, sözünün eri, güvenilir, iyiliksever, temiz ahlaklı kişi.

civar. Yöre, etraf, çevre, yakın yer.

civcive. Kuş sesi. 

civelek. Canlı, oynak, dikkat çekici.

ciz’. Hurma ağacının kütüğü, kuru direk.

Cizvit. Fransa’da kurulmuş bağnaz bir Hıristiyan tarikatı. Bu tarikata mensup kimse.

cizye. İslam ülkesinde yaşayıp da Müslüman olmayanlardan alınan özel vergi.

cogito. Dekart tarafından ‘ben’in var oluşunu açıklamak üzere söylenen ‘Cogito, ergo sum’ yani ‘Düşünüyorum, öyleyse varım’ sözünün kısaltılmışı.  

coşumculuk. İnsanın, uzun çabalardan sonra kendinden geçmesi sonucu bir coşku duyup esriyerek ilahi hakikate ulaşabileceğini öne süren öğreti. Bu hale tasavvuf literatüründe ‘vecd’ denir.

cömert. Elindekini kolaylıkla verebilen, başkası için harcama yapmaktan çekinmeyen, eli açık.

cönk. Halk şiirleri yazılı defter.

cu. Açlık. 

cud. Durumlarını bildirmelerine meydan vermeksizin muhtaçlara iyilik etme hali, cömertlik, el açıklığı.    

Cudi. Tufandan sonra Nuh aleyhisselamın kurtarıcı gemisinin oturduğu dağın adı.

cuma. Toplanma. Haftanın en kutlu günü. Haftada bir topluca kılınan namaz.

cumba. Bir binada duvar hizasından dışarıya doğru çıkartılan, oturulabilir nitelikte, üstü örtülü balkon.

cumhur. Topluluk, halk, herkes, kamu, heyet.

cumhuri. Cumhurla ilgili, cumhuriyet rejimiyle alakalı.

cumhuriyet. Devlet başkanını milletin ya da millet adına milletvekillerinin seçtiği hükümet biçimi.  

cumhuriyetperver. Cumhuriyeti seven.

cuşuhuruş. Coşup taşma, kaynayıp coşma.

cuş. Coşma, kaynama, taşma, galeyan.

cuyem. Arıyorum, istiyorum.

cübbe. Namazda imamların, mahkemede hakimlerin, resmi günlerde üniversite hocalarının giydikleri özel elbise.

cüda. Ayrı, ayrılmış, ayrı kalmış.

cühela. Cahiller, bilgisizler, bilmezler.

cühhal. Cahiller, bilgisizler, bilmezler.  

cühud. Bilerek inkar etme. Yahudi, çıfıt. 

cülus. Hükümdarlık tahtına oturma.  

cümel. Cümleler. 

cümle. Bütün. Bir durum, eylem, duygu, düşünce ifade eden kelime grubu. En az iki kelimeden oluşur. ‘Allah birdir’ gibi. Bazen cümle tek kelimeden ibaretmiş gibi görünür, çünkü kelimenin biri gizlenmiştir. Mesela ‘Yandım!’ kelimesi bir cümle kabul edilebilir. Burada ‘ben’ kelimesi gizlidir. Tamamı ‘Ben yandım!’ biçimindedir.

cümleten. Hep birlikte, beraberce, topluca.

cümud. Cansız, donuk, katı, sert.

cümudet. Cansızlık, donukluk, katılık.

cümudiye. Buzul, buz kütlesi.

cümudiyet. Donukluk, katılık, buz gibi olmak.

cünbüş. Cümbüş. İnsana neşe veren, coşturan uyumlu hareketler, oyunlar.  

cünd. Asker. 

cündi. Asker sınıfına mensup kimse. Süvari sınıfına giren asker. Binici.

cünud. Askerler.  

cünudullah. Allah’ın askerleri.

cünun. Cinnet, delilik, delirme, çıldırma.

cünüb. Cünüp, gusletmesi yani boy abdesti alması gereken kimse, cenabet.

cüret. Cesaret, ataklık, atılganlık. Kendini bilmezlik, densizlik.

cüretkar. Cesur, atak, atılgan. Kendini bilmez, densiz.

cüretkarane. Cüret edercesine, cüretli biri gibi.

cürm. Cürüm, suç.  

cürmümeşhud. İşlenirken gözlemlenen suç, suçüstü.

cürsüme. Kök, asıl.

cürüm. Suç. Hukukta ceza gerektiren davranış, hareket.

cüsse. Gövde, kalıp, beden. 

cüz. Parça, kısım. ‘Kül’ü yani bütünü meydana getiren parçalardan her biri. Kuran’ın yirmi sayfalık her bir bölümü. Karşıtı ‘kül’dür.

cüzi. Pek az. Tikel, tek, birey. Cüzi terimini iyi anlamak için külli terimini de bilmek gerekir. Külli ‘tümel’ demektir. Cüzileri yani ‘tek’lerin tümünü içine alır. Somut değildir, şahsiyeti yoktur. ‘Cüzi’ ya da ‘tikel’ ise, külli olan kavramı örnekleyen ve somut olan varlıktır. Mesela ‘insan’ kavramı küllidir, onu birey olarak örnekleyen ‘Ömer’ cüzidir.

cüziyat. Cüziler, tekler, bireyler, tikeller, az ya da küçük olanlar. 

cüziyet. Cüzilik, azlık, küçüklük.

 



ç

çaçaron. Yüksek sesle, şirretçe konuşarak karşısındakini bastıran kimse.

çah. Kuyu, çukur.

çak. Çatlak, yarık.

çakırkeyf. İçkinin etkisiyle sarhoş olmaya başlayan kimse, yarı sarhoş.

çal. Hızla yakalayıp tutan at. Alnında ve bileklerinde beyaz benekler bulunan at.  

çalak. Yerinde durmayan, çabuk, oynak, sürekli işleyen.

çalap. Eski Türkçede ‘ilah, mabud, rab’ manasında kullanılan bir kelime.

Çamular. Himalaya dağlarına bağlı bir dağ silsilesi.

çar. Dört.

çar. Eskiden Rus imparatoruna verilen isim. ‘Sultan, hakan, padişah’ manasında kullanılırdı. Hanımına ‘çariçe’ denirdi.

çardak. Üzerine yeşillik sarılması için direklerden yapılmış çatkı, kameriye. Gölgelik, sayfan. Dört direk üstüne çalı çırpı örtülerek yapılmış kulübe.

çare. Sonuca ulaşmak üzere engelleri kaldırmak için tutulması gereken yol, çıkar yol, kurtuluş yolu.

çarh. Çark, felek, talih. Feleklerin, yani gök cisimlerinin çark gibi dönmesinden dolayı talihe, bahta da çarh ya da çark denir, bazen de ‘çarkıfelek’ diye terkip yapılırdı.

çark. Çember çizerek dönen alet. Felek, talih.

çarmıh. Suçluyu çivileyerek asmak üzere kurulmuş haç şeklinde ağaç.  

çarnaçar. İster istemez, mecburen, çaresiz.

çarşaf. Kadınların evden dışarıya çıkarken giydikleri tüm bedeni örten elbise.

çaryar. Sevilen dört kişi. Daha sonra sırasıyla halife de olan dört sahabi. Hazreti Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Ali radıyallahu anhüm ecmain. 

çehre. Yüz, surat, sima. Yüz ifadesi, mimik. Görünüş, biçim.

çelebi. Efendi insan, kibar kimse. İlim tahsil etmiş kişi.  

çeleçepe. Sağa sola, oraya buraya.

çelişki. Tenakuz. Kendi kendini yıkma demektir. Felsefi terim olarak ‘önerme, yargı ve kavramların birbirini tutmaması durumu’ diye tanımlanır.

çemen. Çimen, yeşillik, ağaç ve çiçekleri olan çayır.

çemenzar. Çimenlik, yeşilliklerle kaplı olup insanın içini ferahlatan yer.

çendan. ‘Gerçi’ kelimesine karşılıktır. ‘Her ne kadar, o kadar, pek o kadar’ anlamında kullanılır.

çerağ. Işık veren nesne, çıra, lamba, kandil, mum.

çerçi. Köyleri dolaşarak ufak tefek şeyler satan seyyar satıcı.

çeri. Asker.

çeşm. Göz. Göze, kaynak. 

çeşme. Pınar.

çevgan. Ucu eğri sopa. Bu sopayla at üstünde topa vurarak oynanan eski bir oyun.

çevik. Çabuk davranan, hızlı hareket edebilen.

çevikçalak. Çevik ve oynak, hızlı biçimde sürekli hareket eden, yerinde duramayan.

çevrecilik. İnsan hayatında çevrenin önemine dikkat çeken öğreti. Bozulan çevreyi eski haline getirmek için çaba harcama. 

çıfıt. Yahudi. Mecaz dilinde hileci, dalavereci.

çığır. Patika, ince yol, özel yol.

çıkrık. Kuyudan su çekmeye yarayan düzenek.

çıngar. Kavga, gürültü patırtı.

çırağ. Işık veren alet, çıra, lamba, kandil, mum. 

çırağan. Bahçeleri ışıklandırarak geceleri yapılan şenlik.

çi. ‘Ne?’ sorusu.

çiçekdanlık. Çiçeklik, çiçek ekilen yer, çiçekli yer.

çiçekdar. Çiçekli.

çiftçimisal. Çiftçi gibi, tarım yapan adam gibi. 

çile. Eziyet, sıkıntı. Nefsi ıslah için bir yere kapanıp kırk gün ibadet etmek. Kendini terbiye etmek amacıyla dünya lezzetlerinden el çekmek.

çilecilik. Ahlaki bakımdan erginleşmek amacıyla, iradeyi sıkı bir disiplin altına alma, rahatını terk etme, bedeni arzuları bir yana bırakma uygulamalarını dile getiren terim. 

çilehane. Dervişlerin çile doldurmak üzere bir süre kaldıkları yer.

çille. Çile.   

çimengah. Çimenli yer, yemyeşil çayırlarla kaplı güzel yer.

çin. Kıvrım, buruşukluk.

çin. Toplayan, derleyen manasında son ek.

çini. Pişmiş çilden yapılan, üstü sırlı ve süslü duvar kaplaması, eşya, fayans.

çinicebin. Alın buruşuğu.

çirkab. Kirli su, kokmuş su, pislik, kötü, berbat.

çirkef. Pis su, lağım suyu.

çiroz. Kupkuru kimse, pek zayıf kişi.

çiz. Şey.

çiznök. Bitki tohumu.

çorak. Susuz, verimsiz toprak.

çu. Gibi. 

çuha. Sık dokunmuş yünlü kumaş.

çulha. El tezgahında bez dokuyan kimse.

çün. Çünkü, zira, gibi, madem, nasıl, nice.




d

da. Kelimeden sonra gelip ayrı yazılan, ‘dahi, bile, üstelik, esasen, artık, pek, hatta’ gibi manalara gelen, kelimelerin anlamını güçlendiren, birbirine bağlayan, bazen ‘de’ biçiminde de yazılan takı.

da’. hastalık, maraz. zahmet, zorluk.

daavat. Dualar, niyazlar, yalvarıp yakarmalar.

dabb. Kertenkele, keler, sürüngen.

dabbe. Debelenen, kımıldayan, hareket eden canlı. Binek hayvanı, binit.

dabbetülarz. Yerde debelenen, kımıldayan, yürüyen canlı. Kıyamet alameti olan bir yaratık.

dacin. Kafeste beslenebilen güvercine benzer bir kuş. 

dad. Doğruluk, adalet. Sızlanma, şikayet. Feryat, figan.

dad. Verme, veriş. İhsan, bağış.

dadacılık. Kelimeleri sözlük anlamının dışına çıkarmaya çalışan, bilinen estetik kurallarını hiçe sayan, toplum değerlerini yıkmayı amaçlayan, kısa sürede parlayıp sönen bir akım.

dadanmak. Bir şeyin tadını alıp hep yapmak, çıkar elde etmek için bir yere sürekli gitmek.

dadaş. Delikanlı, mert, yiğit.  

dadı. Çocuk bakıcısı kadın.

dadıhak. Hak vergisi, Allah tarafından verilen.

dafi. Defeden, kovan, savan.

dafia. ‘Dafi’ kelimesinin tamlamalarda kullanılan biçimi. ‘Defeden, kovan, savan’ manasında kişinin kendini koruma yetisi.

dağar. İçine öteberi konan küçük torba, dağarcık.

dağdağa. Gürültü patırtı, karışıklık, kargaşa. Boşuna telaş, gereksiz sıkıntı.

dağdar. Dağlanmış, bağrı yanık, gönlü yaralı, kederli, yanık.

dağmisal. dağ misali, dağ gibi. 

dağvari. dağ gibi.

dahhak. Çok gülen.

dahi. ‘Fazla olarak, üstelik, daha, bile, de’ manasına gelen tekit yani kuvvetlendirme sözü.

dahi. Deha sahibi, eşine az rastlanan üstün zekalı, pek yetenekli kimse.

dahil. İç, içeri, içinde.

dahil. Birine iltica eden, sığınan, sığıntı, bünyeye sonradan giren.

dahilek. ‘Sana sığınırım!’ manasında hitap.

dahili. İçle ilgili, içe mensup.

dahiliye. İçle ilgili olan, iç işleri. Tıpta iç hastalıklarla ilgili uzmanlık alanı.

dahiyane. Dahice, üstün zeka ve yeteneklere sahip birine yakışır biçimde.

dahiye. Felaket, afet, büyük bela. üstün zeka ve yetenek. 

dahl. Dahil olma, içine girme, bir işe karışma.

dai. Duacı. Davet eden, davetçi, çağıran. Sebep, gerektirici.

daim. Devam eden, süren, sürüp giden, kesilip bitmeyen.

daima. Her zaman, devamlı olarak, sürekli.

daimi. Devamlı, sürekli.

dair. İlgili, alakalı. Devreden, dönen.

daire. Resmi kurum, içinde devlet memurlarının hizmet verdikleri yer. Bir çemberle çevrelenmiş alan.  

dairevari. Daire gibi.

dairevi. Daire biçiminde.

daiyane. Dua edip isteyerek, yalvarıp yakararak. 

daiye. İnsanı bir şeye candan bağlanmaya iten duygu, istek, arzu, tutku. 

dakik. Pek ince, dikkat isteyen iş, fikir, duygu.

dakika. İnce mesele, dikkat gerektiren incelik.  

dakkıbab. kapı çalma.  

dal. Delil olan, yol gösteren, rehberlik eden.

dal. Dalalete gitmiş, doğru yoldan sapmış, sapkın.

dalal. Sapma, şaşırma, yanlış yolda olma

dalalat. Dalaletler, sapkınlıklar, sapmalar. 

dalalet. Sapma, sapkınlık, hak yoldan ayrılma, iman ve İslam üzere olmama. Karşıtı ‘hidayet’tir.

dalaletalud. Dalaletle karışık, sapkınlık bulaşmış.

dalaletkarane. Sapkınca, saparcasına, hak yoldan sapan biri gibi. 

dalaletpişe. Sapkınlık yolunu tutmuş giden.

dalkavuk. Menfaati için birine yaltaklanan, gözüne girmek için yağcılık eden.

dall. Delil olan, yol gösteren, delalet eden. 

dall. Dalalete giden, hak yoldan ayrılan, sapkın.  

dalle. Dalalete giden, sapan, sapıtan.

dallin. Dalalete gidenler, sapanlar, sapkınlar.

dalliyet. Delil olma, yol gösterme. İspat için kanıt görevi yapma.

dallünbilfehva. Manasıyla delalet, sözün özünden çıkan anlama göre delil olma, bir manayı gösterme. 

dallünbilibare. İbaresiyle delalet, bir sözden belli bir mananın ve hükmün anlaşılması. 

dallünbiliktiza. Gerektirme yoluyla delalet, gerektirme yoluyla bir manayı gösterme. 

dallünbilişaret. İşaret yoluyla delil olma, bir mana ifade etme.   

dam. Binanın üstünü örten kısmı, çatı.

dam. Tuzak.

damar. ‘kan borusu’ demektir. ‘yaradılış, huy, karakter’ manası da vardır. halkın dilinde kullanılan ‘öfke damarı kabardı, inat damarı tuttu, damarına dokunma’ gibi sözlerde geçen ‘damar’ bu anlamdadır.

damen. Etek, kenar, kıyı, uç.

damenkeş. Eteğini çeken, bir işi, bir şeyi bırakıp giden, nazlanan.

damga. Bir anlam ifade eden işaret, bellik, alamet, nişan, kaşe.

dan. Kelimelerin sonuna getirilmek suretiyle alet isimleri yapmaya yarayan ek. Kelimeye ‘bilen, bilici’ manası veren son ek.

dana. Bilgili, bilen, alim.

dane. Tane, tohum, habbe.

dangalak. Kalın kafalı, kıt akıllı, patavatsız.

daniş. Bilgi, ilim irfan, marifet.

danişmend. Bilgili kimse, bilgin, alim.

dantela. Dantel, elle ya da makineyle örülen ince örgü.

dar. Kelimeye ‘sahip, malik, tutan’ manası ekleyen son ek.  

dar. Yer, mahal, mekan, yurt. 

dar. İdam mahkumlarının asıldığı ağaç.

darağacı. Boynuna ip geçirerek adam asmak için kurulan ağaç.

darat. Debdebe, tantana, heybet, görkem.

darb. Darp, vurma, vuruş, dövme, çarpma. Para basma. Misal verme.    

darbe. Tek vuruş, vurma. Bir ülkede iktidarı ele geçirmek için yapılan yasa dışı hareket.

darbhane. Darphane, para basılan yer.

darbımesel. Misal darbetme, misal verme, örnek olarak söylenen meşhur söz, atasözü.  

dareyn. İki yer, iki mekan. Dünya ve ahiret.

darıfülfül. Karabibere benzer, uzun taneli bir baharat. Tarçın tohumu diye de bilinir.

dari’. acı bir bitki.

darib. Darbeden, vuran.

darir. Kör, ama.  

darp. Vurma, vuruş, dövme, çarpma. Para basma. Misal verme.

darr. ‘Hikmeti gereği zararlıları da yaratan’ manasında ilahi isim.

darr. zarar, zararlı.

darülaceze. Düşkünler evi, acizler yurdu.

darülbedayi. Güzel sanatlar evi, yeri.

darülelhan. Musiki evi, yeri, mektebi, konservatuvar.

darülfünun. Fenler yeri, bilimler yeri, üniversite.

darülhadis. Hadis okutulan yer, hadis medresesi, mektebi.

darülharb. Harp yeri, savaş alanı, düşman ülkesi. Müslümanların hakimiyeti altına girmemiş, her zaman savaş alanı olması muhtemel yer, yurt, ülke. 

darülislam. Müslümanlar hakimiyeti altında bulunan, İslami hükümlerin uygulanabildiği ülke.

darüsselam. Esenlik yurdu, kurtuluş ve güven yeri, cennet.

darüşşifa. Şifa bulmak için tedavi görülen yer, hastahane.

darvinizm. Darveniye, darvincilik. ‘Bütün canlılar evrim sonucu oluşmuştur, bugünkü durum doğal bir ayıklanmanın sonucudur, insan da bu süreçte maymun türünün evrimiyle ortaya çıkmıştır’ tezini ileri süren teori, kuram. Darwin tarafından ortaya atılmış, bilimsel olarak kanıtlanamamış, maddeci filozofların sahiplenmesi sonucunda felsefi bir nitelik kazanmış, bir inanç haline gelmiştir.   

dasıtan. Destan, dillerde gezen meşhur hikaye, masal, efsane.

dasıtani. Destan gibi yazılmış, destana benzer.

daussıla. Sıla derdi, vatan hasreti, aşırı derecede yurt özlemi.  

dava. Bir kimsenin hakkını korumak ya da istemek için mahkemeye başvurması. Mahkemede duruşma. Kendini haklı görüp direnme. Halledilmesi gereken önemli mesele. Savunulan düşünce.

daver. Hak sahibine hakkını veren adil, insaflı hakim, idareci, yetkili.

davet. Gelmesini isteyerek birini çağırma, çağrı.

davetname. Davet mektubu, yazısı, davetiye.

Davud. Hazreti Davud aleyhisselam, büyük bir peygamber.  

Davudvari. Hazreti Davud alehisselam gibi.

davudi. Davud peygamberin sesine benzer, gür, etkili ses.

daye. Dadı, çocuk bakıcısı, sütanne.

dayin. Borç veren kimse, alacaklı.

dazlak. Tepesindeki saç dökülmüş veya kazınmış olan kafa ya da kimse, cavlak.

de’b. Usul, metod, yöntem, gelenek.

debdebe. Tantana, şatafat, görkem, gösteriş, haşmet.

debretme. kımıldatma.

deccal. Dini yıkmak, insanları hak yoldan çevirmek için çaba harcayan kâfir, fitneci, yalancı, azgın kişi. Her zamanda böyle adamlar bulunmuş. Fakat en büyükleri kıyametten hemen öncekidir.  

deccalane. Deccal gibi.

deccaliyet. Deccalın ilkeleriyle hareket edenlerin oluşturdukları manevi şahsiyet, tüzel kişilik.

deccalmisal. Deccal gibi. 

dede. Babanın ya da annenin babası. Bektaşi ve Alevi geleneğinde saygı duyulan kişelere, pirlere, rehberlere verilen unvan, nam.

def. İtme, savma, savuşturma, kovma, ortadan kaldırma. Karşıtı ‘celb’dir.

defa. Kez, kere.

defaat. Defalar, kereler.

defain. Defineler, gömülü hazineler.

defaten. Bir defada, birden.

defimefasid. Mefsedetleri defetme, bozucu kötü şeyleri giderme, savma. 

defişer. Şerri defetme, kötülüğü kovup giderme, ortadan kaldırma. 

defi. Bir anda, bir defada, birdenbire, aniden.

defin. Gömme, gömülme, ölünün gömülmesi.

define. Yere gömülmüş kıymetli şeyler, gizli hazineler, gömü.

defn. Defin, gömme, gömülme, ölüyü mezara koyup üstünü kapatma.

defterdar. Defterci, defter tutan. Bir ilde maliyeden sorumlu olan memur.

defteriamal. Mahşerde, hesap gününde ortaya çıkarılmak üzere kişinin yapıp ettiklerinin yazıldığı defter, amel defteri.

deha. Üstün zeka, harika yetenek, bu nitelikte kişi.

dehalet. Dahil olma, katılma, girme, birine sığınma.

dehan. Fars dilinde ağız.

dehhaşe. Dehşete düşüren, aşırı derecede dehşet verip korkutan.  

dehir. Kesintisiz zaman, devir. Dünya, cihan.

dehliz. dar ve uzun geçit.

dehr. Dehir, sürekli zaman, uzunca bir zaman, devir.  

dehri. Zamanla ilgili olan, zamana mensup. Zamana ilahlık yakıştıran kimse. ‘Zaman sonsuzdur, evrenin başlangıcı ve sonu yoktur, böyle gelmiş böyle gider’ diyen imansız, ateist.

dehriyye. Zamanı tanrılaştıran felsefe ekolü.

dehriyyun. Zamanı tanrılaştıran felsefeciler.

dehşet. Ruhu birdenbire kaplayan büyük korku, ürküntü.

dehşetengiz. Dehşet verici, korkutucu, ürkütücü.

dehya. Pek üstün zeka. Pek büyük bela. ‘Dahiye’ kelimesinin anlamını pekiştirmek için kullanılır. 

deist. Deizmi benimseyen kimse.

deizm. Herhangi bir dine mensup olmamakla beraber evrene karışmayan bir tanrı anlayışını benimseyen, peygamberleri ve vahyi kabul etmeyen felsefi görüş. Fransız aydınlanmacı düşünürlerinin inanç ya da inkâr biçimi.

dejenere. bozulup soysuzlaşma.

dek. Hile, düzen, oyun.

dekadan. Gerilemiş, çökmüş. Daha ziyade edebiyat alanında kullanılmış.

dekaik. Dakiklikler, incelikler, dikkat edilmezse anlaşılamayacak hususlar.

dekaikaşina. İnceliklere aşina olan, onları gören, bilen, anlayan.  

dekk. Ufalanma, un ufak olma.

delail. Deliller, kanıtlar.

delal. Naz, işve, cilve.

delalat. Delaletler, delil olmalar, kanıt olmalar. 

delalet. Delil olma, kanıt olma, işaret etme, yol gösterme. Bir sözün bir anlamı ifade etmesi, göstermesi.

delaleten. Delil olarak, yol göstererek.

delil. Delalet eden, yol gösteren, rehberlik eden, ispata vesile olan, ispat için kullanılan, kanıt, ipucu.

dellal. Bir haberi yüksek sesle ilan edip herkese duyuran, tellal.  

delv. Su kovası, kova burcu.

dem. Kan. Nefes. Ses. Zaman, an. Bade, içki. Kıvam.

demadem. Her zaman, devamlı. 

demagoji. Hitap ettiği kitlenin duygularını okşayarak düşüncesini kabul ettirme, yaldızlı sözler söyleyerek muhatabını kandırma.

dembedem. Her zaman, daima, hep.

demdeme. Sürüp giden ses, vızıldama, kükreme.

demin. Biraz evvel, az önce.

demirbaş. Bir yerde sürekli duran kayıtlı eşya. Bir yerin kıdemlisi, eskisi.  

demirsebat. Tüm olup bitenlere karşın demir gibi dayanıp yerinde kalma. 

demode. Modası geçmiş.

demokrasi. Milli iradeye dayalı yönetim biçimi, halkın doğrudan ya da temsilcileri vasıtasıyla kendi kendini idare etmesi. 

demokrat. Demokrasi taraftarı kimse.  

denaet. Alçaklık, adilik, aşağılık.

dendan. Diş. Diş biçiminde çıkıntı.

deneme. Tecrübe etme, sınama. Herhangi bir konuda düşüncelerin genellikle kişisel bir görüş olarak açıklandığı, kesin yargılara varmaktan çok, okuyanın o konu üzerinde düşünmesinin amaçlandığı bir düzyazı türü. 

deney. İlmi bir tezi, görüşü, kuramı kanıtlamak amacıyla yapılan deneme.

deneycilik. Bilginin yalnızca gözlem ve deney yoluyla elde edilebileceğine inananların öğretisi, ampirizm, görgücülük.

deni. Alçak, aşağı, adi, soysuz, bayağı.

denizmisal. Deniz gibi, denize benzer biçimde.  

densiz. Tutum ve davranışlarında ölçüsüz olan, yersiz ve yakışıksız davranan münasebetsiz.

departman. Bölüm, kısım.

depresyon. ruhi çöküntü, kişinin bunalıma girerek kendini yetersiz görüp içine kapanması.

der. Kelimeye ‘içine, içinde, hemen, ardı sıra’ gibi anlamlar katan ön ek.

deraguş. Kucaklama, sarma.

derakab. Hemen arkasından, peşi sıra.

derari. Parlak yıldızlar.

derbeder. İşsiz güçsüz, avare, kılıksız, derli toplu olmayan, dağınık, perişan.

derbend. Derbent, dar geçit, boğaz. Üstesinden gelinmesi güç durum.

derc. İçine alma, katma, sokma, koyma, geçirme, derleyip toplama.

dercan. Canına sokma, içine alma.

derd. Dert, hastalık, üzüntü, sorun.

derdest. Ele geçirme, yakalama, tutma.

derdmend. dertli, derdi olan.

derecat. Dereceler.

derece. Bulunulan yer, seviye, düzey, kademe, rütbe, yukarı katlardan her biri. Miktar, ölçü, kerte.  

derekat. Derekeler, aşağı katlar.

dereke. Aşağı seviye, gitgide alçalan katların her biri.

dergah. Dervişlerin zikir ve ibadet etmek için gittikleri, toplandıkları yer, tekke.      Bir büyük zatın huzuru, yanı. İhtiyacı temin için başvurulan makam, kapı.

derhatır. Hatırda olma, hatırlama.

derk. Bir manayı, bir meseleyi kökünden kavrama, iyice anlama.

derkar. İşin içinde olma. Belli, aşikar.

derkenar. Kenarda bulunan. Bir sayfanın kenarına yazılan yazı, not. 

derketme. iyice anlama, kökünden kavrama.

derleme. Seçip toplama, seçilip toplanmak suretiyle meydana getirilen eser.

derman. İlaç, deva, çare, çıkış yolu. Takat, kuvvet, güç.

dermeyan. Meydanda, ortada.

derpey. Hemen ardından, ardı sıra.

derpiş. Göz önünde bulundurma, göz önüne alma.

ders. Bir düzen içerisinde öğretme ya da öğrenme çabası, öğretim, okuma, okutma. 

dersaadet. Mutluluk kapısı ya da yeri. Eskiden İstanbul için kullanılırdı.  

dershane. Ders okutulan ve okunan bina ya da yer.

dersiam. Büyük camilerde öğrencilere toplu halde ders veren müderris, hoca.

dertmend. Derdi olan, dertli, üzüntülü, sıkıntılı. 

deruhte. Bir işi, bir görevi üzerine alma, yüklenme.

derun. İç, iç taraf, dahil. Kalp, gönül.

deruni. İçle ilgili, içte olan. İçten, gönülden.

derviş. Bir şeyhe bağlanan, yaşayışını tarikatının edeplerine uyduran kimse, mürit.  

derya. Deniz, bahir.  

deryadil. Gönlü geniş, her şeyi hoş gören, anlayışlı, kalender.

deryamisal. Derya gibi, deniz gibi, geniş, bol, çok.

desais. Desiseler, hileler, oyunlar.

desatir. Düsturlar, ilkeler.

desise. Düzen, düzenbazlık, hile, oyun.

dessas. Desiseci, hile yaparak aldatmaya çalışan, hilekar, düzenbaz.    

dessasane. Dessasça, dessas biri gibi, hilelerle aldatırcasına.

destbedest. El ele. 

dest. El.

destgah. Tezgah. El işi yapılan düzenek.

destan. Dillerde dolaşan ünlü öykü, ulusların kahramanlıklarını anlatan manzum hikaye, efsane.

destani. Destan gibi, destansı.

deste. Demet, tutam.

destedad. El veren, yardım eden.  

destek. dayanak.

destgah. tezgah, üretim ya da iş yapılan yer.

destgir. Elde tutan, yardım eden. 

desti. Testi, bir çeşit su kabı.

destine. Kola takılan bilezik. ‘Destina’ da denir.

destres. Eli eren, ermiş, yetişmiş, ulaşmış, elde etmiş.   

destur. İzin, ruhsat, müsaade. İzin isteme sözü.

deşifre. Şifresini çözme, manasını ortaya çıkarma, anlama.

detay. Ayrıntı, teferruat.

determinist. Determinizme inanan.

determinizm. Evrende olup biten her şeyin bir illiyet yani nedensellik bağlantısı içinde gerçekleştiğini, tüm olgu ve olayların nedenlerinin zorunlu sonucu olduğunu, belli sebeplerin her zaman belli neticeleri doğurduğunu savunan görüş, belirlenimcilik, gerekircilik, icabiye.

dev. Masallarda geçen pek iri, kuvvetli, korkutucu varlık. Normalden çok büyük olan. Yetenek ve başarısı harika olan kimse için kullanılan sıfat.

deva. İlaç, derman, em.

devaen. deva olarak yani ilaç olsun diye.

devahi. Dahiyeler, büyük belalar. Üstün zekalılar.

devair. daireler, bürolar, kurumlar, yetki alanları.

devam. Kesintisiz sürüp gitme, sürme.

devasa. Pek büyük, kocaman, dev gibi.

deveran. Dönme, dönüp durma, dolaşma, dolaşım, birbiri ardınca gelme, iki şeyin birbirini takip etmesi. 

deveranıdem. Kan dolaşımı. 

devir. Dönüp durma. Birinden ötekine aktarma, nakil. Devre, dönem. Bir şeyin dönüşünü tamamlayıp eski yerine gelmesi.

devir. Bir mantık delili. ‘İki varlıktan, birincinin ikinciyi, ikincinin de birinciyi yaratması imkânsızdır. Şu hâlde ikisini de yaratan bir yaratıcı vardır’ diye özetlenebilecek ontolojik kanıt. 

devlet. Belirli bir toprak parçası üzerinde yaşayan insan topluluğunun egemenlik ve bağımsızlık temelinde oluşturduğu siyasi örgüt.

devletçilik. Devleti tüm toplumsal görevlerin düzenleyicisi olarak gören, özellikle ekonomik hayatın devlet tarafından yönetilmesi gerektiğini ileri süren anlayış.      

devr. Devir. Dönüp durma. Birinden ötekine aktarma, nakil. Devre, dönem. Bir şeyin dönüşünü tamamlayıp eski yerine gelmesi. 

devran. Dünya, felek. Kader, talih. Zaman, dönem.

devre. Belli bir zaman parçası, dönem.

devri. Devirle ilgili, dönemle alakalı.

devridaim. Devamlı dönüş, durmadan dönme, aynı hareketi sürekli tekrarlama.

devrim. Köklü, hızlı ve kapsamlı dönüşüm, zor kullanılarak yapılan köklü değişiklik, ihtilal.

devrisabık. Eski devir, geçmişte kalan dönem.

devriye. Devreden, dönüp duran, gezip dolaşan, gezici. Devamlı dönüp dolaşarak güvenliği sağlayan asker, polis.

devşirme. Derip toplamak. Osmanlılar zamanında askerlik ve benzeri alanlarda kullanmak üzere çocukları derleyip toplaması, bu usulle yetiştirilen kimse. 

devvar. Devamlı devreden, durmaksızın dönen. 

deyim. İfade gücünü artırmak üzere bir araya getirilen ve gerçek anlamlarının dışında bir anlam kazanan kelime grubu, tabir. 

deyiş. Söyleyiş biçimi, anlatım tarzı. Halk şiirinde koşma, türkü ve benzeri şekillere verilen isim.

deyn. Belli bir süre sonunda ödenmek üzere alınan para, borç.

deyr. Issız yerlerde kurulmuş manastır, kilise, mabet. Mecaz dilinde dünya, alem.

deyyan. ‘Kullarının amellerine hakkaniyete uygun biçimde karşılık veren’ manasında ilahi isim.

deyyar. Deyre çekilmiş kişi, manastırda yaşayan kimse, rahip.

deyyus. Karısının ya da yakını olan bir kadının namussuzluğuna bile bile göz yuman kimse, boynuzlu, kerata.

dharma. Eski Hint dinlerinde kullanılan bir terim. Yasa, düzen, hakikat, vazife, erdem, ahlak, hikmet, yol gibi manaları vardır. Terim olarak, ‘kişiyi aydınlanmaya götüren yollar, ilkeler, kurallar’ diye tanımlanabilir.  

Dıhye. Peygamber Efendimizin sahabilerinden birinin ismi. Vahiy getiren melek bazen bu sahabinin suretiyle görünürdü.

dırahşan. Parlak, parlayan, ışıklı.

dıyk. Daralma, darlık.

diba. İpekli kumaş.

dibace. Kitabın giriş bölümü, önsöz, mukaddime, başlangıç.

didar. Yüz, güzel yüz, çehre, sima. Tecelli, görünüş, beliriş.

dide. Göz. Sonuna geldiği kelimeye ‘görmüş’ anlamı katan ek.

dideban. Gözcü, gözleyici, bekçi.

didon. İstanbul halkı tarafından önce Avrupalılara, sonra da Avrupalıları taklit edenlere takılan ad. Sadece çenede bırakılan bir tutam sakal. 

diğer. Başka, öbürü, öteki. 

diğergâmlık. Kendi çıkarından çok başkasını düşünen. ‘Başkası için yaşamak’ formülüne göre davranmayı öneren ahlak anlayışı. Kişinin kendisini başka insanların iyiliğine adaması tavrına verilen ad. Karşıtı ‘hodgam’dır.

dîk. Dıyk, dar.

dikiz. Bakma, gözetleme, erkete.

dikkat. İncelik, uyanıklık. Duygu ve düşünceyi bir noktada toplama. İlgi gösterme, önem verme.

dikta. Zorbalık. İtirazsız yerine getirilecek emir.

diktatör. Devleti keyfine göre zorbalıkla yöneten kişi, bütün yetkileri kendinde toplayan tek adam, müstebit, despot. 

dil. Lisan. Belirli anlamları olan kelimelerden ve bir iletişim yöntemi olarak kullanılan konuşma biçimlerinden meydana gelen yapı ya da bütün. 

dil. Gönül, yürek.

dilara. Gönlü süsleyen, sevgili.

dilaver. Gönül alan, getiren, taşıyan. Yürekli, yiğit, kahraman.

dilaviz. Gönül çelen, gönlü kendine çeken.  

dilbaz. Gönül eğlendiren, konuşmaları hoşa giden. Dilini iyi kullanan, ağzı laf yapan.

dilber. Gönlü kapıp alan, güzel kadın.

dil bilgisi. Bir dilin ses, biçim ve cümle yapısını inceleyen, bunlarla alakalı kurallar ortaya koyan, dilin doğru kullanılmasıyla ilgili bilgiler veren ilim dalı, sarf ve nahiv, gramer.

dil bilimi. Konusu diller, dillerin oluşumu, gelişimi, etkileşimi olan bilim dalı.

dildade. Gönül vermiş, gönlünü kaptırmış, aşık.

dildar. Gönlü kendine bağlamış olan kimse, sevgili, maşuk.

dilemma. İkilem. Bir mantık terimidir. 

dilgir. Gönlü incinmiş, kırgın, gücenmiş.

dilhun. İçi kan ağlayan, çok kederli, çok üzüntülü.

dilrüba. Gönül kapan, kendine bağlayan, cazibeli sevgili.

dilşad. Gönlü hoş olmuş, sevinçli.

dima. Demler, kanlar.  

dimağ. Beyin, bir bilgisayar gibi ruhun emrinde olan organ. Şuur, bilinç.

dimaği. Beyinle ilgili olan. 

dimdik. Gaga, kuş gagası.

din. Peygamberin bildirdiği biçimde kulluk görevlerini belirleyen ilahi yol, bu yolu tanımlayan kanunların tümü, millet, şeriat. 

dinamik. Hareketli, canlı.

dinar. Eskiden kullanılan sikkeli altın para.

dindar. Dininin emirlerini yerine getiren kimse. 

dindarane. Dindarca, dindar birine yakışır biçimde.

dindaş. Aynı dinden olan kimse, din kardeşi.

dini. Din ile ilgili, din alanında. 

dinperver. Dini seven, dine düşkün olan kimse.

dinsizdarane. Dinsizce, dinsiz biri gibi, dinsizlik ederek.

diplomat. Başka ülkelerde kendi devletini temsil etmekle görevli kimse.

dirayet. Deneyime dayalı akıl, ergin zeka, gelişmiş sezgi. İşinde yetkinlik, yönetme kabiliyeti, beceriklilik, iktidar.  

direkt. Doğrudan doğruya, aracı olmaksızın, dolaysız.

direktif. Yönlendirici buyruk, yönetenin emri, yapılması gereken işleri bildiren emir, talimat.

direktör. Bir kurumda rütbesi en yüksek olan yönetici, müdür.

direm. dirhem.

dirhem. Yaklaşık üç gramlık ağırlık ölçüsü.

diriğ. Esirgeme, kıyamama.

diritnavt. Diritnot, büyük savaş gemisi.

diritnot. Büyük savaş gemisi.

disiplin. Uyulması gereken kuralların tamamı, bu kurallara titizlikle uyulması durumu. Bilgi dalı, bilim alanı.

divan. Türklerin Arap ve Fars edebiyatlarından etkilenerek oluşturdukları edebiyat. Divan edebiyatı ürünü şiirlerin toplandığı defter, kitap. Yüksek idare meclisi. Toplantı yeri. Mahkeme. Sedir. 

divane. Deli, çılgın, aklı başında olmayan. Duygularına kapılıp aklını bir kenara atmış kimse, meczup.

divanece. Divane gibi.

divanhane. Büyük sofa, saygın kimselerin kabul salonu.

divanıharb. Askeri mahkeme. Rütbeli subayların savaş konusunu görüşmek üzere toplandıkları meclis.

divanıharbiörfi. Savaş hali gibi sıra dışı durumlarda kurulan mahkeme, sıkıyönetim mahkemesi. 

divani. Eskiden fermanlarda kullanılan bir yazı biçimi.

diyalog. Karşılıklı konuşma. Hakikati bulmak niyetiyle iki kişi arasında geçen felsefi tartışma. Edebi eserlerde karşılıklı konuşma. Tümü karşılıklı konuşmalardan oluşan eser.

diyanet. Dindarlık. Din işleri.

diyaneten. Din bakımından, din yönünden.

diyar. Ülke, yer, memleket, yurt, belde.

diyet. Bir katle mukabil öldürülenin velisine, yaralamaya karşılık yaralanan kimseye ödenen bedel, can parası, kan bedeli. Genel manada, bir şeyin karşılığı olarak ödenen bedel.

diyk. Dıyk, darlık, sıkışıklık.

dizgin. atı yönlendirmek için kullanılan nesne. 

dogma. Tartışılamayan kesin ilke ya da tartışılmaksızın doğru kabul edilen düşünce.

dogmatik. Dogmacı, bazı düşünceleri sorgulamaksızın doğru kabul eden ve tartışılmasına izin vermeyen kişi.

dogmatizm. Dogmacılık, bazı fikirleri her zaman doğru ve değişmez kabul eden anlayış.

doğa. Tabiat. Canlı ve cansız varlıklardan oluşan varlığın tümü. İnsandaki yaradılış ve yapı özelliklerinin tamamı.  

doktrin. Öğreti. Savunulan ve öğretilen ilke. Bir düşünce sistemindeki kavramların bütünü. Bir konuyla ilgili fikirlerin tümü. Bir düşünürün fikirlerinin toplamı. 

donanma. Kendini donatma. Deniz kuvveti. Geceleri yapılan ışıklı şenlik, şehrayin.

dost. Birin samimi duygularla seven, samimi arkadaş, güvenilir kimse. Mahbup, sevgile, yâr.

dostane. Dostça, samimi arkadaşa yakışır biçimde.

dönme. Yolundan ya da inancından dönen kimse. Dönmeler adı verilen gruba mensup kimse.

dönmeler. Sabatay Sevi adlı İspanyol Yahudisi bir hahama uyan, ekseriyetle önce İzmir, sonra da Selanik’te bir arada yaşayan, Müslüman olduklarını söyleyen, fakat Müslümanlar tarafından samimi bulunmayan, hidayete ermediklerine, ikiyüzlülük ettiklerine, münafık olduklarına, kendi dinlerini yaşamayı sürdürdüklerine inanılan kimseler, avdetiler. 

dram. Sahneye konulmak üzere yazılan eser. Hayattan alınarak yazılan, içinde yer yer komik unsurlar da barındırmakla birlikte aslında üzücü olan sahne eseri.  

dramatik. Dramla ilgili. Üzücü, üzüntü verici.

dua. Yalvarma, yakarış, bir şeyin olmasını ya da olmamasını isteme. Dua bir ibadettir. Her ibadet gibi bunun da neticesi, meyvesi ahirette verilir. Fakat Allah lütfeder de isteneni bu dünyada da verirse nur üstüne nur olur.

duayen. En kıdemli diplomat. Bir meslekte yaşça ve kıdemce en ileri olan.

duçar. Düçar, tutulmuş, yakalanmış.

dudu. Tuti, papağan.

duha. Kuşluk vakti. Güneşin çıkıp parladığı zaman. Kuşluk vakti kılınan nafile namaz.

duhan. Duman, sis, gaz. Mecazen açlık, kıtlık, kuraklık, şer, bela. 

duhter. Kız evlat, kız.    

duhul. Dahil olma, içine girme.

duhuliye. Bir yere girmek için ödenen para.

dumur. Körelme, kuruyup kalma.

dun. Aşağı. Alçak, soysuz. Kolay, zayıf, az.

dunhimmet. himmeti aşağı. himmet ‘kayırma, koruma ve yardım etme arzusu, daha iyiye götürme isteği, bu uğurda harcanan emek’ demektir.

dur. Uzak.

durbin. Uzağı gören, uzakta olanı gösteren, dürbün.

durbini. Dürbünle ilgili olan. 

durendiş. Uzağı düşünen, ileride olabilecekleri düşünüp tedbir alan.

durendişane. Uzağı görüp düşünürcesine.

durubuemsal. Darbımeseller, misal vermeler, atasözleri.

duş. Omuz. 

duşab. Pekmez. 

duyarlık. Hassasiyet. İnsanın duyumlar alma yetisi, zihnin duygulanabilme kapasitesi, duyu organlarının izlenimleri kaydetme gücü. 

duyum. Duyular aracılığıyla edinilen izlenim, duyularla alınan zihinsel ürün demektir.

duyumculuk. Her bilginin temelinde duyumların bulunduğunu ileri süren öğretilerin genel adı, sensüalizm. 

duzah. Duzeh, cehennem.

dü. İki.

düalizm. İkicilik. Herhangi bir alanda, birbirinden bağımsız olup birbirine indirgenemeyen iki cevher, öz ya da iki ilke kabul etme tavrı. Söz gelişi, hem ruhun hem de maddenin varlığını kabul etmek ikiciliktir.

düçar. Tutulmuş, yakalanmış, uğramış.

düello. Tanıklar önünde iki kişinin silahlı çarpışması.

dühat. Dahiler, üstün zekalılar, harika yetenekleri olan insanlar.

dühul. Duhul, bir yere girme, içine girip orada yer alma. 

Düldül. Peygamber Efendimizin Hazreti Ali radıyallahu anha hediye ettiği binek hayvanının adı.

dülger. Genellikle ağaçları kullanarak bina, gemi ve benzeri eserler yapan usta.

dümbük. Pezevenk, günaha aracılık eden kişi.

dümdar. Bir ordunun geriden gelen emniyet kuvveti. 

dümen. Gemiye yön vermek için kullanılan alet. Yönetim, idare. Hile, dalavere. 

dümenci. Dümen tutarak gemiye yön veren görevli. 

dünya. İçinde yaşadığımız âlemin ismi, yerküre, yeryüzü. Dünya, ilahi isimlerin aynası, ahiretin tarlası ve gafillerin oyun alanıdır.  

dünyadar. dünyalı, dünya adamı.

dünyaperest. Dünyayı taparcasına seven, tutkuyla dünyaya yönelen.

dünyaperver. Dünyayı pek seven, dünyaya düşkün. 

dünyevi. Dünya ile ilgili, dünyalı. Karşıtı ‘uhrevi’dir.

dünyevileşme. Bireyin ya da toplumun yaşama biçimini düzenlemede inancı ve dini belirleyici olarak görmeme durumu. Toplumsal düzenlemelerde dinin anlam ve önemini yitirmesi süreci. Ölümden sonraki hayat yerine dünya hayatını önemseme tavrı.

dür. İnci.

dürbin. Dürbün, uzakta olanı gösteren.

dürdane. İnci tanesi.

dürer. İnciler, inci taneleri.

dürret. İri inci taneleri. 

dürriyekta. Tek inci, eşsiz inci.

dürus. Dersler.

dürüst. Doğru, düzgün, mert, hatasız, tam.

Dürzi. Lübnan’da yaşayan, İslam dışında kendilerine mahsus bir inanca, bir dine sahip olan topluluk.

düstur. Temel düşünce, temel kanı, umde, prensip, ilke. Başka şeylere kaynaklık eden ilk unsur. Titizlikle uygulanması gereken ana kural.

düsturi. Düsturla alakalı, ilke ile ilgili, ilkesel. 

düş. Rüya.

düşab. Pekmez.

düşvar. Zor, güç.

düvel. Devletler.

düyun. Deynler, borçlar. 

düyunuumumiye. Osmanlıların son zamanlarındaki dış borçlar, bu borçları ödemek üzere kurulan kurum.

düzen. Nizam. Yerli yerindelik. Bütünü meydana getiren parçaların birbirleriyle uyumlu oluşu. Zaman, mekân, mantık, estetik, ahlâk, varlık gibi birçok unsur açısından kurulan ahenkli bağlantı.

düzenbaz. Düzen kuran, hile yapan, dalavereci.

düzine. Bir nesnenin on iki tanesinden oluşan takım.

düzme. Düzmek işi. Uydurma, uyduruk.

düzyazı. Nesir. Hikaye, roman, deneme gibi yazıların genel adı.




e

eali. Yüce kimseler, rütbece yüksek olanlar.  

eam. Pek umumi, en genel, pek yaygın.

eazım. Pek büyük olanlar, büyük kimseler.

eb. Baba.

ebabil. Kırlangıca benzer bir kuş türü. Kuş sürüsü.

ebad. Boyutlar. Uzaklıklar.

ebatil. Batıllar, boş inanışlar, hurafeler, mantıksız ve hakikatsiz şeyler.

ebced. Arap harflerinin diziliş sırası, bu harflerin rakam olarak değerlerinden yola çıkılarak yapılan hesap.   

ebcedi. Ebcedle ilgili, ebced teriminin tamlamalarda kullanılan biçimi.

ebda. En bedi, en özgün, en güzel, daha önce benzeri hiç görülmemiş olan.

ebdal. Dünya işlerinden sıyrılıp kendini tamamen dine adayan veli, ermiş, abdal. 

ebed. Sonsuz gelecek zaman, sona ermesi asla hayal edilemeyen zaman, sonsuzluk.

ebeden. Sonsuza dek.

ebedi. Sonsuz, sonsuzla ilgili.

ebediye. Ebed kelimesinin tamlamalarda yazılışı, müennesi, dişili.

ebediyet. Sonsuzluk. Zamanın sınırı olmaması durumu.

ebediyen. Sonsuza kadar.

ebedperest. Ebediyeti tutkuyla isteyen, sonsuzluğu pek seven. 

ebedülabad. Ebedler ebedi, sonsuzlar sonsuzu.

ebeveyn. Anne ile baba.

ebkar. Bakireler.

ebkem. Dilsiz, konuşamayan. Konuşmayan, susan, sessiz.

eblağ. En beliğ, yerinde ve adamına göre güzel söz söylemenin en üstünü.

ebleh. Kıt akıllı, ahmak, alık, bön, budala.

eblehane. Ebleh biri gibi, budalaca.

ebna. Oğullar. ‘Beni’ kelimesinin çoğulu.

ebniye. Binalar, yapılar.

ebrar. İyiler, iyilik edenler. Küfür, nifak, şirk, fısk, günah kirlerinden uzak duran tertemiz müminler.

Ebrehe. Peygamberimiz henüz dünyaya gelmeden önceki bir tarihte Kabe’yi yıkmak isteyen Habeş komutanı.

ebru. Kaş. Dalga dalga kırmızı yanak. Bir süsleme sanatı.

ebruli. Üzerinde açıklı koyulu değişik renkler bulunan.

ebsar. Basarlar, gözler.

ebter. Nesli devam etmeyen. Eksik, noksan, kesik, güdük.

ebulaşey. Hiç var olmayan şeyin babası.

ebu. Babası, atası.

Ebubekir. ‘Bekir’in babası’ manasında Hazreti Ebu Bekir radıyallahu anhın künyesi. Peygamber Efendimizin en yakın arkadaşı ve birinci halifesi olan elmas ruhlu sahabi. 

Ebucehil. cehaletin babası. Peygamberimizin en büyük düşmanı, hadiste ‘İslam dininin firavunu’ diye nitelenen kömür ruhlu bir adam.   

ebvab. Kapılar. Bölümler.

ebyat. Beyitler, iki mısralık şiir bölümleri.

ebyaz. En beyaz, apak.

ecanib. Ecnebiler, yabancılar.

ecdad. Cedler, atalar, dedeler.

ecel. Belli vakit, hayatın sonu, hayat sahibinin ölümü için kaderde takdir edilmiş vade.  

ecell. En celil, en yüce, en büyük. 

echel. En cahil, en bilgisiz.

echeliyet. En aşırı bilgisizlik.

ecinni. Tek cin.

ecir. ecir alan, ücretle çalışan, bir işi yapmak için kendi kuvvetini veya sanatını kiraya veren, çalışan kimse, işçi.

ecir. Ücret, karşılık, bir iş karşılığında alınan bedel, hayırlı amellere karşılık verilen sevap.

ecirna. ‘Bizi koru’ manasında dua sözü.

ecirni. ‘Beni koru’ manasında dua sözü.

ecla. En celi olan, pek belli, en parlak.

ecma. En cami, en toplu, bütün, hepsi.

ecmain. Topu, hepsi, cümlesi, bütünü.

ecmel. En cemil, en güzel.

ecnas. Cinsler, çeşitler, türler.  

ecnebi. Yabancı. Başka milletten olan.

ecr. Ecir, ücret, karşılık, hayırlı amellere karşılık verilen sevap.

ecram. Cirimler, cansız varlıklar.

ecsad. Cesetler, bedenler.

ecsam. cisimler. cisim, en, boy, derinlik gibi boyutları olan varlıktır.

ecvibe. Karşılıklar, cevaplar.

ecza. Cüzler, parçalar. Kimyevi maddeler.

eczahane. Eczane, ilaç yapılıp satılan iş yeri.

eda. Bir işi yapma. Bir borcu ödeme. Davranış tarzı. Üslup, anlatım biçimi. Naz, işve, cilve.

edat. Kendi başına manası olmayan yardımcı kelimeler.

eddai. Dua eden, duacınız. Bir yazıda, mektupta imzadan önce kullanılan bir tabir.

edeb. Edep, utanılacak şeylerden insanı koruyan nitelik, her konuda haddini bilip sınırı aşmama, güzel hal, terbiye. 

edebi. Edeple ilgili, edebe uygun. Edebiyatla ilgili, edebiyata mensup. Edebiyat kıstaslarına uygun yazı, söz.  

edebiyat. Duyguları, düşünceleri, olayları güzel ve etkili bir biçimde yazma ya da anlatma sanatı, bu sanatı ve ürünlerini inceleyen ilim dalı.

edebiyyun. Edebiyat sanatkarları, edipler, yazarlar, şairler.

edebşikenane. Edebi kırarcasına, edep perdesini yırtarcasına. 

edevat. İş yapmak için kullanılan aletler, parçalar, takımlar.

edib. Edip, edepli, güzel hasletleri kendinde toplayan, haddini bilen kişi. Düzgün, güzel ve pürüzsüz söz söyleyen ya da yazan kimse.

edibane. Edip birine yakışır biçimde.  

edibe. Edepli kadın. Hanım yazar.

edille. Deliller, kanıtlar.

editör. Kitabı, yazıyı, metni yayına hazırlayan, basılabilir, yayımlanabilir hale getiren, eserin hatasız biçimde neşri için çaba sarfeden, yayın kurumuyla yazar arasında köprü vazifesi yapan kişi, naşir, yayıncı.

ediye. Dualar, yalvarmalar.  

edna. Daha aşağı, pek aşağı. En küçük, en az.

edvar. Devirler, dönemler, çağlar.

edvarperdaz. devirleri dile getiren, devirleri düzenleyen ya da düzelten.

edviye. Devalar, ilaçlar, dermanlar.

edyan. Dinler.

efadıl. Fazıllar, üstün nitelikli kimseler.

efal. Fiiller, eylemler, işler, yapmalar, etmeler, eylemeler.

efazıl. Fazıllar, üstün nitelikli kimseler.

efdal. Daha faziletli, daha üstün.

efdaliyet. Daha üstün olma. 

efe. Ege yöresinde yiğitlere verilen isim. Efendi kelimesinin kısa söylenişi.

efendi. Bey, sahip, saygın, terbiyeli. Kadın için koca. Erkeklere hitap söze.

efgan. Figanlar, inlemeler.

Efgani. Afganistanlı. 

efham. Fehimler, anlayışlar.

efham. Kadri yüce, pek saygın, çok itibarlı.

efkar. Fikirler, düşünceler. Keder, tasa, hüzün.

eflak. Felekler, gökler, yörüngeler.

Eflatun. Platon. Milattan önce yaşamış Yunanistanlı bir filozof. Sokrates’in talebesi ve Aristo’nun hocasıdır.

eflatun. Morumsu pembe renk, açık mor.

efrad. Efrat, fertler, bireyler, insan tekleri, kişiler.

efraden. Bireyler olarak, tek tek. 

efraz. Kelimeye ‘yükselten, kaldıran’ anlamı katan son ek.

efrenc. Eskiden Frenklere, özellikle Fransızlara verilen isim.

efruz. Kelimeye ‘yakan, parlatan’ gibi anlamlar katan son ek.

efsah. Daha fasih, pek düzgün anlatım. Bu nitelikte söz söyleyen kimse.

efsane. Uydurulmuş hikaye, hayal ürünü öykü, mitoloji.

efsun. Sihir, büyü, tılsım. Büyüleyici etki, aklı baştan alıcı cazibe. 

efsunkar. Efsuncu, büyüleyici, etkileyici, çekici.

efşan. Kelimeye ‘saçan, serpen’ manası katan son ek.

efza. Kelimeye ‘artıran, çoğaltan’ manası katan son ek.

efzun. Fazla, çok.

ego. Kişinin öz benliği, ben, ene. Nefis.

egzama. Kaşınma, sulanma ve kızarıklıkla kendini belli eden deri hastalığı, mayasıl.

egzersiz. Talim, alıştırma, temrin.

egzistansiyalizm. Varoluşçuluk. İnsanda varlığın özden önce geldiğini, yani insanın önce şeklen var olduğunu, daha sonra tutum ve davranışları, seçim ve eylemleriyle kendini oluşturduğunu ileri süren öğreti. 

egzotik. Uzak, yabancı ve tanınmamış ülkelerle ilgili.

eğerçi. ‘Gerçi, ise de, her ne kadar, olsa da, nasıl ki’ gibi manalara gelen bir kelime.

eğlence. İnsanı oyalayan, neşelendiren, sıkılmaksızın zaman geçirmesini sağlayan şey.

eğlenceperest. Eğlenceye pek düşkün.

ehad. Bir, tek, yegâne. ‘Kendisi tek olup her bir eserini isimlerine ayna yapan, her eseriyle başka varlık yokmuş gibi bire bir ilgilenen’ manasında ilahi isim.

ehadis. Hadisler, Peygamber Efendimizin sözlerini ve hallerini dile getiren metinler.

ehadiyet. Rabbimizin her bir eserindeki birlik tecellisi, her bir şeyde ekser isimlerinin belirip görünmesi, isimleri vasıtasıyla her varlıkla bire bir ilgilenmesi.  

ehaf. Pek hafif.

ehak. En hak, daha gerçek.

ehas. En has, en özel, en halis.

ehbar. Ahbar, alimler, özellikle Yahudi alimleri.

ehem. En mühim, en önemli.

ehemmiyet. Mühim olma, önem, üzerinde durulmaya değer mesele.

ehemmiyetkarane. Ehemmiyet verircesine, önemli görerek.

ehevat. Kardeşler.

ehibba. Ahbaplar, sevilenler.

ehil. Bir şeyin sahibi, maliki. İş bilir, işin ustası, yeterlilik sahibi, layık. Bir yerin, toplumun halkından olan. 

ehl. Ehil kelimesinin özgün biçimi, tamlamalarda kullanılan şekli.

ehlen-sehlen. Hoş geldin, safa geldin, merhaba.

ehli. Yabani olmayan, alışık olan, evcil.

ehliaşk. İlahi isimlerden vedud isminin sayesi altında aşk yolunda yürüyenler.

Ehlibeyt. Ev halkı demektir. Peygamber Efendimizin ev halkı ve onların soyundan gelenler manasında bir terim olarak kullanılır.

ehlibida. Bidat çıkaranlar, dine aykırı olanı dine sokanlar, sünnete aykırı hareket edenler.

ehlidalalet. Hak yoldan sapanlar, sapkınlar, iman yolundan ayrılanlar.

ehlidil. Gönül ehli kimse, gönül adamı, gönlü zengin kimse.

ehlidiyanet. Dine inananlar, dindarlar.

ehlidünya. Dünya adamı, ahireti düşünmeyen, dünyaya dalıp ahireti unutan.

ehlifen. Fen ilimleriyle uğraşanlar, bilim adamları.

ehligaflet. Gaflette olanlar, farkında olmayanlar, kul olduğunu hatırlamadan yaşayanlar.  

ehlihak. Hak yolda olanlar, hakka uyanlar, iman yolunda yürüyenler, haklı olanlar. 

ehlihal. İnandıkları manaları halleriyle yaşayanlar, ruhlarında hissedenler.    

ehlihidayet. Hidayete erenler, iman yoluna girenler, müminler.

ehliiman. İmanlılar, müminler, inananlar.

ehlikalb. Kalben ileri gidenler, maneviyat yolunda ilerleyenler.  

ehlikeyf. Keyfine düşkün olan, keyifli yaşamayı bilen.

ehlikitab. Semavi kitaplardan birine inanan ve tabi olanlar. Bilhassa Museviler ve İseviler.  

ehlisalip. Haçlılar, Hıristiyanlar.

ehlisünnet. Peygamberimizin hak yolunda yürüyenler, inanışlarını, hayatlarını ona uyduranlar.

ehlivukuf. Bilirkişi, bir konuyu iyi bilen kimse.

ehliyet. Yeterlik, bir alanda ustalık, haklarını kullanma konusunda yetkili olma, bunu kanıtlayan belge.

ehlullah. Allah adamı, evliya, ermiş.

ehram. Mısır firavunlarının büyük mezarları, piramitler.

Ehriman. Ehrimen, ateşe tapan Mecusilerin kötülük tanrısı.

ehva. Hevalar, nefsin arzuları, istekler.

ehval. Korkular.  

ehven. Daha aşağı, daha ucuz, daha hafif, daha zararsız.  

ehvenüşşer. Kötü olan iki şeyden daha az kötü, zararı daha az olan.  

eimme. İmamlar, önderler, öncüler, liderler.

ejder. Ejderha, pek büyük yılan. Efsanelerde geçen, ağzından ateş püskürten kocaman, korkutucu yaratık.

ekabir. Kebir olanlar, kibarlar, büyükler, ileri gelenler.

ekal. En kalil, en az.

ekalliyet. Pek az olma durumu, azınlık.

ekanim. Uknumlar, rükünler, asıllar, temeller.

ekarib. Yakın akrabalar, yakınlar, hısımlar. 

ekber. en büyük, daha büyük. 

Ekberiye. Muhyiddin Arabi adlı ermişin tarikatı, yolu. 

ekberülkebair. Büyükler arasında daha da büyük olan. Büyük günahların en büyükleri.  

ekdar. Kederler, bulanık ruh halleri, üzüntüler.

ekl. Yemek yeme. 

eklektik. Eklektizmi benimseyen kimse, eklektizme uygun düşünce.

eklektizm. Kurulu felsefe akımlarından düşünceler alarak bunları bir araya getirip kendi felsefesini kurma tavrı, seçmecilik.

ekmel. En kemalde olan, mükemmel, tam, eksiksiz, kusursuz.

ekol. Bir düşünce üzerine kurulu okul, meslek, akım.

ekoloji. Canlıları yaşadıkları çevreyle birlikte inceleyen bilim dalı.

ekonomizm. Öbür etmenleri büyük ölçüde göz ardı ederek her meseleyi ekonomiye bağlayanların görüşü.  

ekrad. Kürtler.  

ekrem. Daha kerim, en saygın, en değerli, en fazla kerem sahibi.  

ekser. en kesir, daha çok, çokluk.

ekseri. Ekseriyanın kısıltılmışı, çoğunlukla, çoğu zaman.

ekseriya. Ekseriyetle, çoğunlukla.

ekseriyet. Çoğunluk, çokluk.

ekspresyonizm. Sanat eserini sanatçının iç dünyasını dışarıya yansıtması olarak tanımlayan akım, anlatımcılık, dışa vurumculuk.

ekstra. Normalin üzerinde iyi. Belli bir tarifenin dışında olan, açıktan verilen.

ekstre. Hulasa, özet, hesap özeti.

ekva. Daha kavi, daha kuvvetli.

ekvan. Yaratılanlar, kevn aleminde olanlar, evren ve evrenin içindekiler.

ekvani. Yaratılanlarla ilgili, var edilenlerle cinsinden.

ekvator. dünyayı kuzey ve güney olmak üzere iki yarım küreye ayıran hayali çizgi, dünyayı tamamen saran en sıcak kuşak, en büyük enlem dairesi.

el. İsimleri belirli hale getiren ön ek. Kelimenin başına gelirse onu belirli kılar. Mesela ‘el-kitab’ belli bir kitaptır ama ‘kitab’ belirli olmayan herhangi bir kitaptır. Kelimenin ilk harfine uyarak er, es, eş, et diye de okunabilir.

el-aman. El-eman, ‘Eman diliyorum, güvende olmak istiyorum, teslim oluyorum, yardımını bekliyorum’ manasında söylenen bir söz. Dilimizde ‘bıktım, yeter, illallah senden’ manasında da kullanılır.

elan. Şu an, şimdi. Hala, şimdi bile.

elastik. Esnek, lastik gibi uzayıp kısalan, genişleyip daralabilen.

elbab. Akıllar. Ekseriyetle ‘ulülelbab’ biçiminde kullanılır ve ‘akıl sahipleri, akıllılar, düşünebilenler’ manasına gelir. 

elbet. Elbette, kesinlikle, muhakkak, mutlaka, şüphesiz. Kesin hüküm ifade eden cümlelerde pekiştirme edatı olarak kullanılır.

elcevab. Karşılık, cevap. Eskiden dini bir meseleyi sorana cevap verilirken kullanılırdı.

elektrizasyon. Elektriklenmek. Mecazen, elektrik cereyanına çarpılırcasına heyecan duymak, sarsılmak, etkilenmek.  

elem. Hissedilen acı, ızdırap, keder.

eleman. Bir bütünün her bir parçası, bir takım oluşturan şeylerin her biri, bir işte çalışanların her biri.

elemkarane. Elem duyarcasına, acılı bir biçimde.

elemnak. Elemli, acılı.

elestübirabbiküm. ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ anlamında ruhlara sorulan soru. 

eleştiricilik. Akıl ve bilginin sınırlarını belirlemek üzere özellikle dogmacılık ve kuşkuculuk karşısında ortaya konulan felsefe yöntemi, tenkitçilik, kritisizm.  

eleştirmen. Eleştiren, tenkit eden kimse, eleştiri yazarı.

elf. Bin, bin sayısı, bininci.

elfatiha. Fatiha Suresi. Hazır bulunanları Fatiha okumaya davet etmek için söylenir.  

elfaz. Lafızlar, sözler, anlamın kılıfları, kapları.  

elhak. Hakkın ta kendisi, hakikaten, gerçekten.

elhamdülillah. Hamd yani övgüler, şükürler, medihler Allah içindir.

elhannas. Kendini belli etmeden sinsice aldatan şeytan.

elhasıl. Hasılı, sözün kısası, özetle.

elif. Ülfet eden, alışan, alışkın. Kuran alfabesinin ilk harfi. 

elifba. Kuran alfabesi, Kuran okumayı öğreten kitap. 

elifiye. Elif harfiyle ilgili olan. 

elim. Elemli, acı veren, üzücü, can yakıcı.

elimane. Elem verircesine, acılı bir biçimde.

elime. Elim kelimesinin tamlamalardaki biçimi, elem verici, üzücü, can yakıcı.

elinsaf. ‘İnsaf et, insafa gel, insafın nerede?’ manasında bir tabir. 

elit. İleri gelen, seçkin, güzide, mümtaz.

elitizm. Bir toplumda, hemen her alanda ön plana çıkan, doğuştan getirdiği yetenekleriyle veya sonradan kazandığı birikimlerle seçkinleşen insan ya da grupların var olduğunu veya olması gerektiğini savunan yaklaşım ya da tavır. Halk yığınlarının kendini yönetecek yetenekten yoksun olduğunu, seçkinlere ihtiyacı bulunduğunu öne süren öğreti, seçkincilik.

eliyazübillah. ‘Allah’a sığınırım’ manasında bir kötülükten söz ederken söylenen bir tabir.

elkab. Lakaplar, unvanlar, takma adlar.

elmas. Değerli bir taş.

elsine. Lisanlar, diller.

eltaf. En latif, pek ince.

eltaf. Lütuflar.  

elvah. Levhalar, tablolar, üstünde yazı ya da resim olan yüzeyler, manzaralar, görünüşler.

elvan. Levinler, renkler.

elveda. ‘İşte ayrılık!’ manasında ayrılıp giderken söylenen söz, özellikle uzun ayrılıklardan önce söylenir. 

elyak. Daha layık, en uygun, pek münasip.

elyevm. Bugün. Hala, şimdi, halen.

elzem. Daha lüzumlu, çok gerekli, olmazsa olmaz.

elzemiyat. Daha gerekli olanlar, olmazsa olmazlar.

elzemiyet. Daha ziyade gereklilik, mutlaka lazım olma.

emam. Bir şeyin ön tarafı, önü.

eman. ‘Kullarına güven veren, korkulardan emin eden’ manasında ilahi isim.

eman. Emniyet, güven, güvenlik, korkusuzluk, rahatlık, bir tehlike gelecek diye korkmama. Bir kimseye söz, işaret veya yazı ile, mal ve can güvenliğinin emniyet altında olduğunu bildirmek.  

emanat. Emanetler, tekrar alınmak üzere verilen şeyler. 

emanet. Daha sonra alınmak üzere verilen şey. Terim olarak, insana yüklenen sorumluluk. 

emaneten. Emanet olarak, geri alınmak üzere.

emanetullah. Allah tarafından emanet edilen. 

emani. Temenniler, beklentiler, istekler, dilekler.

emarat. Emareler, belirtiler, izler.

emare. Belirti, bellik, işaret, ipucu, iz.

emaret. Emirlik, başkanlık, liderlik. Emir olan zatın makamı. Emir tarafından yönetilen yer.

emced. Daha mecid, daha şanlı, pek parlak, çok şerefli.  

emel. Ümit besleme, beklenti, arzu, gelecek zamanlara dönük istek. Emel, reca ve tama ‘umma’ manasında ortaktırlar. Emel, sürüp giden ümittir, uzunca bir ummadır. Reca, mümkün olana bakar. Emel, mümkün olana da bakar, olmayana. Tama ise, elde edilmesi pek yakın olan için kullanılır. Reca, elde edilme süresi bakımından emel ile tama arasındadır.

Emevi. Emevilerden olan, Emevilerle ilgili, Emevi devleti. 

Emeviler. Beni Ümeyye soyundan gelenler tarafından kurulan bir devletin adı.

emin. Emniyet edilen, kendisine güvenilen, güvenilir. 

emir. Bey, başkan, lider, yönetici, bir topluma emir veren ve sözü geçen kişi. Kumandan, komutan.

emir. Buyruk, iş buyurma. Rütbece büyük birinin küçük birine ‘Şunu yap!’ ya da ‘Şunu yapma!’ demesi. Husus, olay, gerçek.

emirber. Emir götürüp getiren, emir eri, hizmet eri.

emirname. Emir fermanı, buyruk yazısı.

emirülmüminin. Müminlerin emiri, lideri, yöneticisi, komutanı.  

emkine. Mekanlar, yerler.

emlak. Mülkler, taşınmaz mallar, ev, arsa, tarla gibi şeyler.

emmaba’d. Bundan sonra. Bir başlangıç hitabından sonra söylenir. 

emmare. Emreden, emredici. 

emn. Eminlik, güvenlik, korkusuzluk, gelecek zamanda kötü bir şey olacağını ummama.

emniyet. İnanma, güvenme, güven, itimat. Güvenlik, güvende olma, korkuyu gerektirecek bir durumun bulunmaması.

empati. Kişinin kendini bir başkasının yerine koyabilme yetisi. Bir kimsenin, muhatabı gibi hissedip düşünerek onu anlamaya çalışması. 

emperyalizm. Gelişmiş ülkelerin zayıf ya da az gelişmiş ülkeleri ekonomik, politik ve kültürel bakımdan baskı altında tutması, onları egemenliği altına alması.

empirisme. Tecrübiye, görgücülük, deneycilik. Bilginin tek kaynağının görgüye dayalı deney olduğunu savunan felsefi akım, ‘görmediğime inanmam’ diyenlerin bakış açısı. 

empoze. Bir fikri telkin etme, aşılama, ne yapıp edip kabul ettirme.

emr. Emir, buyruk, iş buyurma, buyurulan iş. Husus, olay, gerçek.

emraz. Marazlar, hastalıklar.

emred. Henüz bıyıkları, sakalları çıkmamış yeniyetme erkek.

emribilmaruf. doğru olan kurtuluş yollarını gösterme, dinin güzelliklerini anlatma, yayma, yayılmasına çalışma.   

emrihak. Hakkın emri, Allah buyruğu. Ölüm.

emrivaki. İster istemez kabul edilmesi gereken durum, bir kimseyi önceden bildirmeksizin bir işi yapmaya mecbur etme, oldu bittiye getirme. 

emri. emirle ilgili, emre ait.

emsal. Misaller, örnekler. Misiller, eşler, benzerler. Yaşıtlar, akranlar.

emsile. Misaller, örnekler.

emtar. Yağmurlar.

emtia. Metalar, mallar, ticaret malları.

emvac. Mevcler, dalgalar.

emval. Mallar, sahip olunan şeyler.

emvat. Mevtalar, ölüler. 

emzice. Mizaçlar, huylar, karakterler.

enam. Belli bir kıstasa göre derlenmiş ayet ve sureler demeti. Yaratıklar, varlıklar. Koyun, keçi, sığır, deve cinsi hayvanlar. 

enaniyet. Benlik duygusu, kendi olma durumu, kendi kendine olma yanılgısı, gurur, kibir. Bencilik.  

enbiya. Nebiler, peygamberler, ilahi gerçekleri haber verenler.

encam. Nihayet, netice, son, bir işin sonucu.

encümen. Meclis, komisyon, komite. Bir konu üzerinde çalışmak üzere oluşturulan kurul.

endad. Nidler, benzerler, misiller, eşler.

endaht. Bir şeyi atma, özellikle silah atma.

endam. Bedenin boylu boyunca görünüşü, beden, vücut. Boy bos, kamet.

endaz. Kelimeye ‘atan, atıcı’ manası katan son ek.

endaze. Bez, kumaş ve benzeri şeyleri ölçmeye yarayan 65 santimlik ölçü.

ender. Pek nadir, çok az bulunan.

ender. İçinde. 

enderun. İç, dahil. Kalp, gönül. Osmanlı saraylarında saray hizmetlerini gören kimselerin mekanı, bu tür hizmetleri yapacak kimselerin yetiştirildiği okul.

endişe. Kaygı, sebebi belli olmayan korku, keder veren merak, sıkıntıya sokan kuruntu.

endişedar. Endişeli, kaygılı.  

Endülüs. İspanya’da hüküm sürmüş bir İslam devleti.

ene. Ben. Öznenin kendini başkalarından ayırmasına yarayan bireysel var olma bilinci. Dış dünyada gerçekliği olmayıp yalnız zihinde var olan kişi olma duygusu. 

enelhak. Ben Hakk’ım. ‘Ben ilahi isimlerim tecellisinden ibaretim, aslında ben yokum bende tecelli eden Hak var’ manasında bir söz. Bir coşku anında kısaca söylenmesi sebebiyle maksat anlaşılamadı, söyleyen zat idam edildi. 

enerji. Maddenin yapısında içkin güç, fiziki kuvvet. Gücünü harcama istek ve iktidarı.

enfa. Daha faydalı, daha nafi, pek yararlı.

enfal. Savaşta mağlup edilen düşmandan alınan mallar, ganimetler.

enfas. Nefesler, soluklar. Nefisler, canlar.

enfes. Pek nefis, çok hoş.

enfüs. Nefisler, ruhlar, canlar, yaşayanlar.

enfüsi. Kişinin kendisiyle ilgili, iç alemine ait, öznel, sübjektif. Nesnel olmayan. Bireyin duygularına ve düşüncelerine dayanan. İnsanın iç dünyasıyla ilgili olan.

engiz. Kelimeye ‘koparan, getiren, veren’ gibi manalar katan son ek.

engizisyon. Ortaçağdaki kiliselerin işkenceci mahkemeleri. Kilise, tüm bilginin kendinde olduğunu söyler, serbest düşünceyi engeller, düşünürleri ve bilim adamlarını baskı altında tutar, aykırı laf edeni yargılayıp cezalandırırdı.

engizisyonane. Kiliselerin engizisyon denilen işkenceci mahkemeleri gibi. 

enhar. Nehirler, ırmaklar, akarsular.

enin. İnleme, inilti.

enindar. İnleyen.

enis. Kendisiyle ülfet edilen arkadaş, dost, yâr.

enkaz. Yıkıntı, yıkılmış şeyin artıkları.

enmuzec. Numune, örnek, model, misal, tip.

enne. Kesinlik bildiren ön ek. İnne diye de kullanılır. 

ensab. Nesepler, soylar. Baba tarafından hısımlar.

ensac. Nesiçler, dokumalar, dokular.

ensaf. Nısıflar, yarılar, yarımlar.

ensal. Nesiller, soylar, kuşaklar.

ensar. Nusret edenler, yardımcılar. Medineli müminler.

enseb. En münasip, pek uygun.

enstrümantalizm. Düşünceler, yasalar ve kuramlar bir işlevi yerine getirdikleri, bir işe yaradıkları, insan hayatına bir katkı yaptıkları sürece anlamlıdırlar diyen felsefe akımı, aletçilik.

ente. Sen.

entelbaki. Sen bakisin, kalıcı olansın, silinip yok olmayansın. 

entelektüalizm. Zihni, bilginin ve eylemin gerçek ilkesi olarak gören öğreti. Düşüncenin duygular ve irade karşısında önce ve üstün olduğunu öne süren anlayış.

entelektüel. Zihinsel etkinliğe yönelmiş, çok okuyan, çok bilgili, eleştiri gücü yüksek olan, topluma öncülük etmeyi kendine iş edinen kimse, aydın. 

enteresan. İlgi çeken, alaka uyandıran, ilginiç.

entrika. Hile, gizli düzen, tertip, desise, dalavere, dolap çevirme.

enva. neviler, türler.

envaen. türler bakımından.

envar. Nurlar, ışıklar.

enver. Pek nurlu, çok parlak.

enzar. Nazarlar, bakışlar, görüşler.

epigraf. Kitabe, yazıt. Konuyu özetlemek üzere eserin ya da bölümün baş kısmına konan kısa yazı.

epistemoloji. Bilgi felsefesi, bilginin doğası, kapsamı ve kaynağı ile ilgilenen felsefe dalı. Neyi bilebilirim, nasıl bilebilirim, gerçek bilgiye erişmek için hangi aracı kullanmalıyım gibi sorulara yanıtlar arar.

eprimek. İyice yıpranmak. Kumaş ve benzeri nesneler için kullanılır.

eracif. Yalan sözler, uydurmalar.

erak. Pek rakik, pek ince, gayet yufka.

erazil. Reziller, yüzsüzler, alçaklar.

erbab. Rabler, tanrı kabul edilenler. Ustalar, bir işte becerikli kimseler.

erbain. Kırk. Manevi bir yola giren kişinin bir köşeye çekilip az yiyip, az uyuyup, az konuşarak geçirdiği kırk günlük riyazet süresi.  

Ercuze. Hazreti Ali radıyallahu anhın ünlü şiiri.

ercuziye. Ercuze. 

erdem. Ahlâki bakımdan her zaman ve sürekli olarak iyi olma eğilimi. İyi ve doğru eylemlerde bulunmaya yatkın olma durumu. Fazilet.

erguvan. Morumsu pembe renkte güzel çiçekler açan süs ağacı.

erham. En merhametli, daha merhametli. 

erham. Rahimler, döl yatakları.

erhamürrahimin. Merhamet edenlerin en merhametlisi.

erike. Taht, padişaha özgü değerli koltuk.

erkam. Rakamlar, sayılar.

erkan. Rükünler, esaslar, temeller. İleri gelen kimseler. Bir bütünü meydana getiren ana parçalar. Usuller, yöntemler, kurallar.

erkanıharb. Savaş için özel olarak eğitilmiş kurmay subay. 

erkanıharbiye. Kumanda heyeti, kurmay subaylardan oluşan heyet.

ervah. Ruhlar, canlar.

erzak. Rızıklar, azıklar. İleride tüketilmek üzere saklanan yiyecekler, zahire.      

erzal. Reziller, utanmazlar, arsızlar, hayasızlar.

erzan. Ucuz, kolayca elde edilen. Uygun, layık.

erzel. Daha rezil, çok düşük, gayet alçak.

esabi. Parmaklar.

esad. Daha mesud, daha mutlu, en bahtiyar.

esadekallah. Allah mutlu etsin. 

esadekümullah. Allah onlara saadet versin, mutlu etsin.

esah. En sahih, daha doğru, daha isabetli.  

esalib. Üsluplar, anlatım biçimleri.

esami. İsimler, adlar.

esamm. İşitemeyen, sağır. Katı cisim, sert taş. Duyarsız.

esammane. İşitemeyen biri gibi. 

esaret. Esirlik, tutsaklık, kölelik. Bir kimsenin başka birinin isteklerine boyun eğmesi, kendi özgürlüğü olmaması.

esas. Temel, kök, hakikat, öz.

esasat. Esaslar, temeller, kökler, özler.

esasi. Esasla ilgili, temel olana ilişkin. 

esatir. Ustureler, uydurulmuş öyküler, efsaneler, mitoloji.

esbab. Sebepler, vasıtalar, vesileler, yollar, araçlar, bir sonucun meydana gelmesinde vasıta olan şeyler. Bu dünyada her eser sebepler, vesileler ve vasıtalarla yaratılır. Fakat hiçbir sebep neticeyi yaratacak ilme, iradeye ve kudrete sahip değildir. Sebepler perdesinin arkasında ilahi ilim, irade ve kudret vardır.  

esbabperest. Sebepleri yaratıcı sanan kimse.

esbak. En sabık, daha da önce geçen.

esbat. Torunlar.

esdaf. Sadefler, inci kabukları. İçine kıymetli şeyler konulan kutular.  

esdika. Sadıklar, doğrular, dürüst kimseler, sadakat gösterenler.

esed. Arslan.

esedullah. Allah’ın arslanı. Hazreti Ali’nin lakabıdır.

esef. Yapılmaması gereken, elde edilemeyen ya da elden gidenin ardından duyulan üzüntü.

esefa. ‘Esef olsun! Eyvah! Yazık!’ manasına gelir ve genellikle ‘Va esefa!’ şeklinde söylenir. 

eser. İz, belirti. Bir emek sonucunda ortaya çıkan ürün. Yapı, kitap ve benzeri şeyler. 

esfel. En sefil, en aşağı, en alçak.

esfelisafilin. Sefillerin en sefili, aşağıların en aşağısı.

eshab. Ashab, sahabiler. Sohbet arkadaşları.

esham. Sehimler, hisseler, paylar.

eshel. En sehil, daha kolay.

esile. Sualler, sorular.  

esir. Tutsak, kendi iradesi başkasının elinde olan, özgürlüğü kısıtlanmış olan, savaşta teslim alınan kimse.

esîr. Uzayı dolduran ve yıldızların tarlası olan minnacık varlık. Yıldızların ışığını, güneşin ısısını ileten madde. Maddi varlıkların ana maddesi.

eskal. Ağır şeyler. 

eslaf. Selefler, öncekiler.

eslah. Aslah, en salih, en iyi.

eslem. En salim, en selametli, çok sağlam.

esliha. Silahlar.

esma. İsimler, adlar.

esmai. İsimlerle alakalı, adlarla ilgili.

esmar. Semereler, meyveler, ürünler.

esmaülhüsna. En güzel isimler.   

esmer. Rengi karaya çalan, koyu buğday tenli.

esna. Bir işin yapıldığı zaman, sıra, an, vakit, hengam.

esnaf. Sınıflar, kısımlar, bölümler, türler. Yaptıkları işe göre sınıflara ayrılan tüccarlar, zenaatkarlar. Hesabını bilen, çıkarını iyi gözeten kimse.   

esnam. Sanemler, putlar, heykeller, ilah diye tapınılan şeyler.

espri. Bazen içinde mizah unsurları da barındıran ince manalı söz, nükte.

esra. Pek seri, çok hızlı, gayet süratli. 

esrar. Sırlar, gizlilikler, gizli bilgiler, bilinmeyen anlamlar.

esrarengiz. Esrarlı, sırları olan, sırlı, gizemli.

esrarkeş. Esrar çeken, esrar adlı uyuşturucu maddeyi kullanan kimse. 

esre. Kuran alfabesinde altına konduğu harfi ı ya da i okutan küçük çizgi.

esse. ‘Varlık’ durumundan farklı olarak ‘var olma’ eylemi için kullanılan Latince terim. Kimi Batı dillerinde ‘deneme’ türünün adı.

esselamüaleyküm. Selam sizin üzerinize olsun.

estağfirullah. Estağfurullah, ‘Allah’tan mağfiret dilerim’ manasında af dileme sözü. Bazen övgü ya da teşekkür karşısında tevazu ifadesi olarak kullanılır. Kimi zaman da ‘haşa, asla, katiyen’ anlamında ret sözü olarak söylenir.

ester. Katır.

estet. Estetikçi, güzellikten anlayan.

estetik. Güzelliği ve güzelliğin insandaki etkilerini konu alan felsefe dalı, bediiyat. Sanat ve güzelliğin nazari bilimi. 

estetikçilik. Bir sanat ya da felsefe konusunu fayda ve hakikat kaygısından sıyrılarak sadece güzelliği için sevmek gerektiğini ileri süren anlayış.

esvab. Elbiseler, giysiler.

esvat. sesler, sesli sözler.   

esved. Pek siyah, gayet kara.

eş’ar. Şiirler, manzum sözler.

Eşarilik. İslam dininde sünni geleneğe uygun itikadi mezheplerden biri.  

eşbah. Benzerler.

eşca. En şeci, çok cesur, daha yiğit.

eşcar. Şecerler, ağaçlar.

eşedd. Pek şiddetli, çok çetin.

eşeff. En şeffaf, en saydam.

eşekk. Daha şüpheci, pek kuşkucu.

eşfa. En çok şefaat eden, istenenlerin verilmesi ya da suçların affı için en fazla aracılık eden.

eşfa. Pek şifalı, hastalıkların iyileşmesi için en iyi vesile.

eşfak. Pek şefkatli, gayet müşfik.

eşgal. Meşgul eden işler, uğraşlar.

eşhad. Şahitler, tanıklar. 

eşhas. Şahıslar, kişiler.

eşhedü. Şahitlik ederim, tanık olurum. 

eşhur. Aylar.  

eşia. Şialar, taraftarlar, yardımcılar, bir şahsın yanında yer alıp ona yardım edenler.

eşirra. Şerliler, kötüler, kötülük edenler.

eşitlikçilik. Bütün insanların siyasal, toplumsal, yasal ve ekonomik yönden eşit olması gerektiğini savunan öğreti. Eşitlik, iki ya da daha fazla şeyin birbirine eşit olması, yasalar bakımından insanlar arasında ayrım bulunmaması durumudur.

eşk. Göz yaşı.

eşkal. Şekiller, biçimler. Kılıklar, görünüşler.

eşkıya. Şakiler, yol kesenler, haydutlar. Haydut, soyguncu, hırsız.

eşmel. En şamil, çok kaplayıcı, kapsamlı.

eşne. En şeni, pek çirkin ve kötü.

eşraf. Şerefliler, ileri gelenler, üstün nitelikleriyle öbür insanlardan ayrılanlar.

eşrar. Şerliler, kötüler, kötülük edenler.

eşrat. Belirtiler, nişanlar, alametler, bellikler.

eşratısaat. Kıyamet alametleri. 

eşref. En ş