Muhtasar


 


KÜTÜB-Ü SİTTE MUHTASARI


🌷


ÖMER SEVİNÇGÜL





MUKADDİME


Rahman ve Rahîm olan Allah ezelî rahmetiyle kâinatı yarattı.  Sınırsız ilmiyle semayı bir tavan, arzı bir mekân yaptı. Sermedî hitabına şuurlu bir muhatap olsun diye insanı var etti. Zâhirini göz, kulak, burun, dil, dudak, el, ayak gibi organlarla bezedi. Bâtınını akıl, kalp, hayal, ruh gibi manevi cihazlarla donattı. İyiyi kötüden ayırsın diye irade nimetini bahşetti. En güzel sureti verip yeryüzüne gönderdi. 

Rab ismiyle mahlûklarını terbiye etti, noksan bir hâlden alıp kemâle erdirdi. İhtimamla korudu, gözetti, besledi, büyüttü. Elbet insanları da sahipsiz, hâmisiz, velîsiz bırakmayacaktı, bırakmadı da. Hak yolu bulabilsinler diye peygamberler gönderdi, hakikati öğrensinler diye sayfalar verdi, kitaplar indirdi. Hidayet ve dalalet yollarını gösterdi. Küçük bir kâinat olan insanlara hürriyet verdi, seçimi kendilerine bıraktı. İnkâr da etseler rızıklarını kesmedi. Zira dünya bir imtihan yeriydi. Ceza da, ödül de ahirette verilecekti. 

Aradan asırlar geçti. Dünya ihtiyarladı. Beşeriyet kemâle erdi. İnsanlık, ekseriyet itibariyle, bir tek hocadan ders alabilecek düzeye erişti. Hakîm olan Rabbimiz son elçisini gönderdi. Eline en kâmil kitabı verdi. Bütün peygamberlerin ilmine vâris kıldı. Onun izini yegâne kurtuluş yolu tayin etti. Dilini hidayet nuruna vesile eyledi. Resûlünü bütün insanlara örnek yaptı. Ona tâbi olmaları için kullarına emirler verdi: 

“Peygamber size neyi verdiyse onu alın, size neyi yasakladıysa ondan da sakının!” 

“Ey inananlar! Allah’a ve Elçisine itaat edin!”   

“Ey inananlar! Allah’a itaat edin. Peygambere, sonra da içinizden yetki sahibi olanlara itaat edin”   

“Ey Peygamber! Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin, günahlarınızı affetsin, de.”   

“Peygamber size neyi verdiyse onu alın, size neyi yasakladıysa ondan da sakının!”   

“Allah Resûlüne itaat eden Allah’a itaat etmiş olur!”    

“Peygamber’in emrine muhalefet edenler, başlarına bir belânın gelmesinden sakınmalıdırlar.”     

Evet, Nebiler Hatemi, Resûller Serveri olan Hazreti Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem Efendimize uyup yolunu yol edinen kurtuldu. Zira o yaşayan Kur’an idi. Vahyin birinci muhatabıydı. Müfessirlerin ilkiydi. İbadetin zirvesindeydi. Takvada en ileriydi. Ahlâkın en güzeline sahipti. Çünkü bizzat Rabbi tarafından terbiye edilmişti. Emsalsiz ilmi sadece Hak’tandı. İnsanlık amellerin en mutedilini onda gördü. Hakikî fazileti onunla anladı. Merhameti, şefkati, feragati onunla tanıdı. İhlâsı, sabrı, şükrü ondan öğrendi. Cehalet karanlıklarında bunalanlar onun getirdiği nur ile nurlandılar. Karanlık iklimlerde hidayet kandilleri oldular. Medenî milletlere üstatlık ettiler. 

Ve ondan bize iki şey kaldı: Kitap ve Sünnet. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem,“Şüphesiz, en güzel söz Allah’ın Kitabıdır. En güzel yol da Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin yoludur” buyurarak kendi lisanıyla da bunların önemini belirtiyordu. Yeryüzünden ayrılırken yine ümmeti için kaygılanıyor,“Size iki şey bırakıyorum. Onlara sımsıkı sarıldığınız sürece sapıtmazsınız: Allah’ın Kitabı ve Resûlünün sünneti” diyerek âdeta vasiyet ediyordu. 

Hâsılı, Hazreti Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir. Hikmet sarayına onun kapısından girilir. Hakikat ilmi onunla elde edilir. Teslimiyet bahçesine onun yolundan gidilir. Rıza mertebesine onun miracıyla çıkılır. Hakikî iman onun sayesinde kazanılır. Allah onunla tanınır. Muhabbetullah nuru onunla parlar. Kendi akıllarına güvenip onun nurundan mahrum kalanlar ise sapkınlık karanlıklarında debelenir dururlar.


HADİS İLMİ


Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem Efendimizin konuşmaları özü itibariyle vahye dayanır. Allah, kalbine manalar ekiyor, o da kendi üslûbuyla ümmetine söylüyordu. Sözleri hep hidayet vesilesiydi. Ayetleri tefsir ediyor, ilahî kitabın kısaca temas ettiği konuları açıklıyor, yeni meselelere çâreler getiriyordu. Bu sebepledir ki hadisler birer hayat kaynağıdır. Muhataplarına hakikatleri ilham eder. Dalalet vadilerinde yolunu şaşıranlara yol gösterir. Önüne çıkan hususlarda tereddüde düşenlere ölçüler sunar. 

Hazreti Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem Efendimizin yoluna, izine, tarzına sünnet, bu sünnetin sözlü ve yazılı ifadesine hadis denir. Kur’an’ı sonraki nesillere nakleden Sahabe efendilerimiz bu hadisleri de rivayet etmişler. Bir altın nesildir Sahabiler. Bir elmas gerdanlıktır zamanın boynunda. Yeryüzü böyle bir nesli daha önce ne gördü ne de bundan sonra görecek. Sadakatte en ileri giden, yalana asla tenezzül etmeyen, hak için candan ve canandan geçen bir nesil. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemin sohbetiyle erişilmez makamlara yükseldiler. Ona benzemek için akıl almaz bir titizlik gösterdiler. Şanlı Nebi ne demiş, ne yapmış, nasıl davranmışsa onlar da öyle yaptılar. Fevkalade hassasiyet göstererek onun izinden yürüdüler. Bu sebeple de o yolu öğrenmek, muhafaza etmek ve sonraki nesillere aktarmak için büyük çabalar harcadılar. 

O kerîm Resûlün sözlerini ezberlediler, yazdılar, kalıcı kılmak için ellerinden geleni yaptılar. “Benden bir söz işitip başkasına nakledenin Allah yüzünü ak etsin!” duasından haberdar idiler. Bu hadis onları heyecana getirdi. Keza, “Benden yalan bir söz nakleden cehennemde yerini hazırlasın!” tehdidini de yine en iyi onlar biliyorlardı. Bu sebeple, gerek ayetlerin, gerekse hadislerin naklinde görülmedik bir titizlik gösterdiler. Hadis yazma çalışmaları Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemin zamanında başladı ve kesintisiz sürdü. Abdullah İbni Amr radıyallahu anh hadis yazanların en meşhurlarındandı. 

Sonra bu hadisleri Tabiîler aldı. Onlar Sahabileri gören insanlardı. Ashabın nuruyla feyizlenmişlerdi. Derece bakımından da ikinci sıradaydılar. Efendimizin methine mazhar olmuşlardı. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemin manevî mirasına sahip çıktılar. Kaydettiler, yazdılar, ezberlediler, kendilerinden sonra gelenlere titizlikle naklettiler. 

Hicrî ikinci asırda hadisler tedvin edildi, yani derlenip toplandı, bir tertibe göre düzenlendi. Müteferrik yazmalar bir araya getirilip büyük kitaplar telif edildi. Hadis konusunda muazzam ilim sahaları oluştu. Cerh ve tâdil ilimleri sayesinde bütün rivayetler sıkı eleklerden geçirildi. Bu sahada öyle âlimler yetişti ki, bir sözün Peygamberimize ait olup olmadığını üslûbuna bakarak dahi anlayabiliyorlardı. Hadis âlimlerinin en meşhurlarından olan Buharî hazretleriyle ilgili bir kıssa anlatılır. Gerek onun, gerekse ona benzeyen hadis âlimlerinin ilmi vüsatini gösteren bir aynadır bu kıssa.  

İmam Buharî hazretleri Bağdat’a gitmişti. Oranın âlimleri toplanıp Hazretin ziyaretine vardılar. Maksatları onu imtihan etmekti. Gitmeden önce yüz tane hadis seçtiler, bunların senetlerini ve metinlerini değiştirdiler. Bu yüz hadisi on kişi aralarında paylaştı. Yanına varınca sırayla okudular ve bunların hadis olup olmadığını sordular. İmam Buharî, bütün sorulara şu cevabı verdi: “Bilmiyorum!” Bu cevapta sezilen ama tanımlanamayan bir sır vardı. Hadiseye şahit olanlar hayretle sonucu bekliyorlardı. Nihayet sorular bitti. Buharî, soru sahiplerine sırayla yönelerek sordukları hadislerle ilgili açıklamalar yaptı. “Senin ilk hadisin şöyle olacaktı, ikinci hadisin şöyle olacaktı...” diye yüz hadisin de metnini ve senedini tastamam sıraladı. Bunun üzerine herkes onun ilmine, hıfzına ve faziletine hayran kaldılar. Bu olay dillere destan oldu.   

Bu alanda, “muhaddis” diye yâd edilen binlerce büyük âlim yetişmiştir. Ezberinde yüz bin hadis olana hafız, üç yüz bin hadis olana hüccet, bütün hadisleri bilene hâkim denir. Bu büyük âlimler hadislerin metinleriyle birlikte senetlerini de hafızalarında tutuyorlardı. Hepsi de en yüksek düzeyde muhakkik idiler. Hadislerin sahihlik derecelerini tayin edebilmek için son derecede hassas ölçüler ortaya çıkardılar. Başka bir sözün hadis olarak nakledilmemesi için fevkalade çabalar harcadılar. Sahih tarih ilminin oluşmasında en büyük pay onlarındır. Bu hakikat insaflı tarih bilginleri tarafından da teyit edilmektedir. Hadis derleme safhalarında azami hassasiyet gösteren, meselenin manevi boyutunu düşünerek Allah korkusuyla titreyen bu mümtaz âlimler senetli, belgeli, her türlü kuşkudan arınmış eserler yazdılar. Milyonlarca hadisten seçerek hadis kitapları hazırladılar. Aralarında Buharî, Müslim, Ebû Dâvud, Tirmizî, Nesaî ve İbni Mâce namlarıyla tanınan kitaplar sahihlik bakımından haklı bir şöhret kazandı.  

Ortada ilim imbiklerinden geçmiş, senetli, belgeli, ananeli hadis külliyatları duruyor. Her hadisin hem metin tenkidi yapılmış, hem de senedi incelenmiştir. Senette yer alan raviler bütün yönleriyle mercek altına alınmış, her ravinin âdil, emin, dürüst, ezber kabiliyetine sahip kişiler olup olmadıkları tahkik edilmiştir. Zira bu özelliklere sahip olamayan kimselerden hadis alınmaz. Hadisin metni ayetlere ve açıkça bilinen gerçeklere aykırı olmamalıdır. Ve daha birçok ölçü, mizan, tartı... 

Bunları milyonlarca âlim kabul ve tasdik etmiştir. Hiçbir delile dayanmaksızın itiraz edip, “Ne bilelim baba, belki de bunlar hadis değildir!” demek son derecede yersizdir. Uluorta itiraz etmekle, hem hadis ravilerini, hem bu kitapları meydana getiren âlimleri, hem de bu eserleri kabul eden binlerce hadis mütehassısını yalancılıkla ya da hata yapmakla itham etmek manasına gelir. Oysa gerek raviler, gerekse sözü edilen muhaddisler fevkalade takva sahibi, ilmiyle âmil, ahlâken kâmil zatlardır. Bu büyük ittifaka karşı lâf etmek kimin haddine! Aksini iddia eden adamın ciddi bir delile dayanması gerekir. Davasını belgelerle ispat etmesi lazım gelir. Zira ispat mecburiyeti davacının vazifesidir. Bunu yapamadığı sürece, söyledikleri yersiz bazı gevezeliklerden öteye gidemez. Zaten gitmemiş, gitmiyor da. Sarsılmaz senetlere dayanılarak hazırlanan bu kitaplara karşı mesnetsiz itirazların ne ehemmiyeti olur ki kulak verilsin!


HADİS TERİMLERİ


Çalışmamızın özelliklerini anlatmadan önce temel hadis terimlerini tanımlamak, sonra da sahih altı kitap hakkında özlü bilgiler vermek istiyoruz.   

Sünnet: Hazreti Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem Efendimizin yoludur. Sözlerinden, hâllerinden, fiillerinden ve görüp de men etmediği hususlardan ibarettir. Efendimizin sünneti rahmet yoludur. Bu yolun yolcuları nihayette cenneti bulur. Allah onlardan razı olur. Cennet lezzetlerinin pek fevkinde olan cemâlini gösterir. 

Hadis: Sünnetin sözlü ya da yazılı ifadesidir.   

Kudsî Hadis: Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemin Rabbine dayandırarak söylediği bazı sözlerdir.  

Haber: Hadis manasında kullanılır. Hadis terimiyle eşanlamlıdır.

Eser: Hadis kitaplarında bazen Sahabe ve Tabiî sözlerine de yer verilir ve bunlara eser denir.  

Muhaddis: Hadisle ilgili hususları çok iyi bilen büyük âlim.

Hâfız: En az yüz bin hadisi ezbere bilen muhaddis.

Hüccet: Üç yüz bin hadisi ezberleyen hadis âlimi.

Hâkim: Hem hadisleri, hem de hadisle ilgili meseleleri gayet iyi bilen büyük hadis âlimi.  

Râvi: Bir haberi rivayet eden, nakleden, taşıyan, anlatan, ileten, getiren kimsedir. Istılah olarak, hadisi şeyhinden alıp başkasına rivayet eden kişi manasında kullanılır. 

Şeyh: Hadis alınan şahsa denir.

Tâlib: Hadisi şeyhinden alan şahıstır.

Ahz: Hadis almaya ahz denir.

Eda: Hadis rivayet etmeye eda denir.

Sika: Hadis rivayet etmeye ehil kişinin sıfatıdır. Sika olacak kimsede iki şartın bir araya gelmesi gerekir: Adl ve zabt.  

Adl: Râvinin âdil, güvenilir, dürüst bir kimse olmasıdır.

Zabt: Rivayet eden şahsın hafızası sağlam olmalıdır. 

Sahih: Senedinde eksik bulunmayan, ravileri güvenilir olan ve illetten uzak bulunan hadistir.

İllet: Hadisin metninde veya senedinde bozukluk olmasıdır. 

Mütevatir: Yalan üzerine birleşmeleri aklen imkânsız olan bir grup insan tarafından rivayet edilen hadistir. Tevatürün olabilmesi için rivayet zincirinin her halkasında bu şartın yerine gelmesi gerekir.  

Hasen: Sahih hadiste aranan nitelikler bunda da aranır. Ancak, ravilerden birinin bile hafıza gücünün zayıflığı gibi bir sebeple sika mertebesine çıkamaması hadisi sahihten hasen mertebesine düşürür. Hasen hadis mertebe bakımından sahihden aşağıda, zayıftan yukarıdadır.

Zayıf: Sıhhat bakımından sahih ve hasen mertebesine çıkamayan hadistir. Zayıf hadis, manası yanlış olan hadis demek değildir. Ancak, hadis kıstaslarına uyum bakımından eksikleri olan hadis demektir.

Mevzu: Uydurulmuş hadis demektir. Nakledilen söz Efendimiz sallallahu aleyhi ve selleme ait değilse, manası doğru bile olsa, mevzu diye adlandırılır. 

Âhâd: Mütevatir hadislerin dışında kalan hadislerdir. Meşhur, azîz ve garib olmak üzere üç türlü olur.

Meşhur: Üç ya da daha ziyade kimse tarafından rivayet edilmekle birlikte tevatür derecesine ulaşamayan hadise denir.

Azîz: Sadece iki ravi tarafından rivayet edilen hadis.

Garib: Sadece bir kişinin rivayet ettiği hadis.  

Sahabi: Müslüman olarak Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemi gören ya da onun tarafından görülen ve mümin olarak ölen kimsedir. Çoğulu ashab ya da sahabedir. Sahabe kelimesi lisanımızda tekil olarak da kullanılır.

Tabiî: Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemi görmeyip onun sahabilerinden birini gören mümin zata denir. 

Muhadramî: Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem zamanında hayatta olup da onu görmeyen mümin kimsedir.

Merfu: Efendimiz sallallahu aleyhi ve selleme ait olan hadistir. Peygamber Efendimizden nakledilen haberlere hadis denildiği gibi, kitaplarda Sahabilerden ve Tabiilerden nakledilen haberlere de hadis denilmektedir. Efendimize ait olan hadisleri belirtmek için merfu terimi kullanılır.   

Mevkuf: Nakledilen söz ya da işin Sahabeye ait olmasıdır.

Maktu: Söz veya işin Tabiîye ait olmasıdır.   

Sened: Hadisi rivayet eden kimselerden oluşan silsiledir. Hadislerin sıhhat derecelerini tayinde son derecede önemlidir.

Âli: Senedin, kesintisiz olmakla birlikte az sayıda raviden oluşmasıdır.

Nâzil: Senette adları anılan ravi sayısının çok olmasıdır.

Munkatı: Senedi muttasıl olmayan, yani rivayet zincirinin bazı halkaları eksik olan hadisler için kullanılan bir terimdir. Hadisin sahih ve hasen olması için gereken şartlardan biri de senedin muttasıl olması, rivayet zincirinde boşlukların bulunmamasıdır.  

Mürsel: Sahabilerden ya da Tabiîlerden olan bir kimsenin Peygamber Efendimizden işitmediği bir haberi Efendimize dayandırarak nakletmesidir.

Muallak: Senedin baş kısmı zikredilmeyen demektir.

Mu’dal: Senedinde iki veya daha ziyade ravinin zikredilmemesidir.  

Tedlis: Hadisi, mertebesinden daha yukarıda hissettirecek bir senetle nakletmektir.

Muzdarib: Ravilerin, senedi veya metni hususunda ihtilaf ettikleri, hakkında hüküm de verilemeyen rivayete denir.

İdrac: Ravilerden birinin, ne yaptığını belirtmeksizin, hadis metnine şerh ya da izah gibi bir sebeple kendinden bazı sözler eklemesidir.  

İhtisar: Ravilerden birinin, bazı kısımlarını zikretmeyerek hadis nakletmesi, yani hadis metnini kısaltmasıdır. 

Mana rivayeti: Hadisin lafzını bırakıp kendi lâfızlarını kullanarak manasını nakletmektir.    

Cerh: Raviden, hadis rivayetine ehil olmadığı ve rivayetinin reddedilmesi gerektiği iddiasıyla söz etmektir.

Tâdil: Cerhte yapılanın tam tersini yapmak, ravi ile ilgili olumlu kanaat beyan etmektir.

  


ALTI KİTAP


“Kütüb-ü Sitte” namıyla meşhur altı kitaba gelince... Bunlar, müelliflerinin namlarından hareketle Buharî, Müslim, Ebû Dâvud, Tirmizî, Nesaî ve İbni Mâce diye isimlendirilmişler. Buharî ve Müslim birer “câmi” eserdir. Öbür dördü “sünen” diye anılır. Câmi, içinde her konuyu barındıran hadis kitaplarına verilen addır. Sünen ise, daha ziyade ahkâm hadislerini bir araya getirir. Bu büyük müellifler, hadislerin sahih olanlarını bir kitapta toplamak maksadıyla eserler hazırladılar. İhdas ettikleri kıstaslar daha sonraki hadis çalışmalarında da esas alındı. Kullandıkları terimler, kendilerinden sonra gelen muhaddisler tarafından umumiyetle aynen kullanıldı. Bu kitaplar için çok sayıda şerh yazıldı. Bazı âlimler ise hepsini bir araya getirmek maksadıyla çalışmalar yaptılar.

Bu altı kitabın sahihlik dereceleri farklıdır. En başta Buharî gelir. İhtiva ettikleri hadislerin aralarında da sahihlik itibariyle bir derecelenme vardır.  Çok sayıda tekrarlar bulunur. Bir hadis bazen altı kitabın hepsinde yer alabilmiştir. Bazen de, bir hadis tamamen ya da kısmen aynı kitabın farklı bölümlerinde tekrar zikredilir. Yazarlarının sahihlik hususunda ortaya koydukları kıstasların bazıları müşterek, bazıları farklıdır. Bu kitaplar bölümlere ayrılma bakımından da farklılıklar gösterirler. Her muhaddis kendine has bir usûl takip etmiştir. Bu altı kitabın “en sahih kitaplar” olması öbür hadis külliyatlarının sahih olmadıkları manasına gelmez. Hiçbir hadis âlimi kendi kitabının dışında sahih hadis bulunmadığını söylememiştir. Ancak, ekser âlimlere göre, bu altı kitap Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemin hadislerinin tamamına yakınını ya lafzen ya da manen ihtiva etmektedir.

“Buharî” namıyla meşhur câmi kitaptaki hadisler altı yüz bin hadis arasından seçilmiştir. Eser on altı yılda tamamlanmış, zamanın âlimlerine sunulmuş, hepsinin takdirini kazanmıştır. Kur’an’dan sonra gelen en sahih kaynaktır.

Buharî’den sonra sıhhat bakımından “Müslim” gelir. Birbiriyle ilgili hadisleri bir araya toplamakta ve bölümler meydana getirmekte son derecede başarılıdır. Bu yönüyle Buharî’den daha derli topludur.

“Nesaî” sünen adı verilen hadis kitaplarından biridir. Ravisi eleştiriye maruz kalmış hadis pek azdır. Mertebe bakımından Buharî ve Müslim’den sonra gelir.  

“Ebu Dâvud” adlı sünendeki hadisler beş yüz bin hadis arasından seçilmiştir. Müellifi kitabı hakkında şu açıklamayı yapmıştır: Ehil olmayan kimselerden hadis almadım. Gevşek bir hadis aldıysam bunu açıkladım. Hakkında açıklama yapmadığım hadis delil olarak kullanılabilir. Kitabımdaki hadislerin çoğu “meşhur” hadislerdir.

“Tirmizî” fıkıh bölümlerine göre telif edilmiştir. İçinde sahih, hasen ve yer yer zayıf hadisler bulunur. Müellif, eserini her hadisin sıhhat derecesini belirterek yazmıştır.

“İbni Mâce” süneni de konularına göre bölümlere ayrılarak hazırlanmıştır. İlk beş kitabın Kütüb-ü Sitte’de bulunduklarında ittifak varsa da İbni Mâce’nin kitabı hususunda görüş birliği yoktur. Lâkin ekser âlimlere göre altı kitabın altıncısıdır.

Bu büyük âlimler eserleriyle bize muazzam bir mirası taşıdılar. Bunlardan başka daha nice âlimler hadis ilmine, dolayısıyla İslâm dinine hizmet ettiler. Allah hepsinden razı olsun. Amel defterlerine hadislerin harfleri sayısınca sevaplar yazdırsın. Âmin.



BU KİTAP...

 

Peki bizim bu kitabı hazırlamakta maksadımız ne idi? Hedefimize yürürken hangi metodu kullandık? Ortaya nasıl bir hadis kitabı çıktı? Şimdi bu soruların cevabını kısaca vermek istiyoruz:

Daha önce bir hadis kitabı hazırlamış umumun istifadesine sunmuştuk. “Hadis El Kitabı” isimli bu eserimiz beklentilerimizin de fevkinde bir teveccühe mazhar olmuştu. Bizi daha mufassal bir hadis kitabı hazırlamaya sevkeden âmillerden biri budur. Bu çalışmamıza başlarken, “kütüb-ü sitte-i sahiha” yani “sahih altı kitap” diye bilinen eserlerdeki hadisleri tek bir kitapta toplamak maksadıyla yola çıktık. Daha önce hazırlayıp neşrettiğimiz “Açıklamalı Kur’an-ı Kerim Meali” gibi bu çalışmamızın da bir kaynak eser olmasını arzu ettik. Böylece, Kitap ve Sünnet diye özetlenebilecek ana kaynaklar tamamlanmış olacaktı. 

İlahî Kitabımızın ve onu en güzel biçimde tefsir edip uygulayan Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemin nuru birer parlak aynaya benzeyen şu sahih altı kitaba  yansımış, onları da tenvir etmiştir. Bu sahanın mütehassısları olan âlimlere göre, bu altı kitap Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemin manevi mirasını önemli oranda ihtiva etmektedir. Öbür hadis kitaplarında bulunan hadisler, ekseriyet itibariyle, bu kitaplardaki hadislerin ya lafzen veya manen tekrarı mahiyetindedir. Daha sonraki asırlarda hazırlanan pek çok hadis kitabı ise, umumiyetle bu temel kaynaklara dayanılarak telif edilmiştir. Meselâ, hadis klasiklerini bir araya toplamak maksadıyla birçok eser hazırlanmıştır.  

Kitabımıza lâfız tekrarı olan hadislerden en câmi olanını aldık. Mana tekrarı söz konusuysa yine aynı usulü takip ettik. Tekrarları elememizin sebebi kitabın hacminin kabarması endişesiydi. Zira, çok sayıda ciltten oluşan değerli hadis kitapları zaten mevcut idi. Bunların bir benzerini ortaya koymak pek de anlamlı olmayacaktı. Bizim kitabımız tek ciltten müteşekkil olmakla birlikte sahihleri bir araya getirme özelliğiyle bir mana ifade edecekti. 

Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemin, “Bana Kur’an verildi, bir o kadar daha verildi” hadisinden hareketle kitabımızı yüz on dört bölüm hâlinde tertip ettik. Hadisleri seçerken ve bölüm başlıkları altında bir araya getirirken, günümüz insanının ihtiyaçlarını da dikkate aldık. Aynı konuyu farklı açılardan izah eden hadisleri muayyen başlıklar altında bir araya getirdik. Bölümlerin, dolayısıyla hadislerin sıralanışında da bir mana tertibi gözettik. Meselâ, en başa imanla ilgili bahisleri aldık. Sonlara ahirzaman, mehdi, deccal, fitneler ve sair konuları koyduk. Gerek bundan önceki hadis kitabımızda, gerekse daha mufassal olan bu çalışmamızda takip ettiğimiz tasnif metodunun hadisleri bulmakta, meseleleri farklı zaviyelerden kavramakta, her konu hakkında dengeli bir kanaat sahibi olmakta en müstakim yol olduğu kanaatindeyiz. 

Bu kitap bir hayat rehberidir. Müslümanca yaşama biçimini tarif eder. Sünneti bir “kültür” olarak yaşamak isteyenlerin elinde derli toplu bir kaynak olacaktır. Bu mülahazalarla, Efendimizin inanma biçimi, ibadetleri, duaları, ahlâkı, davranışları, hâsılı örnek alınması gereken bütün yönleri bilinsin istedik. Kitabımızın bütün insanlar tarafından okunup, anlaşılıp, uygulanması için neler gerekiyorsa onları yaptık. Hacminin kabarmaması için Arapça metinleri almadık. Arapça bilenler orijinal metinleri okuyabilirler. Bilmeyenler içinse, bu metinleri koymak çok da anlamlı olmayacaktı. 

Hadislerin senetlerini aynen aktarmak yerine ilk râvinin adını zikrettik. Hadis birden fazla kaynakta geçiyorsa, derece bakımından en üstün kabul edilen kaynağı belirtmekle yetindik. Bölüm başlıklarının altında o bölümde geçen terimler ve kavramlarla ilgili açıklamalar koyduk. Zihinlerde kuşkular uyandırması muhtemel hadislerin altına veciz bazı notlar yazdık. Sade bir dil kullandık. Gerekli yerlerde bazı kelimeleri tanımladık. Şahıslar hakkında kısaca bilgiler verdik. Bunları yaparken, açıklama notlarımızın hadisteki mana çeşitliliğini sınırlandırmamasına dikkat ettik. İtalik stille yazılı metinler bize aittir. Hadis metinlerinde ve açıklama notlarında geçen ayetlerin meallerini, daha önce hazıradığımız “Açıklamalı Kur’an-ı Kerim Meali” isimli çalışmamızdan iktibas ettik.  

  Bu fevkalade mühim kitabı telif ederken, aczimizi sermaye yapıp Rahîm, Kerîm, Muhsin ve Lâtif olan Rabbimize güvendik. En büyük şefaat makamının sahibi Habibullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimizi muvaffakiyet niyazlarımıza vesile kıldık. Tercih, intihab, tasnif ve ifade sadedinde şahsi mülahazalarımızı bir yana bırakıp en emin, en sahih, en muteber kaynaklara müracaat ettik. Halihazır muhataplarımızın ihtiyacını da nazara alarak, bir mana nizamına göre hadisleri tertip, tanzim, tefsir ve tevil ederken, allame Bediüzzaman Hazretlerinin Risale-i Nur Külliyatından feyizler ve ölçüler aldık. Hadislerin metinleri, senetleri ve ravileri hakkındaki tahkikatımız esnasında konuyla ilgili belli başlı kaynakları taramakla birlikte, daha ziyade, değerli hadis âlimimiz Prof. İbrahim Canan Beyin müellefâtına müracaat ettik. Böylece, umumun istifadesine medar olabilecek muhtasar bir hadis kitabı meydana geldi. Âlemlere rahmet olarak irsal buyrulan Hazreti Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem Efendimizin sünnetini kendine yol edinmek isteyenlerin suhuletle müracaat edebilecekleri bu kitabın cümle hayırlara vesile olmasını, dalalet ve bidat karanlıklarında ruhu bunalan günümüz insanlarının hususi dünyalarına nurlar serpmesini Erhamürrahimîn olan Rabbimizden diliyor, umuyor ve bekliyoruz. 


Ömer Sevinçgül

31 Ocak 2006, Fatih


 




001. İMAN, KÜFÜR, ŞİRK, NİFAK...

‘İman, inanmak, dinin temellerini kabul edip onaylamak, iradenin kullanılmasından sonra kalbe ekilen nur, Peygamberin teklif ettiklerini kalben kabul edip diliyle söylemek diye tanımlanır. Tahkikî ve taklidî olmak üzere iki türlü iman vardır. Tahkikî iman, hakikati bulmaya çalışarak, araştırarak, düşünerek inanmaktır. Taklidî iman ise, ondan bundan işittiklerine inanmak, birilerini taklit etmektir. Taklit özellikle imanî konularda tehlikelidir. Böyle bir iman mum gibidir, ufak bir üfürükle sönebilir. Hakikate dayalı iman ise, güneş gibidir, üflemekle sönmez... Küfür, lügatte "örtmek" manasına gelir. Allah’ı inkâr eden adam da, hakkı örtmesi sebebiyle "kâfir" diye adlandırılmıştır... Şirk, Allah’ın yanı sıra başka ilahlara da inanmak, ona ortak koşmaktır... Nifak ise, içi dışı başka olma, inanır görünüp inanmama manasına gelir. Nifak üzere olana münafık denir. Nifak ve münafık kelimeleri "nafıka" kelimesinden türetilmiştir. Nafıka, bir tür tarla faresinin gizli yuvasıdır. Bu kurnaz hayvanın iki yuvası bulunur. Tehlike anında gizli yuvaya saklanır, kendini emniyete alır. Onun bu davranışıyla münafığın davranışı arasında bir benzerlik olduğu açıktır.’


1. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Son sözü “Lâilahe illallah” olan kişi cennete gider.” 

Muaz radıyallahu anh. Ebû Dâvud

‘Lâilâhe illallah kelimesi “Allah’tan başka ilâh yoktur” manasına gelir. Bütü peygamberlerin ortak davasıdır. Tevhid dininin sembolüdür.’


2. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: 

“Kim, “Lâilahe illallah” der ve Allah’ın yanı sıra tanrı diye tapınılanları reddederse, Allah onun malını ve kanını haram kılar.” 

Târik radıyallahu anh. Müslim

‘Yani o bir mümindir, tevhid ehlidir, emin bir konumu vardır. Cihad esnasında canına ve malına dokunulmaz.’

 

3. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: 

“Kişi dört şeye inanmadıkça mümin sayılmaz: Allah’tan başka ilâh yoktur. Muhammed onun kulu ve gerçekten Resûlüdür. Ölümden sonra diriliş haktır. Her şey kader ile takdir edilmiştir.” 

Hazreti Ali radıyallahu anh. Tirmizî 

 

4. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: 

“Kalbinde zerre kadar iman bulunan kimse cehennemden çıkacaktır.” 

Ebû Said radıyallahu anh. Tirmizî

‘Kâfir olarak ölen kimse sonsuza dek cehennemde kalır. Mümin olarak ölen kişi ise, günahı kadar ceza çektikten sonra cehennemden kurtulur. Bu hadis bize imanın dereceleri olduğunu da gösteriyor.’

  

5. Biz, erginlik çağına yaklaşmış bir grup gençtik. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemle beraberdik. Önce imanı, sonra da Kur’an’ı öğrendik. Kur’an sayesinde imanımız daha da arttı. 

Cündüb radıyallahu anh. İbni Mâce

‘Yani, icmalî olan imandan tafsilî imana geçiş yaptık. Önce meselenin özüne inandık, daha sonra imanımızı kemâle erdirdik.’


6. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Mümin, sürekli olarak rüzgârın eğici etkisi altında kalan bir bitkiye benzer, başından belâ eksik olmaz. Münafık ise çam ağacı gibidir, kesilip kaldırılıncaya kadar hiç etkilenmez.” 

Ebû Hureyre radıyallahu anh. Buharî

‘Allah, müminlere belâlar vererek onları imtihan etmekte, işledikleri bazı hataları bu yolla silmektedir. Suçu büyük olan münafığın cezası ise genellikle burada verilmemekte, ahiretteki büyük mahkemeye ertelenmektedir.’

 

7. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“İmanın yetmiş küsur tane dalı vardır. Hayâ da imandan bir daldır.” 

Ebû Hureyre radıyallahu anh. Buharî

‘İman bir ağaca benzer, onun da dalları vardır. Bunlardan biri de hayâdır. Hayâ, utanma hissi, nefsin sıkılmasıyla yüzde peyda olan kızartı, bir fiili işlemekten nefsin çekinmesi, kınanmaktan sakınarak onu terk etmesi demektir. Hayâ hissi, insanı bazı günahları işlemekten alıkoyar.’ 


8. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem anlattı: 

“Allah buyurdu: “Hayırlı bir iş yapana on kat sevap verilir ya da daha fazla artırırım. Günah işleyene günahının misli kadar ceza verilir. Bana bir karış yaklaşana ben bir kol boyu yaklaşırım. Bana bir kol boyu yaklaşana ben bir kulaç yaklaşırım. Bana yürüyerek gelene ben koşarak giderim. Benden başka ilâh edinmeksizin bana yeryüzünü dolduracak kadar çok günahla gelen kimseyi ben de bir o kadar afla karşılarım.”  

Ebû Zerr radıyallahu anh. Müslim

‘Allah, günaha misli kadar ceza vermekle adaletini, sevaba on kat ya da fazla ödül vermekle lütfunu göstermektedir. Yaklaşırım, koşarım, karşılarım gibi ifadeler kinayeli tabirlerdir. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemin “Allah buyurdu” diye başlayan hadislerine “kudsi hadis” denir. Bu hadis onlardan biridir.’

 

9. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Allah, ümmetimden bir adamı yaratıkları arasından seçer ve onun için doksan dokuz tane defter açar. Her defter göz alabildiğince büyüktür. 

Adama, “Bu defterde yazılı olanlara bir itirazın var mı? Yazıcı meleklerim sana haksızlık etmişler mi?” diye sorar. 

Kul, “Hayır, Rabbim!” der. 

Allah tekrar sorar: “İleri süreceğin bir mazeretin var mı?” 

Kul, “Hayır, ey Rabbim!” der. 

Allah, “Evet! Katımızda bir de güzel amelin var. Bugün sana asla haksızlık etmeyiz!” buyurur. 

Üzerinde “Eşhedü en lâilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden Resûlullah: Şahadet ederim ki Allah’tan başka ilâh yoktur ve şahadet ederim ki Muhammed Allah’ın Resûlüdür” yazılı bir belge çıkartılır. 

Sonra, Allah, “Ağırlığını hazırla!” der. 

Kul, “Ey Rabbim! Defterlerin yanında bu belge nedir ki?” der. 

Allah, “Sana asla haksızlık edilmeyecek!” buyurur. 

Amelleri tartan terazinin bir kefesine defterler, öbür kefesine o belge konur ve tartılır. Defterler hafif kalır, belge ağır basar. 

Çünkü, hiçbir şey Allah’ın isminden daha ağır olamaz!”   

İbni Amr radıyallahu anh. Tirmizî

‘Bu hadis imanın her şeyden daha önemli olduğunu dile getiren hadislerdendir.’


10. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Her ümmetin Mecusileri vardır. Bu ümmetin Mecusileri de  kaderi inkâr edenlerdir. Bunlardan ölen olursa cenazesinde bulunmayın, hastalanan olursa ziyaretine gitmeyin. Onlar deccalın taraftarlarıdırlar. Deccala yapacaklarını onlara da yapmak Allah’ın hakkıdır.” 

Huzeyfe radıyallahu anh. Ebû Dâvud

‘Mecusi, ateşe tapan demektir. Deccal ise, dini yıkmak için çaba harcayan kişidir. Her zamanda bu tür adamlar bulunur, ancak en büyükleri ahirzaman deccalıdır.’


11. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, “İki şey var ki bunlar gerektiricidir” buyurdu. 

Bir adam, “Ya Resûlullah! Gerektirici olan o iki şey nedir?” diye sordu. 

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, “Müşrik cehenneme girecektir. Şirk koşmayan cennete girecektir” buyurdu.” 

Câbir radıyallahu anh. Müslim

‘Müşrik, şirke giren, başka tanrılar edinen demektir.’


12. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“İman, kalben bilip onaylamak, dille ikrar edip söylemek, beden organlarıyla amel etmektir.” 

Hazreti Ali radıyallahu anh. İbni Mâce

‘Beden organlarıyla amel etmek iman ağacının meyvesidir. Amelin olmaması kişiyi kâfir etmez. Lâkin amelin terki tehlikelidir. Her bir günah içinde küfre götürecek bir yol vardır. Zira, inandıklarını yapmayan şahsın nefsi yaptıklarına inanmaya meyillidir.’


13. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Bir insan, iyi ya da kötü her şey kaderde yazılıdır diye inanmadıkça, kendine gelecek olanı atlatamayacağını, elinden gidecek olanı tutamayacağını bilip onaylamadıkça iman etmiş olmaz.” 

Câbir radıyallahu anh. Tirmizî

‘Kaderde olan başa gelecektir, evet. Fakat bu gerçek insanın iradesini yok etmez. Zira kişi kaderinde olanı bilmez. İradesiyle seçer, yapar ya da yapmaz. Sonra anlar ki bunlar kaderde varmış. Kadere iman insanı kibirden kurtarır. Muvaffakiyeti nefsine vermemeyi, Rabbinin bir lütfu olduğunu itiraf etmeyi netice verir.’


14. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Kur’an’ın haram kıldığı şeyleri helâl sayan kimse Kur’an’a inanmamış demektir.” 

Süheyb radıyallahu anh. Tirmizî 

‘Ben Kur’an’a inanıyorum deyip sonra bir kısmını inkâr etmek, hafife almak, artık zamanı geçti demek büyük hatadır, insanı imanından eder. Mümin, Kitabın haram kıldıklarını haram, helâl kıldıklarını helâl bilmeli, öyle iman etmeli. Gereklerini yapmak ya da yapmamak ayrı mesele. İnanmakla birlikte emirleri yaparsa sevap kazanır, yasaklardan sakınmazsa günah işlemiş olur.’


15. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Muhammed’in nefsini kudret elinde tutan zâta yemin ederim ki, Yahudi olsun, Hıristiyan olsun, bu ümmetten her kim beni işitir, sonra da bana gönderilenlere inanmadan ölürse, cehennemliklerden olur.” 

Ebû Hureyre radıyallahu anh. Müslim

‘Bu işitmek kâmil manada olmalıdır. İslâmın ne olduğu kendisine yeteri kadar anlatılmalıdır. Olumsuz sıfatlarla işitmiş olmak işitme sayılmaz. Böyle bir adam işitmemiş adam gibidir, öyle muamele görür.’


16. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Ümmetimde iki grup vardır ki bunların İslâm’dan nasipleri yoktur: “İmanı olana günah zarar vermez” diyenler ve “İnsan ne yapıyorsa kendi iradesiyle yapıyor, kader yoktur”  diyenler. 

İbni Abbas radıyallahu anh. Tirmizî

‘Evet, günah işlemek insanın imanını yok etmez, bunun zıddını savunmak nassa aykırıdır. Fakat günah zarar vermez demek de büyük bir hatadır. Müstakim yol şudur: Günah zarar verir, insanı cenhenneme de sürükleyebilir, ancak günah işleyen kimse inkâr etmedikçe kâfir olmaz. Bir sonraki hadis bu gerçeği gayet güzel bir şekilde  ifade etmektedir.’ 


17. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, “Bana Cebrail aleyhisselâm gelerek “Ümmetinden her kim şirke girmeksizin ölürse cennete girer” diye müjde verdi” dedi. 

Ben, “Zina etse, hırsızlık yapsa da mı?” diye sordum. 

“Zina da etse, hırsızlık da yapsa” cevabını verdi. 

Ben tekrar, “Zina etse, hırsızlık yapsa da öyle mi!” dedim. 

“Evet, zina etse, hırsızlık yapsa da!” buyurduktan sonra, dördüncüsünde, “Ebû Zerr patlasa da cennete girecektir!” diye ekledi. 

Ebû Zerr radıyallahu anh. Buharî 


18. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: 

 “Lâilahe illallah” diyene saldırmayın. Bir adama günahı yüzünden kâfir damgası vurmayın. Kişiyi bir ameli sebebiyle İslâmın dışına atmayın.” 

Enes radıyallahu anh. Ebû Dâvud 

‘İnkâr etmeyen ama günahlar işleyen bir adama kâfirsin, zındıksın, Müslüman değilsin demek yanlıştır, tehlikelidir. Söyleyenin imanına zarar verir.’

 

19. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu ki: 

Her kim, “Allah’tan başka ilâh yoktur. Muhammed onun kulu ve elçisidir. İsa, Allah’ın kulu, elçisi, Meryem’e lütfettiği kelimesi ve ruhudur. Cennet ve cehennem gerçektir” diye tanıklık ederse, ameli ne olursa olsun, Allah onu cennete koyacaktır.” 

Ubâde radıyallahu anh. Buharî 

‘Cennete koyacaktır, evet. Fakat bu hadis o kişinin günahından dolayı ceza çekmeyeceği manasında anlaşılmamalıdır. Zira, pek çok ayet ve hadis bu konuya yeteri kadar açıklık getirmiştir.’

 

20. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“İnanan kişinin durumu hayret vericidir! Çünkü, her işi onun için bir hayırdır. Ona memnun olacağı bir şey gelse şükreder, hayır işlemiş olur. Bir zarar gelse sabreder, yine hayır işlemiş olur. Bu durum sadece mümine hastır.” 

Süheyb radıyallahu anh.  Müslim

‘Şükür ve sabır iki kanattır, insanı cennete uçurur.’


21. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: 

“Kim, “Rab olarak Allah’ı, din olarak İslâm’ı, peygamber olarak Muhammed’i seçtim ve onlardan razı oldum” derse kesinlikle cennete girer. 

Ebû Said radıyallahu anh. Ebû Dâvud 


22. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şu duayı çok yapardı: 

“Ya Mukallib-el Kulûb! Sebbit kalbi alâ dinike: Ey kalpleri evirip çeviren Allahım! Kalbimi dinin üzerine sabit eyle!” 

Ben, “Ya Resûlullah! Biz sana ve senin getirdiklerine inandık, bizim hakkımızda korkuyor musun?” diye sordum. 

Bana, “Evet! Kalpler, Rahman’ın iki parmağı arasındadır. Onları istediği gibi çevirir” diye cevap verdi. 

Enes radıyallahu anh. Tirmizî

‘Allah, bilinen manada parmak sahibi olmaktan münezzehtir. Burada iki parmak tabiri ilahî kudretin büyüklüğüne bir remiz olarak kullanılmıştır.’


23. Resûlullah sallallahu aleyhi ve selleme, “Ya Resûlullah! Benim bir cariyem var. Koyunlarıma çobanlık ediyordu. Bir süre önce bir koyunumu yitirdi. “Ne oldu?” diye sordum. “Kurt kaptı” dedi. Koyunun kaybolmasına üzüldüm. Kendimi tutamayıp yüzüne bir tokat vurdum. Bu davranışıma ceza olarak adak adadım. Bir köle azat etmeye karar verdim. Onu azat edebilir miyim?” diye sordum. 

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, cariyeye, “Allah nerede?” diye sordu. 

Cariye, “Göktedir” dedi. 

“Ben kimim?” diye sordu. 

Cariye, “Sen Resûlullahsın” diye cevap verdi. 

Bunun üzerine, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bana yönelerek, “Bunu azat et, çünkü iman etmiş!” buyurdu. 

Muaviye radıyallahu anh. Müslim

‘Cariye, yasal bir savaşta esir alınan kadın, dişi köle demektir. İslâmiyet kölelik kurumunu, insanların yararına olarak bir anda kaldırmamış, silinip gitmesini zamana yaymıştır. Malum olduğu üzere, bin yıllar içinde oluşan bir sosyal yapıyı bir anda silip yok etmek kabil değildir. Daha büyük sancılara sebep olur. Bu hikmetten dolayı kölelik müessesesinin kaldırılması zamana yayılmış, tedricen gerçekleştirilmiştir. Ancak, İslâm dini kölelere nice haklar getirerek insanca yaşamalarını sağlamıştır.’ 


24. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin sahabileri, “Ya Resûlullah! Kimimizin aklından, dile getirilmesi hâlinde günah olacak vesveseler geçiyor, bundan dolayı korkuyoruz” dediler.     

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, “Gerçekten böyle bir korku duyuyor musunuz?” diye sordu. 

Oradakiler, “Evet!” dediler. 

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, “İşte bu imandan gelir” buyurdu. 

Ebû Hureyre radıyallahu anh. Müslim 

‘İmanî konulardaki vesvese kişinin imanından kaynaklanır. Zira şeytan müminle uğraşmayı kendine iş edinmiştir. Kâfir zaten onun emrindedir. Bu durumda telaş etmemek gerekir. Ehemmiyet verilirse şişer, büyür, şüpheye dönüşür. Ehemmiyet verilmezse silinip kaybolur. Bu nevi vesveseler tahrik edici de olabilir. Bu sayede mümin hakikati araştırır, bulur, imanını güçlendirir.’


25. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin şöyle söylediğini işittim: 

“İmanın tadını, Rab olarak Allah’ı, din olarak İslâm’ı, peygamber olarak Muhammed’i seçip bunlardan razı olanlar duyarlar.” 

Abbas radıyallahu anh. Müslim

 

26. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Şu üç nitelik kimde varsa o kişi imanın tadını hisseder: 

Allah ve Resûlünü, bu ikisi dışında kalan her şeyden ve herkesten daha çok sevmek. 

Bir kulu yalnız Allah rızası için sevmek. 

Allah onu küfürden kurtarıp İslâm’ı nasip ettikten sonra, tekrar küfre düşmekten ateşe atılmaktan korktuğu gibi korkmak.” 

Enes radıyallahu anh. Buharî 

‘Mümin çoktur, ama imanının tadını hissedebilen azdır. İşte bunun yolu gösteriliyor. Bu da tahkiki imanla mümkündür.’


27. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Mümin, bir delikten iki kez sokulmaz!” 

Ebû Hureyre radıyallahu anh. Buharî

‘Zira o, bir sonraki hadiste de belirtildiği üzere,  imanın nuruyla bakar, hakikati görür, tehlikeyi sezer, dikkatli davranır. Bir kimsede bu özellik yoksa kâmil manada iman etmemiş demektir.’ 


28. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, “Müminin ferasetinden sakının, zira o Allah’ın nuruyla bakar” buyurdu ve ardından şu ayeti okudu: 

“Bunda düşünüp de gerçekleri görebilenler için ibretler vardır.”   

Ebû Said radıyallahu anh. Tirmizî 


29. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemden şunu işittim:  

“Allah, geleceği kesin olan diriliş gününde insanları bir araya topladığı zaman, bir görevli şu ilanı yapar: “Bir amel yaparken Allah’ın yanı sıra bir başkasını tanrı edinen kimse sevabını ondan istesin! Şüphesiz, Allah şirkin her türlüsünden uzaktır!”  

Ebû Sa’d radıyallahu anh. Tirmizî 

‘Allah bütün varlıkların yaratıcısıdır. Bunların durumları kullukta birbirine eşittir. Hepsi acizdir, fakirdir, muhtaçtır. Hiçbirinin ilâh olmaya liyakatleri yoktur. Onlara ilahlık payesi verenler imanını yitirir, hayırdan mahrum kalırlar.’

 

30. “İman edenler, inanıp da inancını zulümle lekelemeyenler, işte onlardır doğru yolda olanlar!” ayeti inmişti. Bu ayet Müslümanlara çok ağır geldi, “Hangimiz nefsine zulmetmiyor ki?” dediler. 

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, “Hayır!” dedi, “Bu ayette Allah’ın yanı sıra başka tanrılar edinmek kastediliyor. Lokman, oğluna ne demişti hatırlamıyor musunuz: “Yavrum! Allah’ın yanı sıra başka tanrı edinme, çünkü bu büyük bir zulümdür.”  

İbni Mesûd radıyallahu anh. Buharî

 

31. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, aramızda ayağa kalkıp şu beş cümleyi söyledi: 

“Allah asla uyumaz, uykudan pek ıraktır. Adalet terazisini indirir de, kaldırır da. Gece ameli gündüz amelinden, gündüz ameli de gece amelinden önce Allah’a yükseltilir. Onun perdesi nurdur. Perdeyi açacak olsa, Zâtının nuru bütün yaratıkları yakardı!” 

Ebû Musa radıyallahu anh. Müslim

‘Bütün varlıklar ilahî isimlerin gölgeleri mesabesindedir. Hatta bazı âlimler “gölgelerinin gölgeleridir” demişler. Allah, mahlukatıyla kendisi arasına perdeler koymuştur.’


32. Ubâde radıyallahu anh, ölümü sırasında oğluna, “Oğulcuğum” dedi, “başına gelecek olan şeyin asla atlatılamayacağını, kaçırdıklarını da yakalayamayacağını bilmedikçe imanın tadını alamazsın. Çünkü ben, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin, “Allah’ın ilk yarattığı şey kalemdir. Kâlemi yarattı ve ona kıyamete kadar olacak şeyleri yazmasını emretti” dediğini işittim. Oğulcuğum, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin, “Kim bu inanç dışında ölürse benden değildir!” dediğini de işittim.” 

Ubâde radıyallahu anh. Tirmizî

‘Evet, her şey kader kitabında yazılıdır. Ancak kişi kaderini bilemez. Hürdür, irade sahibidir, tercihler yapar ve tercihlerinin sonucuna katlanır. Allah, sınırsız ilmiyle olmuşları ve olacakları bilendir. Fakat kuluna mani olmaz. Çünkü irade nimetini veren de odur.’


33. Kureyş müşrikleri, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin yanına geldiler, onunla kader konusunda tartışma yapmak istediler. Bunun üzerine şu ayet indi: 

“Biz her şeyi bir kadere ‘ölçüye, plana’ göre yarattık.”  

Ebû Hureyre radıyallahu anh. Müslim

 

34. Bakî kabristanındaydık. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem yanımıza geldi ve oturdu. Biz de çevresine oturduk. Elindeki çubukla yere çizgiler çizmeye başladı. Sonra, “Sizden şu anda cennet veya cehennemdeki yeri yazılmamış olan hiç kimse yoktur!” buyurdu. 

Orada bulunanlar, “Ya Resûlullah, öyleyse hakkımızda yazılana güvenip ona dayanmayalım mı?” dediler. 

“Çalışın! Herkes kendisi için yaratılana erişecek. Cennetlikler cennete, cehennemlikler de cehenneme uygun işler yapacaklar!” dedikten sonra şu ayeti okudu: 

“Fakat bundan böyle kim vermesi gerekeni verir, günahlardan sakınır ve en güzeli onaylarsa, biz de onu en kolay olana eriştiririz.”  

Hazreti Ali radıyallahu anh. Buharî

‘Siz kaderinizde olanı bilemezsiniz. Tercihlerinize göre amel edersiniz. Yaptıktan sonra anlarsınız ki bunlar kaderinizde varmış.’


35. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, elinde iki kitap olduğu hâlde ‘iki kitap varmış gibi’ yanımıza geldi, “Bu iki kitap nedir biliyor musunuz?” diye sordu. 

“Hayır, Ya Resûlullah, bilmiyoruz. Ancak bildirmenizi istiyoruz!” dedik. 

Bunun üzerine sağ elindekini göstererek, “Bu, âlemlerin Rabbinden gelmiş bir kitaptır. İçerisinde cennetliklerin, onların babalarının ve kabilelerinin isimleri vardır ve sonunda da özetleri yer almıştır. Bunlar ne artırılır ne de eksiltilir, hiç değişmeden sonsuza kadar sabit kalır” buyurdu. 

Sonra sol elindekini göstererek, “Bu da âlemlerin Rabbinden bir kitaptır. Bunun içinde de cehennemliklerin, onların atalarının ve kabilelerinin isimleri vardır. En sonda da özetleri yer almıştır. Bunlar ne artırılır ne de eksiltilir!” buyurdu. 

Sahabiler, “Ya Resûlullah! Madem her şey önceden olmuş bitmiş, artıp eksilmeyecek biçimde kitaba yazılmış, öyleyse niye amel ediliyor?” dediler. 

Resûlullah şu cevabı verdi: “Siz, amelinizle doğruyu ve istikameti arayın! İtidali koruyun. Zira, cennetlik olan kimsenin ameli, daha önce ne tür amel yapmış olursa olsun, cennet ehlinin ameliyle sonlanır. Keza, cehennemlik olanın ameli de, daha önce ne tür amel etmiş olursa olsun, cehennem ehlinin ameliyle sonlanır!” 

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, sonra elindeki kitapları atıp ‘atar gibi yapıp’ elleriyle işaret ederek dedi ki: “Rabbiniz kullarının kaderini yazmaya artık son verdi, onların bir kısmı cennetlik, bir kısmı da cehennemliktir.” 

İbni Amr radıyallahu anh. Tirmizî

Not: Kaderle ilgili ince meseleleri Kulluğum Sultanlığımdır isimli eserimizde misallerle izah ettik, dileyen oradan okuyabilir.’






002. İSLÂM, İHSAN, DİN...

‘İslâm, teslim olmak, tam bir güvenle bir daha geri almamak üzere kendini vermek demektir. Hazreti Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin getirdiği hak dinin adıdır. Esasen bütün peygamberlerin dini İslâmdır... İhsan ise, her ne yaparsa onu güzel yapmak, güzel davranmak, güzelce vermek manasına gelir. Dilimizde "iyilik etmek" manası yaygındır. Gerçi, iyilik etmek bir ihsandır, ama ihsan bundan ibaret değildir. Hüsn, yani güzellik kelimesinden gelen bu kelime, her amelini güzel yapmaktır. Meselâ, hadisin ifadesiyle "Allahı görür gibi namaz kılmak" bir ihsandır. İşini güzel yapmak da bir ihsandır. Nitekim, ayette "Allah muhsinleri sever" buyuruluyor ki, geniş bir manası vardır. Bu ayet bir ilkedir, hayatın her alanında uygulanabilir. İşini güzel yapan her insan, ihsan etmiş olur. Ona muhsin, yani ihsan eden denir.’  

 

36. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin yanında oturuyorduk. Elbisesi bembeyaz, saçı sakalı simsiyah bir adam çıkageldi. Üzerinde yolculuktan eser yoktu. Onu hiçbirimiz tanımıyorduk. 

Resûlullahın yanına oturdu, dizlerini onun dizlerine dayadı, ellerini dizlerine koydu, “Ya Muhammed! Bana İslâmı anlat” dedi. 

“İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Resûlü olduğuna şahadet etmen, namaz kılman, zekat vermen, ramazan ayında oruç tutman, hac etmenden ibarettir” buyurdu. 

Adam, “Doğru söyledin” dedi. 

Biz, adamın hem sorup hem de tasdik etmesine şaştık. 

Adam devam etti, “İman nedir, anlat” dedi. 

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, “İman, Allah’a, Allah’ın meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe, bir de hayır ve şerrin Allah’ın takdiri ile olduğuna inanmandır” diye cevap verdi. 

Adam, “Doğru söyledin” dedi. 

Sonra, “İhsan nedir?” diye sordu. 

Resûlullah, “İhsan, Allah’ı görür gibi ona ibadet etmendir. Zira sen onu görmesen de o seni görür” buyurdu. 

Adam, “Bana kıyametin vaktini bildir” dedi. 

Resûlullah aleyhisselâm, “Bu konuda kendisine sorulan kişi sorandan daha bilgili değildir” dedi. 

Nihayet adam, “Bana kıyamet alâmetlerini anlat” dedi. 

Resûlullah, “Cariyenin efendisini doğurması, yalınayak, çıplak, fakir kimselerin ve koyun çobanlarının yüksek bina yapmakta yarıştıklarını ve bunlarla övündüklerini görmendir” buyurdu. 

Sonra bu adam gitti. 

Daha sonra, Resûlullah bana, “Ey Ömer! Soranın kim olduğunu biliyor musun?” diye sordu. 

“Allah ve Resûlü en iyi bilir” dedim. 

“O, size dininizi öğretmek üzere gelen Cebrail aleyhisselâmdı” buyurdu. 

Ömer radıyallahu anh. Buharî 

 

37. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“İslâm beş temel üzerine yapılandırılmıştır: Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in onun kulu ve elçisi olduğuna tanıklık etmek, namaz kılmak, oruç tutmak, Kâbe’ye haccetmek, Ramazan orucu tutmak.” 

İbni Ömer radıyallahu anh. Buharî 


38. “Ya Resûlullah! İslâm hakkında öyle bir bilgi ver ki, bana yetsin ve İslâm hakkında sizden başka hiç kimseye soru sormaya gerek kalmasın” dedim. 

Şu cevabı verdi: “Allah’a inandım de, sonra da doğru ol!” buyurdu. 

Süfyan İbni Abdullah radıyallahu anh. Müslim

‘Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem iman ve amelden oluşan İslâm dinini veciz bir biçimde tanımlamıştır. Önce iman etmek, sonra da tarif edilen yolda dosdoğru yürümek. Müstakim yoldur bu. Kendilerine nimet verilenlerin yolu. Emredilenleri yapmaktan ve yasaklananlardan sakınmaktan ibarettir.’

 

39. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin yanına varmıştım. Bana, “Ey Hatim’in oğlu Adiy! Müslüman ol ki kurtulasın!” buyurdu. 

Ben, “İslâm nedir?” diye sordum. 

“Allah’tan başka ilâh olmadığına, benim de onun Resulü olduğuma tanıklık etmen ve iyi kötü, tatlı acı her şeyiyle kadere inanmandır!” buyurdu. 

Adiy İbni Hatim radıyallahu anh. İbni Mâce


40. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Abdest imanın yarısıdır. Elhamdülillâh mizanı doldurur. Sübhanallah ve Elhamdülillâh yerle gök arasını doldurur. Namaz nurdur. Sadaka delildir. Sabır ışıktır. Kur’an ise lehine ya da aleyhine bir belgedir. Herkes sabahleyin kalkar, nefsini pazara çıkarır, kimisi kurtarır, kimisi de mahveder.” 

Ebû Malik radıyallahu anh. Müslim


41. Numan İbni Nevfel, “Ya Resûlullah! Ben farz namazlarımı kılsam, ramazan orucumu tutsam, helâli helâl, haramı da haram tanısam ve bunlara hiçbir şey eklemesem cennete gider miyim?” diye sordu. 

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, “Evet!” diye cevap verdi. 

Bunun üzerine Numan, “Vallahi hiçbir ilave yapmayacağım!” dedi. 

Câbir radıyallahu anh. Müslim


42. Resûlullah sallallahu aleyhi ve selleme Necid halkından olan bir adam geldi. Saçları karmakarışıktı. Sesini bir mırıltı hâlinde işitiyor, ama ne dediğini anlayamıyorduk. Resûlullah sallallahu aleyhi ve selleme iyice yaklaşınca anladık ki, İslâm hakkında sorular soruyormuş. 

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, “Gece ve gündüzde beş vakit namaz var” deyince, adam, “Bu beş dışında bir borcum var mı?” diye sordu. 

“Ramazan orucu var.” 

“Bunun dışında oruç var mı?” 

“Hayır! Fakat istersen nafile tutarsın.” 

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ona zekatı söyleyince, adam, “Zekat dışında borcum var mı?” diye sordu. 

“Hayır, ama nafile olarak verirsen o başka!” 

Adam geri dönüp giderken, “Bunları ne artırırım ne de eksiltirim” dedi. 

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, “Sözünde durursa kurtuluşa ermiştir” buyurdu. 

Talha radıyallahu anh. Buharî 

‘Hem bu hadis, hem de bir önceki hadis bütün müminler için büyük bir müjde ihtiva etmektedir. Özellikle günümüz insanları için fevkalade önemlidir. Zira farzları yapan, büyük günahları terk eden bir müminin cennetlik olduğu dile getirilmektedir.’


43. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Kim bizim namazımızı kılar, bizim kıblemize yönelir, bizim kestiğimizi yerse, işte o Müslüman’dır.” 

Enes radıyallahu anh. Buharî 


44. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Kim namazı kılar, zekatı verir ve Allah’ın yanı sıra başka bir ilâh edinmeksizin ölürse, ister hicret ‘dini için göç’ etsin, ister doğduğu yerde ölsün, onu affetmek Allah üzerine hak olur.”

Ebû Derda radıyallahu anh. Nesaî


45. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Bir kimsenin malayaniyatı ‘yararsız işleri’ terk etmesi Müslümanlığının güzelliğindendir.” 

Ebû Hureyre radıyallahu anh. Tirmizî


46. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Allah nazarında, kuvvetli mümin zayıf müminden daha sevimli ve daha hayırlıdır. Aslında her ikisinde de bir hayır vardır. Sana faydalı olan şey konusunda çaba göster. Allah’tan yardım dile, aciz ‘eli ermez gücü yetmez’ biri gibi olma. Başına bir musibet gelirse, “Eğer şöyle yapsaydım bu başıma gelmezdi!” deme. “Allah takdir etmiştir. Onun dilediği olur!” de! Çünkü, “eğer” kelimesi şeytan işine kapı açar.” 

Ebû Hureyre radıyallahu anh. Müslim

‘Hadis birçok önemli meseleyi vuzuha kavuşturmaktadır. Kuvvet toplamak meşrudur, yeter ki hak namına kullanılsın. Elden gelen yapılmalı ve neticeye erişmek için çaba harcanmalıdır. Yerinde oturmak tevekkül sayılmaz. Olup biten hâdiseler karşısında “kader” diyerek teselli bulmak mümkündür. Hadise olup bittikten sonra hayıflanmanın bir manası yoktur. Fakat gelecek için böyle deyip tembellik etmek olmaz.’


47. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Namaz, oruç ve zikir infak sayesinde yedi yüz misli katlanır.” 

Muaz İbni Enes radıyallahu anh. Ebû Dâvud

‘İnfak, Allah yolunda başkaları için yerli yerince harcama yapmaktır. Bu hadis bize gösteriyor ki, bir amel başka amellerin sevabını artırabilir. İnsanın manevi makamı yükseldikçe ibadetlerinin sevabı da artmaktadır. Tıpkı yüksek dereceli memurların ücretlerindeki artış gibi.’  


48. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Sizden kim içiyle dışıyla Müslüman olursa, yaptığı her bir hayır için en az on mislinden yedi yüz misline kadar sevap yazılır. İşlediği her bir günah da sadece misliyle yazılır. Bu durum, kul Allah’a kavuşana kadar böyle sürer.” 

Ebû Hureyre radıyallahu anh. Buharî

‘Sevabın en az on misliyle yazılması lütuftur, günahın bire bir yazılması ise adaletin gereğidir. Buradan da anlaşılıyor ki, cehennem amellerin cezasıdır, fakat cennet Rahman olan Rabbimizin bir ihsanıdır. İnsanın şu cüzi amelleri kendisine bu dünyada verilen nimetleri bile karşılamaz.’ 

  

49. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemle birlikte oturuyorduk. O sırada devesine binmiş bir adam geldi. Devesini mescidin avlusuna bağladıktan sonra, “Muhammed hanginizdir?” diye sordu. 

Biz, “Şu dayanarak oturan beyaz kişi!” diyerek Resûlullahı gösterdik. 

Adam, “Ey Abdulmuttalib oğlu!” diye seslendi. 

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, “Buyur, seni dinliyorum” dedi. 

 “Sana bir şeyler soracağım. Sorularımda aşırı gidersem bana darılma.”   

 “Haydi istediğini sor!”   

 “Rabbin ve senden öncekilerin Rabbi adına soruyorum. Seni bütün insanlara peygamber olarak Allah mı gönderdi?” 

“Yemin ederim, evet!”   

“Allah adına soruyorum. Gece gündüz beş vakit namaz kılmanı sana Allah mı emretti?”   

 “Allah’a yemin ederim, evet!” dedi. 

“Allah adına soruyorum, senenin şu ayında oruç tutmanı sana Allah mı emretti?”   

“Allah’a yemin ederim, evet!”   

“Allah adına soruyorum. Bu zekatı zenginlerimizden alıp fakirlerimize dağıtmanı sana Allah mı emretti?” 

“Allah’a yemin ederim, evet!” 

Bu soru cevap faslından sonra adam, “Getirdiklerine inandım. Ben geride kalan kabilemin elçisiyim. Adım, Dımam İbni Sâlebe” dedi.

Enes radıyallahu anh. Buharî 


50. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: 

“İslâm garip olarak başladı, başladığı gibi garip hâle dönecektir. Gariplere ne mutlu!”  

Ebû Hureyre radıyallahu anh. Müslim  

‘Garip nitelemesi bazı hadis âlimlerine göre olumlu anlamdadır. Hayret verici, şaşırtıcı, harika, sıra dışı manasında kullanılmıştır. İslâm, başlangıçta nasıl harika bir surette başarılı olduysa sonunda da öyle olacak, demektir. Nitekim, bir sonraki hadis bu manayı kuvvetlendirmektedir.’


51. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Ümmetim yağmur gibidir, öncesi mi daha hayırla, yoksa sonrası mı bilinmez.” 

Enes radıyallahu anh. Tirmizî


52. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Müslüman, öbür Müslümanların elinden ve dilinden zarar görmedikleri kimsedir. Muhacir, Allah tarafından yasaklananları terk edendir.” 

İbni Amr radıyallahu anh. Buharî

‘Bu hadis hicret kavramına yeni bir boyut getirmiştir. Günahları, haramları, kötülükleri terk etmek hicret sayılır.’

 

53. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Müslüman, öbür Müslümanların elinden ve dilinden zarar görmediği kimsedir. Mümin, insanların canları ve malları konusunda güvenilir bildikleri kimsedir.” 

Ebû Hureyre radıyallahu anh. Tirmizî

‘Yani bu özellikler Müslümanda ve Müminde bulunması gereken niteliklerdir.’ 


54. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, “Her çocuk fıtrat üzerine doğar. Sonra onu annesi ve babası Yahudileştirir veya Hıristiyanlaştırır veya Mecusileştirir. Tıpkı hayvanın organları tam olan bir yavru doğurması gibi. Siz kesmeden önce, kulağı kesik olarak doğmuş hayvana rastlar mısınız?” buyurdu. 

Ebû Hureyre radıyallahu anh. Buharî 

‘Fıtrat üzere doğar, yani İslâm dinini tasdik hususunda kabiliyeti vardır. Göz sahibi olarak doğması nasıl fıtrattansa, İslâm dinine uygun bir yapıda dünyaya gelmek de öyledir.’


55. Yahudiler, Hazreti Ömer radıyallahu anha, “Siz bir ayet okuyorsunuz ki o ayet bize inmiş olsaydı o günü bayram yapardık” demişlerdi. 

Hazreti Ömer radıyallahu anh dedi ki: Ben o ayetin indiği anı ve yeri, indiği sırada Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin bulunduğu noktayı biliyorum. Arefe günü inmişti. Ben de Arafat dağındaydım. Bir cuma günüydü. Kastettikleri ayet şuydu: 

“Bugün dininizi sizin için bütünledim, size olan nimetimi tamamladım, size din olarak İslâmı seçtim.”  

Tarık İbni Şihab radıyallahu anh. Buharî 









003. İSLÂM DİNİ, MÜSLÜMAN, İSLÂM ÜMMETİ...

İslâm dinine inanan kimseye müslim denir. Müslüman terimi müslimin çoğul şeklidir, müslimler demektir. Lâkin lisanımızda tekil olarak da kullanılır... Din, Peygamberin bildirdiği biçimde kulluk görevlerini belirleyen ilahî  yol, bu yolu tanımlayan kanunların tümü, millet, şeriat diye tanımlanır. Esasen din, millet ve şeriat terimleri aynı manaya gelir, sadece adlandırılma yönleri farklıdır. Hazreti Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin getirdiği dine inanan kimselerin tümüne birden İslâm ümmeti denir.’


56. Resûlullah sallallahu aleyhi ve selleme, “İslâmın alâmetleri nelerdir?” diye soruldu. 

“Kendimi Allah’a teslim edip başka şeyleri terk ettim, demen, namaz kılman, zekat vermendir. Müslüman Müslüman’a haramdır ‘onun canına, malına, onuruna hürmet eder, sataşamaz’. İki Müslüman birbiriyle kardeştir ve birbirlerine yardımcıdırlar. Bir kimse Müslüman olduktan sonra müşrikleri bırakıp Müslümanlara katılmadıkça hiçbir ameli kabul edilmez” buyurdu. 

İbni Hakim radıyallahu anh. Nesaî

‘Müşrik Allah’ın yanı sıra başka varlıklara da ilahlıktan pay veren demektir. Bu varlık bir put, bir hayvan, bir insan olabildiği gibi bir felsefe de olabilir. Doğaya ya da sebeplere ilahlık yakıştırmak da şirke girer.’ 


57. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, “Siz, insanlar için ortaya çıkartılmış en hayırlı ümmetsiniz, iyiliği emreder, kötülükten alıkoyarsınız” ayeti hakkında şöyle buyurdu: 

“Siz, yetmiş ümmeti yetmişe tamamlayan sonuncu ümmetsiniz. Siz, onların en hayırlısı ve Allah katında en değerli olanısınız.” 

İbni Hakim radıyallahu anh. Tirmizî 


58. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Allah sizi üç tehlikeden korudu: Peygamberinizin hepinizi helak edebilecek bedduasından, bâtıl ehlinin hak ehline tam manasıyla galip gelmesinden, sapkınlık üzerine birleşmenizden.” 

Ebû Malik radıyallahu anh. Ebû Dâvud


59. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Garbın adamları kıyamet kopana kadar hak üzere galibiyete devam ederler.” 

Sa’d İbni Ebû Vakkas radıyallahu anh. Müslim

‘Garbın adamları tabiri, Hicaz bölgesine oranla daha batıda yaşayacak olan bir Müslüman toplumu hatıra getirmektedir. Zaman ilerledikçe İslâm dini batıya doğru yayılmış, bu bölgelerdeki müminler dine büyük hizmetler etmişlerdir. Hadisin beşaretine göre, kıyamete kadar da galibiyetleri sürecektir inşaallah.’


60. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Ümmetimden bir grup galip olmaktan hiç geri kalmaz. Allah’ın emri gelince de onlar galiptir.” 

Mugire radıyallahu anh. Buharî

‘Allah’ın emri, yani kıyamet gelinceye dek bu grup üstün gelecektir. Müminlere ümit veren önemli bir müjdedir bu. Vahye dayanarak istikbale dair haberler veren Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem elbette hak söylemektedir, verdiği haber aynen çıkacaktır.’


61. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Ümmetimden bir grup hak üzere savaşmaya devam eder. Kendilerine meydan okuyanlara karşı zafer kazanırlar. Bunların sonuncuları deccalla savaşırlar.” 

İmran radıyallahu anh.  Ebû Dâvud

‘Deccal, dini yıkmak için çaba harcayan azgın kişi demektir. Her zamanda böyle adamlar bulunur ve onlara deccal demek mümkündür. Fakat en büyükleri kıyametten önceki zamanlarda çıkacaktır. Belki de çıkmıştır! Müslümanlar onunla savaşacaklar, evet. Onun bir tek şahıs olmadığı başka hadislerden anlaşılıyor. Bir manevi şahsiyetin çekirdeği olacak. Mehdinin askerleri bunlarla savaşacaklar. Bu savaşın maddi olması da gerekmez. Zira ilimle, fikirle, hikmetle de olabilir.’


62. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, “Bana düşmanlık etmekten sakın, aksi hâlde dinini terk etmiş olursun!” buyurdu. 

Ben, “Ya Resûlullah! Allah sizin elinizle bana hidayeti ulaştırmışken ben size nasıl düşmanlık ederim!?” dedim. 

“Arap kavmine düşmanlık edersen bana düşmanlık etmiş olursun” buyurdu. 

Selman-ı Farisî radıyallahu anh. Tirmizî

‘Hadiste Arap kavminin zikredilmesi işarettir ki, ileride kimi insanlar dine düşmanlıklarını Arap kavmine düşmanlık biçiminde gösterecekler. Öyle de olmuştur ve olmaktadır. Dine açıktan muhalefet edemeyen bazı münafıklar Arap düşmanlığı yaparak mücadele ettiler. Zira Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem Arap kavmindendir, İlahî Kitabımızın dili Arapçadır ve İslamiyet nuru bize oradan gelmiştir.’ 


63. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem mescide girdi. Orada iki rekat namaz kıldı. Biz de onunla beraber kıldık. Rabbine uzun uzun dua etti. Sonra yanımıza döndü ve şöyle buyurdu: 

“Rabbimden üç şey istedim. İkisini verdi, birini geri çevirdi. Rabbimden, ümmetimi genel bir kıtlıkla helak etmemesini istedim, bunu bana verdi. Ümmetimi suda boğulmak suretiyle helak etmemesini diledim, bana bunu da verdi. Ümmetimin kendi aralarında savaşmamalarını da istemiştim, ama bu talebim geri çevrildi.” 

Amir İbni Sa’d babası radıyallahu anhdan. Müslim


64. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Allah, bizden öncekilere cuma gününü nasip etmedi. Böylece, cumartesi Yahudilerin, pazar Hıristiyanların oldu. Allah bizi yarattı ve cuma gününü bulmayı bize nasip etti. Gerçi cuma, cumartesi ve pazar günlerinin hepsi ibadet günleridir. Onlar ‘bizden önceki ümmetler’ kıyamet günü de bize tabi olacaklardır. Biz, dünyaya en son geldik, fakat kıyamet günü en önde olacağız. Herkesten önce hesaplarımız görülüp bitirilecek.”  

Huzeyfe radıyallahu anh. Müslim


65. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Allah, ümmetim için bana iki güvence indirdi: “Sen içlerindeyken Allah onları helak etmez. Allah onları istiğfar ederlerken de helak etmez.”  Zamanı gelince ben aralarından ayrılır giderim ama geride güvence olarak istiğfarı bırakırım!”   

Ebû Musa radıyallahu anh. Tirmizî

‘Helak terimi, bu dünyada başa gelen umumi musibet manasındadır. Nitekim eski kavimlerin başlarına gelmiştir. Kimi rüzgârla, kimi selle, kimi depremle yerle bir olmuşlardır. İslâm ümmetinin helake karşı güvencesi istiğfarıdır, tevbesidir, af talebidir. Bu hadis, gerek ferdi günah için, gerekse umumi günah için istiğfar edip af dilemenin önemini vurgulamaktadır.’ 


66. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Allah bir ümmete rahmet diledi mi, peygamberlerini kendilerinden önce dünyadan alır ve onu ümmete bir öncü ve hazırlayıcı yapar. Bir ümmetin helâkini diledi mi, onları peygamberleri hayattayken cezalandırır, onun gözü önünde helak eder. Böylece, inkârları ve yalanlamaları sebebiyle helaklerinden dolayı peygamberin içi rahatlar.” 

Ebû Musa radıyallahu anh. Müslim


67. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Kıyamet gününde, ümmetimin alâmetlerinden biri secde sebebiyle alınlarında oluşan parlaklık, öbürü abdest sebebiyle kollarında meydana gelen parlaklık olacaktır.” 

Abdullah İbni Büsr radıyallahu anh. Tirmizî


68. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Sizden önce geçen ümmetlere nazaran sizin ömrünüz, ikindiden guruba kadar olan süre gibidir. Tevrat ehli gün ortasına kadar Tevrat ile amel ettiler, daha fazla devam edemediler, onlara kıratlarla ücretleri verildi. Sonra İncil sahipleri ikindi namazına kadar İncile göre çalıştılar, daha fazla devam edemediler, onlara da kıratlarla ücretleri verildi. Bize ücretimiz onlarınkine oranla iki kat verildi. İki kitap mensupları, “Ey Rabbimiz! Bize bir kat, bunlara iki kat verdin, oysa biz amel bakımından onlardan ileriyiz!” dediler. Allah, “Ücret verirken size bir haksızlık yaptım mı?” buyurdu. Onlar, “Hayır!” dediler. “Öyleyse, bu benim lütfumdur, dilediğime veririm” buyurdu.” 

İbni Ömer radıyallahu anh. Buharî

‘İnsanlık ömrü bir güne benzetilirse Müslümanların ömrü ikindi ile akşam arası kadardır. Öbürlerine oranla kısadır, ama bereketledir. Bu hadis, “kıyamet akşam vakti kopacak” rivayetine de bir açıklama getirmektedir.’  


69. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Benim ümmetim kendisine merhamet edilmiş bir ümmettir, ahirette azap görmeyecektir. Ümmetimin azabı fitneler, depremler ve öldürülmeler yüzünden dünyada olacaktır.”

Ebû Musa radıyallahu anh. Ebû Dâvud

‘Bu misebetler kısmidir. Eski kavimlerinki gibi umumi bir helak değildir. Günahlarına mukabil bazı arzî ve semavî afetler başlarına gelecek, onları günahlarından arındıracak. Kâinatta hiçbir hadise tesadüfî olmadığı gibi sel, deprem, fırtına gibi felaketler de elbette tesadüfî olamaz. Onların her biri birer askerdir, bir emre göre hareket eder, vazife yapar.’ 


70. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Ümmetimden beni en çok sevenlerin bir kısmı benden sonra gelenlerin arasında bulunacak. Onlar, mallarını ve ailelerini feda etmek pahasına beni görmek isteyecekler.” 

Ebû Hureyre radıyallahu anh. Müslim


71. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, “İmtina edenler dışında bütün ümmetim cennete girecektir!” diye buyurdu. 

Bunun üzerine, “İmtina edenler de kim?” dediler. 

“Kim bana itaat ederse cennete girer, isyan eden imtina etmiş demektir!” buyurdu.” 

Ebû Hureyre radıyallahu anh. Buharî


72. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, “Rumlar insanların ekserisi olduğu bir sırada kıyamet kopar” buyurdu. 

Müstevrid radıyallahu anh. Müslim


73. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Sizi bıraktıkları sürece siz de Habeşlileri bırakın. Sizi terk ettikleri sürece siz de Türkleri terk edin.” 

Ebû Sekine rahimehullah. Ebû Dâvud

‘Bu kavimler sizinle savaşmadıkları sürece siz de onlarla savaşmayın.’







004. İHLAS, NİYET, RİYA, RIZA...

‘İhlas, her işi Allah için yapmak, ibadeti yalnız emredildiği için yerine getirmek, başka bir gaye gözetmemek, ibadette Allah’tan başka şahit istememek, amelleri kirlerden arındırmaktır... Niyet, kalbin bir işe yönelmesidir. İhlasın ruhudur. Niyet, kalbin fiilidir, dille söylense de olur, söylenmese de. Önemli olan kalbin gafil olmamasıdır. Niyetsiz amel olmaz... Riya, gösteriş, insanlar görsün diye ibadet yapma, kendini gösterme arzusu, bir işi Allah rızası için değil de insanlara iyi görünmek için yapma, iki yüzlülük diye tanımlanır... Rıza ise, razı olma, hoşnutluk, memnunluktur. Kaderdeki hükmün kaza olmasını hoş karşılama, acılı da olsa memnun olmadır. İster belâ gelsin, ister nimet, her ikisini de Allah’tan bilip aynı kabul etmektir. Müminde bulunması gereken yüksek bir niteliktir.’  


74. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Şurası muhakkak ki, insanlar kıyamet günü niyetlerine göre diriltileceklerdir.” 

Ebû Hureyre radıyallahu anh. İbni Mâce

‘Burada niyetin önemi dile getirilmiştir. Amellere ruh veren niyettir. Allah evleviyetle niyetlere bakar. Zahiren şer gibi görünen hâdiseler dahi niyet sayesinde hayra inkılap eder. Niyeti ve ihlası düzelten ve besleyen kaynak ise şuphesiz imandır, marifetullahtır, muhabbetullahtır.’

 

75. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Allah bir topluma azap indirdi mi, o toplumun bütün bireylerine isabet eder. Ölümlerinden sonra herkes kendi niyetine göre diriltilir.” 

İbni Ömer radıyallahu anh.  Buharî

‘Hepsine isabet etmese de sadece azgınları cezalandırsaydı bu durum imtihan sırrına aykırı olurdu. Herkes ister istemez inanmak zorunda kalırdı. Elmas kim, kömür kim belli olmazdı.’


76. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Ameller niyetlere göredir. Herkese niyet ettiği şey vardır. Şu hâlde kimin hicreti Allah’a ve Resûlüne ise, onun hicreti Allah’a ve Resûlünedir. Kimin hicreti elde edeceği bir dünyalık ya da nikâhlanacağı bir kadın içinse, onun hicreti de o hicret ettiği şeyedir.” 

Hazreti Ömer radıyallahu anh. Buharî

 

77. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Kim, Allah’ın yanı sıra başta tanrı edinmeden, tam bir ihlasla, yani Allah’ın birliğine inanarak, ona içtenlikle kulluk ederek, namaz ve zekat vazifelerini yapar hâlde dünyadan ayrılırsa, Allah’ın rızasını kazanarak ölmüş olur.” 

Enes radıyallahu anh. İbni Mâce


78. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Bir kimse samimi olarak İslâma girerse Allah onun daha önceki iyi işlerini sevap olarak yazar, fakat kötü işlerini affeder. Müslüman olduktan sonra, yaptığı her iyi iş için en az on misli olmak üzere yedi yüz misline kadar sevap yazılır. İşlediği her bir kötülük için, şayet Allah affetmezse, sadece bir günah yazılır.” 

Ebû Said radıyallahu anh Buharî  


79. Resûlullah sallallahu aleyhi ve selleme, “Ya Resûlullah! “Rablerine döneceklerini bildikleri için, ruhları ürpererek vermeleri gerekeni verirler, iyilik yapmak hususunda yarışırlar.” ayetinde sözü edilenler, şarap içenler ve hırsızlık yapanlar mı?” dedim. 

Bana şu cevabı verdi: “Hayır. Aksine onlar, oruç tutan, sadaka veren, ama yaptıkları bu hayırların kabul edilmemesinden korkan kimselerdir. Bir sonraki ayette, “İşte onlar iyi işlerde yarış ederler” buyurulmuştur.” 

Aişe radıyallahu anha. Tirmizî 


80. Muaviye, “Bana bir mektupla tavsiyeni yaz, fakat çok şey yazma!” diye bana bir mektup yolladı. 

Ben de cevaben şöyle yazdım: 

“Selâm üzerine olsun! Bundan sonra: Ben, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin, “Kim halkın gazabını dinlemeden Allah’ın rızasını ararsa, insanların sıkıntısına karşı Allah yeter. Kim de Allah’ın gazabını dinlemeden halkın rızasını ararsa, Allah onu insanlara havale eder” dediğini işittim. Selâm üzerine olsun!” 

Aişe radıyallahu anha. Tirmizî

‘Amelinde Allah rızasını aramak ihlas, halkın rızasını öne almak riyadır.’


81. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Ümmetimin bireyleri içlerinden geçeni gerçekleştirmedikçe ya da onları dile getirmedikçe, Allah onları niyetleri yüzünden hesaba çekmeyecektir.” 

Ebû Hureyre radıyallahu anh. Buharî 

‘Bu hadiste de büyük bir müjde vardır. Zira içimizden geçenler yüzünden hesaba çekilseydik helak olurduk! Rahmanın merhametine bak ki, amele dönüşmese bile iyi niyete sevap veriyor da kötü niyeti affediyor.’


82. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemden işittim: 

“Bilgin tanınmak, kıt akıllılarla tartışmak, insanların ilgisini çekmek gibi maksatlarla ilim öğrenen kimseyi Allah cehenneme atar.” 

Ka’b İbni Malik radıyallahu anh. Tirmizî

‘Hadis, ilimde ihlasın önemine dikkat çekiyor. İlim Allah rızası için öğrenilmeli. Başka bir niyetle, faraza şöhret, makam ya da mal kazanmak niyetiyle ilim tahsil etmek riyakârlıktır.’


83. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bir gün, “Hüzün kuyusundan Allah’a sığının!” buyurdu. 

Oradakiler, “Ya Resûlullah, hüzün kuyusu nedir?” diye sordular. 

“O, cehennemde bir vadidir. Cehennem, o vadiden her gün yüz kere Allah’a sığınır.” 

“Ya Resûlullah! Oraya kimler girecek?” denildi.

“Oraya amellerinde riya yapan okuyucular girecektir!” buyurdu. 

Ebû Hureyre radıyallahu anh. Tirmizî


84. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Ahirzamanda din aracılığıyla dünyayı elde etmeye çalışan kimseler olacak. Bunlar, insanlara hoş görünmek için öyle bir yumuşaklığa bürünürler ki koyun postu yanlarında kaba kalır. Dilleri baldan tatlıdır, ancak kalpleri kurtlarınkinden bile vahşidir. Allah şöyle diyecektir: “Beni aldatmaya mı çalışıyorsunuz, yoksa bana karşı yiğitlik mi taslıyorsunuz? Mukaddes Zâtıma yemin olsun, üzerlerine, içlerinden çıkacak öyle bir fitne göndereceğim ki, onların halîm olanları bile şaşkına dönecekler!” 

İbni Ömer radıyallahu anh. Tirmizî

‘Bu hadis bir önceki hadise de açıklık getiriyor. Gösteriş için Kur’an okuyan, şahsi menfaat temini maksadıyla dinden, imandan, amelden söz eden âlimlere şiddetli tokat vuruyor. Bu haber aynen zuhur etmiş, etrafı dünyası için dinini satan nice kötü âlimle dolmuştur. Âlimlerin fesadı umumi fesadın sebebidir. Zira avam insanlar âlimlere bakarak yollarını bulurlar. Örnek olması gerekenler saparsa, onların izinden yürüyenler de sapar. Bu da umumi bozulmayı netice verir. İlahî azabın başa gelmesine zemin hazırlar.’  


85. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem anlattı: 

“Allah celle celâlühu şöyle buyurmuştur: “Ben kendisine ortak koşulanların ortaktan en ırak olanıyım. Kim bir amel yapar da buna benden başkasını ortak ederse, onu ortağıyla baş başa bırakırım.” 

Ebû Hureyre radıyallahu anh. Müslim

‘Yani ameller sadece Allah için yapılmalı, hem Allah için, hem de başka bir maksatla olmamalıdır.’


86. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: 

“Kıyamet gününde, Allah katında en kötü olanlardan bir kısmını da iki yüzlülerdir. Bunlar, kimilerine bir yüzle, kimilerine başka bir yüzle giden insanlardır.” 

Ebû Hureyre radıyallahu anh. Buharî 


87. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Kimin dünyada iki yüzü varsa, kıyamet günü onun ateşten iki dili olacaktır.” 

Ammar radıyallahu anh. Ebû Dâvud


88. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

Kıyamet günü bir adam getirilip ateşe atılır. Bağırsakları karnından dışarı fırlar. Onları, eşeğin değirmen taşını döndürdüğü gibi döndürür. 

Derken, cehennemdekiler etrafına toplanırlar, “Ey filan! Sen bize dünyadayken iyiliği emredip kötülüğü yasaklamıyor muydun?” derler. 

O da, “Evet, size iyiyi emrederdim ama kendim yapmazdım, kötüyü yasaklardım ama kendim yapardım” diye cevap verir. 

Üsame radıyallahu anh. Buharî


89. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem yanımıza geldi. Biz o sırada Mesih Deccal meselesini konuşuyorduk. 

Resûlullah, “Ben size, nazarımda sizin için Mesih Deccaldan daha ürkütücü bir şeyi haber vereyim mi?” buyurdu. 

“Evet! Ya Resûlullah! Söyleyin!” dedik. 

“O, şirkin gizli olanıdır. Bir adam kalkıp namaz kılar, bu namazını kendisine bakanlar sebebiyle güzel kılar, işte bu gizli şirke örnektir” buyurdu. 

Ebû Said radıyallahu anh. İbni Mâce

‘Şirk, yani Allah’ın yanı sıra başka ilâh edinmek Deccal fitnesinden daha tehlikelidir. Bunun bir sebebi de şirkin imana aykırı olmasıdır. Oysa dinin temeli imandır. Amelsiz cennete gidilebilir, ama imansız asla gidilmez. Üstelik, şirk illetine her birey tutulabilir, fakat ahirzaman Deccalı herkesi etkileyemez.’


90. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Şüphe yok ki riyanın azı bile şirktir. Kim Allah dostuna düşmanlık yaparsa, şüphesiz Allah ile savaşa tutuşmuş olur. Allah, söz dinleyen, günahlardan sakınan ve halktan uzak duran kullarını hakikaten sever. Onlar, görünmedikleri zaman aranmazlar, hazır bulundukları zaman davet edilmezler, insanlar tarafından tanınmazlar. Kalpleri nurlu hidayet kandilleridir. Nice zor meselenin ve ağır belânın altından kalkarlar.”  

Hazreti Ömer radıyallahu anh. İbni Mâce

‘Bu hadis velileri tarif ediyor. Lisanımızda evliya diye anılan zatlar Allah’ın sevgili kullarıdırlar. Onlar genellikle tanınmazlar. Fakat görünmeyen nur kaynaklarıdırlar. İnsanların imanlarına hizmet ederler. Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellemden sonra irşat vazifesi hakiki âlimlerin ve velilerin omuzundadır.’ 


91. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Dört haslet vardır ki bunlar kimde bulunursa o kimse tam anlamıyla münafıktır. Kimde de bunlardan biri bulunursa, onu bırakıncaya kadar kendinde nifaktan bir parça var demektir: Emanet edilince hıyanet eder, konuşunca yalan söyler, söz verince sözünde durmaz, husumet edince haddi aşar.” 

İbni Amr radıyallahu anh  Buharî

‘Münafık, kâfir olup da Müslüman görünen kimsedir. Onun bazı alâmetleri bu hadiste belirtilmiştir. Kişi bazen de kâfir olmaz, fakat bu sıfatlardan bazılarını taşıyabilir. Bunlara hemen münafık damgası vurulmamalıdır. Zira bu özellikler her zaman nifaktan kaynaklanmaz.’


92. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

Kıyamet günü öncelikle sorgulanacak kimseler vardır. Bunlardan biri Kur’an’ı bilip okuyan, biri Allah yolunda ölen ve biri de malca zengin olandır. 

Allah, Kur’an okuyana, “Ben Resûlüme indirdiğim kitabı sana öğretmedim mi?” diye sorar. 

Adam, “Evet, Rabbim!” der. 

“Bildiklerinle ne amelde bulundun?” diye sorar. 

Adam, “Ben onu gece gündüz okurdum” der. 

Allah, “Yalan söylüyorsun!” der. 

Melekler de ona, “Yalan söylüyorsun!” diye çıkışırlar. 

Allah ona, “Sen, falanca Kur’an okuyor, demeleri için okudun, nitekim onlar da bunu söylediler” der. 

Sonra, mal sahibi getirilir. Allah, “Ben sana bolca mal vermedim mi? Hatta o kadar bol verdim ki, kimseye muhtaç olmadın?” der. 

Zengin, “Evet ya Rabbi” der. 

Allah, “Sana verdiğimle ne iş yaptın?” diye sorar. 

Adam, “Yakınlarıma yardım eder ve sadaka verirdim” der. 

Allah ona, “Sen, falanca cömerttir, demeleri için öyle yaptın, nitekim onlar da bunu söylediler” der. 

Sonra, Allah yolunda ölen getirilir. Allah ona, “Niçin öldürüldün?” diye sorar. 

Adam, “Senin yolunda cihad etmem emredilmişti, ben de öldürülünceye kadar savaştım” der. 

Allah ona, “Yalan söylüyorsun!” der. 

Melekler de, “Yalan söylüyorsun!” diye çıkışırlar. 

Allah, “Sen, falanca cesurdur desinler diye cihada katıldın, insanlar da öyle söylediler” buyurur. 

Ey Ebû Hureyre! Bu üç kişi Allah’ın ilk üç mahlukudur ki kıyamet günü cehennem onların zararına kabarır!” buyurdu. 

Ebû Hureyre radıyallahu anh. Müslim







005. İLİM, ÂLİM, TÂLİM...

‘İlim, bilme, bilgi sahibi olma, bir şeyin zihne yansıyan ve hafızada saklanan sureti diye tanımlanır. İlim sahibi kimseye âlim denir. İlim Rabbimizin sıfatlarından biridir. Allah alîmdir, yani sınırsız ilim sahibidir. İlim öğretmeye tâlim, ilim öğrenmeye taallüm denir. İslâm dini ilme büyük kıymet vermiş, ilimle meşgul olmayı en büyük ibadetlerden biri saymıştır. Nitekim, bu bölümdeki hadisler ilmin kıymetini gayet güzel bir biçimde göstermektedir. En yüksek ilim ise marifetullah, yani Rabbimizi tanıma ilmidir.’


93. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Bir kısım insanlar Allah’ın kitabını okuyup ondan ders almak üzere Allah’ın evlerinden birinde toplanacak olsalar, üzerlerine mutlaka sekinet iner ve onları ilahî merhamet bürür, melekler kanatlarıyla sararlar. Allah, huzurundaki yüce bir toplulukta onları anar.” 

Ebû Hureyre radıyallahu anh. Tirmizî

‘Sekinet, ruh huzuru, güven hissi, sükunet hali, dinginlik demektir. Kur’an hakikatlerini okuyup müzakere edenlerin üzerlerine iner. Onların ruhları dalgasız deniz gibi sakindir. Başkaları korkarken onlar korkmazlar, başkaları kaygılanırken onlar kaygılanmazlar, başklaları hüzünlenirken onlar hüzün nedir bilmezler. Daha cennete gitmeden kalplerinde cenneti yaşarlar.’  


94. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, “Allah’tan faydalı ilim dileyin, faydasız ilimden Allah’a sığının” buyurdu. 

Câbir radıyallahu anh. İbni Mâce

‘Bu hadis ilim tahsil edenler açısından fevkalade önemlidir. Faydasız ilim tabirini iki türlü anlamak mümkündür. Biri, ilmin hakikaten faydasız olması, insana zaman kaybından başka bir şey kazandırmamasıdır. Günümüzde genel kültür adı altında öğrenilen pek çok bilgiler böyledir. Öbürü, zatında faydalı olmakla birlikte amel edilmemesi sebebiyle faydasız olması, sahibini mesuliyet altında bırakmasıdır. Kişi onları bilir, başkasına söyler, ama kendisi uygulamazsa fayda yerine zarar görür.’


95. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Kim ilim talep ederse, bu işi onun geçmişteki günahlarına kefaret olur.”   

Sahbere radıyallahu anh. Tirmizî

‘Kefaret olur, yani günahlarının affına vesile olur. Zira iyi amel kötü ameli siler süpürür.’


96. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Benden Kur’an dışında bir şey yazmayın! Kur’an’dan başka bir şey yazan, onu hemen silsin!” 

Ebû Said radıyallahu anh. Müslim

‘Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemin sahabilerine bir ikazıdır bu. Hadislerin ayetlere karıştırılması ihtimalinden dolayı böyle buyurmuştur. Fakat bir süre sonra hadis yazmaya da izin vermiştir. Nitekim, sıradaki üç hadis bu izni açıkça bildirmektedir.’


97. Ben, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemden işittiğim her şeyi yazıyordum. Kureyş, “Sen her şeyi yazıyorsun, halbuki Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bir insandır, memnunken de konuşur, öfkeliyken de” diyerek beni bu işten men ettiler. Bunun üzerine yazmaktan vazgeçtim. Sonra durumu Resûlullah sallallahu aleyhi ve selleme anlattım. Parmağıyla ağzına işaret ederek, “Yaz! Nefsimi elinde tutan Allah’a yemin ederim ki bundan haktan başka bir şey çıkmaz!” buyurdu.

İbni Amr radıyallahu anh. Ebû Dâvud


98. Medineli sahabilerden biri, Resûlullah sallallahu aleyhi ve selleme, “Ya Resûlullah! Ben senden bir söz işitiyorum, çok hoşuma gidiyor, ancak hafızamda tutamıyorum” dedi. 

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, eliyle yazar gibi yaparak, “Sağ elini yardıma çağır!” buyurdu. 

Ebû Hureyre radıyallahu anh. Tirmizî


99. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin sahabileri arasında, İbni Amr dışında, benden daha çok hadis bilen yoktu. O yazıyordu, ben yazmıyordum.” 

Ebû Hureyre radıyallahu anh. Buharî


100. Bir keresinde Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin yanına girmiş, odasını doldurmuştuk. Yanı üzerine yatıyordu, bizi görünce ayaklarını topladı, “Bilin ki, benden sonra, insanlar ilim talep etmek üzere size gelecekler. Onlara merhaba deyin, selâm verin ve ilim öğretin!” buyurdu. 

Ebû Hureyre radıyallahu anh. İbni Mâce


101. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bana emretti, ben de onun için Süryani yazısını öğrendim. 

“Vallahi ben yazı işimde Yahudiye güvenemiyorum!” diye buyurmuştu. 

Zeyd İbni Sabit radıyallahu anh. Buharî

‘Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem gerekli hâllerde mektuplar ve sözleşmeler yazdırıyordu. Daha sonraki nesillere intikal eden Nebevî mirasın bir kısmı da bu yazılı belgelerdir. Bazıları şimdi bile mevcuttur, müzelerde korunmaktadır.’


102. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Her kim ilim istemek için bir yola girerse, cennet yollarından birine girmiş olur. Ondan hoşlandıkları için, melekler ilim arayanın üzerine kanatlarını gererler. Göklerdekiler, yerdekiler ve sudaki balıklar bile ilim talep edenin günahının affı için yalvarırlar. Âlimin âbide ‘ibadet edene’ üstünlüğü, dolunayın yıldızlara üstünlüğü gibidir. Şüphesiz, âlimler peygamberlerin mirasçılarıdırlar. Peygamberler, ne dinarı ne de dirhemi miras bırakmışlardır. Onların mirası ilimdir. Kim o ilmi alırsa, çok büyük bir nasibi elde etmiş olur.” 

Ebû Derda radıyallahu anh. Tirmizî


103. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“İleride fitneler ‘kargaşalar’ olacak. O fitnelerde kişi mümin olarak sabahlar, kâfir olarak akşamlar. Allah kime ilimle hayat vermişse işte onlar bu tehlikelerden  kurtulurlar.” 

Ebû Ümame radıyallahu anh. İbni Mâce


104. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Allah, benim sözümü işitip belledikten sonra başkasına ileten kimsenin yüzünü ölümden sonra dirilme gününde ak etsin. Nice ilim taşıyıcılar vardır ki âlim değildirler, ama kendilerinden daha âlim olanlara taşırlar.” 

Enes radıyallahu anh. İbni Mâce

‘İlim öğrenmeye teşvikin yanında onu yaymanın önemi de vurgulanmaktadır. Kişi vardır, ne ilim öğrenir ne de amel eder, bu adam dalalettedir. Kişi vardır, amel eder, fakat ilim bilmez, bu adam cahildir, kolay aldanır. Kişi vardır, ilim öğrenir, amel etmez, ilminden kendisi bile yararlanamaz, bunun durumu tehlikelidir. Kişi vardır, ilim öğrenir, amel de eder, ama ilmini kendine saklar, başkasına yaymaz, bu adam cimridir, mesuldür. Kişi de vardır, ilim öğrenir, kendisi amel eder, başkalarını yararlandırır, işte Efendimizin mirasını devralan hakiki âlimler bunlardır.’


105. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Şüphesiz ki Allah, ilmi insanların ellerinden söküp almaz, ilmi âlimleri almakla alır. Âlimlerden kimse kalmayınca insanlar cahil imamlar ‘önderler’ edinirler, onlara sorular sorarlar. Onlar da fetva verir, hem kendileri sapar hem de onları saptırırlar.” 

İbni Amr radıyallahu anh. Buharî

‘Hakikat ilminin âlimleri kandiller gibidirler, âlemi aydınlatırlar. Onların ölümü âlemin ölümü gibidir. İnsanlar karanlıkta kalır, önlerini göremez olurlar. O zaman körler körlere yol göstermeye kalkışır, hem sapar, hem saptırırlar. Hepsi birden uçuruma yuvarlanırlar.’


106. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Allah, kimin hayrını dilerse, onu dinde fakih yapar.” 

İbni Abbas radıyallahu anh. Tirmizî

‘Fakih, dinin inceliklerini anlayabilen âlim demektir. Terim olarak, İslâm hukukunu bilen kimseler için kullanılır.’


107. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Ölen insanların amelleri kesilir, ancak sürüp giden bir sadaka, yararlanılan bir ilim, salih bir evlat bırakan üç tip insanın ameli devam eder.” 

Ebû Hureyre radıyallahu anh. Müslim

‘Bunlar kişiye ölümünden sonra da sevap kazandırırlar. Çünkü, sebep olan yapan gibidir, diye genel bir ilke vardır.’


108. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Bu ümmetin sonradan gelenleri önceden gelenlerine lânet ettiği zamanlarda kim bir hadisi söylemeyip saklarsa, Allah’ın indirdiğini saklamış olur.” 

Câbir radıyallahu anh. İbni Mâce

‘Sonradan gelenlerin önceden gelenlere lânet etmesi ileri derecede fesada, bozulmaya ve çürümeye alâmettir. Böyle karanlık bir zamanda hakikati dile getiren bir hadis hidayet kandili gibidir, insanları hakka götürür. Bu sebeple mutlaka dile getirilmesi, yayıması gerekir. Zira nur karanlıkta daha ziyade parlar.’


109. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Miras ilmini ve Kur’an’ı öğrenin, bunları halka da öğretin, çünkü benim ruhum alınacak.” 

Ebû Hureyre radıyallahu anh. Tirmizî

‘İslâm toplumunda dinî ilimleri bilen âlimlerin bulunması gerekir. Eğer o toplum böyle âlimler yetiştirmezse hepsi vebal altında kalır. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, bu ilimleri ümmetine tavsiye buyurmuştur.’


110. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Bilin ki, rahat koltuğunda otururken, kendisine benim bir hadisim ulaştığı zaman, kişinin, “Bizimle sizin aranızda Allah’ın kitabı vardır. Onda nelere helâl denmişse onları helâl biliriz, nelere haram denmişse onları haram sayarız” diyeceği zaman yakındır. Bilin ki, Allah Resûlünün haram kıldıkları da tıpkı Allah’ın haram kıldıkları gibidir.” 

Mikdam radıyallahu anh. Tirmizî

‘Günümüzdeki bazı âlim taslaklarını görür gibi haber veren bu hadis de mucize nevindendir. Hadisin, sünnetin, bunları bilip bildirmenin önemi kesin bir ifadeyle dile getirilmiştir. Evet, Kur’an İslâmiyet âleminin güneşidir. Fakat sünnet de o güneşin ışıkları mesabesindedir. Resûlulllah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz Kur’an’ın hem en birinci müfessiri, hem de en ileri tatbikçisidir. Allah onu bütün insanlara örnek olarak göndermiştir. Bu hususa giriş sayfalarında da temas ettik, bakılabilir.’ 

 

111. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem cemaate namaz kıldırdıktan sonra şunları söyledi: 

“Sizden biri, koltuğuna kuruluyor da Allah’ın haramlarını sadece Kur’an’da indirdiklerinden ibaret mi sanıyor! Dikkat edin! Vallahi, ben duyurdum, emrettim, birçok konuda yasaklar koydum. Bunlar, Kur’an’ın bir misli kadar vardır. Belki de daha çoktur. Allah celle celâlühu, kendilerine kitap verilenlerin ‘Hıristiyanların, Yahudilerin’ evlerine izinsiz girmenizi helâl kılmamıştır. Kadınları dövmenizi helâl kılmamıştır...” 

İrbaz İbni Sariye radıyallahu anh. Ebû Dâvud

 

112. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Hikmetli söz müminin yitiğidir. Onu nerede bulursa derhal almaya herkesten fazla hak sahibidir.” 

Ebû Hureyre radıyallahu anh. Tirmizî

‘Hikmet, iyiyi kötüden ayırma bilgisi, faydalı söz, hayırlı öğüt manasına gelir. İnsana faydalı olan bilgiler nerede bulunursa bulunsun onu elde etmeye mümin daha ziyade layıktır. Zira bütün güzelliklerin kaynağı esas itibariyle dindir, insanlar onu zamanla geliştirirler. Hayırlar insanlık âlemine peygamberler eliyle getirilmiştir. Bazen o peygamber unutulur, ama izleri kalır, nesilden nesile aktarılır. Güneş battıktan sonra ısısının bir süre daha yeryüzünde kalması gibi.’


113. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Kim ilim tahsili için yola çıkarsa, geri dönünceye kadar Allah yolundadır.” 

Enes radıyallahu anh. Tirmizî


114. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“İlim üçtür. Bunlardan fazlası fazilettir. Muhkem ayet, sahih sünnet, âdil taksim.” 

İbni Amr radıyallahu anh. Ebû Dâvud

‘Muhkem ayet, anlamı açık olan ayettir. Sahih sünnet, senetli, belgeli, güvenilir kaynaklara dayalı sünnettir. Âdil taksimden maksat miras ilmidir.’


115. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“İlmi, âlimlere karşı böbürlenmek, cahillerle tartışmak ya da makam elde etmek için öğrenmeyin. Bunu yapana ateş gerekir, ateş!” 

Câbir radıyallahu anh. İbni Mâce


116. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Kim bildiği bir ilmi kendisine sorulunca gizlerse, Allah da onu ateşten bir gemle gemler.” 

Enes radıyallahu anh. İbni Mâce


117. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Allah rızası için yapılacak yardımın en üstünü, kişinin bir ilim öğrendikten sonra onu Müslüman kardeşine öğretmesidir.” 

Ebû Hureyre radıyallahu anh. İbni Mâce


118. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Mümin, sonu cennet olana kadar hayır işitmekten asla doymayacak.” 

Ebû Said radıyallahu anh. Tirmizî

 

119. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Bir fakih şeytan için bin abidden daha çetindir.’

İbni Abbas radıyallahu anh. Tirmizî

 ‘Fakih, dinin inceliklerini anlayabilen âlim demektir. Âbid ise, ibadet eden manasına gelir. Hakla bâtılı ayırarak insanları aydınlatan bir âlim şeytanın en büyük hasmıdır.”   


120. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Yok edilmeden önce ilmi öğrenmelisiniz. Onun yok edilmesi, ortadan kaldırılmasıdır. Âlim ve talebe sevapta ortaktırlar, öbür insanlarda hayır yoktur!” buyurdu. 

Ebû Ümame radıyallahu anh. İbni Mâce


121. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile beraberdik. Gökyüzüne dikkatle baktıktan sonra, “Şu anlar, ilmin insanlardan kapıp kaçırıldığı zamanlardır. Öyle ki, bu konuda insanların elinden bir şey gelmez!” buyurdu. 

Bunun üzerine, Ziyad İbni Lebid, “Bizler Kur’an’ı okuyorken ilim bizlerden nasıl kapıp kaçırılır? Vallahi biz onu hem okuyacağız, hem de çocuklarımıza ve kadınlarımıza okutacağız!” dedi. 

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem de ona, “Anasız kalasın, ey Ziyad! Ben seni Medine âlimlerinden sayıyordum. İşte Tevrat, işte İncil! Yahudilerin ve Hıristiyanların ne işine yarıyor!” buyurdu. 

Ebû Derda radıyallahu anh. Tirmizî

‘Kur’an yok olmayacak, fakat müminler ondan faydalanmayacaklar. Bu da onların cahil kalmalarına sebep olacak. Bu haber de aynen gerçekleşmiş, Kur’an duvarlarda bir resim gibi bırakılmıştır.’


122. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem mescitte otururken üç adam geldi. İkisi Resûlullah sallallahu aleyhi ve selleme yönelerek önünde durdular. Birinci adam uygun bir yere oturdu. İkincisi, onun gerisine oturdu. Üçüncü adam dönüp gitti. 

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, “Size üç adam hakkında bilgi vereyim mi? Bunlardan biri Allah’a sığındı, Allah da onu himayesine aldı. Diğeri hayâ etti, Allah da onun bu hayalı tavrını kabul etti. Üçüncüsü ise geri döndü, Allah da ondan yüz çevirdi.” 

Ebû Vâkid el-Leysî radıyallahu anh. Buharî


123. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: 

“İlim talebi her Müslüman’a farzdır. İlmi, ona layık olmayan kimseye öğretmek, domuzun boynuna elmas, inci, altın gibi değerli takılar takmaya benzer.” 

Enes radıyallahu anh. İbni Mâce

‘Evet, ilim her Müslümana farzdır, ama hangi ilim? Ve ne kadarı? Bu hususta âlimlerimiz veciz bir izah yaparlar: Ameli farz olanın ilmi de farzdır. Söz gelişi, bir çocuk rüşde erdi mi gusül ona farz olur, o zaman gusül ilmini öğrenmek de farz olur. Zengin olana hac farz olur, onunla birlikte hac ilmi de farz olur. Öbür ameller de böyledir. Öz hâlinde iman ilmi ise daimî farzdır. Çünkü bunun belirli bir zamanı yoktur.’

 

124. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, bana, “Ey Ebû Zerr! Senin evden ayrılıp Allah’ın kitabından bir ayet öğrenmen, yüz rekat namaz kılmandan daha hayırlıdır. İlimden bir bölüm öğrenmen, onunla amel edilsin ya da edilmesin, bin rekat namazdan daha hayırlıdır” buyurdu.

Ebû Zerr radıyallahu anh. İbni Mâce

‘Hadiste sözü edilen namazlar nafile namazlardır.’


125. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem mescide girince halka olmuş oturan iki topluluk gördü. Birinci topluluktaki kimseler Kur’an okuyor ve Allah’a yalvarıyorlardı. Öbür topluluktakilerse, ilim öğreniyor ve öğretiyorlardı. 

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, “Her ikisi de hayır üzeredir. Şunlar Kur’an okuyor, Allah’a yalvarıyorlar. Allah, dilerse onlara verir, dilemezse vermez. Bunlar ise, öğrenip öğretiyorlar. Ben de bir muallim ‘öğretmen’ olarak gönderildim!” buyurdu ve ilim halkasına oturdu. 

İbni Amr radıyallahu anh. İbni Mâce

‘Zira ibadetin faydası kişinin şahsınadır, oysa ilmin faydası umumadır. İnsanlara rehberlik etmek için gönderilen Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemin konumuna ilim halkası daha uygundur.’

  

126. Resûlullah sallallahu aleyhi ve selleme, biri âbid, öbürü âlim olan iki kişiden söz edilmişti. 

“Âlimin âbide üstünlüğü, benim, sizden birinize üstünlüğüm gibidir. Allah, melekleri, göklerde bulunanlar, yuvalarındaki karıncalara, denizlerdeki balıklara varıncaya kadar yeryüzündeki bütün yaratıklar, halka hayrı öğreten kimsenin affı için dua ederler” buyurdu. 

Ebû Ümame radıyallahu anh. Tirmizî


127. “Ya Resûlullah! Ben, senden pek çok hadis işittim. Ancak sonradan işittiklerimin önceden işittiklerimi unutturmasından korkuyorum. Bana geniş anlamlı bir söz söyle!” dedim. 

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, “Allah’tan sakınarak bildiklerini uygula, günahlardan uzak dur!” buyurdu.” 

Yezid İbni Seleme radıyallahu anh. Tirmizî


128. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“İnsanlar bilgi edinmek maksadıyla size sorular sormayı sürdürürlerken, sonunda, “Anladık, Allah her şeyin yaratıcısıdır. Peki Allah’ı kim yarattı?” diyecekler. 

Ebû Hureyre radıyallahu anh. Buharî

‘Bu soru daha sonraki insanlar tarafından aynen sorulmuştur. Oysa Allah, tanımı icabı, yaratan fakat yaratılmayandır. Yaratılan varlık ilâh olamaz. Allah’ı kim yarattı diye soran kişi öncelikle Allah’ı yaratılan bir varlık olarak kabul ediyor, sonra da sorusunu ona dayandırıyor. Bu bir safsatadır, aldatmadır. Allah yaratılan bir varlık olamaz ki yaratıcısı sorulsun, diye cevap vermek gerekir. Not: Bu tür soruların cevapları Özel İnsanlar Arıyorum adı altında toplanan kitaplarımızda vardır, isteyen okuyabilir.’ 






 


006. TEBLİĞ, NEŞİR...

‘Tebliğ, ulaştırma, bildirme, iman hakikatlerini insanlara güzel bir dil ve üslûpla anlatma demektir. Peygamberlerin temel görevi kendilerine verilen ilahî ilmi yaymaktır. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bu görevi layıkıyla yapmış ve ümmetine örnek olmuştur. Tebliğ sadece bildirmekten ibaret değildir, yaşayarak göstermek de gerekir. Tebliğ yapacak kişi iman ilmini iyi bilmeli, güzel bir dil ve üslûba sahip olmalı. Ayrıca, muhatabını tanımalı, ne zaman, nerede, nasıl konuşacağını bilmeli. Her hususta olduğu gibi bu hususta da yegâne örnek Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemdir.’


129. “Sen ilkin en yakın hısımlarını uyar” ayeti inince, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Safa tepesine çıkarak, “Ey Fihroğulları! Ey Adiyyoğulları!” diye haykırdı. 

Bunlar Kureyş kabilesinin boylarındandı. Çağrıyı işitip toplandılar. Resûlullah onlara, “Ben size, “Şu vadide atlılar var, sizlere saldırmak istiyorlar” desem, bana inanır mısınız?” diye sordu. 

Hepsi de, “Evet, inanırız, şimdiye kadar hiç yalanına rastlamadık, hep doğru söyledin!” diye cevap verdiler. 

“Öyleyse dinleyin! Önünüzde bekleyen şiddetli bir azabı size haber veriyorum” buyurdu. 

Ebû Leheb, “Ey Muhammed. Ey kuruyasıca! Bizi bunun için mi çağırdın?” dedi. 

Bunun üzerine: “Elleri kurusun Ebû Lehebin! Kurudu da!” diye başlayan Tebbet suresi nazil oldu.  

İbni Abbas radıyallahu anh. Buharî  


130. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Din nasihatten ibarettir!” 

Yanındakiler, “Kimin için Ya Resûlullah?” diye sordular. 

“Allah için, Kitabı için, Resûlü için, Müslümanların imamları ve hepsi için! Müslüman Müslümanın kardeşidir. Ona olan yardımını kesmez, ona yalan söylemez, ona zulmetmez. Her biriniz kardeşinin aynasıdır, onda bir rahatsızlık görürse bunu ondan gidersin.” 

Ebû Hureyre radıyallahu anh. Tirmizî

‘Bu hadiste nasihat kelimesi, “hakkında iyi olanı istemek” anlamındadır. Allah için nasihat, onun emirlerini yapmaktır. Kitap için nasihat, Kur’an’ı okuyup uygulamaktır. Resûle nasihat, izince yürümektir. İmamlara, yani önderlere, liderlere nasihat, onlara hakkı hatırlatmaktır. Müslümanlara nasihat, onlara iyiyi anlatmak ve iyi davranmaktır.’


131. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: 

“Kolaylaştırın, zorlaştırmayın ve müjdeleyin, ısındırın, tiksindirmeyin.” 

Enes radıyallahu anh. Buharî

‘İslâmı anlatan kimselerin titizlikle uymaları gereken bir ilkedir bu. Aksi hâlde insanlar imandan mahrum kalır, dinden soğur, vebali de sebep olanın omuzuna biner.’ 


132. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Hayra delalet eden onu yapan gibidir.” 

Enes radıyallahu anh Tirmizî

‘Hayra delalet eden, yani iyi şeylere vesile olan, hayırlı işlerde önderlik eden.’


133. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Kim bir hidayete ‘doğru olana’ davet ederse, buna uyanların sevaplarının bir misli ona gelir ve bu durum, onların ücretlerinden hiçbir şey eksiltmez. Kim bir dalalete ‘sapkınlığa’ davet ederse, buna uyanların günahlarından bir misli de ona gelir ve bu onların günahlarından hiçbir eksiltme yapmaz.” 

Ebû Hureyre radıyallahu anh. Müslim


134. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Allah adına yemin ederim ki, senin yol göstermenle bir tek kişinin doğru yola girmesi, senin için, değerli develerden oluşan sürülerden daha iyidir. 

Sehl radıyallahu anh. Buharî

‘Bu sözün o zamanki muhataplarının en kıymetli malı deve olduğu için deve sürüleri buyurulmuştur.’


135. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Bir ayet bile olsa benden işittiklerinizi başkalarına iletin. İsrailoğullarının başlarına gelenleri de anlatın, bunda bir sakınca yok. Ancak, kim benim adıma bilerek yalan söylerse cehennemdeki yerini hazırlasın!” 

İbni Amr radıyallahu anh. Buharî

‘Bu hadiste şiddetli bir tehdit vardır. Bu sebeple, gerek sahabiler, gerekse onlardan sonra gelen kimseler hadis naklinde büyük bir titizlik göstermişler, hadis âlimleri de onların yolunda yürümüşlerdir.’


136. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Allah, bizden bir söz işitip de başkalarına aynen bildiren kişinin yüzünü ak etsin! Kendisine bildirilen niceleri vardır ki, işitenden daha kavrayıcıdır.” 

İbni Mesûd radıyallahu anh. Tirmizî


137. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“İnsanlara anlayacakları şeyleri anlatın. Allah ve Resûlünün yalanlamalarını ister misiniz?” 

Hazreti Ali radıyallahu anh. Buharî

‘Belâgat, söylenen sözün muhataba uygun olmasıdır. Herkese seviyesine göre söz söylemek tebliğin önemli bir düsturudur. Aksi hâlde inkâra giderler. Muhatabın seviyesini nazara almadan konuşan ve yazan kişilerden bunun hesabı sorulur.’   


138. İbni Abbas radıyallahu anh bana dedi ki: 

“İnsanlara haftada bir kere hadis anlat. Buna uymazsan iki kere olsun. Daha çok yapmak istersen üç olsun. Sakın halkı Kur’an’dan usandırma! Halk kendi meselelerini konuşurken, onların sözlerini keserek bir şeyler anlatıp onları bıktırdığını görmeyeyim! Onlar konuşurken sus ve dinle. Onlar sana gelip, “Konuş!” derlerse, istiyorlar demektir, o zaman konuşursun. Dua ederken kâfiyeli söz söylemekten kaçın! Ben, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ve onun güzide sahabileri devrinde yaşadım, onlar bunu yapmıyorlardı.” 

İkrime rahimehullah. Buharî


139. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Zalim sultanın yanında gerçeği söylemek en büyük cihattandır.” 

Ebû Said radıyallahu anh. Tirmizî

‘Cihad sadece kılıçla, topla, tüfekle olmaz. İlimle, hikmetle, malla da olur. Hakkı söylemek de cihaddır. Muhatabın konumu ne kadar yüksek olursa hakkı söyleme sevabı da o nisbette çok olur. Ancak, kişinin her hakkı söylemeye hakkı yoktur. Söyleyecek kişinin nitelikleri önemlidir. Keza, ne zaman, nerede, hangi üslûpla söylenecek meselesi de göz ardı edilmemelidir.’ 

  

140. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“İsrailoğulları bir kısım günahlar işlemeye başlayınca, âlimleri onları vazgeçirmeye çalıştılar. Ancak onlar bunları dinlemediler. Bir zaman sonra âlimler de onlarla düşüp kalkmaya, dayanışma içine girmeye ve beraberce içmeye başladılar. Allah, birinin sapmasını öbürününkine katarak küfürlerini artırdı. Hayır! Nefsimi kudret elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, onları hak adına kötülüklerden alıkoymazsanız siz de aynı duruma düşersiniz! 

İbni Mesûd radıyallahu anh. Tirmizî

‘Bu hadisten anlıyoruz ki, insanları kötü olandan men edip iyi olana yönlendirme meselesinde âlimlere önemli bir görev düşmektedir.’  


141. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Bünyesinde kötülükler işlenen bir toplum, bu kötülükleri yok edecek güçte olduğu hâlde vurdumduymaz davranır da seyirci kalırsa, Allah’ın, hepsini saran genel bir belâ göndermesi yakındır! 

Kays radıyallahu anh. Tirmizî 

‘Umumi musibetler ekseriyetin hatasından dolayı gönderilir. Az sayıda kimse kötülükler yapıyor da öbürleri vurdumduymaz davranıyorlarsa hata genelleşir. Bu sebeple, başlarına arzî ve semavî felaketler gelir. Zira, kimi hoş görerek, kimi taraftar olarak, kimi vurdumduymaz davranarak kötülüklere ortak olmuşlardır.’


142. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Nefsimi kudret elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, ya iyiyi emreder, kötüden men edersiniz ya da Allah size yakında hepinizi etkileyecek bir belâ gönderir. O zaman yalvarır durursunuz, ama duanız kabul edilmez.” 

Huzeyfe radıyallahu anh. Tirmizî

‘Bir toplumda kötülükler sel gibi akıyor da bireyler vurdumduymaz davranıyorlarsa, şer umumiyet kazanmış demektir. İşte o zaman duaları da kabul edilmemeye başlar.’

 

143. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Sizler yardım görecek, ganimetler elde edecek ve birçok memleketler fethedeceksiniz. Sizden bu vakte erişen olursa, Allah’tan sakınsın, iyiyi emretsin, kötüden alıkoysun.”      

İbni Mesûd radıyallahu anh. Tirmizî 


144. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Yeryüzünde bir kötülük yapılırken olaya tanık olan kişi bunu kötülerse, o kötülüğü görmemiş gibi olur, zararından kurtulur. O kötülüğe tanık olmadığı hâlde, olup biteni işitince memnun kalan kimse, sanki tanık olmuş gibi manen zarar görür.” 

Urs İbni Amire radıyallahu anh. Ebû Dâvud

 

145. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: 

“Allah benden önce de peygamberler gönderdi. Her peygamberin, ümmetinden yardımcıları ve arkadaşları oldu. Bunlar, peygamberlerinin bıraktıklarıyla amel eder, emirlerini yerine getirirlerdi. Sonra, bu peygamberlerin ardından öyle kötülükler ortaya çıktı ki, kendilerine emredilmeyeni yaptılar da yapmadıklarını söylediler! Bunlara karşı eliyle cihad eden mümindir, diliyle cihad eden mümindir, kalbiyle cihad eden mümindir. Bunların dışında kalanlarda zerre kadar iman yoktur! 

İbni Mesûd radıyallahu anh. Müslim

 

146. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: 

“Sizden, dinin reddettiği bir şeyi gören olursa, onu eliyle düzeltsin, buna gücü yetmezse diliyle, buna da gücü yetmezse kalbiyle, ki bu ‘sonuncusu’ imanın en zayıfıdır.” 

Ebû Said radıyallahu anh. Müslim

‘Allah kişiye takati oranında yük yükler. Hadisteki el yetki sahiplerinin eli, yani gücüdür, dil âlimlerin, sözü dinlenenlerin dilidir, kalben muhalefet etmekse ne elini, ne de dilini kullanacak durumda olmayanların hâlidir.’


147. Ben, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin terkisindeydim. Bana şu nasihatte bulundu: 

“Yavrum! Allah’a karşı edebini koru ki Allah da seni korusun! Allah’ın haklarını gözet ki o da seni gözetsin. Bollukta Allah’ı tanı ki darlıkta da o seni tanısın. Ner istersen Allah’tan iste. Yardım dileyeceksen Allah’tan dile. Çünkü, Allah yazmamışsa, sana faydalı olmak için kulların hepsi bir araya gelseler, buna güçleri yetmez. Allah yazmamışsa, sana bir zarar vermek üzere hepsi bir araya gelseler, buna da güçleri yetmez. Kalemlerin mürekkebi kurudu ve sayfalar dürüldü. Sen, kesinkes inanarak ve razı olarak Allah için çalışmaya güç yetirebilirsen çalış. Buna güç yetiremezsen bil ki, hoşuna gitmeyen bir mesele için sabırlı davranmakta nice hayırlar vardır. Allah’ın yardımı sabırla gelir. Kurtuluş da sıkıntıyla gelir. Zorlukta da kolaylık vardır. Bir zorluk iki kolaylığı asla alt edemez.” 

İbni Abbas radıyallahu anh. Tirmizî


148. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, Yüce Rabbinin şu sözlerini anlattı: 

“Ey kullarım! Ben nefsime zulmü haram ettim, onu sizin aranızda da haram kıldım. Öyleyse birbirinize zulmetmeyin. 

Ey kullarım! Hidayete ‘doğru yola’ eriştirdiklerim dışında hepiniz yanlış yollardasınız. Öyleyse benden hidayet isteyin de size hidayet edeyim! 

Ey kullarım! Benim yedirdiklerim hariç, hepiniz açsınız. Öyleyse benden yiyecek isteyin de size yiyecek vereyim! 

Ey kullarım! Benim giydirdiklerimden hariç hepiniz çıplaksınız! Öyleyse benden giyim isteyin de sizleri giydireyim! 

Ey kullarım! Sizler gece gündüz hata yapıyorsunuz. Ben ise bütün günahları affederim. Öyleyse benden bağışlanma isteyin ki sizleri bağışlayayım. 

Ey kullarım! Bana zarar verme makamına ulaşamazsınız ki bana zarar veresiniz! Bana fayda verme mertebesine de ulaşamazsınız ki bana menfaat veresiniz. 

Ey kullarım! Eğer sizin öncekileriniz, sonrakileriniz, insanların, cinlerin hepsi içinizden en takvalı olanınızın kalbi üzere olsaydınız, bu durum benim mülkümde hiç bir şeyi zerre kadar bile artırmazdı. 

Ey kullarım! Eğer sizin öncekileriniz, sonrakileriniz, insanların, cinlerin hepsi içinizden en günahkâr kimsenin kalbi üzere olsaydınız, bu durum benim mülkümden zerre kadar bir eksiklik meydana getirmezdi. 

Ey kullarım! Eğer sizin öncekileriniz, sonrakileriniz, insanların, cinlerin hepsi bir düzlükte toplanıp benden isteklerde bulunsaydınız, ben de her insana istediğini verseydim, bu durum, benim katımda olandan, denize batırılan iğne denizden neyi eksiltirse ancak o kadar bir noksanlık meydana getirirdi. 

Ey kullarım! Sizin yapıp ettiklerinizi sizin için hesaba katıyorum. Sonra bunların karşılığını size ödeyeceğim. Öyleyse sizden kim bir hayırla karşılaşırsa Allah’a hamd etsin. Kim de hayır değil de başka bir şey bulursa, kendinden başka bir şeyi kınamasın.” 

Ebû Zerr radıyallahu anh. Müslim






007. TEMSİLLER, KISSALAR...

‘Kıssa, ibretli hikaye, dillerde dolaşan ünlü öykü demektir. Temsil ise, misal vermek, soyut manayı iyice anlatabilmek için somut örnek sunmak, karşılaştırmak, örneklemek diye tarif edilir. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, ince ve uzak manaları zihne kabul ettirmek için güzel temsiller vermiş, ibretlik kıssalar anlatmış, muhataplarını bunlarla ikna etmiştir. Esasen temsillerle ve öykülerle anlatmak Kur’an üslûbunun özelliklerindendir. Her hususta Kur’an’ı rehber edinen Efendimiz, üslûpta da yine onu örnek almıştır.’



149. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bize bazı geceler sabaha kadar İsrailoğullarıyla ilgili kıssalar  anlatır, namaz vakti girince son verirdi. 

İbni Amr radıyallahu anh. Ebû Dâvud


150. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem anlattı: 

İsrailoğullarından üç kişi vardı: Biri ala tenli, biri kel, biri de kör idi. Allah bunları sınamak istedi. Her birine insan suretinde bir melek gönderdi. 

Melek önce ala tenliye geldi. Ona, “En çok neyi seversin?” dedi. 

Adam, “Güzel bir renk, güzel bir ten ve insanların benden tiksinmesine sebep olan hâlin gitmesini!” dedi. 

Melek onu sıvazladı. Adamın çirkinliği hemen gitti. Rengi ve teni güzelleşti. 

Melek ona, “Hangi mala kavuşmayı seversin?” diye sordu. 

Ala tenli, “Deveye!” dedi. 

Ona hemen on aylık hamile bir deve verildi. 

Melek, “Allah bunları sana mübarek kılsın!” dedi. 

Sonra kel adamın yanına vardı. “En çok istediğin şey nedir?” dedi. 

Adam, “Güzel bir saç ve insanların benden tiksinmesine sebep olan şu hâlin gitmesini!” dedi. 

Melek, keli elleriyle sıvazladı, adamın keli yok oldu. Kendisine güzel bir saç verildi. 

Melek, “En çok hangi malı seversin?” diye sordu. 

Adam, “Sığırı!” dedi. Ona hemen gebe bir inek verildi. 

Melek, “Allah bu sığırı sana mübarek kılsın!” diye dua etti. 

Sonra kör adamın yanına vardı. “En çok neyi seversin?” diye sordu. 

Adam, “Allah’ın bana gözümü vermesini ve insanları görmeyi!” dedi. 

Melek onu sıvazladı. Allah ona görme nimetini verdi. 

Melek ona, “En çok hangi malı seversin?” diye sordu. 

Adam, “Koyunu” dedi. 

Derhal doğurgan bir koyun verildi. 

Gel zaman git zaman sığır ve deve yavruladılar, koyun da kuzuladı. Çok geçmeden birinin bir vadi dolusu develeri, diğerinin bir vadi dolusu sığırları, öbürünün de bir vadi dolusu koyunları oldu. 

Melek, ala tenlinin yanına, onun eski hâli gibi ala tenli bir adam suretinde geldi. “Ben fakir bir kimseyim. Yola devam etme imkânım kalmadı. Şu anda Allah’tan ve senden başka yardım edecek kimse yok! Sana şu güzel rengi, şu güzel cildi ve malı veren Allah aşkına bana bir deve vermeni istiyorum! Onunla yoluma devam edebilirim!” dedi. 

Adam, “Haklar söz konusu!” dedi ve yardım etmedi. 

Melek de, “Seni tanıyor gibiyim! Sen ala tenli, herkesin tiksindiği fakir bir adam değil miydin? Allah sana lütfetti” dedi. 

Adam ona kızdı, “Bu mallar bana atalarımdan kaldı!” dedi. 

Melek de, “Eğer yalan söylüyorsan Allah seni eski hâline çevirsin!” deyip gitti. 

Ve kel adamın yanına geldi. Buna da onun eski hâline benzer biçimde kel bir adam olarak göründü. Öbürüne söylediklerini söyleyerek yardım istedi. Bu da önceki gibi yardım talebini reddetti. 

Melek buna da, “Eğer yalancıysan Allah seni eski hâline çevirsin!” dedi. 

Ve ama adamın yanına gitti. Buna da onun eski hâli gibi kör bir adam suretinde göründü. “Ben fakir bir adamım, yolcuyum, yola devam etme imkânım kalmadı. Bana önce Allah sonra senden başka yardım edecek kimse yok! Sana gözünü lütfeden Allah için bana bir koyun ver ki yoluma gidebileyim!” dedi. 

Kör adam, “Ben de bir zamanlar kördüm. Allah bana göz verdi, fakirdim zengin etti. İstediğini al, istediğini bırak! Vallahi, bugün Allah adına her ne alırsan al, sana zorluk çıkarmam!” dedi. 

Melek de, “Malın senin olsun! Sizler sınandınız. Senden memnun kalındı. Öbür iki arkadaşına gazap edildi” dedi. 

Ebû Hureyre radıyallahu anh. Buharî


151. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem anlattı: 

“Sizden önce yaşamış bir kavimden üç kişi yolculuk ediyorlardı. Gün akşam oldu, geceyi geçirmek üzere bir mağaraya girdiler. Dağdan bir kaya yuvarlanıp mağaranın ağzını kapattı. İçeride mahpus kaldılar. 

Aralarında konuşurlarken, “Bizi bu kayadan ancak dualarımız kurtarabilir, güzel amellerimizi vesile ederek Allah’a yalvaralım!” dediler. 

Bunun üzerine birinci adam şöyle dedi: “Annem ve babam ihtiyardı. Ben onları her zaman kollar, saygıda ve hizmette kusur etmemeye çalışırdım. Onlardan önce ne ailemden birini ne de hayvanlarımı doyururdum. Bir gün ağaç aramak için uzaklara gitmiştim. Eve döndüğümde ikisi de uyumuştu. Onlara içirmek üzere süt sağdım. Hâlâ uyuyorlardı. Onlardan önce aileme ve hayvanlarıma yiyecek vermeyi uygun bulmadım, onları uyandırmaya da kıyamadım. Çocuklarım ayaklarımın arasında açlıktan kıvranıyorlardı. Ben ise süt kapları elimde, uyanmalarını bekliyordum. Derken şafak söktü... Allahım! Biliyorsun ki bunu senin rızan için yaptım. Yolumuzu kapatan şu taştan bizi kurtar!” 

Kaya bir miktar açıldı. Ama çıkacakları kadar değildi. 

İkinci adam şöyle dedi: “Allahım! Benim bir kuzenim vardı. Onu herkesten çok seviyordum. Ondan kâm almak istedim. Ama o bana yüz vermedi. Fakat gün geldi fakir düştü, bana başvurmak zorunda kaldı. Ona, kendisini bana vermesine karşılık yüz yirmi dinar verdim, kabul etti. 

Arzumu yerine getireceğim sırada, “Allah’ın mührünü meşru olmayan biçimde bozmak sana haramdır!” dedi. 

Bunun üzerine ben de ondan uzaklaştım, insanlar arasında en çok sevdiğim kimse olduğu hâlde onu bıraktım, verdiğim altınları da geri almadım. Allahım! Bunları senin rızan için yapmışsam, bizi bu sıkıntıdan kurtar.” 

Kaya biraz daha açıldı. Ancak onlar çıkabilecekleri kadar açılmadı. 

Üçüncü adam dedi ki: “Allahım! Ben işçiler çalıştırıyordum. Ücretlerini de derhal veriyordum. Fakat onlardan biri ücretini almadan gitti. Ben de onun parasını onun adına işlettim. Öyle ki çok malı oldu.

 Epeyce bir zaman sonra çıkageldi. “Ey Allah’ın kulu! Bana olan borcunu öde!” dedi. 

Ben de, “Bütün şu gördüğün sığır, davar, deve ve köleler senindir, hepsini al götür!” dedim. 

Adam, “Ey Allah’ın kulu! Benimle alay etme!” dedi. 

Ben de ona, “Kesinlikle alay etmiyorum. Hepsi senin, al götür!” dedim. 

Adam aldı götürdü... Allahım, bunu senin rızan için yapmışsam, bizi şu hâlden kurtar!” dedi. 

Kaya tamamen açıldı, adamlar kurtuldular ve yollarına devam ettiler.” 

İbni Ömer radıyallahu anh. Buharî

 

152. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Benden önceki peygamberlerle ben şuna benzeriz: Bir adam göz kamaştırıcı güzel bir bina yapmıştır. Ancak duvarların bir köşesinde bir tuğlalık gedik bırakmıştır. İnsanlar, evin etrafını dolaşıp evi beğenmiş, “Şu tuğla da gedik olan yere konsa çok iyi olur” demişlerdir. İşte ben o tuğlayım. Peygamberlerin sonuncusuyum.” 

Ebû Hureyre radıyallahu anh. Buharî


153. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: 

“Allah’ın benimle gönderdiği ilim ve hidayet araziye yağan bir yağmura benzer. Bazı araziler vardır, tabiatı güzeldir, suyu kabul eder, bol bitki yetiştirir. Bir kısım arazi vardır, verimli değildir, ot bitirmez, ama suyu tutar. Onun tuttuğu su ile Allah insanları yararlandırır. Bu sudan kendileri içer, hayvanlarını sular ve tarım yaparlar. Yağmur bir araziye daha düşer ki, bu ne su tutar, ne de ot bitirir.”  

Ebû Musa radıyallahu anh. Buharî

  

154. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, elindeki çubukla yere kare biçiminde bir şekil çizdi. Sonra, biri ortasına, öbürü dışına olmak üzere iki çizgi çizdi. Sonra bu çizginin ortasından ortadaki çizgiye dayanan bazı küçük çizgiler çizdi. 

Sonra da, çizdiklerini şöyle açıkladı: “Şu çizgi insandır. Şu onu saran kare çizgisi eceldir. Şu dışarı uzanan çizgi onun emelidir. Şu küçük çizgilerse musibetlerdir. İnsana, şu musibet oklarından biri yolunu şaşırarak değmese bile öbürü değer. Bu da değmezse ecel oku değer.” 

İbni Mesûd radıyallahu anh. Buharî 


155. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Benimle, Allah tarafından bana verilen hidayetin misali şudur: 

Bir adam kavmine gelip, “Düşman ordusunu gördüm, size tehlikeyi haber veriyorum, tedbir alın!” der. 

Kavminden bir kısmı onun tavsiyesine uyar, geceleyin, telaşa düşmeden oradan uzaklaşır. Bir kısmı da haberciyi yalanlar, yerinden ayrılmaz. Sabah olunca düşman ordusu onları yakalayıp mahveder. 

İşte, beni dinleyip getirdiklerime uyanlarla beni dinlemeyip Allah’tan getirdiklerimi yalanlayanlar da böyledir.” 

Ebû Musa radıyallahu anh. Buharî


156. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Ben ve insanlar şuna benzeriz: Bir adam vardır, ateş yakar, iyice parlayınca, kelebekler ve öbür yaratıklar gelip o ateşe düşerler. Adam da durmaksızın onları ateşten kurtarmaya çalışır. 

İşte, ben de belinizden tutup sizi kurtarmaya çalışıyorum, siz ise o ateşe girmeğe yelteniyorsunuz!” 

Ebû Hureyre radıyallahu anh. Buharî 


157. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: 

“Cemaatimizden bir karış da olsa uzaklaşan adam İslâm bağını boynundan çıkarıp atmış olur.” 

Ebû Zerr radıyallahu anh. Tirmizî 


158. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, “Mümin, yaprağını hiç dökmeyen yeşil bir ağaca benzer” buyurmuştu. 

İnsanlar, şu ağaçtır, bu ağaçtır diye tahminler yürüttüler. Ben, “Bu, hurma ağacıdır” demek istedim, ancak utandım ‘çünkü yaşım küçüktü’. 

Sonra Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, “Bu hurma ağacıdır” diyerek açıklama yaptı.   

İbni Ömer radıyallahu anh. Buharî

 




008. VAHİY, İLHAM, CEBRAİL ALEYHİSSELAM...

‘Vahiy, Allah tarafından peygambere bildirilen kesin bilgidir. Umumiyetle Cebrail aleyhisselâm vasıta olur. "Bilgi vermeye" vahiy dendiği gibi verilen "bilgiye" de vahiy denir. Bir de ilham vardır ki, onda genellikle melek vasıta olmaz. İlham sadece peygambere gelmez, velilere de gelir. Hatta her canlıya türlü türlü ilhamlar gelebilir. Nitekim Allah, "Biz arıya vahyettik" buyuruyor ki, buradaki vahiy ilham manasındadır. Kur’an, hem manası, hem de lafzıyla saf vahiydir. Hadisler ise, manası vahye dayanan, fakat lafzı Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem tarafından tayin edilen sözlerdir.’

 

159. Resûlullah sallallahu aleyhi ve selleme vahiy olarak ilk başlayan şey uykuda gördüğü salih rüyalardı. Rüyada her ne görürse, sabah aydınlığı gibi aynen çıkıyordu. 

Ona yalnızlık sevdirilmişti. Hira mağarasına çekilir, ailesine dönmeksizin orada birkaç gece yalnız kalır, ibadet ederdi. Oraya giderken yanına azık alır, azık tükenince Hatice radıyallahu anhanın yanına döner, azık alıp tekrar giderdi. 

Bu hâl, kendisine Hira mağarasında vahiy gelene kadar sürdü. Bir gün ona melek gelip, “Oku!” dedi. Resûlullah, “Ben okuma bilmiyorum!” cevabını verdi. 

Resûlullah, hadisenin devamını şöyle anlattı: “Ben okuma bilmiyorum deyince, melek beni tutup kucakladı, takatim kesilinceye kadar sıktı, sonra bıraktı. Tekrar, “Oku!” dedi. Ben yine, “Okuma bilmiyorum!” dedim. Beni ikinci defa kucaklayıp takatim kesilene kadar sıktı. Bıraktıktan sonra, “Oku!” dedi. Ben yine, “Okuma bilmiyorum!” dedim. Beni tekrar alıp, üçüncü kez takatim kesilene kadar sıktı. Sonra bıraktı, “Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı bir kan pıhtısından yarattı. Oku! Rabbin en büyük kerem sahibidir ki kalemle ilim belletti, insana bilmediklerini öğretti” dedi.” 

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bu vahiyleri öğrenmiş olarak döndü. Kalbinde bir titreme vardı. Hatice radıyallahu anhanın yanına geldi, “Beni örtün! Beni örtün!” buyurdu. Onu örttüler. Korkusu gidinceye kadar öyle kaldı. 

Sonra, Hatice radıyallahu anhaya başından geçenleri anlattı. “Kendim için korktum!” dedi. 

Hazreti Hatice de, “Asla korkma! Vallahi Allah seni sonsuza kadar rüsva etmeyecektir. Zira sen, yakınlarına merhametli davranırsın, doğru konuşursun, işini göremeyenlerin yükünü taşırsın. Fakire kazandırır, misafire ikramda bulunursun. Hak yolunda ortaya çıkan olaylar karşısında halka yardım edersin!” dedi. 

Sonra Hatice, Resûlullahı Varaka İbni Nevfel’e götürdü. Bu zât, Hazreti Hatice radıyallahu anhanın kuzeniydi. Cahiliye devrinde Hıristiyan olmuştu. İbranice yazmayı bilirdi. İncil’den Allah’ın dilediği kadarını İbranice olarak yazmıştı. Gözleri görmez olmuş bir ihtiyardı. 

Hatice ona, “Ey amcamın oğlu! Kardeşinin oğlunu bir dinle, bak ne söylüyor!” dedi. 

Varaka, Resûlullah sallallahu aleyhi ve selleme, “Ey kardeşimin oğlu! Neler görüyorsun?” diye sordu. 

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, gördüklerini anlattı. 

Varaka, “Bu gördüğün melektir. O, Musa aleyhisselâma da inmiştir. Keşke genç olsaydım! Keşke, kavmin seni sürgün edince hayatta olsaydım!” dedi. 

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, “Onlar beni sürecekler mi?” diye sordu. 

Varaka, “Senin getirdiğin gibi bir din getiren hiç kimse yoktur ki, ona karşı çıkılmamış olsun! O gününü görürsem sana etkili bir yardımda bulunurum!” dedi. 

Ancak, çok geçmeden Varaka vefat etti. Bu arada vahiy bir süre için kesildi. 

Aişe radıyallahu anha. Buharî

‘Resûlullah sallallahu aleyhi ve selleme vahiy gelmeye başladığı zamanlarda, bu hadisi rivayet eden Aişe radıyallahu anha validemiz henüz dünyaya gelmemişti. Efendimizun ilk hanımı Hatice radıyallahu anhadan dinlemesine de imkân yoktur. Zira onun ahir ömründe Aişe validemiz henüz küçük bir çocuktu. Şu hâlde, bu hâdiseleri Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem kendisine anlatmış, o da başkalarına nakletmiştir.’


160. Vahye ara verildi, epey zaman âyet gelmedi. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bu duruma pek üzüldü. Kendini atmak için defalarca dağların doruklarına tırmandı. Fakat her seferinde Cebrail aleyhisselâm ona görünüyor, “Ey Muhammed! Sen gerçek bir peygambersin!” diyerek onu uyarıyordu. 

Ondan sonra içi biraz yatışıp rahatlardı. Yine vahye böyle ara verilince, aynı maksatla dağın zirvesine çıkardı, fakat Cebrail aleyhisselâm yine görünür, aynı uyarıda bulunurdu. 

Aişe radıyallahu anha. Buharî.


161. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Bir ay kadar Hira mağarasında yalnız kaldım. Orada kalma süremi tamamlayınca dağdan indim. Derken, bana bir seslenen oldu. Sağıma baktım, hiçbir şey görmedim. Soluma baktım, yine bir şey görmedim. Arkama baktım bir şey görmedim. Derken başımı kaldırdım, bir şey gördüm, ama ona bakmaya dayanamadım. Hemen Hatice’nin yanına geldim, “Beni örtün!” dedim. Ardından şu ayetler indi: 

“Ey bürünen! Kalk ve uyar! Ve Rabbini tekbir et. Ve giysini tertemiz yap.” 

Bu vahyin gelişi namazın farz kılınmasından önceydi.”   

Câbir radıyallahu anh. Buharî

 

162. Resûlullah sallallahu aleyhi ve selleme vahiy indiği zaman, yüzünün yakınlarında arı uğultusu gibi bir ses işitilirdi. Yine bir gün ona vahiy geldi. Bir süre öylece kaldı. Sonra o hâl açıldı. Müminun suresinden ilk on ayeti okudu: 

“İnananlar gerçekten kurtuluşa erdiler. Onlar namazlarında huşu duyarlar. Onlar yararsız sözlerden yüz çevirirler. Onlar zekâtlarını verirler. Onlar namuslarını korurlar, eşleri ya da ellerinin altında bulunanlar dışında, çünkü bundan dolayı kınanmazlar. Bundan ötesini arayanlar ilahî sınırları aşanlardır. Onlar emanetleri ve ahitleri gözetirler. Onlar namazlarını korurlar. İşte onlardır mirasa konacaklar, Firdevs cenneti kendilerinin olacak, orada temelli kalacaklar.”  

Sonra, “Kim bu on ayeti uygularsa cennete girer” buyurdu. 

Ardından, kıbleye yöneldi, ellerini kaldırıp, “Allahım! İyiliklerimizi artır, noksanlaştırma. Bize ikram et, zillete düşürme. Bize ihsanda bulun, mahrum etme. Bizi tercih et, hasımlarımızı bize tercih etme. Allahım, bizi razı kıl, bizden de razı ol!” diye dua etti. 

Hazreti Ömer radıyallahu anh. Tirmizî


163. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem vahiy alırken meşakkat çekerdi ve benzi kül gibi olurdu. 

Ubâde radıyallahu anh. Müslim.


164. Bir gün, “Ya Resûlullah! Erkekler cihada çıkıyorlar, fakat kadınlar cihad yapamıyorlar. Biz kadınlara mirastan yarım pay veriliyor” dedim. 

Bunun üzerine Allah şu ayeti indirdi: 

“Allah’ın, kiminize kiminizden fazla verdiklerine göz dikmeyin. Erkeklere kazandıklarından bir pay vardır, kadınlara da kazandıklarından bir pay vardır. Allah’ın sınırsız lütfunu isteyin. Doğrusu, Allah her şeyi bilir.”  

Ümmü Seleme radıyallahu anha. Tirmizî

‘Kadınlar da, erkekler de Allah’ın kullarıdır. İnsan olmak bakımından bir farkları yoktur. Üstünlük takva iledir, yani imandan gelen bir hassasiyet sebebiyle kötülüklerden sakınmakladır. Allah, hikmetine uygun bir biçimde kadınlara da, erkeklere de görevler yüklemiştir. Bu iki cinsi birbirinden farklı yaratmış, her birine uygun bazı farklı yükümlülükler de vermiştir. Dünya bir imtihan meydanıdır. Nimete şükür, musibete sabır gerekir. Herkes kendi vazifesinden sorumludur. Erkeklere niçin şu verildi de bize verilmedi demek Allah’ın hikmetini ve rahmetini tenkittir. Hikmetine itimat etmek, rahmetine rıza göstermek de kulluğun gereklerindendir. Rahmete itiraz eden rahmetten mahrum kalır. O Allahtır, kulları hakkında tercihler yapar. Kula düşen onun iradesine tabi olmak, payına düşeni şükürle karşılamak, rızasına uygun ameller ederek ebedî hayatı kazanmaktır.’  


165. Resûlullah sallallahu aleyhi ve selleme, “Ya Resûlullah! Görüyorum ki her şey erkekler için, kadınlar hiçbir şekilde anılmıyor” dedim. Bunun üzerine şu ayet indi: 

“Allah, Müslüman erkeklerle Müslüman kadınlara, inanan erkeklerle inanan kadınlara, itaate devam eden erkeklerle itaate devam eden kadınlara, doğru erkeklerle doğru kadınlara, sabreden erkeklerle sabreden kadınlara, saygılı erkeklerle saygılı kadınlara, yardımlık veren erkeklerle yardımlık veren kadınlara, oruç tutan erkeklerle oruç tutan kadınlara, iffetlerini koruyan erkeklerle iffetlerini koruyan kadınlara, Allah’ı çokça anan erkeklerle çokça anan kadınlara günahlarından arınma nimeti vermiş ve büyük bir ödül hazırlamıştır.”  

Ümmü Umare radıyallahu anha. Tirmizî

 

166. Abdurrahman İbni Avf radıyallahu anhın yemek davetine gitmiştik. Yemekten sonra şarap ikram etti, içtik. Bu ziyafet şarabın haram edilmesinden önce idi. Şarap beni sarhoş etmişti. Namaz vakti gelince imam olmamı istediler. Namazda Kâfirun suresini okudum. Ancak, “Sizin taptığınıza ben tapmam” diyecek yerde, “Biz sizin taptığınıza taparız” dedim. 

Bunun üzerine, “Ey inananlar! Sarhoşken, ne dediğinizi bilene kadar, cünüpken, yolcu olmanız dışında, gusül yapana kadar, namaza yaklaşmayın” ayeti nazil oldu. 

Hazreti Ali radıyallahu anh. Tirmizî 


167. Bazı Müslümanlar, Resûlullah sallallahu aleyhi ve selleme, “İslâmdan önce biz aziz ‘saygın, üstün, güçlü’ kimselerdik, Müslüman olduktan sonra zelil duruma düştük” dediler. 

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, “Ben affetme emri aldım. Sakın müşriklerle mücadeleye kalkışmayın!” dedi. 

Ancak, hicretten sonra Allah cihadı emretti. Bu sefer de onlar durakladılar. Bunun üzerine şu ayet indi: 

“Kendilerine, “Savaştan el çekin, namazı özenle kılın, zekâtı verin” denilen kimseleri görmedin mi? Kesin bir yükümlülük olarak üzerlerine savaş yazılınca, onların bir bölümü, Allah’tan korkar gibi, hatta daha şiddetli bir korkuyla insanlardan korkuyorlar. Bunlar, “Rabbimiz! Bize niye savaş yazdın, bizi yakın bir zamana erteleseydin olmaz mıydı!” dediler. Sen de onlara “Dünyanın zevki azdır, kötülüklerden sakınanlar için ahiret daha iyidir, size kıl kadar haksızlık edilmez” de.”  

İbni Abbas radıyallahu anh. Nesaî 


168. Bir adam, Resûlullah sallallahu aleyhi ve selleme, “Et yediğim zaman kadınlara karşı arzum artıyor, şehvetim galebe çalıyor. Bu sebeple et yemeyi nefsime haram ettim” dedi. Bunun üzerine şu ayet indi: 

“Ey inananlar! Allah’ın size helâl kıldıklarının temizlerini kendinize haram yapmayın. İlahî sınırları aşmayın. Allah ilahî sınırları aşanları sevmez. Allah’ın size rızık olarak verdiklerini helâl ve temiz yollarla elde edip yeyin. Allah’tan sakının! Unutmayın ki siz ona inandınız!”   

İbni Abbas radıyallahu anh. Tirmizî 


169. Bir sefer esnasında Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemle beraberdik. Bir ara bütün askerler sıkıntıya düştüler. Münafıklardan biri olan Übey İbni Selül,  “Resûlullahın yanındakilere yardımlık vermeyin de etrafından dağılsınlar” dedi. Ayrıca, sözlerine şunu da ekledi: “Hele Medine’ye bir dönelim, saygın olanlar düşkün olanları oradan sürüp çıkaracaklardır.” 

Ben bu konuşmayı Resûlullaha bildirdim. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Übey İbni Selül’e adam göndererek yanına çağırtıp, “Böyle mi söyledin?” diye sordu. 

İbni Selül söylediklerini inkâr etti. 

Bunun üzerine bazı kimseler, “Zeyd, Resûlullah sallallahu aleyhi ve selleme yalan söyledi” dediler. 

Bu sözlerine çok üzüldüm. Ardından, beni tasdik etmek üzere Allah şu vahyi indirdi: 

“O münafıklar sana, “Senin Allah’ın peygamberi olduğuna tanıklık ederiz” dediler. Allah biliyor, sen elbette onun peygamberisin. Allah, hiç şüphesiz o münafıkların yalancı olduklarına şahitlik eder!”  

Zeyd İbni Erkam radıyallahu anh. Buharî 


170. Biz, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemle birlikte namaz kılarken, yiyecek maddesi taşıyan bir kervan geldi. Cemaatte bulunanlar kervanı karşılamaya koştular. Camide on iki kişi kaldı. Ebû Bekir radıyallahu anh ve Ömer radıyallahu anh kalanlar arasındaydılar. Bu durum üzerine şu ayet indi: 

“Oysa, bir alım satım fırsatı ya da eğlence imkânı görünce, hemen ona fırlarlar da seni ayakta bırakıverirler. “Allah katında olan, eğlenceden de, alım satımdan da iyidir, çünkü Allah rızık verenlerin en iyisidir” de.”  

 Câbir radıyallahu anh. Buharî 


171. Medineli Müslümanlar, hac yapıp da döndükleri zaman, evlerine kapılarından girmezlerdi. Onlardan biri hac dönüşü kapıdan evine girdi. Fakat hemşehrileri onu bu davranışı sebebiyle kınadılar. Bunun üzerine şu ayet nazil oldu: 

“Evlere arkalarından girmeniz erdem sayılmaz. Erdemli kimse, kötülüklerden sakınan kimsedir. Evlere kapılarından girin.”   

Bera radıyallahu anh. Buharî 


172. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin vefatından sonra, Ömer radıyallahu anh, Ebubekir radıyallahu anha, “Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Ümmü Eymen radıyallahu anhayı ziyaret ederdi, gel biz de ziyaret edelim” dedi. 

Gittiler. 

Ümmü Eymen onları görünce ağladı. 

“Niye ağlıyorsun? Resûlullah için Allah katında bulunanın daha hayırlı olduğunu bilmiyor musun?” dediler. 

Ümmü Eymen, “Bilmez olur muyum! Allah katında olan Resûlullah için elbette daha hayırlıdır. Beni ağlatan, semadan gelen vahyin kesilmiş olmasıdır!” dedi. 

Bu söz onları da hüzünlendirdi, Ümmü Eymen radıyallahu anha ile birlikte onlar da ağladılar. 

Enes radıyallahu anh. Müslim


173. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Ben size kendi irademle ne bir şey emrediyor ne de sizi bir şeyden men ediyorum. Ben sadece bana emredileni yapıyorum.” 

Ebû Hureyre radıyallahu anh. Buharî


174. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Bilin ki, ben bir beşerim. Size dininizle ilgili bir emirde bulunursam onu derhal alın. Eğer kendi görüşüme dayanan bir şey emredersem, bilin ki ben bir insanım!” 

Rafi İbni Hadîc radıyallahu anh. Müslim


175. Resûlullah sallallahu aleyhi ve selleme inen en son ayet faizle ilgili ayettir. 

İbni Abbas radıyallahu anh. Buharî






009. BAZI AYETLERİN NÜZUL SEBEPLERİ...

‘Kur’an’ı teşkil eden sureler ve ayetler genellikle bir hadise üzerine inmiştir. Yaşanan bir olay, bir soru ya da söylenen bir söz ayetlerin inmesine sebep olmuştur. Bunlara esbab-ı nüzul, yani nüzul sebepleri denir. Kur’an’ın anlaşılmasında bunları bilmenin önemli rolü vardır. Müfessirler, tefsir kitaplarında nüzul sebepleriyle ilgili hadislerden bolca faydalanmışlardır. Bunların örneklerinden bir kısmı daha önceki bölümde geçmişti. Bu bölümde de bazı ayetlerin iniş sebepleri anlatılmaktadır.’


176. Ebû Talib hastalanınca, Kureyş kabilesi ve Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem onu görmeye gittiler. Ebû Talib’in yanında bir kişilik boş yer vardı. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin oturmasını önlemek için, Ebû Cehil hemen oraya oturdu. Kureyş kabilesinin ileri gelenleri, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemi Ebû Talib’e şikayet ettiler. 

Ebû Talib, “Ey kardeşimin oğlu! Kavminden ne istiyorsun?” dedi. 

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, “Kendilerinden bir kelimeyi söylemelerini istiyorum. Eğer söylerlerse, bütün Araplar o kelime sayesinde kendilerine uyacak ve Arap olmayanlar vergi ödeyecekler” dedi. 

Ebû Talib, “Yani tek bir kelime mi?” diye sordu. 

Resûllullah sallallahu aleyhi ve sellem, “Evet amcacığım, bir tek kelime! Lâilahe İllallah diyecekler.” 

Bunun üzerine Kureyş müşrikleri, “Tek Allah mı! Biz son dinde bunu işitmedik, bu bir uydurmadır!” dediler. 

Bunun üzerine şu ayetler indi: 

“Sad. Ve andolsun öğütlerle dolu olan Kur’an’a! İnkâr edenler boş bir gurura kapılmış ve doğru yoldan ayrılarak aykırı yollara sapmışlardır. Onlardan önce nice nesilleri yerle bir ettik, çığlıklar kopardılar, çünkü kurtuluş zamanı geçip gitmişti. Gerçeği inkâr edenler, kendi içlerinden bir uyarıcının gelmesine şaştılar da dediler: “Bu yalan uyduran bir büyücüdür.” “Onca ilahı bir tek ilâh mı yaptı? Ne tuhaf!” “Onların bir takım seçkinleri, “Yürüyün de ilahlarınız konusunda direnin, sizden beklenen de budur!” deyip gittiler. “Biz bunu son dinde de işitmedik, bu kesinlikle uydurmadır.” “Kurán aramızda ona mı indirildi!” dediler.”  

İbni Abbas radıyallahu anh. Tirmizî

 

177. Abese suresi âmâ olan ‘iki gözü de görmeyen’ İbni Ümm-i Mektum hakkında inmiştir. 

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem müşriklerin ileri gelenlerinden biriyle konuşuyordu. 

O sırada İbni Ümmi Mektum geldi, “Ya Resûlullah beni irşad et!” dedi. 

Resûlullah, müşrikle konuştuğu için ona cevap vermedi. O ısrar edince, ondan yüzünü çevirdi. Öbürüne anlatıyor, soru soruyor, o da “Hayır!” diyordu. İşte, sure bunun üzerine indi. 

Aişe radıyallahu anh. Tirmizî 


178. Havle radıyallahu anha, Resûlullah sallallahu aleyhi ve selleme evlenme teklifi yapan kadınlardan biriydi. Ben, “Kadın kısmı bir erkeğe evlenme teklifi yapmaktan sıkılmaz mı!” diyerek böyle yapanları kınardım. 

“Onlardan dilediğini bırakır, dilediğini yanına alabilirsin. Bıraktıklarından da, hangisini dilersen onu yanına almanda sana bir vebal yoktur” ayeti inince, “Ya Resûlullah! Görüyorum ki, Rabbin seni memnun etmekte gecikmiyor!” dedim. 

Aişe radıyallahu anha. Buharî

‘Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, her hususta olduğu gibi evlilikleri hususunda da vahye göre davranmıştır. Peygamberimizi fevkalade kıskanan Aişe validemiz, arzusu hilâfına inen bu ayet üzerine yukarıdaki tarizli sözü söylemiştir.’ 


179. İki Yahudi konuşuyorlardı. Biri öbürüne, “Gel, seninle şu Peygambere gidelim de bir şeyler soralım” dedi. 

Öbürü, “Ona peygamber deme! Kendisinden Peygamber diye söz ettiğini duyarsa pek sevinir” dedi. 

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin yanına vardılar, sınamak maksadıyla dokuz ayet hakkında sorular sordular. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, “Allah’ın yanı sıra başka ilâh edinmeyin, hırsızlık yapmayın, zina etmeyin. Allah’ın haram kıldığı cana kıymayın, masum birini öldürtmek için sultana gammazlamayın, büyü yapmayın, faiz yemeyin, günahsız kadına zina iftirası atmayın, savaş sırasında cepheyi koyup kaçmayın. Ey Yahudiler! Bilhassa sizin için söylüyorum ki septi ‘cumartesi yasağını’ çiğnemeyin!” buyurdu. 

Bunun üzerine Yahudiler, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin ellerini, ayaklarını öptüler, “Şahadet ederiz ki sen peygambersin!” dediler. 

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem onlara, “Öyleyse niye bana uymuyorsunuz?” diye sordu. 

 “Sana uyduğumuz takdirde Yahudilerin bizi öldürmesinden korkuyoruz” diye cevap verdiler. 

Saffan radıyallahu anh. Tirmizî 


180. Müşrikler, Resûlullah sallallahu aleyhi ve selleme, “Rabbini bize tanıt!” dediler. 

Bunun üzerine İhlas suresi indi. 

Übey İbni Ka’b radıyallahu anh. Tirmizî

İhlas suresinin kısacık bir meali şöyledir: De ki: Allah birdir. Bütün varlıkların ona ihtiyacı vardır, ama onun hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. Doğurmamıştır, doğurulmamıştır. Onun eşi, benzeri, dengi yoktur, olmamıştır, olamaz. O, her bakımdan birdir, tektir, yegane ilahtır.’ 


181. Müslümanlardan bir grup, sürüsünü otlatan bir adama rastladılar. Adam, onlara “selâmünaleyküm” diye selâm verdi. Buna rağmen adamı yakalayıp öldürdüler ve sürüsüne el koydular. Bunun üzerine şu ayet indi: 

“Ey inananlar! Allah yolunda yürürken her şeyin iç yüzünü iyice anlayın. Size İslâma uygun bir selâm vererek inancını dile getirene, dünya hayatının geçici malına göz dikerek, “Sen mümin değilsin” demeyin. Allah katında nice değerli mallar vardır. Önceleri siz de onlar gibiydiniz. Allah size lütfetti de inanca eriştirdi. Öyleyse iyice araştırıp anlayın. Allah yapıp ettiklerinizin hepsinden haberlidir.”   

İbni Abbas radıyallahu anh. Buharî

İslâma göre selam vermenin imana alamet sayılması dikkate şayandır.’ 


182. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem namaz kılarken Ebû Cehil gelip, hiddetle, “Ben seni bundan men etmedim mi!” dedi. 

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem namazdan çıkıp Ebû Cehil’i iyice azarladı. 

Bunun üzerine Ebû Cehil, “Biliyorsun ki Mekke’de adamı en çok olan benim!” dedi. 

Onun bu sözüne karşılık Allah şu ayeti indirdi: 

“O zaman çağırsın bakalım meclisini! Biz de çağırırız azap meleklerini!”   

İbni Abbas radıyallahu anh. Tirmizî


183. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Uhud gazasına giderken, onunla birlikte yola çıkanlardan bir kısmı geri döndüler. Bunun üzerine, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin sahabileri ikiye ayrıldılar. Bir kısmı, “Bunları öldürelim” diyor, öbürleri ise, “Hayır, onları öldürmeyelim” diyorlardı. Bu ihtilafla ilgili olarak şu ayet indi: 

“Münafıklar ‘inanmayıp da inanır görünen ikiyüzlüler’ konusunda niye ikiye ayrıldınız! Allah onları yapıp ettikleri yüzünden tepetaklak etmiştir. Allah’ın saptırdığını siz mi yola getireceksiniz?! Allah birini saptırırsa, artık sen ona yol bulamazsın!”   

Resûlullah da şöyle buyurdu: “Burası Medine şehridir. Deccalı sürüp çıkarır, tıpkı körüğün demirdeki pası çıkarması gibi.” 

Zeyd İbni Sabit radıyallahu anh. Buharî


184. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, bir kısım Yahudi’nin yanına uğramıştı. İçlerinden kimi, “Muhammed’e ruh hakkında soru sorun” dedi. Kimi de, “Sakın sormayın, hoşunuza gitmeyecek şeyler işitirsiniz!” dedi. 

Sonunda, “Ey Muhammed! Bize ruh hakkında bilgi ver” dediler. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bir süre sessizce bekledi. Anladım ki kendisine vahiy iniyor. Sonra okudu: 

“Sana ruhtan soruyorlar. “Ruh, Rabbimin emrindendir ve size ilimden ancak pek az verilmiştir” de.”  

İbni Mesûd radıyallahu anh. Buharî

‘Rabbimin emrindendir, yani insanın kavrayış alanına girmeyen eserlerinden biridir. Bedenin sultanı olan ruh, nurani, şuurlu, diri ve harici vücut sahibi bir varlıktır. Ruh hâdistir, sonradan yaratılmıştır, ama ebedîdir. Birdir, bölünmez, parçalara ayrılmaz. Tesirleriyle bedenin her yerinde bulunur, fakat mekânı yoktur. Bedenin içinde olmadığı gibi dışında da değildir. Ona ne uzaktır ne de yakın. Bütün işleri aynı anda idare eder, bir iş diğerine engel olmaz. O, tabiattaki kanunlara benzer. Eğer kanun şuurlu olsaydı ruh gibi olurdu. Ruh, kendisinin ve diğer varlıkların farkındadır...

 

185. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin arkasında çok güzel bir kadın namaz kılıyordu. Cemaatten bazıları onu görmemek için ön safa kaçıyor, bazıları da en arka safa geliyor, eğildiği zaman koltuk altından ona bakıyorlardı. Bu durum üzerine Allah şu ayeti indirdi: 

“Andolsun ki, sizden önde olanları da, geride kalanları da Biz biliriz!”   

İbni Abbas radıyallahu anh. Tirmizî

‘Efendimiz zamanında münafıklar da mescide gelir, güya namaz kılarlardı. Fakat onların iç yüzleri bu gibi davranışlarından belli olurdu.’

  

186. Rabbim, üç konuda arzuma uygun ayetler indirdi: 

“Ya Resûlullah! İbrahim aleyhisselâmın makamında bir namaz yeri edinsen!” dedim, “İbrahim’in makamını namaz yeri edinin!” ayeti indi. 

 “Ya Resûlullah! Huzurunuza iyiler de geliyor, azgınlar da. Hanımlarınız örtünseler!” dedim. Bunun üzerine örtünme ayeti indi. 

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin hanımları kıskançlıkta birleşmişlerdi. Ben de onlara, “O sizi boşarsa Allah ona sizden daha hayırlısını verir” demiştim. Bunun üzerine şu ayet indi: “O sizi boşarsa, Rabbi ona sizden daha hayırlı olan, inanan, teslim olan, uyumlu davranan, tevbe eden, ibadet eden, oruç tutan dul ve bakire eşler verebilir.”   

Hazreti Ömer radıyallahu anh. Buharî


187. Yahudiler, “Kadına ‘kadınlık organına’ arka yönden temas edilirse çocuk şaşı doğar” derlerdi. Bunun üzerine şu ayet indi: 

“Kadınlarınız sizin ekim yerlerinizdir, o hâlde ekim yerinize, yasal sınırlar içerisinde, nasıl dilerseniz öyle varın.”   

Câbir radıyallahu anh. Buharî 


188. Übey İbni Selül adlı münafık ölmüştü. Samimi bir Müslüman olan oğlu Abdullah radıyallahu anh, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin huzuruna çıktı, mübarek gömleklerini babasına kefen olarak vermesini istedi. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem gömleğini verdi. Bunun üzerine, babasının cenaze namazını kıldırmasını rica etti. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem kabul etti ve namaz kıldırmak üzere kalktı. 

Ancak, Hazreti Ömer radıyallahu anh, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin elbisesinden tuttu, “Ya Resûlullah! Rabbin seni onun namazını kılmaktan men etmedi mi, niçin kılıyorsun?” dedi. 

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, “Allah bu konuda kararı bana bıraktı. “Onlar için ister bağışlanma dile, ister dileme, hepsi bir. Yetmiş kere de bağışlanma dilesen Allah onları bağışlamaz! Çünkü onlar Allah’ı ve Resûl’ünü inkâr ettiler. Allah haktan ayrılan azgınları doğru yola iletmez!” buyurmaktadır. Ben yetmişten de fazla bağışlanma dileyeceğim” dedi. 

Hazreti Ömer radıyallahu anh, “O bir münafık!” dedi. 

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buna rağmen onun namazını kıldırdı. Bunun üzerine şu ayet indi: “Onlardan olup da ölen kimsenin ‘cenaze’ namazını asla kılma, mezarı başında durma. Çünkü onlar, Allah ve Resûl’ünü inkâr ettiler, haktan ayrılan azgınlar olarak öldüler.”   

İbni Ömer radıyallahu anh. Buharî 






010. KUR’AN’IN MAHİYETİ, FAZİLETİ VE KIRAATİ...

‘Kur’an, “çok çok okunan” manasında ilahî  kitabımızın en meşhur ismidir. Allah’ın, Cebrail aleyhisselâm vasıtasıyla Hazreti Muhammed sallallahu aleyhi ve selleme yirmi üç senede Arapça olarak indirdiği, bize kadar ilk nazil olduğu şekilde tevatürle, yani yalan söylemeleri mümkün olmayan üstün nitelikli insanların bildirmeleri ile gelen ve mushaflarda yazılı olup, okunması ile ibadet edilen, hiçbir kimsenin bir benzerini getiremediği ve getiremeyeceği son ilahî kitaptır... Kıraat, okumak demektir. Kendi kulakları işitecek kadar sesli okumağa hafi kıraat, yanındakilerin işiteceği kadar sesli okumağa cehrî kıraat denir. Keza, tilavet de okuma demektir. Kur’an okumak bir ibadettir, her harfine mukabil en az on sevap verilir. Ancak, okumaktaki temel maksadın onun içindeki manaları anlamak ve gereğince uygulamak olduğu da unutulmamalıdır. Bu bölümdeki hadisler, Kur’an okumanın ehemmiyetini, nasıl okunacağını, bazı surelerin sevaplarını bildirmektedir.’


189. Bir adam, “Ya Resûlullah! Allah en çok hangi ameli sever?” diye sordu. 

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, “Sona gelip yeniden başlayanın amelini” buyurdu. 

Adam, “Sona gelip yeniden başlayan kimdir?” dedi. 

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem de, “Kur’an’ı baştan sona okuduktan sonra yine baştan başlayan” buyurdu. 

İbni Abbas radıyallahu anh. Tirmizî


190. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu:

“Allah, duyulacak biçimde ezgiyle Kur’an okuyan güzel sesli bir peygamberi dinlediği kadar başka hiçbir sesi dinlemez.” 

Ebû Hureyre radıyallahu anh. Buharî


191. Ben, evimin damında otururken, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin okumasını işitirdim. 

Ümmü Hani radıyallahu anha. İbni Mâce 


192. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu:

“Allah’ın kitabından bir harf okuyana bir hasene vardır. Her hasene için on misli sevap verilir. “Elif, lam, mim” bir harftir demiyorum, “elif” bir harf, “lam” bir harf, “mim” de ayrı bir harftir.” 

İbni Mesûd radıyallahu anh. Tirmizî

‘Hasene, güzel iş, sevaplı amel demektir. Allahın emrini yapmak ve yasaklarından kaçınmakla ilgili her iş bir hasenedir.’


193. Aramızda bedevilerin ve Arap olmayanların da bulunduğu bir toplulukta Kur’an okuyorduk. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem yanımıza geldi. 

“Okuyun. Her okuyuş güzeldir. Öyle kimseler gelecek ki, onlar, Kur’an’ın kelime ve lâfızlarını, ok yapılacak çubuğun düzlenmesi gibi düzleyecekler. Ondan elde edilecek ücreti ahirete bırakmayıp dünyada alacaklar” buyurdu. 

Câbir radıyallahu anh. Ebû Dâvud

‘Onu budayacaklar. Hükümleriyle amel etmeyecekler. Gösteriş yapacaklar. Dünyaları için dinlerini feda edecekler.’ 

 

194. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Geceyi on ayet okuyarak ihya eden kişi gafiller listesine yazılmaz. Gecesini yüz ayetle ihya eden “kanitin” zümresine yazılır. Geceyi bin ayet okuyarak ihya eden “mukantırin” listesine yazılır.” 

İbni Amr radıyallahu anh. Ebû Dâvud

‘Kanitin ve mukantirin Kur’an’a özgü terimlerdendir. Rabbimize ileri derecede kulluk etmeyi dile getirir.’


195. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Hafızasında Kur’an’dan bir şey bulunmayan kimse harap bir ev gibidir.” 

İbni Abbas radıyallahu anh. Tirmizî


196. Aişe radıyallahu anhaya, “Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin gece okuması nasıldı? Gizli mi okurdu, sesli mi?” diye sordum. 

 “Her iki şekilde de okurdu, bazen gizli, bazen sesli!” diye cevap verdi. 

Ben de, “Bu konuda genişlik veren Allah’a hamdolsun!” dedim.  

İbni Ebû Kays radıyallahu anh. Tirmizî

 

197. Hişam İbni Hakim radıyallahu anhı, Furkan suresini farklı şekillerde okurken dinledim. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bana bu şekillerden hiçbiriyle okumamıştı. Kendimi güçlükle zaptederek namazını bitirmesini bekledim. 

Selâm verir vermez elbisesinden tutup, “Sana bu sureyi kim öğretti?” dedim. 

Hişam, “Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem öğretti!” dedi.  

“Bu nasıl olur! Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bana da öğretti, ama senin okuduğuna hiç benzemiyor!” dedim. 

Adamı Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin yanına götürdüm. “Ya Resûlullah! Bu adamı Furkan suresini, bana hiç okumadığın çok farklı şekillerde okuyor gördüm!” dedim. 

Resûlullah, sakin bir şekilde, “Adamın yakasını bırak!” diye emretti. Sonra ona dönerek, “ Ey Hişam, oku bakalım!” dedi. O da okudu. 

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bana, “Evet, sure bu şekilde indirildi!” buyurdu. Ardından bana, “Sen de oku!” buyurdu. Bana öğrettiği şekilde okudum. Bunun üzerine, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şu açıklamayı yaptı: 

“Evet sure bu şekilde de indi. Biliniz ki, Kur’an yedi kıraat üzere indirilmiştir, hangisi kolayınıza gelirse onunla okuyun.” 

Hazreti Ömer radıyallahu anh. Buharî

  

198. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Kim, Kur’an’ı okur, öğrenir, sonra da helâlini helâl, haramını haram bilirse, Allah bu sebeple onu cennete girdirir, ailesinden olup da cehennemi hak eden on kişiye şefaatçi yapar.” 

Hazreti Ali radıyallahu anh. Tirmizî

‘Kuşkusuz, en büyük şefaat yetkisi Peygamber Efendimize verilmiştir. Fakat öbür peygamberler ve salih insanlar da derecelerine göre şefaat edeceklerdir. Bu, Rabbimizin bir lütfudur, kimi dilerse ona verir.’


199. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Kur’an’ı ezberleyip iyi bilen kimse melekler katındaki seçkin meleklerin mertebesindedir. Okumakta güçlük çekenlere iki kat sevap verilir.”

Aişe radıyallahu anha. Buharî 


200. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Kur’an’ı okuyan mümin, hem kokusu, hem de tadı güzel olan turunç gibidir. Kur’an’ı okumayan mümin ise hurmaya benzer, kokusu yoktur, ama tatlıdır. Kur’an okuyan münafık, kokusu güzel fakat tadı acı olan fesleğene, Kur’an okumayan münafık ise, ebucehil karpuzuna benzer, hem tadı acıdır, hem de hoş kokudan mahrumdur.” 

Ebû Musa radıyallahu anh. Buharî


201. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Kur’an’ı seslerinizle süsleyiniz. Kur’an okurken teganni yapmayan  bizden değildir.” 

Bera radıyallahu anh. Buharî

‘Teganni, sesi kurallara uygun biçimde dalgalandırarak okumaktır. Ancak, bu okuma şarkı söylemek gibi olmamalıdır... Bizden değildir, yani sünnetimize uymamakta, yolumuzu izlememektedir.’


202. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Kur’an’la meşgul olması sebebiyle benden bir şey isteyemeyen kimseye, isteyenlere verdiğimin en üstününü veririm. Allah kelamının öbür kelamlara olan üstünlüğü, Allah’ın, yaratıklarına olan üstünlüğü gibidir.” 

Ebû Said radıyallahu anh. Tirmizî

 

203. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Kur’an’ın müteşabih ayetlerine tâbi olanları gördüğünüz vakit bilin ki onlar Allah’ın ayette haber verdiği kimselerdir, onlardan sakının.” 

Aişe radıyallahu anha. Buharî

‘Müteşabih, benzetmeli, anlamı açık olmayan demektir. Bazı ayetler müteşabihtir. Kalplerinde hastalık bulunanlar, muhkem yani açık anlamlı ayetleri kulak ardı eder, bu ayetlerin peşine düşerler. Efendimiz, ilimde rüsuh sahibi olan, ilmiyle amel eden âlimlerin müteşabih ayetleri anlama çabasını yasak etmemekte, ancak bilhassa bunlarla meşgul olacak bazı kimselerden söz etmektedir.’


204. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu:

“Sizin en hayırlınız Kur’an’ı öğrenen ve öğreteninizdir.” 

Hazreti Osman radıyallahu anh. Buharî

‘Bu öğrenme ve öğretme, kuşkusuz, sadece lafzını okumayı öğrenme ve öğretme değildir. Lafzının yanı sıra bilhassa manası öğrenilmeli ve öğretilmelidir. Zira Kur’an, lafzı güzel sadalarla okunsun diye indirilmemiştir.’

 

205. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Gece okuması gereken kısmı okumadan uyuyan kişi, bunu sabah namazıyla öğle namazı arasında tamamlasın. Böyle yaparsa gece okumuş gibi sevap alır.” 

Hazreti Ömer radıyallahu anh. Müslim

 

206. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Kur’an’ı okuyan bir kimse sonradan ‘ihmal ederek, sürekli okumayarak’ unutursa, kıyamet günü Allah’a cüzamlı olarak kavuşur.” 

Sa’d İbni Ubâde radıyallahu anh. Ebû Dâvud

‘Cüzam, vücudun parça parça dökülmesini netice veren dehşetli bir hastalıktır.’

 

207. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Kur’an’ı okumada seda bakımından insanların en güzeli, okumasını dinlerken Allah’tan korktuğu kanaatine vardığınız kimsedir.”  

Câbir radıyallahu anh. İbni Mâce


208. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Sizden biri geceleyin kalkınca, Kur’an okurken dili dolaşmaya, ne dediğini anlamamaya başladı mı hemen yatsın.” 

Ebû Hureyre radıyallahu anh. Müslim 


209. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Sizden, Tîn suresini okuyan kişi, sondaki, “Allah hâkimlerin hâkimi değil mi?” ayetine geldi mi, “Evet, ben buna tanıklık edenlerdenim” desin. Kıyamet suresini okuyan, surenin sonundaki, “Ölüleri tekrar diriltmeye gücü yetmez mi?” ayetini okudu mu, “Rabbimizin izzetine andolsun ki evet!” desin. Mürselat suresini okurken, sonundaki, “Artık bundan sonra hangi söze inanacaklar?” ayetini de tamamladı mı, “Allah’a iman ettik” desin.” 

Ebû Hureyre radıyallahu anh. Ebû Dâvud

 

210. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Kur’an’ı korumak konusunda özen gösterin. Muhammed’in nefsini kudret elinde tutan Allah’a yemin ederim ki Kur’an’ın ‘hafızadan’ yitip gitmesi, develerin bağlarından boşanıp kaçmasından daha kolaydır.” 

Ebû Musa radıyallahu anh. Buharî 


211. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Kur’an ezberinde olan kimse, bağlı devesi olan kimse gibidir. Bu adam devesini korumak konusunda özen gösterirse onu elinde tutar, salıverirse deve çeker gider.” 

İbni Ömer radıyallahu anh. Buharî 


212. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ibadet etmek için mescitte kalıyordu. Cemaatin Kur’an’ı yüksek sesle okuduklarını işitti. Perdeyi araladı, “Bilin ki, herkes Rabbine özel olarak yakarıyor. Birbirinizi rahatsız etmeyin. Biriniz okurken öbürünüzün okumasını bastırmasın” buyurdu. 

Ebû Said radıyallahu anh. Ebû Dâvud

 

213. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, “Bana biraz Kur’an oku!” buyurdu. 

“Ya Resûlullah, Kur’an sana indirildi, ben sana nasıl okurum!” dedim. 

Resûlullah, “Onu benden başka birinin okumasını arzu ediyorum” buyurdu. 

Ben de Nisa suresini okudum. “Her topluluktan bir tanık, seni de onlara tanık getirdiğimiz zaman ne olacak hâlleri!” ayetine gelince, “Yeter!” ya da “Dur!” buyurdu. Baktım, gözlerinden yaşlar akıyor. 

İbni Mesûd radıyallahu anh. Buharî


214. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, “Şüphesiz, Allah’a yakın olan insanlar vardır” buyurmuştu. 

Sahabileri, “Ya Resûlullah, bunlar kimlerdir?” diye sordular. 

“Onlar Kur’an ehli, Allah ehli ve Allah’ın has kullarıdır!” cevabını verdi. 

Enes radıyallahu anh. İbni Mâce


215. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, cünüp olmadıkça, her hâlimizde bize Kur’an okutur ve belletirdi. 

Hazreti Ali radıyallahu anh. Tirmizî


216. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemi dinledim, şöyle diyordu: 

“Kur’an’ı duyulur bir sesle okuyan, sadakayı açıktan veren gibidir. Kur’an’ı gizlice okuyan, sadakayı gizlice veren gibidir.” 

Ukbe İbni Amir radıyallahu anh. Tirmizî 


217. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu:

“Allah, geceleyin Kur’an okuyan bir kulu dinlediği kadar hiçbir şeyi dinlemez. Allah’ın rahmeti, namazda olduğu sürece kulun başı üstüne saçılır. Kullar, hiçbir zaman namaz kıldıktan sonraki kadar Allah’a yaklaşmış olmazlar.” 

Ebû Ümame radıyallahu anh. Tirmizî 


218. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu:

“Kur’an okuyan kimse, her ne isteyecekse Allah’tan istesin. İleride bir takım insanlar çıkacak, Kur’an okuyacak, okuduklarına karşılık halktan isteklerde bulunacaklar.” 

İmran radıyallahu anh. Tirmizî

 

219. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, geceleyin yaptığı tilavet secdelerinde şöyle derdi: 

“Yüzüm, kendisini yaratan, suret veren, ilahî gücüyle onda işitme ve görme duyguları açan Allah’a secde etti.” 

Aişe radıyallahu anha. Ebû Dâvud

‘Kur’an’ı okuyan kişi, bazı ayetlere gelince secde eder. Bu secdeye tilavet secdesi denir.’


220. Ebû Bekir radıyallahu anh, Yemame Savaşı sırasında beni çağırttı. Gittim. Yanında Ömer radıyallahu anh oturuyordu. 

Ebû Bekir radıyallahu anh,”Ömer bana gelip, “Kur’an hafızlarının da katıldığı Yemame savaşları şiddetlendi. Hafızların tükenip gitmesinden, onlarla birlikte Kur’an’ın da zayi olmasından korkuyorum. Bu sebeple, Kur’an ayetlerinin ve surelerinin toplanıp bir araya getirilmesi için emir vermeni uygun buluyorum!” dedi. Ben kendisine, “Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin yapmadığı bir şeyi ben nasıl yaparım?” diye cevap verdim. Ancak Ömer, “Bunda hayır var!” diye ısrar etti. Ben her ne kadar bu meseleye yanaşmak istemediysem de Ömer bunu benden istemeyi sürdürdü. Sonunda Allah, Ömer gibi benim de aklımı yatırdı, bu meselenin lüzumuna onun gibi inanmaya başladım. Konunun seni ilgilendiren tarafına gelince, sen genç, akıllı bir kimsesin. Sana her hususta güveniyoruz. Üstelik sen Resûlullah sallallahu aleyhi ve selleme vahiy katipliği yaptın, inen vahiyleri yazdın. Şimdi Kur’an’ın peşine düş ve onu topla!” dedi. 

Vallahi, Ebû Bekir radıyallahu anh bana dağlardan birini taşıma görevi verseydi bu işten daha ağır gelmezdi. Kendisine, “Siz, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin yapmadığı bir şeyi nasıl yaparsınız?” dedim. 

Ebû Bekir radıyallahu anh, beni ikna için, “Vallahi bu hayırlı bir iştir!” diyerek talebini ısrarla sürdürdü. 

Sonunda, Allah, bu meselenin lüzumunu Ebû Bekir gibi benim de aklıma yatırdı. Kur’an’ın peşine düştüm. İnen ayetler, sureler kumaş parçalarına, hurma yapraklarına, düz taşlara yazılmış, hafızlar tarafından da ezberlenmişti. Yazılı belgelerin hepsini topladım, hafızları dinledim, Kur’an’ı oluşturan bütün parçaları bir araya getirdim. Tevbe suresinin son kısmını sadece Huzeyme radıyallahu anhın yanında buldum. 

Bir araya getirdiğim sayfalar Ebû Bekir radıyallahu anhın yanındaydı. Onun vefatından sonra Ömer radıyallahu anha intikal etti. Allah, ruhunu alana dek onun yanında kaldı. Sonra da, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin hanımı Hafsa radıyallahu anhaya intikal etti, onun yanında kaldı. 

Zeyd İbni Sabit radıyallahu anh. Buharî 


221. Huzeyfe radıyallahu anh, Hazreti Osman radıyallahu anhın yanına geldi, “Ey Müminlerin Emiri! Yahudiler ve Hıristiyanlar gibi, bu ümmet de kitapları hakkında ihtilafa düşmeden imdatlarına yetiş!” dedi. 

Hazreti Osman radıyallahu anh, Hafsa radıyallahu anhaya “Sendeki sayfaları bize gönder, bir nüsha çıkartıp sana geri vereceğiz” diye haber saldı. Hafsa radıyallahu anha da istenen sayfaları gönderdi. 

Osman radıyallahu anh, Kur’an nüshalarının çoğaltma işini Zeyd İbni Sabit radıyallahu anh, Abdullah İbni Zübeyr radıyallahu anh, Said İbni Âs radıyallahu anh ve Abdullah İbni Haris radıyallahu anh isimli sahabilerden oluşan bir kurula verdi. Onlar da bunu çoğalttılar. 

Osman radıyallahu anh, kuruldakilere, “Kur’an’ın yazılışı konusunda ihtilafa düşerseniz, onu Kureyş söyleyişine uygun olarak yazın. Çünkü Kur’an onların söyleyişine uygun biçimde indi” dedi. Çalışma sırasında kurul bu minval üzere hareket ettiler. 

Sayfaları mushaflar hâline getirme işi bitince, Osman radıyallahu anh, her diyara bir mushaf gönderdi. Bunların dışında kalan mushaf ve sayfaların yakılmasını emretti. 

Zeyd radıyallahu anh der ki: “Ahzab suresinden bir ayeti yazılı metinler arasında bulamadım. Oysa, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemden işitmiştim. Onu iyice araştırdım. Huzeyme radıyallahu anhın elinde varmış. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem onun şahitliğini iki kişinin şahitliğine denk tutmuştu. Bu ayet şu idi: 

“İnananlar arasında Allah’a verdiği sözü yerine getirenler de vardır. Bu uğurda kimi canını vermiştir, kimi de kararlarından caymaksızın beklemektedir.”   

Enes radıyallahu anh. Buharî 


222. Ben Resûlullahtan şunu işittim: 

“Dikkat ediniz! Bir fitne ortaya çıkacak!” 

Ben, “O fitneden bizi kurtaracak olan nedir?” diye sordum. 

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, “Kitabullah kurtaracak. Onda sizden öncekiler ve sonrakiler hakkında bilgiler vardır. Aranızdaki konularla ilgili hükümler bulunmaktadır. O, hidayet ile dalaleti birbirinden ayıran hakemdir. Şakası yoktur, baştan sona ciddiyettir. Onu bir azgın yüzünden bırakanı Allah helak eder. Ondan başka yerde hidayet arayanı Allah saptırır. O, Allah’ın sapasağlam ipidir. O, hikmetli bir zikir, dosdoğru bir yoldur. Ona tâbi olunduğu sürece haktan sapılmaz. Ona başka söz karışamaz ki hak ile bâtıl birbirine karıştırılabilsin. Âlimler ona doyamaz. O, okunmak ve tekrar edilmekle eskimez. Akılları hayrette bırakan harikaları bitmek bilmez. O, cinlerin, okudukları zaman, “Kuşkusuz biz, hayret veren, hakka hidayet eyleyen bir Kur’an işittik” dedikleri kitaptır. Kim onun söylediklerini söylerse doğru söylemiş olur. Kim onunla amel ederse ücretini alır. Kim onunla hükmederse âdil davranmış olur. Kim ona davet ederse doğru yola çağırmış olur” buyurdu. 

Hazreti Ali radıyallahu anh. Tirmizî




011. SURELERİN FAZİLETLERİ...

‘Kur’an’ın yazılı metnine “mushaf” denir, tamamı altı yüz sayfadır. Kur’an surelerden, sureler de ayetlerden oluşur. Bu surelerin ve ayetlerin düzenlenmesi ve sıralanması tamamen vahye dayanır. Kur’an’da uzunlu kısalı yüz on dört sure vardır. Her sure küçük bir Kur’an gibidir, vahyin temel mesajlarını ihtiva eder. Ayet sayısı, “durak”ların yeri konusundaki rivayet farklarından dolayı farklılıklar gösterir. Halk arasında yaygın olan “altı bin altı yüz altmış altı” sayısı Zemahşerî isimli ünlü müfessirin sayımına göredir. Kur’an’da yetmiş altı bin dört yüz kelime, üç yüz bin altı yüz yirmi harf vardır. Bu bölümde Kur’an’daki surelerin faziletleri dile getirilmiş, okuma vakitleri bildirilmiş, bazı surelerin sevap dereceleri gösterilmiştir.’ 


223. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Fatiha suresi Kur’an’ın anasıdır, kitabın esasıdır ve tekrar tekrar okunan yedi ayettir.” 

Ebû Hureyre radıyallahu anh. Tirmizî

Fatiha suresi, Kur’an’ın muhtevasını, özünü, özetini ağaç yüklü bir çekirdek gibi içinde barındıran veciz bir suredir. Öneminden dolayı namazların her rekatında okunur. 


224. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Evlerinizi mezar hâline getirmeyin! Bakara suresinin okunduğu eve şeytan giremez.” 

Ebû Hureyre radıyallahu anh. Tirmizî


225. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Bakara suresinin sonundaki iki ayeti geceleyin kim okursa, o iki ayet ona yeter.” 

İbni Mesûd radıyallahu anh. Buharî

‘Bakara suresinin son iki ayeti “Âmen-er resûlü...” diye başlayan ve hâlen camilerimizde yatsı namazından sonra okunan kısımdır.’

 

226. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Her şeyin bir şerefesi vardır. Kur’an’ın şerefesi de Bakara suresidir. Bu suredeki Ayet-el Kürsi Kur’an ayetlerinin efendisidir.”  

Ebû Hureyre radıyallahu anh. Tirmizî

‘Bir hadis rivayetine göre bu ayet Rabbimizin büyük ismini ihtiva eder. Bazı büyük zatlar, bunların Hayy ve Kayyum isimleri olduğunu söylemişlerdir. Hazreti Ali radıyallahu anha göre Ferd, Hayy, Kayyum, Hakem, Adl, Kuddüs isimleri İsm-i Azamdır.’ 


227. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Kehf suresinin başından on ayet ezberleyen Mesih Deccalın şerrinden emin olur.” 

Ebû Derda radıyallahu anh. Müslim

‘Mesih Deccal ahirzamanda gelmesi beklenen din yıkıcı dehşetli şahıstır. Bu hadis gösteriyor ki, ona karşı müminlerin müdafaa silahı Kur’an-ı Azim-üş şandır.’ 

 

228. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Zilzal suresi Kur’an-ı Kerim’in dörtte birine denktir.” 

Enes radıyallahu anh. Tirmizî


229. Bir adam Resûlullah sallallahu aleyhi ve selleme gelerek, “Bana geniş anlamlı bir sure öğret” dedi. 

Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem de ona Zilzal suresini öğretti. 

Adam, “Seni hakla gönderen Zâta yemin olsun, buna asla başka bir ilave yapmayacağım!” dedi. 

Adam ayrılır ayrılmaz, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, “Adamcağız kurtuldu!” buyurdu. Bu sözü iki kere tekrar etti. 

İbni Amr radıyallahu anh. Ebû Dâvud

‘Zilzal suresinin kısacık bir meali şudur: Yer, kendine özgü bir sarsıntıyla sarsıldığı... Toprak, ağırlıklarını dışarı çıkardığı... İnsan, “Ne oluyor buna!” dediği zaman... O gün yeryüzü kendindeki tüm sırları anlatır... Çünkü, Rabbin ona emretmiştir... O gün insanlar, yapıp ettikleri kendilerine gösterilmek üzere, topluluklar hâlinde kalkıp giderler... Kim zerre kadar bir iyilik yapmışsa onu görür, kim zerre kadar bir kötülük yapmışsa onu görür!’

  

230. Bir adam, “Ya Resûlullah, ben İhlas suresini seviyorum” dedi. 

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, “Onu sevmen seni cennete girdirecektir” buyurdu. 

Enes radıyallahu anh. Tirmizî


231. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, sahabilerine, “Sizden, bir gecede Kur’an’ın üçte birini okumaya gücü yeten yok mu?” diye sordu. 

“Buna hangimiz güç yetirebilir?” dediler. 

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, “İhlas suresi Kur’an’ın üçte biridir” buyurdu. 

Ebû Said radıyallahu anh. Buharî

‘Kur’an-ı Kerim’in üç yüz bin altı yüz yirmi harfi vardır. İhlas suresinin besmele ile birlikte harf sayısı altmış dokuzdur. Üçte birine eşit olduğuna göre, üç kere altmış dokuz iki yüz yedi eder. Her bir harfinin bin beş yüz kadar sevabı var demektir. Surelerin hususi faziletlerinden gelen sevap toplamı hesaba dahil edilmezse, Kur’an’ın sevabı harfleri sayısıncadır. O takdirde İhlas suresinin sevabının neden üçte bir Kur’an sevabı kadar olduğu anlaşılır.’ 

 

232. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Kur’an’ı okuyun, çünkü o, kendisiyle amel edenlere şefaatçi olarak gelecektir. İki parlak sureyi, yani Bakara ve Al-i İmran surelerini okuyun, çünkü onlar kıyamet günü iki gölgelik ya da kanatlarını yaymış iki kuş sürüsü gibi gelirler, okuyup uygulayanları korurlar. Bakara suresini okuyun, zira onu almak bereket, bırakmak zarar ve mahrumiyettir. Ona büyücülerin de gücü yetmez.” 

Ebû Ümame radıyallahu anh. Müslim


233. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Kur’an’ı öğrenin, ezberleyin, hem kendinize, hem başkasına okuyun. Çünkü Kur’an, onu öğrenen, okuyan ve uygulayan kimse için, güzel kokuyla dolu olup her yana koku yayan bir kutu gibidir. Kur’an’ı öğrenin, Kur’an okuyucusu olup da uyuyan kimse, içi güzel kokularla doldurulup kapatılmış bir kutuya benzer.” 

Ebû Hureyre radıyallahu anh. Tirmizî


234. Melek, Resûlullah sallallahu aleyhi ve selleme selâm verdikten sonra, “Sana verilen iki nuru müjdeliyorum. Bunlar, senden önce başka hiçbir peygambere verilmemişti. Biri Fatiha suresi, öbürü Bakara suresinin son kısmıdır. Bunların her harfine karşılık sana büyük sevap verilecektir” dedi. 

İbni Abbas radıyallahu anh. Müslim

‘Melek, yani vahiy getiren Cebrail aleyhisselâm.’

  

235. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bana, “Söyle!” dedi. 

Ben, “Ne söyleyeyim?” diye sordum. 

“Akşama ve sabaha erince İhlas, Felak ve Nas surelerini üçer kere oku. Her şeye karşı bu sana yeter!” buyurdu.  

Abdullah İbni Hubeyb radıyallahu anh. Nesaî 


236. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bana, “Ey Câbir, oku!” dedi. 

Ben, “Anam babam sana feda olsun, ne okuyayım?” diye sordum. 

“Felak ve Nas surelerini oku!” dedi. 

Ben de onları okudum. 

Resûlullah, “Bu iki sureyi oku, bunlar gibisini asla okuyamayacaksın!” dedi. 

Câbir radıyallahu anh. Nesaî 


237. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Bu gece indirilen Felak ve Nas surelerinin bir benzeri hiç görülmemiştir!” 

Ukbe İbni Amir radıyallahu anh. Müslim 


238. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Her şeyin bir kalbi vardır. Kur’an’ın kalbi de Yâsin suresidir. Allah, bu sureyi okuyana, Kur’an’ı on kere okuma sevabı verir.” 

Enes radıyallahu anh. Tirmizî

 

239. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, sahabilerinin huzurunda Rahman suresini baştan sona okudu. Hepsi susuyorlardı. 

Bunun üzerine, “Ben bu sureyi cinlere de okudum, onlar sizden daha güzel karşılık verdiler. Allah’ın, “Rabbinizin hangi yalanlayabilirsiniz?” kelamını her okuyuşumda, “Ey Rabbimiz, biz nimetlerinden hiçbir şeyi yalanlamayız, bütün övgüler ve şükürler sanadır” dediler.” buyurdu. 

Câbir radıyallahu anh. Tirmizî

 

240. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Her kim akşam olunca Mümin süresinin baştan itibaren üç ayetini ve Ayet-el Kürsiyi okuyacak olursa, bu iki okuma sayesinde sabaha kadar korunur. Kim de aynı şeyleri sabahleyin okursa, onlar sayesinde akşama kadar korunur.” 

Ebû Hureyre radıyallahu anh. Tirmizî 


241. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Kim geceleyin Duhan suresini okursa, onun bağışlanması için yetmiş bin melek sabaha kadar dua eder.”  

Ebû Hureyre radıyallahu anh. Tirmizî 


242. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Kim sabaha erdiği zaman üç kere “Euzubillahi’s-semi’il-alîm mineş-şeytani’r-racim” der ve Haşir suresinden üç ayet okursa, Allah onun için yetmiş bin meleği vekil tayin eder de onlar, akşam oluncaya kadar kendisine rahmet okurlar. Şayet o gün ölecek olsa şehit olarak ölür. Akşam okusa yine aynı sonucu elde eder.”  

Makıl İbni Yesar radıyallahu anh. Tirmizî 


243. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Kur’an’da otuz ayetlik bir sure vardır. Bu sure, okuyucusuna şefaat eder. Allah’ın onu affetmesine vesile olur. Bu, Mülk ‘yani Tebareke’ suresidir!” 

Ebû Hureyre radıyallahu anh. Tirmizî 

 

244. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Nasr suresi Kur’an’ın dörtte birine denktir.” 

Enes radıyallahu anh. Tirmizî 


245. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Kıyameti gözüyle görür gibi olmaktan hoşlanan kimse Tekvir ve İnfitar surelerini okusun!” 

İbni Abbas radıyallahu anh. Tirmizî

 

246. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Kim uyumak niyetiyle sağ yanı üzerine yattıktan sonra üç kez İhlas suresini okursa, Allah ona, “Sağın üzerinde cennete gir!” diyecektir.” 

Enes radıyallahu anh. Tirmizî 

 

247. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Zilzal suresi Kur’an’ın yarısı sayılır. İhlas suresi Kur’an’ın üçte biri sayılır. Kâfirun suresi Kur’an’ın dörtte biri sayılır.” 

İbni Abbas radıyallahu anh. Tirmizî 


248. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, bana, her namazın arkasından Felak ve Nas surelerini okumamı tavsiye etti.” 

Ukbe İbni Amir radıyallahu anh. Tirmizî 


249. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bana Kur’an’dan on beş secde ayeti okuttu. Bunlardan üçü uzun surelerdedir. Hacc suresinde de iki secde ayeti vardır.” 

Amr İbni Âs radıyallahu anh. Ebû Dâvud

‘Bu secdeye Tilavet Secdesi de denir. İlgili ayet gelince okuyan ya da dinleyen kişi, ayetin manasını teyid ve tasdik maksadıyla secdeye kapanır.’


250. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Ademoğlu secde ayeti okur ve secde ederse şeytan ağlayarak uzaklaşır. “Yazıklar olsun bana! İnsana secde emri verildi, o da secde etti. Buna karşılık cennet verilecek. Bana da secde etme emri verildi, ama ben karşı geldim. Benim için cehennem var!” der.” 

Ebû Hureyre radıyallahu anh. Müslim






012. BAZI AYETLERİ TEFSİR EDEN HADİSLER...

‘Tefsir, yorum, açıklama, Kur’an-ı Kerim ayetlerinin açıklanması demektir. Tefsir iki kısımdır: Biri, mâlum tefsirlerdir ki, Kur’an’ın ibaresini ve kelime ve cümlelerinin manalarını beyan ve izah ve isbat ederler. İkinci kısım tefsir ise, Kur’an’ın imanî olan hakikatlerini kuvvetli delillerle beyan ve isbat ve izah eder. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem Kur’an’ın en birinci müfessiridir. Gerek mübarek sözleri, gerekse örnek uygulamalarıyla Kur’an ayetlerinin manalarını ortaya koyup göstermiştir. Müfessirler, yorumlarında ilgili hadisleri kendilerine temel almışlardır. Sahabilerden de bazı sure ve ayetleri tefsir edenler olmuştur. Bilhassa İbni Abbas radıyallahu anh mühim müfessirlerden biridir, daha sonra gelen müfessirlerin de imamıdır.’


251. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Kim Kur’an hakkında bir ilme dayanmaksızın söz söylerse ateşteki yerini hazırlasın!” 

İbni Abbas radıyallahu anh. Tirmizî 

 

252. Ben, “Allah, peygamberine ve inananlara huzur indirdi. Onların takva sözünü tutmalarını sağladı” ayetindeki “takva sözü” ile kastedilenin “Lâilahe illallah” olduğunu Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemden işittim. 

Übey İbni Ka’b radıyallahu anh. Tirmizî

 

253. “Allah, şüphesiz zerre kadar haksızlık etmez, zerre kadar iyilik olsa onu kat be kat artırır, yapana büyük bir ödül verir” ayeti ile ilgili olarak Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: 

“Allah hiçbir mümine haksızlık etmez. Yaptığı bir tek hayrın bile ücretini verir. İşlediği her güzel amelin ücreti dünyada da, ahirette de kendisine verilir. Kâfire gelince, yaptığı hayır sebebiyle dünyada ona ücretler verilir, böylece ahirette karşılığı verilecek tek hayrı bile kalmaz.” 

Enes radıyallahu anh. Müslim 

 

254. “Ya Resûlullah! Maymunlar ve domuzlar, “Allah kimlere lânet ederse, gazap ederse, kimlerden maymunlar, domuzlar ve kendi yolundan alıkoyan varlıklara tapanlar yaparsa, işte onlar konumca en kötü, düz yoldan sapmada en aşırı olanlardır” ayetinde sözü edilen insanların devamı mıdır?” diye sorulmuştu. 

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, “Allah bir toplumu helak etti mi onun soyunu sürdürmez, neslini keser.  Maymunlar ve domuzlar daha önce de vardı” diye cevap verdi.

İbni Mesûd radıyallahu anh. Müslim


255. Hazreti Ebû Bekir radıyallahu anh, “Ya Resûlullah, saçların ağardı, ihtiyarladın” demesi üzerine, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, “Beni ihtiyarlatan Hud, Vakıa, Mürselat, Amme ve Tekvir sureleridir” buyurdu. 

İbni Abbas radıyallahu anh. Tirmizî

 

256. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bir gün mescitte hafiften uyudu. Sonra gülümseyerek başını kaldırdı. 

Kendisine, “Ya Resûlullah, niçin gülümsüyorsunuz?” diye soruldu. 

“Bana az önce şu sure indi” dedi ve Kevser suresini okudu: “Bismillâhirrahmanirrahim, Biz sana kevseri vermişizdir. Öyleyse, Rabbin için namaz kıl ve kurban ediver. Doğrusu, soyu kesik olan sana kin besleyendir!” Okumasını bitirdikten sonra sordu: “Kevser nedir biliyor musunuz?” 

 “Allah ve Resûlü bilir” dedik. 

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem açıkladı: “Bu bir nehirdir. Rabbim onu bana vaat etmiştir. O nehir üzerinde pek çok hayırlar var. Bu bir havuzdur da. Kıyamet günü ümmetim onun başında toplanacak. Bu havuzdaki kadehler gökteki yıldızlar kadar çoktur. Derken, içlerinden bir kul çıkarılıp atılacak. Ben, “Rabbim! O benim ümmetimdendir!” diyeceğim. Fakat Allah, “Bunlar senden sonra sünnetine aykırı nice işler yaptılar, senin haberin yok!” buyuracak.”  

Enes radıyallahu anh. Buharî

 

257. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Allah bir kulu sevdi mi, Cebrail aleyhisselâma şöyle nida eder: “Ben falanca kişiyi seviyorum, sen de sev!” Bunun üzerine gökte aynı şekilde nida edilir. Sonra, yeryüzündekilerin arasına onun sevgisi indirilir. Bunu şu ayet ifade etmektedir: 

“İnanıp hayırlı iş işleyenleri Rahman sevgili kılacaktır.” 

Allah bir kulu  sevmeyince Cebrail aleyhisselâma nida eder: “Ben falancayı sevmiyorum.” Gökte de aynı şekilde nida edilir. Sonra, yeryüzüne onun hakkında sevgisizlik indirilir.” 

Ebû Hureyre radıyallahu anh. Tirmizî 


258. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Fatiha suresindeki sözü edilen iki gruptan, “gazaba uğrayanlar” Yahudilerdir, “sapıtanlar” ise Hıristiyanlardır.”  

Adiyy İbni Hatim radıyallahu anh. Tirmizî 


259. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Allah’ın kitabı Kur’an hakkında şahsi reyiyle söz söyleyen kişi, isabet de etse hata yapmış olur!” 

Cündeb radıyallahu anh. Tirmizî

‘Şahsi reyiyle, yani ayetlere ve hadislere dayanmaksızın, sahabilerin ve onlardan sonra gelen kâmil insanların tefsirlerini göz ardı ederek, kendi önyargılarından hareketle...’ 


260. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Benim hakkımda bildiğiniz dışında söz söylemekten kaçının. Kim bana bile bile yalan nispet ederse ateşteki yerini hazırlasın! Kim de Kur’an hakkında bir ilme dayanmaksızın kendi reyiyle söz söylerse ateşteki yerini hazırlasın!” 

İbni Abbas radıyallahu anh. Tirmizî


261. “Sabah namazı şahitlidir” ayeti hakkında Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şu açıklamayı yapmıştır: 

“Sabah namazında hem gece melekleri, hem de gündüz melekleri hazır bulunurlar.” 

Ebû Hureyre radıyallahu anh. Tirmizî 

 

262. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Bir mümin için mutlaka iki kapı vardır: Birinden ameli yükselir, diğerinden de rızkı iner. Bu mümin ölünce, her iki kapı da ağlarlar. Şu ayet bu duruma işaret eder: 

“Ne gök ağladı üzerlerine ne de yer.”  

Enes radıyallahu anh. Tirmizî

‘Çünkü, mümin yer ve gök adına da kulluk eder. Onlardaki ilahî sanatları görür, düşünür, Rabbini tanır. Tesbihlerini anlar, ibadetlerini sezer, dile getirir. Bu külli ibadetinden dolayı  yer ve gök onun ölümüne manen ağlarlar.’  

 

263. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Hem şeytan, hem de melek, insanın kalbine manalar atarlar. Şeytanın işi kötüye davet etmek, sonu zararlı olana yönlendirmek, gerçeği yalanlamak, haktan uzaklaştırmaktır. Melek ise, hakka davet eder, hayra çağırır, kötülükten uzaklaştırır. İçinde hakka, hayra, iyi olana davet eden bir ses duyan kimse bilsin ki, bu Allah’tandır. Allah’a şükretsin. İçinde şerre, inkâra, kötüye çağıran bir fısıltı duyan kişi ise, hemen ondan uzaklaşsın, şeytandan Allah’a sığınsın.” 

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bu sözlerine şu ayeti de ekledi: 

“Şeytan sizi fakir olacaksınız diye korkutur, size cimriliği emreder.”  

İbni Mesûd radıyallahu anh. Tirmizî 


264. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, “O gün yeryüzü kendindeki tüm sırları anlatır, çünkü Rabbin ona emretmiştir” mealindeki ayeti okuduktan sonra, “Yeryüzünün anlatacağı haberler nelerdir, biliyor musunuz?” diye sordu. 

Yanındakiler, “Allah ve Resûlü bilir!” diye cevap verdiler. 

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, “Kadın erkek her kulun yerin yüzünde işlemiş oldukları amellere tanıklık etmesidir. Yeryüzü, her kul için, “Şu ayda, şu günde, şu işi yaptı” diyecektir.” 

Ebû Hureyre radıyallahu anh. Tirmizî 

 

265. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, Müddessir suresindeki, “Onu sarpa sardırırım” ayetini okudu, sonra şu açıklamayı yaptı: 

“Sarp kelimesiyle kastedilen ateşten bir dağdır. Kâfir ona yetmiş yılda çıkar, ondan yetmiş yılda iner. Böylece, cehennemde sonsuza kadar azap çeker.”

Ebû Said radıyallahu anh. Ebû Dâvud


266. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, “Bir gün bütün insanları önderleriyle birlikte çağırırız” ayetini okuduktan sonra şunu söyledi: 

“Onlardan biri çağırılır. Kitabı sağ eline verilir. Vücudu altmış zira’ genişletilir, yüzü parlatılır. Başına pırıl pırıl yanan inciden bir taç geçirilir. Arkadaşlarının yanına döner. Arkadaşları onu uzaktan görünce, “Ey Rabbimiz! Bunu bize de ver, onu hakkımızda mübarek kıl” derler. O, yanlarına gelir, “Müjde sizlere! Her birinize bunun bir misli var” der. 

Kâfire gelince, onun yüzü karartılır. Vücudu altmış zira’ genişletilir. Ona da bir taç giydirilir. Arkadaşları onu uzaktan görünce, “Bunun şerrinden Allah’a sığınırız! Rabbimiz, onu bize verme!” derler. Bu da arkadaşlarının yanına gelir. Onlar, “Ey Rabbimiz, onu zelil et” derler. O da: “Allah sizi rahmetinden uzak tuttu. Her birinize bunun bir misli verilmiştir” der.” 

Ebû Hureyre radıyallahu anh. Tirmizî

 

267. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, “Rabbimiz Allah’tır” deyip doğru yolda yürüyenlerin üzerlerine melekler iner, “Korkmayın, üzülmeyin, size söz verilen cennetle sevinin!” derler.” ayetini okuduktan sonra şöyle buyurdu: 

“İnsanlar bunu hep söylediler. Ancak, sonradan çoğu küfre düştü. Bu söze sadık kalarak ölen istikamet üzeredir.”  

Enes radıyallahu anh. Tirmizî 


268. Resûlullah sallallahu aleyhi ve selleme Fecr suresindeki “tek” ve “çift” tabiriyle neyin kastedildiği sorulmuştu. Şu cevabı verdi: 

“Bunlar namazlardır. Bazısı çifttir, bazısı da tektir.” 

İmran radıyallahu anh. Tirmizî 

‘Meselâ sabah, öğle, ikindi ve yatsı namazları çift rekatlı, akşam ve vitir namazı tek rekatlıdır. Rabbimiz, namazlar üzerine yemin etmekle, bunların kıymetini göstermiştir. Zira, değerli olan şey üzerine yemin edilir.’ 


269. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemi dinledim, “O gün perde açılır, onlar secdeye çağırılırlar, ama buna güçleri yetmez” mealindeki ayetle ilgili olarak şöyle diyordu: 

“Rabbimiz perdeyi açar, her mümin erkek ve her mümine kadın ona secde eder. Dünyada iken gösteriş için secde edenler geri kalırlar. Onlar da secde etmek isterler, ancak belleri bükülmeyen bir tabakaya dönüşür.” 

Ebû Said radıyallahu anh. Buharî

 

270. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemi minberde, “Siz de onlara karşı gücünüz oranında kuvvet ve savaş atları hazırlayın.” ayetini okuduktan sonra, “Ayette geçen “kuvvet” kelimesi “atmak” demektir” buyurdu. Bu sözünü üç kere tekrarladı.  

Ukbe İbni Amir radıyallahu anh. Müslim

 

271. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem geceleyin beklenerek korunuyordu. Ancak, “Allah seni insanlardan korur” ayeti inince, başını çadırdan çıkarıp, “Ey insanlar! Dağılın! Artık beni Allah koruyor!” diye seslendi. 

Aişe radıyallahu anha. Tirmizî 


272. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, “Ve kabartılıp yükseltilmiş yataklar vardır” mealindeki ayet hakkında, “Bunların yüksekliği gökyüzüyle yeryüzü arasındaki mesafe kadardır. İkisi arasındaki uzaklık ise beş yüz yıllık yürüme mesafesidir” buyurdu. 

Ebû Said radıyallahu anh. Tirmizî

 




013. AHİRET, KABİR, SUAL, HAŞİR...

‘Ahiret, sonra gelen öbür dünya, ölümden sonra gidilen âlem, insanın ölümü ile başlayan sonsuz hayat demektir. Ölen insanın ruhu önce kabir âlemine gider. Bu âlemin bir adı da berzahtır. Berzah, sözlükte "iki şey arasındaki yer" demektir. Terim anlamı ise, "dünya ile ahiret arasındaki geçiş âlemi " demektir. Ruhlar orada kıyameti beklerler. İlk sorgulama burada olur. Münker Nekir taifesinden iki melek gelir, sorgulama yaparlar... Haşir ise, ölümden sonra dirilip toplanma manasına gelir. Allah’ın, bütün insanları ve sair ruh sahiplerini kıyamet kopmasından sonra diriltip dünyada yaptıklarının hesabını vermek üzere "Arasat" denilen mahşer meydanında toplamasıdır.’



273. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Allah bir kulunun hayrını istedi mi, onun cezasını ertelemeyip bu dünyada verir. Bir kulu hakkında kötülük diledi mi, onun günahlarını yazar, cezasını ahirette verir.” 

Enes radıyallahu anh. Tirmizî

‘Belâlar, musibetler, hastalıklar günahlara, hatalara, kusurlara kefaret olur. Böylece mümin ahirete temiz olarak gider. Kâfirin suçu büyüktür, bu sebeple cezası ahirete bırakılır. Zira küçük suçların cezası küçük mahkemelerde, büyük suçların cezası büyük mahkemelerde verilir.’


274. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Mahşer günü insanlar un gibi beyaz bir yerde toplanacaklar. Orada hiç kimsenin kendine özgü bir eseri olmayacak.” 

Süheyl radıyallahu anh. Buharî


275. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Müminin ruhu, cennet ağacında beslenen bir kuş gibi olur. Yeniden dirilme gününde Allah onu cesedine döndürünceye kadar orada beslenir.” 

Ka’b İbni Malik radıyallahu anh. İbni Mâce


276. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: 

“Sizler, yeniden dirildikten sonra, Allah’ın huzurunda yalınayak, çıplak ve sünnetli olarak toplanacaksınız!” buyurdu. 

İbni Abbas radıyallahu anh. Buharî


277. Bir cenaze götürülüyordu. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, “Hem o rahata erdi, hem de ondan rahata erildi!” buyurdu. 

Yanındakiler, “Ya Resûlullah! Bu ne demektir?” diye sordular. 

Şu açıklamayı yaptı: “Ölen kişi müminse dünyanın sıkıntılarından kurtulmuş olur. Azgın biri öldüyse, o zaman da ondan cansızlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanlar kurtulmuş olurlar.”   

Ebû Katade radıyallahu anh. Buharî


278. Kadınlar, Resûlullah sallallahu aleyhi ve selleme, “Ya Resûlullah! Sizden erkekler kadar yararlanamıyoruz. Bizim için özel bir gün ayıramaz mısınız!” dediler. 

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem onlar için bir gün belirledi. O günde nasihatler etti, emirler verdi. Onlara söyledikleri arasında şu da vardı: “Sizden kim, kendinden önce üç çocuğunu ‘öbür dünyaya’ gönderirse, o çocuklar kendisi için ateşe karşı bir perde olur!” 

Bir kadın, “Ya Resûlullah! Ya iki çocuğu ölmüşse?” diye sordu. 

“İki de olsa..!” buyurdu. 

Ebû Said radıyallahu anh. Buharî


279. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem iki kabri ziyaret etmişti. 

“Azap çekiyorlar! Ama azapları büyük günah yüzünden değil. Biri, lâf taşırdı. Öbürü, üzerine idrar sıçratırdı” dedi. 

Sonra, yaş bir hurma dalı aldı. Onu ikiye böldü. Birini birinin, birini de öbürünün üzerine dikti. 

“Bunlar yaş kaldıkça azapları hafifler!” buyurdu. 

İbni Abbas radıyallahu anh. Buharî


280. Hazreti Osman radıyallahu anh, bir kabrin yanında durdu mu sakalı ıslanıncaya kadar ağlardı. Kendisine, “Cenneti, cehennemi hatırlayınca ağlamıyorsun da kabri hatırlayınca ağlıyorsun!” dediler. Bunun üzerine, “Çünkü, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin şöyle söylediğini işittim: 

“Kabir, ahiret konaklarının ilkidir. Kişi ondan kurtulabilirse sonrakiler daha kolaydır. Ondan kurtulamazsa, sonrakiler bundan daha zor, daha şiddetlidir. Manzaraların hiçbiri kabir kadar korkutucu ve ürkütücü değildir!” 

Hazreti Osman radıyallahu anh. Tirmizî


281. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Sizden biri ölünce, kendisine akşam ve sabah ahiretteki yeri gösterilir. Cennetlikse cennetliklerin, cehennemlikse cehennemliklerin yeri. Kendisine, “Allah seni kıyamet günü diriltinceye kadar senin yerin budur!” denilir.” 

İbni Ömer radıyallahu anh. Buharî


282. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“İnsan, kabrine konulur. Yakınları da ayrılır giderler. Giderlerken onların ayak seslerini işitir. Sonra, iki melek gelir. Onu oturtup, “Muhammed hakkında ne diyordun?” diye sorarlar. 

Mümin kişi, bu soruya, “Şahadet ederim ki Allah’ın kulu ve Resûlüdür!” diye cevap verir. 

Ona, “Cehennemdeki yerine bak! Allah sana, onun yerine cennette bir yer verdi” denilir. Kişi, her ikisini de görür. Allah da ona, kabrinden cennete bakan bir pencere açar. 

Eğer ölen kâfir ya da münafık ise, “Bilmiyorum. Ben de herkesin söylediğini söylüyordum!” diye cevap verir. 

Kendisine, “Ne kavradın, ne de uydun!” denilir. Sonra, kulaklarının arasına demirden bir sopa ile vurulur. Feryadını, yeryüzündeki insanlar ve cinlerden başka, ona yakın olan bütün varlıklar işitir.” 

Enes radıyallahu anh. Buharî


283. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, “Bu ümmet kabirde sorguya çekilecek. Eğer birbirinizi gömmemenizden korkmasaydım işittiğim kabir azabını size de işittirmesi için Allah’a yalvarırdım” dedikten sonra, “Kabir azabından, cehennem azabından, bütün fitnelerden, deccal fitnesinden Allah’a sığının!” buyurdu. 

Oradakiler, “Kabir azabından, cehennem azabından, bütün fitnelerden, deccal fitnesinden Allah’a sığınırız!” dediler.

Zeyd İbni Sabit radıyallahu anh. Müslim


284. Resûlullah sallallahu aleyhi ve selleme kabir azabını sordum. 

“Evet, kabir azabı gerçektir. Kimi insanlar kabirde azap çekerler. Onların azabını hayvanlar işitir!” buyurdu. 

Onun, namaz kılıp da namazında kabir azabından Allah’a sığınmadığını hiç görmedim. 

Aişe radıyallahu anh. Buharî


285. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Allah, kabirleri çok ziyaret eden kadınlara, kabirlerin üzerine mescitler yapanlara ve kandiller takanlara lânet etsin!” 

Ebû Hureyre radıyallahu anh. Tirmizî

 

286. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Ben sizi kabirleri ziyaretten men etmiştim. Artık onları ziyaret edebilirsiniz. Çünkü, kabirler size ahireti hatırlatır.” 

Büreyde radıyallahu anh. Müslim


287. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Birinizin bir kor üzerine oturup önce elbisesini, sonra da bedenini yakması, kendisi için bir kabrin üzerine oturmaktan daha hayırlıdır!” 

Ebû Hureyre radıyallahu anh. Müslim


288. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Ölüyü üç şey takip eder: Ailesi, malı, ameli. Bunlardan ikisi döner, biri kalır. Ailesi ve malı geri döner, ameli onunla kalır.” 

Enes radıyallahu anh. Buharî


289. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Ölüp de pişman olmayan yoktur. İyi yolda olan hayrını daha çok artırmadığı için pişman olur. Kötü yolda olan da kendini kötülükten kurtarmadığına pişman olur.” 

Ebû Hureyre radıyallahu anh. Tirmizî


290. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, Medinelilerin mezarlarına uğramıştı. Yüzünü mezarlara çevirerek, “Esselâmu aleyküm ey kabir halkı! Allah sizi de, bizi de mağfiret buyursun. Sizler bizden önce gittiniz, biz de arkadan geleceğiz” dedi. 

İbni Abbas radıyallahu anh. Tirmizî


291. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Müslüman, kabirde sorgulanınca, “Allah’tan başka ilâh yoktur, Muhammed Allah’ın kulu ve Resûlüdür” diye şahadet eder. Bunun delili şu ayettir: 

“Allah, müminleri hem dünyada, hem de ahirette sağlam bir söz üzerinde tutar, zâlimleri ise saptırır.” 

Bera radıyallahu anh. Buharî

‘Rabbimiz! Habibin Hazreti Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem Efendimizin yüzü suyu hürmetine bizi kabir azabından ve cehennem azabından muhafaza eyle! Âmin!’ 







014. KIYAMET...

‘Kıyamet, kâinatın yıkılıp son bulması, bütün canlıların ölmesi ve sonra bütün ölülerin dirilmesi gibi büyük olayların umumi ismidir. Yeryüzünde her asırda, her senede, hatta her günde kıyametin küçük numuneleri meydana gelmektedir. Bir çağın içindeki varlıklar ölüp gidiyor, bir sonraki çağda yeni varlıklar yaratılıyor. Sonbaharda umumiyetle ölen canlılar ilkbaharda kısmen aynen, kısmen mislen yeniden yaratılıyor. Bulutları oluşturan su parçacıkları bir emirle toplanıyor, sonra bir emirle dağılıyor. Kâinat her an yıkılışlara, yok oluşlara, ardından yeniden yaratılışlara, var oluşlara sahne oluyor. Kâinatı yoktan yaratan, her devirde, her asırda, her senede kıyametin küçük numunelerini göze gösteren Allah elbette büyük kıyameti de yaratabilir, kâinatı yıkıp yeni bir âlem getirebilir. Onun sınırsız ilmi, iradesi, kudreti buna kâfidir. Madem söz vermiş ve Elçisi vasıtasıyla bütün insanlara bildirmiş elbette sözünü yerine getirecek, bu âlemi tahip edip başka bir âlemi yaratacak,  Elçisini yalan çıkarmayacaktır.’



292. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Allah, kıyamet günü sağ eliyle gökleri dürüp toplar, “Hâkim benim! Nerede zorbalar! Nerede büyüklük taslayanlar!” der. Sonra sol eliyle yerküreyi dürüp toplar, “Hâkim benim! Nerede zorbalar! Hani nerde büyüklük taslayanlar!” der.   

İbni Ömer radıyallahu anh Buharî 

‘Allah bilinen anlamda eli olmaktan münezzehtir. Hadisteki “el” kelimesi “ilahî kudret” manasında yorumlanmıştır.’ 


293. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Güneş ve Ay kıyamet günü sarılıp sarmalanırlar.” 

Ebû Hureyre radıyallahu anh. Buharî

‘Tıpkı işi biten bir eşyanın saralıp sarmalanıp kaldırılması gibi, şu dünya memleketinin sobası ve lambası olan Güneş ve Ay da sarılıp, dürülüp kaldırılır.’ 


294. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemle birlikte mescitteydik. O sırada güneş batıyordu. Bana, “Ey Ebû Zerr, güneş nereye gidiyor biliyor musun?” diye sordu. 

“Allah ve Resûlü, daha iyi bilir” dedim. 

“Arş’ın altında secde etmeye gidiyor. İzin ister, ona izin verilir. Secde ettiği hâlde kendisinden bunun kabul edilmeyeceği zaman yakındır. O zaman izin ister fakat verilmez. Güneşe, “Geldiğin yere dön ve battığın yerden doğ” denir. “Güneş de kendi yörüngesinde akıp gider, üstün gücü olan ve her şeyi bilen Allah’ın yasasıdır bu” ayeti bunu dile getirir. Güneş battığı yerden doğdu mu, “Ben inandım!” demesinin kişiye fayda vermeyeceği zaman gelmiştir artık ‘çünkü kıyamet kopmaya başlamıştır’.”   

Ebû Zerr radıyallahu anh. Buharî

‘Güneş secde eder, izin ister buyurulmakla o koca cismin de emir dinleyen bir asker olduğu, Rabbine kulluk ettiği dile getirilmiştir. “Yerde ve gökte ne varsa hepsi Allah’ı tesbih ederler” ayetinin bildirdiği üzere, her varlık birer ayet, birer âbid, birer kuldur. İman gözüyle bakan kâinat kitabını böyle okur, böyle yorumlar.’  


295. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Kıyamet Allah Allah diyen bir kimsenin üzerine kopmayacaktır.” 

Enes radıyallahu anh. Müslim

‘Ezanlar susturulacak ya da Allah Allah diye zikir yapılan mekânlar kapatılacak yahut kıyametten kısa bir süre önce müminlerin canları alınacak, kıyamet kâfirlerin başında patlayacak.’


296. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“İnsanlar mescitleriyle övünmeye başlamadıkça kıyamet kopmaz!”  

Enes radıyallahu anh. Ebû Dâvud


297. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, “Mescid-i Aksa’nın imarı Medine’nin harabıdır. Medine’nin harabı melhamenin çıkmasıdır. Melhame İstanbul’un fethidir. İstanbul’un fethi Deccalın çıkmasıdır!” dedi. Sonra, Resûlullah elini muhatabının dizine vurdu, “Bu söylediğim kesinlikle hakikattir. Tıpkı senin burada oturman hak olduğu gibi” buyurdu. 

Muaz İbni Cebel radıyallahu anh. Ebû Dâvud

‘Mescid-i Aksa, Kudüs şehrinde bulunan mabedin adıdır. Melhame, umum insanların dikkatini çekecek kadar büyük hadise demektir. Bunlar birbiri ardınca vuku bulacaktır. Bu haberler de aynen vaki olmuş, tarihi olaylar Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemi teyit etmiştir.’ 


298. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, “Ümmetim on beş şeyi yapmaya başlayınca ona büyük belânın gelmesi kesinleşir!” buyurmuşlardı. 

“Ya Resûlullah! Bunlar nelerdir?” diye sordular. 

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, “Toplumun ortak serveti seçkinler arasında dönüp dolaşınca, emanet edilen mallar ganimet sayılınca, zekat bir ceza gibi algılanınca, kişi annesinin haklarını gözetmeyip kadına itaat edince, babasından uzaklaşıp dostuna yaklaşınca, mescitlerde sesler yükselince, topluma onların en alçakları başkan olunca, korku sebebiyle zorbalara saygı duyulunca, içkiler türlü adlarla içilince, ipek giysiler giyilince, şarkıcı kadınlar ve çalgılar edinilince, bu toplumun sonradan gelenleri öncekilere hakaret edince artık kızıl rüzgârın esmesi, yere batma, suretlerin bozulması, gökten taş yağması gibi büyük belâları bekleyin!” buyurdu.    

Hazreti Ali radıyallahu anh. Tirmizî

‘Bunlar ileri derecede bozulmayı gösteren durumlardır. Fesadın genel bir hâl alması ise bazı külli musibetlerin gelmesine sebeptir.’


299. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Fırat nehri altın bir dağ üzerinden akıtılmadıkça kıyamet kopmaz. Onun yüzünden insanlar savaşırlar. Yüz kişiden doksan dokuzu öldürülür. Her biri, “Herhalde savaşı ben kazanacağım” der.” 

Ebû Hureyre radıyallahu anh. Buharî


300. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Güneş, battığı yerden doğmadıkça Kıyamet kopmaz. Batıdan doğunca, insanlar bunu görür, hepsi iman eder. Ancak, daha önce inanmamış ya da inancının tahrikiyle hayır kazanamamış olanlara bu iman fayda sağlamaz.” 

Ebû Hureyre radıyallahu anh. Buharî

‘Güneşin batıdan doğması kıyametin kopmaya başlaması demektir. Artık kâinatın nizamı bozulmuş, gök cisimleri yörüngelerinden çıkmıştır. Bunu görüp de korkarak iman eden kimsenin imanı fayda vermez.’


301. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Hicaz bölgesinden bir ateş çıkmadıkça Kıyamet kopmaz. Bu ateş Busra’daki develerin boyunlarını aydınlatacaktır.” 

Ebû Hureyre radıyallahu anh. Buharî


302. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Sizler, kıyamet günü yalınayak, çıplak ve sünnetsiz olarak haşir meydanında toplanacaksınız.” 

Bu açıklama üzerine bir kadın sordu: “Birbirimizin avret yerlerini görmez miyiz?” 

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bu soruya Abese suresindeki, “O gün herkesin kendine yeter derdi vardır!” ayetini okuyarak cevap verdi.

İbni Abbas radıyallahu anh. Tirmizî


303. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Âdi oğlu âdiler dünyanın en mutlu insanları sınıfını oluşturmadıkça kıyamet kopmaz.” 

Huzeyfe radıyallahu anh Tirmizî


304. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Otuz kadar yalancı deccal çıkmadıkça kıyamet kopmaz. Bunlardan her biri kendini Allah’ın elçisi sanır.” 

Ebû Hureyre radıyallahu anh. Tirmizî

‘Deccal, dini yıkmak için çaba harcayacak azgın kimse demektir. Bu hadisten de anlaşılıyor ki deccal bir tane değildir. Hadislerdeki deccal tanımları bunlardan herhangi birine ait olabilir. Bütün deccal alâmetlerini bir deccalde aramak insanı yanıltır. Bu durumda Mehdinin de birden fazla olması gerekir. Mehdi ile ilgili hadislerdeki tanımlar da muhtelif mehdilere işaret eder. Hepsi ahirzamanda gelecek büyük mehdide aranmamalıdır. Deccal ve mehdi meselesiyle ilgili hadisler kitabın sonunda bir araya getirilmiştir.’


305. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Ruhumu kudret elinde tutan Zâta yemin ederim ki, vahşi hayvanlar insanlarla konuşmadıkça, kişiye kamçısının ucundaki meşin ve ayakkabısının bağı söz söylemedikçe, kendinden sonra ailesinin ne yaptığını dizi haber vermedikçe kıyamet kopmaz.” 

Ebû Said radıyallahu anh. Tirmizî

‘Allahuâlem, bu hadisler ileri derecedeki teknik aygıtların haberini veriyor.’


306. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Zaman yakınlaşmadıkça kıyamet kopmaz. Zaman kısalır, bir yıl bir ay gibi, ay bir hafta gibi, haftada bir gün gibi, gün saat gibi, saat de bir çıra tutuşması gibi olur.” 

Enes radıyallahu anh. Tirmizî

‘Allahualem, bu hadisin bir manası, hızlı iletim ve iletişim araçları vasıtasıyla zamanın kısaltılmasıdır.’  


307. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, yanındaki cemaate konuşurken, bir adam gelip, “Kıyamet ne zaman kopacak?” diye sordu. 

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem konuşmasını sürdürdü. Sözlerini bitirince, “Sual sahibi nerede?” buyurdu. 

Adam, “Buradayım Ya Resûlullah!” dedi. 

Resûlullah, “Emanet zayi edildiği vakit kıyameti bekleyin!” buyurdu. 

Adam, “Emanet nasıl zayi edilir?” diye sordu. 

Efendimiz, “İş, ehil olmayana teslim edilince kıyameti bekleyin!” buyurdu. 

Ebû Hureyre radıyallahu anh. Buharî


308. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, “İki sur arasında kırk vardır! Sonra, Allah semadan su indirecek ve insanlar yerden sebze biter gibi bitecekler. İnsanda bir kemik hariç hepsi çürür. Bu çürümeyen, acbuzzeneb denen kuyruk sokumu kemiğidir. Kıyamet günü yeniden yaratılış bununla başlar” buyurmuştur. 

Ebû Hureyre radıyallahu anh. Buharî

‘Kâinatı yoktan var eden, insanı modelsiz olarak topraktan yaratan Allah, elbette onun bazı zerrelerini muhafaza edebilir ve elbette ikinci yaratılışında ona bir tohum yapabilir. Onun sınırsız ilmi, iradesi ve kudreti yanında bu iş gayet kolaydır.’


309. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: 

“Kıyamet sadece şerir insanların üzerine kopacaktır!” buyurdu.” 

İbni Mesûd radıyallahu anh. Müslim

‘Şerir, yani şer işleyen, kötülük yapan, kötü kimseler. Zira kısa bir süre önce hayırlı insanlar vefat edecekler. Kıyamet kâfirlerin başında patlayacak.’


310. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, “Sûru üfleyecek olan melek, Sûr borusunu ağzına dayamış, yüzünü çevirmiş, kulağını dikmiş, üfleme emrini beklerken ben nasıl refah içinde yaşayabilirim!” buyurmuşlardı. 

Bu söz sahabilerine çok ağır geldi, “Peki biz ne yapalım Ya Resûlullah?” diye sordular. 

Onlara, “Hasbünallahu ve ni’mel-vekil tevekkeltü alallah!” deyiniz” buyurdu. 

Ebû Said radıyallahu anh. Tirmizî

‘Meali: Allah bize yeter, o ne güzel vekildir! Allah’a tevekkül ettik!’


311. Resûlullah sallallahu aleyhi ve selleme Sûr hakkında bir soru sorulmuştu. 

“Bu, içine üflenen bir boynuzdur!” diye cevap verdi. 

İbni Amr radıyallahu anh. Ebû Dâvud

‘Sûr, kıyametin kopuşunu, ölülerin dirilişini, yargılama sürecini başlatan bir âletin adıdır. Onu, dört büyük melekten biri olan İsrafil aleyhisselâm üfleyecektir.


312. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, şahadet parmağıyla orta parmağını yan yana getirerek, “Ben, Kıyamete böyle yakın bir zamanda gönderildim” buyurdu.

Sehl İbni Sa’d radıyallahu anh. Buharî






015. HESAP, MİZAN, SORGU...

‘Ölen insanların ruhları kabir âleminde kıyametin kopmasını beklerler. Bu âlemdeki hayatları ya sürur içinde geçer ya da azap çekerek. Burada lezzet alan da, acı çeken de insanın ruhudur. Tıpkı rüyada olduğu gibi. Kıyamet koptuktan sonra her ruh için bir beden yaratılır. Her bedene hayat verilir. Sonra her ruh kendi bedenine girdirilir. Bütün insanlar mahşer meydanında toplanırlar. Büyük mahkeme kurulur. Şahitler dinlenir. Amel defterleri açılır. Mizan, yani teraziler kurulur. Ameller tartılır. Herkes yaptıklarının hesabını verir. İyilikleri kötülüklerinden fazla olanlar cenneti kazanır, öbürleri cehenneme giderler ki buna “neşir” denir. Ayetlerde dile getirilen bu hâdiseler Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem tarafından da ayrıntılarıyla anlatılmıştır.’  



313. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Kulun, kıyamet günü, hesaba çekileceği ilk şey kendisine verilen nimetlerdir. Ona, “Bedenine sıhhat vermedik mi, sana soğuk sular içirmedik mi?” denecektir.” 

Ebû Hureyre radıyallahu anh. Tirmizî 


314. Cehennem ateşini hatırlayıp ağlamıştım. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, “Niye ağlıyorsun?” diye sordu. 

“Cehennemi hatırladım da onun için ağladım! Siz, ölümden sonraki diriliş gününde ailenizi hatırlayacak mısınız?” dedim. 

“Üç yerde kimse kimseyi hatırlamaz: Mizanın yanında, tartısının ağır mı, yoksa hafif mi geleceğini öğrenene kadar. Sayfaların uçuşma zamanında, kendi defterinin sağına mı, soluna mı, arkasına mı, nereye düşeceğini öğrenene kadar. Bir de Sırat’ın yanında. Sırat, cehennemin iki yakası arasına kurulur” buyurdu. 

Aişe radıyallahu anha. Ebû Dâvud

‘Sırat bir köprüdür. Mahiyetini Allah bilir. Herkes ondan geçmek zorundadır. Ameli iyi olan geçip cennete gider. Ameli kötü olan cehenneme düşer. Dünyadaki hayat yolunun ahiretteki yansıması gibidir. Hayat yolunu istikamet üzere yürüyenler Sıratı da rahatça geçerler. Burada dalalet yolunu tercih ederler, orada cehenneme düşerler.’


315. Bir adam gelip, “Ya Resûlullah! Benim kölelerim var. Bana yalan söylüyor, ihanet ediyor, sözümü dinlemiyorlar. Ben de onları kötü sözlerle azarlıyor, dövüyorum. Onlar yüzünden durumum ne olacak?” diye sordu. 

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, “Onlar, sana olan ihanetleri, isyanları ve yalanları sebebiyle ahirette hesap verecekler. Senin onlara verdiğin ceza onların günahları oranındaysa, ne lehine ne de aleyhine olur. Eğer onlara verdiğin ceza hatalarından az ise, bu senin için bir fazilet olur. Verdiğin ceza hatalarından çok olursa, bu fazla kısım sebebiyle onlar lehine sana kısas yapılır” buyurdu. 

Bunun üzerine adam ağlamaya ve dövünmeye başladı. 

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem dedi ki: “Sen Allah’ın kitabını okumuyor musun? Allah, “Kıyamet günü adalet terazilerini koyarız. Hiç kimseye asla haksızlık edilmez. Hardal tanesi kadar bile olsa onu getiririz. Hesap görücü olarak Biz yeteriz!” buyuruyor. 

Adam da, “Ya Resûlullah! Vallahi, kendim için de, onlar için de ayrılmalarından daha hayırlı bir şey göremiyorum. Sen şahidimsin, hepsini azat ettim!” dedi.    

Aişe radıyallahu anha. Tirmizî


316. “Ya Resûlullah, biz İslâm öncesi devirde yaptıklarımızdan dolayı hesaba çekilecek miyiz?” diye soruldu. 

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, “Müslüman olduktan sonra iyi olana, cahiliye devrinde yaptıklarından sorulmayacaktır. Kötü işler yapana, hem İslâm’daki ameli, hem de önceki ameli sebebiyle hesap sorulacaktır” buyurdu. 

Ebû Mesûd radıyallahu anh. Buharî


317. Kul, yargı gününde Rabbiyle karşı karşıya gelir. Rabbi ona, “Ey filan! Ben sana ikram etmedim mi? Seni efendi yapmadım mı? Sana eş vermedim mi? Atı, deveyi senin emrine vermedim mi? Baş olmana, ganimet malından pay almana imkân vermedim mi?” diye sorar. 

Kul, “Evet, ey Rabbim!” der. 

Rabbi, “Benimle karşılaşacağını hiç düşünmedin mi?” diye sorar. 

Kul, “Hayır!” diye cevap verir. 

Rabbi, “Sen beni umursamadın, şimdi de ben seni umursamıyorum!” buyurur. 

Sonra ikinci kul Allah’ın karşısına çıkar. Rabbi ona da aynı sözleri söyler. Sonra üçüncüye de birinciye söylediklerinin aynısını söyler. 

Kul, “Evet! Ey Rabbim!” der. 

Rabbi de,  “Benimle karşılaşacağını hiç aklından geçirdin mi?” diye sorar. 

Kul, “Ey Rabbim! Sana, kitaplarına ve peygamberlerine inandım. Namaz kıldım, oruç tuttum, sadaka verdim!” der, iyi işlerini sayıp döker. 

Rabbi, “Bu hususta lehine şahadet edecek biri var mı?” diye sorar. 

Kul, “Hayır, yok!” der. 

Rabbi, “Şimdi senin aleyhine bir şahit gönderilecek!” der. 

Kul kendi kendine, “Benim aleyhime şahitlik yapacak da kim?” diye içinden düşünür. 

Kulun ağzı mühürlenir. Uyluğuna, “Haydi konuş!” denilir. Uyluğu, eti, kemiği konuşup, onun amelini haber verirler. Bu, onun kendisi için bir özür aramaması içindir. Bu kimse, Allah’ın gazabına uğrayan münafıktır.” 

Ebû Hureyre radıyallahu anh. Müslim


318. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem hafifçe güldükten sonra, “Neye güldüğümü biliyor musunuz?” diye sordu. 

Biz, “Allah ve Resûlü daha iyi bilir!” dedik. 

“Kulun Rabbine olan hitabından! Kul, “Ey Rabbim, sen beni zulümden korumadın mı?” der. 

Rabbi, “Evet korudum” buyurur. 

Kul, “Bugün kendime kendimden başka bir kimsenin şahit olmasını asla istemiyorum” der. 

Rabbi de, “Bugün sana tek şahit olarak nefsin, çok şahit olarak da amellerini yazan melekler kâfidir” buyurur. 

Kulun ağzına mühür vurulur. Organlarına, “Konuş!” emri verilir. Onlar adamın yapıp ettiklerini anlatırlar. 

Sonra konuşma hususunda serbest bırakılır. Adam, organlarına, “Yazıklar olsun size! Defolun! Ben sizin için mücadele etmiştim” der.” 

Enes radıyallahu anh. Müslim


319. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Mümin, Rabbine yaklaştırılır. Allah onun üzerine himayesini indirir. Günahlarını itiraf ettirir. 

“Bu günahları sen işledin, biliyor musun?” buyurur. 

Mümin kul, iki kere, “Evet, ey Rabbim, biliyorum!” der. 

Rabbi de, “Dünyadayken seni teşhir etmemek için bunları örtüyordum. Bugün tamamen affediyorum!” buyurur. Sonra ona sevap defteri verilir. 

Kâfirler ve münafıklarla ilgili olarak, bütün yaratıkların huzurunda, “Haberiniz olsun! Bunlar Allah namına yalan söylemişler. Allah’ın lâneti zâlimleredir!” diye seslenilir.” 

İbni Ömer radıyallahu anh. Buharî


320. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Allah, azabı en hafif olan cehennemliğe, “Eğer dünya her şeyiyle senin olsaydı, şu azaptan kurtulmak için verir miydin?” diye sorar. 

Adam, “Evet!” der. 

Rabbi, “Sen daha Âdem’in belindeyken, bundan daha hafifini istemiş, “Bana hiçbir şeyi ortak yapma da seni ateşe sokmayayım, cennete koyayım” demiştim. Sen buna yanaşmadın, Benden başka ilahlar edindin” buyurur.” 

Enes radıyallahu anh. Buharî


321. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Bir kimseyi bir şeye çağıran hiç kimse yoktur ki diriliş günü o çağırdığı şeyle birlikte getirilmesin. Mutlaka onunla ayrılmaz şekilde beraberdir. Sadece bir kişiyi davet etmiş olsa dahi! Sonra şu ayeti okudu: 

“Tutuklayın onları! Çünkü sorguya çekilecekler!”  

Enes radıyallahu anh. Tirmizî

‘İnsanların kimi hayra, iyiye, güzele davet eder, kimi de şerre, kötüye, güzele. Herkes bu davetinden dolayı heseba çekilir.’


322. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Kıyamet günü hak sahiplerine haklarını mutlaka ödeyeceksiniz. O günde, boynuzsuz koyuna haksızlık eden boynuzlu koyundan, taş üzerine binen taştan, adam yaralayan adamdan yapıp ettiklerinin hesabı sorulacaktır!” 

Ebû Hureyre radıyallahu anh. Müslim

‘Her hak sahibine hakkı verilecek. Adalet hakikati tam manasıyla tahakkuk edecek. Cansızlar, bitkiler ve hayvanlar arasındaki hukuk bile hesaba katılacak, davası görülecektir. Bu hadis ahiretteki büyük mahkemenin azametini dile getirmektedir. Bir taşın, bir koyunun bile hukukunu zayi etmeyen Allah en değerli eserleri olan insanların amellerini ihmal eder mi hiç! Elbette ahireti yaratacak, insanları diriltecek, hepsini hesaba çekecek, zalime ceza, mazluma mükâfat verecektir. Âdil ismi bunu gerektirir.’


323. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Diriliş günü şu dört şeyden sual edilmedikçe kul yargı yerinden ayrılamaz: 

Ömrünü nerede harcadın? 

Hangi amelleri yaptın? 

Malını nereden kazandın? 

Bedenini nerede çürüttün?” 

Ebû Berse radıyallahu anh. Tirmizî


324. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Kıyamet günü insanlar üç kere Allah’a sunulur: İlk iki sunumda, tartışmak, mazeret ileri sürmek mümkündür. Fakat üçüncü sunumda, amellerin yazıldığı sayfalar uçuşur. Kimisi sağ eliyle, kimisi de sol eliyle alır.” 

Ebû Hureyre radıyallahu anh. Tirmizî

‘Sağ eliyle alan cennetliktir. Sol eliyle alan cehennemliktir.’


325. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Kimin üzerinde kardeşine karşı ırz ya da başka bir şey sebebiyle hak varsa, paranın pulun geçmez olduğu gün gelmeden önce onunla helâlleşsin. Bunu yapmazsa, zulmü oranında güzel amelleri elinden alınır. İyi işleri yoksa, hak sahibi arkadaşının günahları kendisine yüklenir.” 

Ebû Hureyre radıyallahu anh. Buharî


326. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Kıyamet günü, ‘mümin’ kişi amelleri arasında önce namazın hesabını verecektir. Bu hesap güzel olursa kurtuluşa erer. Bunun hesabını veremezse zarara uğrar. Farzında eksiklik çıkarsa, Allah, “Kulumun nafilesi var mı, bir bakın?” buyurur. Böylece, farz namazın eksikleri nafile namazlarla tamamlanır. Sonra, bu minval üzere diğer amelleri hesap edilir.” 

Ebû Hureyre radıyallahu anh. Tirmizî

‘Nafile, farz olmaksızın sevap niyetiyle yapılan ibadettir. Bu hadise göre, farzın eksikleri nafilelerle tamamlanır. Allah’ın bir lütfudur bu.’


327. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, “Ahirette kimin hesabı tartışılırsa, ona azap edilecek demektir!” buyurdu. 

Ben, “Nasıl olur? Allah, “Kimin kitabı sağ eline verilirse, kolay bir hesapla olur onun muhasebesi, yakınlarının yanına sevinerek döner” buyurmadı mı?” dedim. 

“Hayır! Bu, sunumdur. Diriliş günü hesaba çekilen herkes mutlaka mahvolmuş demektir!” buyurdu. 

Aişe radıyallahu anha. Buharî


328. Resûlullah sallallahu aleyhi ve selleme, “Allah’ı, Peygamberlerine verdiği sözden döner sanma. Allah gerçekten üstün gücü olandır, işlenen suçu cezasız bırakmayandır. O gün yer başka bir yere, gök başka bir göğe dönüştürülür.” ayetini okuyup sordum: “Ya Resûlullah, o gün insanlar nerede olacaklar?” 

“Sırat üzerinde” cevabını verdi. 

Aişe radıyallahu anha. Müslim 







016. CENNET, KEVSER, RÜYET, MÜKÂFAT...

‘Cennet, inananların dünyadaki güzel amellerine ödül olarak sonsuza kadar kalacakları güzellikler âlemidir. Allah âdildir, her işini adalet üzere yapar, kimseye haksızlık etmez. Bu dünyada iman eden, emir dinleyen, yasaklardan sakınan kullarına ebedî cennetin sözünü vermiştir, elbette bu söz yerine gelecektir. İnsan cennette hem ruhu, hem bedeniyle bulunur, tam lezzet alır. Amellere göre lezzetler de derece derecedir... Kevser, bolluk, bereket, büyük hayır, cennette bir havuz manasına gelir. Allah’ın, Peygamber Efendimize hitaben "Sana kevseri verdik" buyurduğu büyük nimettir. Cennetlikler bu nimetten yararlanacaklar... Rüyet, görmek demektir. Terim olarak, cennetliklerin Rabbini görmesini dile getirir. Bu görme nasıl olacak meselesi bir hayli tartışılmıştır. İmamı Gazali Hazretleri, "Rüyet, marifetin inkişafından ibarettir" diyor. Bu dünyada marifet sahibi olanlar, yani Allah’ı eserleriyle tanıyanlar, ahirette daha ziyade tanıyacak, bu dünyada onun cemâlini, celâlini ve kemâlini eserleriyle müşahede ettikleri gibi, cennette daha yüksek bir derecede müşahede edecekler. Maddeden, cisimden, mekândan ve biçimden münezzeh olan Allah’ın, maddi gözle bir cismin görülmesi gibi görülemeyeceğini anlatıyor. Sözün özü, rüyetullah kesin bir hakikattir, ama mahiyeti bizce meçhuldür.’  


329. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bir dolunay gecesi, aya baktıktan sonra, “Siz şu kameri nasıl görüyorsanız Rabbinizi de öyle perdesiz göreceksiniz. Onu görmede bir sıkışıklığa düşmeyeceksiniz. Gece ve gündüz namazlarını zamanında kılın. Gücünüz yeterse bunu mutlaka yapın!” buyurdu.  

Cerir radıyallahu anh. Buharî


330. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Cennetlikler arasında en düşük olan kişinin bile bahçeleri, eşleri, nimetleri, hizmetçileri, koltukları bin yıllık yürüme mesafesini doldurur. Cennetliklerin Allah katında en değerli olanları ise, sabah akşam Allah’ın güzelliğini seyrederler.” 

Sonra, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şu ayeti okudu: 

“Nice yüzler o gün ışıldar, Rabbine bakar.”  

İbni Ömer radıyallahu anh. Tirmizî


331. Aişe radıyallahu anhaya, “Ey anneciğim! Hazreti Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem Rabbini gördü mü?” diye sordum. 

Bu soru üzerine dedi ki: “Söylediğin sözden tüylerim ürperdi. Senin üç hatalı sözden haberin yok mu? Kim onları sana söylerse yalan söylemiş olur. 

Kim sana, “Muhammed Rabbini gördü” derse, yalan söylemiş olur. Çünkü Allah, “Gözler onu kavrayamaz, ama o gözleri kavrar” buyuruyor. 

Kim sana, “Muhammed yarın olacak şeyi bilir” derse, yalan söylemiştir. Zira ayette, “Hiçbir nefis yarınki kazancını ne bilemez” buyrulmuştur. 

Kim sana, “Muhammed vahyin bir kısmını gizledi” derse, o da yalan söylemiştir. Çünkü ayette, “Ey Elçi! Rabbinden sana indirilen bu Kur’an’ı güzelce ilet. Bunu yapmazsan, Allah’a elçilik etmemiş olursun” buyrulmuştur. 

Fakat Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Cebrail aleyhisselâmı iki kez görmüştür.” 

Mesruk rahimehullah. Buharî


332. Resûlullah sallallahu aleyhi ve selleme, “Sen Rabbini hiç gördün mü?” diye sordum. 

“Nurdur, ben onu nasıl görürüm” buyurdu. 

Ebû Zerr radıyallahu anh. Müslim


333. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Cennette yüz derece vardır. İki derece arası, yerle gök arası kadardır. Firdevs cenneti bunların en yukarıda olanıdır. Cennetin dört nehri buradan çıkar. Bunun üstünde Arş vardır. Allah’tan Firdevs cennetini isteyin.” 

Ubâde radıyallahu anh. Tirmizî


334. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Cennete girenlerin bir çarşısı vardır. Her cuma oraya gelirler. Bir kuzey rüzgârı eser, elbiselerini ve yüzlerini okşar. Bunun tesiriyle güzellikleri artar. Ailelerinin yanına daha da güzelleşmiş olarak dönerler. Eşleri, “Vallahi, bizden ayrıldıktan sonra sizin güzelliğiniz artmış!” derler. Onlar da, “Vallahi, biz gittikten sonra siz daha da güzelleşmişsiniz!” diye karşılık verirler.” 

Enes radıyallahu anh. Müslim


335. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, “Cennette bir takım odalar vardır. Dışları içlerinden, içleri de dışlarından görülür” buyurmuştu. 

Bunu işiten bir bedevi, “Bu odalar kimlerindir, Ya Resûlullah?” diye sordu. 

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, “Sözün güzelini söyleyen, yemek yediren, oruca devam eden, gece herkes uyurken namaz kılan kimselerindir!” buyurdu. 

Hazreti Ali radıyallahu anh. Tirmizî


336. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem anlattı: 

“Yüce Allah şöyle buyurdu: “Âdemoğlu benim hakkımda kötü sözler söylüyor, oysa bu ona yakışmaz. Âdemoğlu beni yalanlıyor, oysa beni yalanlamak ona yakışmaz. Bana söylediği kötü söz, “Allah çocuk edindi” demesidir. Yalanlaması ise, “Allah, beni birinci kez yarattı ama tekrar diriltmeyecek” demesidir. Oysa benim için ikinci kez diriltmek, yoktan var etmeye nazaran daha zor değildir.” 

Ebû Hureyre radıyallahu anh. Buharî

‘Bu bir kudsi hadistir. Resûlullah Efendimiz Rabbimizin sözünü ümmetine nakletmektedir. Bu söz vahiy olmakla birlikte, ayet olmaması sebebiyle hadis olarak anılır ve öbür hadislerden farkı “kudsi” nitelemesiyle belirtilir.’ 


337. Bir adam, Resûlullah sallallahu aleyhi ve selleme, “Cennette at var mı?” diye sordu. 

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, “Allah seni cennete koyarsa, sen de orada dolaşmak istersen, seni kızıl yakuttan bir at üzerinde istediğin her yere uçurur” buyurdu. 

Bunun üzerine bir başka adam, “Cennette deve var mı?” diye sordu. 

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ona başka bir cevap verdi: “Eğer Allah seni cennete koyarsa, orada canının her çektiği, gözünün her hoşlandığı şey bulunacaktır.” 

Büreyde radıyallahu anh. Tirmizî

‘İkinci cevap, cennette şu da var mı, bu da var mı gibi ardı arkası kesilmeyecek soruların tümüne birden verilen külli bir cevap olmuştur. Güzellikler diyarı olan cennette her güzel şey bulunur.’


338. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Cennetlikler üç kısımdır: Birincisi, kuvvetli, âdil, sadaka veren ve başarılı olanlar. İkincisi, yakınlarına ve Müslümanlara karşı merhametli ve yumuşak kalpli olanlar. Üçüncüsü, iffetli, namuslu ve çoluk çocuk sahibi olanlar. 

Cehennemliklerse beş kısımdır: Birincisi, aklını kullanamayan zayıflar. Bunlar, size uyanlardır. Ne aileleri vardır ne de malları. İkincisi, açgözlülüğünü gizleyebilen hainler. Bu tür kimseler hangi kapıyı çalsalar mutlaka ihanet ederler. Üçüncüsü, sabah akşam her fırsatta malın ve ailen hususunda seni aldatanlar. Dördüncüsü, cimrilik edenler ve yalan söyleyenler. Beşincisi, kötü huylu, kaba sözlü olanlar. Allah mütevazı olmanızı emretti. Kimse kimseye karşı böbürlenmesin. Kimse kimseye haksızlık etmesin!”  

Iyaz radıyallahu anh. Müslim


339. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Bir kimse cennetlik olarak ölünce, büyük ya da küçük, yaşı ne olursa olsun, otuz yaşında bir kimse olarak cennete girer, artık bu yaş sonsuza kadar değişmez. Cehennemlikler için de durum böyledir.” 

Ebû Said el-Hudri radıyallahu anh. Tirmizî


340. “Ya Resûlullah! İnsanlar neden yaratıldı?” dedim. 

“Sudan!” buyurdu. 

“Peki cennet neden yapıldı?” 

“Gümüş ve altın tuğlalardan! Harcı misktir. Çakılları inci ve yakuttandır. Toprağı da zaferandır. Ona giren nimetlere kavuşur. Eziyet görmez. Sonsuza dek kazanır. Artık ölümle karşılaşmaz. Elbisesi eskimez. Gençliği kaybolmaz.” 

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem sözlerine şöyle devam etti: “Üç kişinin duası reddedilmez: Âdil lider, iftarını açan oruçlu, zulme uğrayan. Allah, onun duasını bulutların üstüne çıkarır. Onlara gök kapıları açılır. Allah, “İzzetime yemin olsun! Vakti uzasa da, duanı mutlaka kabul edeceğim!” buyurur.” 

Sa’d radıyallahu anh. Tirmizî

 

341. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Her peygamberin cennette bir havuzu vardır. Ümmeti oraya su almaya gelir. Peygamberler, suya gelenlerin çokluğuyla iftihar ederler. Su almaya gelen ümmeti en çok olan peygamberin ben olacağımı umuyorum.” 

Semûre radıyallahu anh. Tirmizî

 

342. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, sahabilerine, “İçinizde cennet için çabalayacak kimse yok mu? Zira cennetin eşi yoktur. Kâbe’nin Rabbine yemin ederim ki, cennet, parlayan nurları, güzel kokulu yeşillikleri, yüksek köşkleri, devamlı akan nehirleri, her türden olgun meyveleri, güzel mi güzel gencecik eşleri, pek çok takım elbiseleri ile yüksek, sağlam ve güzel saraylarda mutluluk ve yüz parlaklığı içinde yaşanan sonsuz mekândır” buyurdu. 

Sahabiler, “Biz zaten onun için çaba harcıyoruz, Ya Resûlullah!” dediler. 

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, “İnşaallah, deyiniz” buyurdu. Sonra da cihaddan söz açtı, ona teşvik etti.” 

Üsame İbni Zeyd radıyallahu anh. İbni Mâce

‘İnşaallah, Allah dilerse demektir. Ayette, “Hiçbir şey hakkında, bunu yarın mutlaka yaparım, deme. Ancak, inşaallah de. Unutursan, hatırlar hatırlamaz hemen Allah’ı an” buyrulmuştur. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bu hakikati hatırlatıyor.’  


343. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem anlattı: 

“Allah celle celâlühu şöyle ferman etti: “Ben sizin şanı yüce Rabbinizim! İyi kullarım için, gözlerin görmediği, kulakların işitmediği, insanın hayal ve hatırından geçmeyen nimetler hazırladım.” 

Ebû Hureyre radıyallahu anh. Buharî

‘İnsan cenneti hayal edemez. Çünkü muhayyile ancak gözlem alanına girenlerden hareketle yeni bir terkip yapabilir. Gözlemlenemeyen bir âlemi hayal etmesi mümkün değildir. Tıpkı anne rahmindeki bir bebeğin dünyada olan varlıkları hayal edememesi gibi. Ona dünyanın dağları, denizleri, ovaları anlatılsa, güneşten, aydan, yağmurdan söz edilse, o da bunları hayal etmeye çalışsa, bunu başaramayacaktır. İnsan da dünyanın rahminde bir bebek gibidir, ahireti işitir, ama hayal edemez.’


344. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem anlattı: 

“Allah, cennetliklere, “Ey cennet halkı!” diye seslenir. 

Onlar, “Ey Rabbimiz, buyur! Emrini bekliyoruz! Her hayır senin elindedir!” derler. 

Allah, “Razı oldunuz mu?” diye sorar. 

Onlar, “Ey Rabbimiz! Razı olmamak ne haddimize! Yaratıkların arasında bir başkasına vermediğin nimetleri bize verdin!” derler. 

Allah, “Ben sizlere bundan daha fazlasını vereyim mi?” der. 

Onlar, “Verdiklerinden daha üstün ne olabilir ki?” derler. 

Allah da, “Size rızamı helâl kıldım. Artık, size ebediyen gazap etmeyeceğim!” buyurur.” 

Ebû Said radıyallahu anh. Buharî


345. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Cennetlikler yüksek kulelerde kalanları görürler. Tıpkı, ufukta doğudan batıya giden inci gibi parlak yıldızları gördüğünüz gibi. Aralarındaki üstünlük farkı onları böyle yukarıda gösterir.” 

Sahabileri, “Ya Resûlullah! Bu söylediğiniz peygamberlerin makamı olmalı, başkaları oraya ulaşamamalı!” dediler. 

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, “Hayır! Ruhumu kudret elinde tutan Zâta yemin olsun! Kulelerde bulunanlar, Allah’a inanıp peygamberleri tasdik eden kimselerdir!” buyurdu. 

Ebû Said radıyallahu anh. Buharî


346. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Cennete girenlerin vücudu kılsız, yüzü sakalsız, gözleri sürmelidir. Gençlikleri gitmez. Elbiseleri eskimez.” 

Ebû Hureyre radıyallahu anh. Tirmizî


347. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Cennete girenlerin çocuğu olmaz, çünkü doğurmak yoktur.” 

Ebû Rezin radıyallahu anh. Tirmizî

 

348. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Cennete ilk girecek grup, dolunay gecesindeki ay suretindedir. Onu takip eden grup, parlaklık yönüyle gökteki en büyük yıldız gibidir. Cennetlikler, büyük ya da küçük için tuvalete gitmezler, tükürmezler, sümkürmezler. Terleri mistir. Tarakları altından, buhurdanları öd ağacından, eşleri kara gözlü hurilerdendir. Ataları Âdem aleyhisselâmın yaratılışı üzere, altmış zira boyunda, tek bir adam suretinde olacaklar.” 

Ebû Hureyre radıyallahu anh. Buharî

‘Tek bir adam suretinde, yani boyları, hacimleri, endamları birbirinin dengi olacak. Uzunluk kısalık, şişmanlık zayıflık, sakatlık sağlamlık gibi farklılıklardan azadedirler. Hepsi yakışıklı, güzel, sıhhatli, alımlıdır. Herkes suretinden, hâlinden, konumundan memnundur.’


349. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Cennette yüz derece vardır. Bunlardan biri bile bütün âlemleri içine alabilir.”   

Ebû Said radıyallahu anh. Tirmizî

‘Burada da ana rahmindeki çocuk misaline bakabiliriz. O çocuk bütün âlemi ana rahminden ibaret zanneder. Faraza lâf anlasa da ona desek ki, dünyada yüzlerce şehir vardır, biri bile senin annenin karnından daha büyüktür. Bütün annelerin rahimlerini bile içine alabilir. Bu söz doğrudur, fakat çocuğun hafsalası bunu almayabilir. Bu dünya da ahirete nispetle ana rahmi kadar dardır. Malum olduğu üzere, insan kendi gözlemlerinin ve ölçülerinin mahkûmudur.’


350. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Cennette, yay kadar bir yer güneşin üzerine doğup battığı her şeyden daha hayırlıdır.” 

Ebû Hureyre radıyallahu anh. Buharî


351. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Cennettekilerden biri dünyada yaşayanlara görünseydi, onun kolundaki takıların ışıltısı güneşin ışığını bastırırdı. Tıpkı güneşin, yıldızların ışığını bastırması gibi.” 

Sa’d radıyallahu anh. Tirmizî


352. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Cennette siyah gözlülerin toplanma yerleri vardır. Orada, benzerini yaratıkların hiç işitmediği güzel bir sesle şarkı söylerler. “Bizler ebediyiz, hiç ölmeyiz! Bize nimetler verildi,  fakirlik nedir bilmeyiz! Rabbimizden razıyız, asla üzülmeyiz! Mutludur bize sahip olan beylerimiz!” derler.

Hazreti Ali radıyallahu anh. Tirmizî


353. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Cennette bir çarşı vardır. Orada ne alış ne de satış yapılır. Sadece erkek ve kadın suretleri bulunur. Kim bunlardan bir suret arzu ederse o surete girer.” 

Hazreti Ali radıyallahu anh. Tirmizî


354. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, “Cennette mümine yüz kişinin gücü kadar cima ‘cinsî münasebet’ gücü verilir” buyurdu.  

Enes radıyallahu anh. Tirmizî


355. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, “Size cennetlikler hakkında bilgi vereyim mi?” diye sordu. 

Sahabileri, “Evet, Ya Resûlullah” dediler. 

“Zavallı sayılan zayıf kimsedir. Yemin etse, Allah onun talebini yerine getirir, yeminini boşa çıkarmaz.” 

Sonra, “Size cehennemlikler hakkında da bilgi vereyim mi?” dedi.

“Evet” dediler.

“Bunlar kaba, cimri, büyüklük taslayan kimselerdir” buyurdu.  

Harise radıyallahu anh. Buharî






017. CEHENNEM, AZAP, ATEŞ...

‘Cehennem, azgınların öldükten sonra gidecekleri ceza yeri, kâfirlerin devamlı kalacakları, günahkâr Müslümanların da günahları kadar azap görecekleri âlemin adıdır. Evet, kâfirler sonsuza dek cehennemde kalacaklardır. Müminler ise, kötülükleri iyiliklerine baskın gelirse, aradaki fark kadar azap çekecek, sonra cennete gireceklerdir. Cehennem ilahî adaletin bir neticesidir. Allah âdildir, herkese hakkını verir. Oysa bu dünyada tam tecelli etmiyor. Çünkü burası imtihan yeri. Zâlimler keyif içinde, mazlumlar acılar çekerek yaşıyorlar. Ölüm gelip ikisini eşitliyor. Allah elbette mazlumun ahını zalimden alacaktır. Bunu vaat de etmiştir. Burada yaptıkları yüzünden cehenneme giden kimselerin azapları amelleri oranındadır. Hiç kimseye haksızlık edilmeyecek, herkes yaptıklarının cezasını çekecektir. Güya merhamet namına cehennemi lüzumsuz görmek mazluma zulümdür. Rabbini inkâr eden, insanlara akıl almaz zulümler yapan kâfirlere, zâlimlere, azgınlara gereken azap verilecektir. Cehennem de çeşit çeşittir. Sadece ateşten ibaret de değildir. Nitekim, bu husus hadislerle açıklanmıştır.’ 


356. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem anlattı: 

“Allah, cenneti yarattığı zaman, Cebrail aleyhisselâma, “Git, ona bir bak!” buyurdu. 

O da gidip cennete baktı, “İzzetine yemin ederim, onu işitip de girmeyen kalmayacak!” dedi. 

Allah, cennetin etrafını çirkinliklerle çevirdi. Sonra, “Git, ona bir daha bak!” buyurdu. 

Cebrail aleyhisselâm bir daha baktı, “Korkarım, ona hiç kimse girmeyecek!” dedi. 

Cehennemi yaratınca, Cebrail aleyhisselâma, “Git, bir de şuna bak!” buyurdu. 

O da gidip ona baktı, “İzzetine yemin ederim, işitenlerden kimse ona girmeyecektir!” dedi. 

Allah, onun etrafını şehveti tahrik edici şeylerle kuşattı. Sonra da, “Git, ona bir kere daha bak!” dedi. 

O da gidip ona baktı, “İzzetine yemin olsun, korkarım ona girmeyen tek kişi bile kalmaz!” dedi.” 

Ebû Hureyre radıyallahu anh. Tirmizî


357. “Sizden cehenneme uğramayacak yoktur” ayeti hakkında Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: 

“İnsanlar ateşe girerler. Sonra amellerine göre ondan çıkarlar. Onların ilk grubu şimşek hızıyla çıkar. İkinci grup rüzgâr gibi çıkar. Sonra at hızıyla, sonra at binicisi hızıyla, sonra yaya koşusuyla, en sonra da yaya yürüyüşüyle çıkar.” 

İbni Abbas radıyallahu anh. Tirmizî

 

358. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Cehennem, Rabbine şikayet ederek, “Ey Rabbim, bir kısmım öbür kısmımı yiyor” dedi. Bunun üzerine, Allah ona iki kez soluklanma izni verdi. Biri yazda, biri kışta. Şiddetli bir biçimde hissettiğin ısı onun yaz nefesidir. En şiddetli soğuk da onun kış nefesidir.” 

Ebû Hureyre radıyallahu anh. Buharî

‘Bu hadis halihazırda cehennemin ve dolayısıyla cennetin mevcut olduğuna, bunlarla dünya arasında şimdi de bazı münasebetler bulunduğuna delalet etmektedir. Var olan cennet ve cehennem, ileride yaratılacak olan cennet ve cehennemin tohumu mesabesindedir. Âdem aleyhisselâmın ve Havva validemizin cennetten çıkartılması hadisesi de cennetin mevcut olduğuna bir başka karinedir.’ 

 

359. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Müminler cehennemden kurtarılıp cennetle cehennem arasındaki köprüde bir süre tutulurlar. Birbirlerine karşı yaptıkları haksızlıklar ödeştirilir. Böylece günahlarından arındırıldıktan sonra cennete girmelerine izin verilir. Canımı kudret elinde tutan Zâta yemin olsun, onlardan her biri, cennetteki evini dünyadaki evinden daha iyi bilir.” 

Ebû Said radıyallahu anh. Buharî


360. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Cehennemi kuşatan surun dört duvarı vardır. Her duvarın kalınlığı kırk yıllık yürüme mesafesi kadardır.” 

Ebû radıyallahu anh. Tirmizî


361. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, “Ateşe sadece şaki olanlar girecektir” diye buyurmuştu. 

Sahabiler, “Ya Resûlullah, şaki kimdir?” diye sordular. 

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, “Allah için hiçbir ibadet yapmayan ve hiçbir günahı işlemekten geri kalmayan” diye cevap verdi. 

Ebû Hureyre radıyallahu anh. İbni Mâce


362. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Cehennem ateşi bin yıl yakıldı, kıpkırmızı oldu. Sonra bin yıl daha yakıldı, beyazlaştı. Sonra bin yıl daha yakıldı, şimdi siyah ve karanlıktır.” 

Ebû Hureyre radıyallahu anh. Tirmizî


363. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Cehennemliklerin en hafif azap göreni, ayağında ateşten bir ayakkabı ve ayakkabı bağı olan kimsedir. Ayağındakiler sebebiyle, tıpkı tencerenin kaynaması gibi, başında beyni kaynar. Öyle büyük bir acı duyar ki, insanların en hafif azap çekeni olduğu hâlde, kendinden şiddetli azap çeken olmadığını zanneder.” 

Numan İbni Beşir radıyallahu anh. Buharî


364. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Cehennemliklerin tepelerine kaynar su dökülür. Bu su vücutlarının içine işler, karınlarına kadar ulaşır. İçlerinde ne var ne yok hepsini söker atar, ayaklarını delip geçer. Bu olay, “Bununla içlerinde olanlar ve derileri eriyecektir!” ayetinde sözü edilen eritme olayıdır. Sonra eriyen cesetler eski hâline getirilir.”  

Ebû Hureyre radıyallahu anh. Tirmizî


365. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Eğer zakkumdan dünyaya tek damla damlatılacak olsa, bu dünyada yaşayanların yiyeceklerini bozardı. Gıdası ve içkisi zakkum olan cehennemliklerin hâlini varın siz anlayın!” 

İbni Abbas radıyallahu anh. Tirmizî

‘Zakkum, kökleri cehennemin derinliklerinde olan bir ağacın adıdır.’


366. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Kâfirin cehennemdeki bir azı dişi Uhud dağı kadardır. Derisinin kalınlığı da üç gecelik yol mesafesidir.” 

Ebû Hureyre radıyallahu anh. Müslim


367. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Veyl, cehennemde bir vadidir. Kâfir orada, kırk yıl batar da dibe ulaşamaz.” 

Ebû Said radıyallahu anh. Tirmizî


368. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, “Yaktığınız ateş var ya, cehennem ateşinin yetmiş parçasından bir parçadır!” buyurdu. 

Oradakiler, “Vallahi, bizim ateşimiz bile yeterliydi!” dediler. 

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, “Cehennem ateşi öbürüne altmış dokuz kat üstün kılındı. Her bir katın sıcaklığı sizinki kadardır” buyurdu.  

Ebû Hureyre radıyallahu anh. Buharî

‘Dünyanın merkezinde bile cehennemin bu yüksek ateşini hatırlatan bir ateş vardır. Her otuz üç metre kazıda sıcaklık bir derece artar. Dünyanın merkezine inildiği zaman bu sıcaklık iki yüz bin dereceyi bulur. Bu ise küçük bir cehennem hükmündedir. Kıyametten sonra o büyük cehenneme katılır, onun bir parçası olur.’


369. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Cehenneme girenlerin azapları farklıdır. Bir kısmı vardır, ateş onları topuğuna kadar yakalar. Bir kısmı vardır, dizlerine kadar yakalar. Bir kısmı vardır, kemerine kadar yakalar. Bir kısmı vardır, köprücük kemiğine kadar yakalar.” 

Semûre radıyallahu anh. Müslim


370. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, “Kıyamet günü insanlar üç sınıf olarak diriltilirler: Yayalar, binekliler, yüzüstü yürüyenler” diye buyurmuştu.

Sahabiler, “Ya Resûlullah! Bunlar yüzüstü nasıl yürürler?” diye sordular.

“Onları ayakları üzerinde yürüten Allah yüzleri üzerinde yürütmeye de kadirdir. Bu yüzüstü yürüyenler, önlerine çıkan her engele, her dikene karşı kendilerini yüzleriyle korumaya çalışırlar.” 

Ebû Hureyre radıyallahu anh. Tirmizî


371. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Mümin, Allah katındaki azapları bilseydi, cennetten ümidini keserdi. Kâfir, Allah’ın rahmetini bilseydi, cennetten ümidini kesmezdi.” 

Ebû Hureyre radıyallahu anh. Müslim 


372. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemi dinledim, şöyle buyurdu: 

“Ağaç altında biat eden sahabilerden hiç kimse inşaallah cehenneme girmeyecektir.” 

Bunun üzerine, Resûlullahın hanımı olan Hafsa radıyallahu anha, “Hayır, Ya Resûlullah!” diyerek şu ayeti okudu: 

“Sizden ona varmayacak hiç kimse yoktur. Bu, Rabbinin katında yapılmasına kesin karar verilen bir uygulamadır.”   

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ona şu cevabı verdi: 

“Allah şöyle de buyurmaktadır: “Sonra da, içtenlikle inanarak günahlardan sakınanları kurtarır, zâlimleri diz üstü bırakırız.” 

Ümmü Mübeşşir radıyallahu anha. Müslim 

‘Hafsa radıyallahu anhın bu tavrı dikkate şayandır. Resûlullah Efendimizin müsamahasına da güzel bir örnektir. Sahabiler hür fikirli, hür vicdanlı, düşündüklerini rahatça dile getirebilen insanlardı. Efendimiz bu imkânı vermişti onlara, her konuda soru sorabilir, fikirlerini çekinmeden dile getirebilirlerdi. Hafsa validemiz, Peygamber Efendimizin yorumuna itiraz ediyor ve bir ayeti delil olarak ileri sürüyor. Efendimiz de buna kızmıyor, gayet makul bir davranış sergileyerek ayetlerle cevap veriyor, onu ikna ediyor. Ne muhteşem bir tablo!’ 


373. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, “Ardında cehennem vardır, orada kendisine irinli su içirilecektir” ayeti hakkında şu açıklamayı yaptı: 

“İrin ağzına yaklaştırılır, ondan ikrah eder, iğrenir. Biraz daha yaklaştırılınca suratı yanar, başının derisi dökülür. İrini içince arkasından çıkıncaya kadar, bağırsaklarını param parça eder.” 

Resûlullah bu açıklama üzerine şu ayetleri okudu: 

“Hiç bu ateşte temelli kalan ve kendisine bağırsaklarını paramparça edecek kaynar su içirilen kimselerin durumuyla bir olur mu!” 

“Yardım dilediklerinde, kendilerine, erimiş maden gibi yüzleri kavuran bir su ile yardım edilir!”  

Ebû Ümame radıyallahu anh. Tirmizî 






018. RESÛL, NEBİ, PEYGAMBER...

‘Resûl kelimesinin sözlük anlamı "kendisi müdahale etmeksizin eline verileni ileten elçi" demektir. Terim olarak manası ise, "yeni bir kitapla gönderilen peygamber"dir. Kendisine kitap verilmeyen peygambere "nebi" denir. Bu iki kelime bazen birbirinin yerine de kullanılır... Peygamber kelimesi farsçadır, hem nebi, hem de resûl yerine kullanılır. Peygamberimizden önce de pek çok peygamberler gelmiştir. Peygamberlerin ilki Âdem aleyhisselâm, sonuncusu Hazreti Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemdir. Bütün peygamberlerin temel mesajları aynıdır. Ayrıntılarda farklılıklar görülür. İnsanlık da bir insanın büyümesi, gelişmesi, erginleşmesi gibi belli aşamalardan geçmiştir. Bu sebeple her zamanda, bazen her mekânda ayrı bir peygamber gönderilmiştir. Bu peygamberler o zamanın ve mekânın hususiyetlerine göre ilahî gerçekleri bildirmişlerdir. Nasıl, her mevsimde ayrı bir elbise giyilir, her hastalık için başka ilaç verilir, öyle de her toplumun hususiyetlerine göre dinin ayrıntılarında farklılıklar olmuştur. Peygamberimiz, öbür peygamberlerden farklı olarak, bütün insanlara gönderilmiştir. Zira, onun geldiği zamanda insanlık bir tek hocadan ders alabilecek kıvama erişmiştir. Yine var olan farklılıklar ise içtihatlarla ve bunların bir sonucu olan mezheplerle halledilmiştir. Bu peygamberlerin yirmi beş tanesi Kur’an’da bildirilmiştir. Üç kişininse peygamber mi, veli mi olduğu şüphelidir. Galip ihtimal onlar da peygamberdi.’


374. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Ahirette Nuh aleyhisselâm ümmetiyle birlikte gelir. Allah ona, “Dinimi insanlara ilettin mi?” diye sorar. 

Nuh aleyhisselâm, “Evet, Rabbim!” der. 

Allah, bu kez onun ümmetine sorar: “Nuh size dini iletti mi?” 

Onlar, “Hayır, bize peygamber gelmedi” derler. 

Bunun üzerine Allah, Nuh aleyhisselâma, “Söylediklerini ispat için şahidin var mı?” der. 

Nuh aleyhisselâm, “Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ve ümmeti!” der. 

Benim ümmetim, “Evet, Nuh aleyhisselâm görevini yaptı” diye tanıklık eder. Şu ayet de bu durumu anlatmaktadır: 

“İnsanlar üzerine tanıklar olasınız diye sizi aşırılıklardan uzak olan dengeli bir toplum yaptık.”  

Ebû Said radıyallahu anh. Buharî

‘Kur’an’ı Kerim bütün ilahî kitapların manasını ihtiva eder. Büyük peygamberlerden bahisler vardır, müminler onları tanır, ayrım yapmaksızın hepsine iman ederler. Sonra da ahirette tanıklık yaparlar.’


375. Ben, Necran’a gelince bana sordular: “Sizler şu ayeti okuyordunuz: “Ey Harun’un kız kardeşi! Baban kötü bir kimse değildi.” Oysa, Musa aleyhisselâm, İsa aleyhisselâmdan yüzlerce yıl önce yaşamıştır.” 

Ben de Resûlullah sallallahu aleyhi ve selleme sordum, bana şu cevabı verdi: 

“Onlar, çocuklarına kendilerinden önce yaşamış olan peygamberlerinin ve iyi kişilerin isimlerini veriyorlardı.” 

Mugire radıyallahu anh. Müslim

‘Hitap Hazreti Meryem validemizedir. Kardeşinin isminin Harun olması sebebiyle, Hıristiyanlar Musa aleyhisselâmın kardeşi Harun aleyhisselâmdan söz edildiğini zannetmişler, Resûlullah Efendimiz de konuya açıklık getirmiştir. Hazreti Meryem de İsrailoğulları soyundandır. Kardeşine İsrailoğullarının peygamberlerinden birinin, yani Harun aleyhisselâmın ismi verilmiştir.’ 


376. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, “Onu yüce bir yere yükselttik” ayeti hakkında, “Ben, Miraçtayken dördüncü kat semada İdris aleyhisselâmı gördüm” buyurdu. 

Enes radıyallahu anh. Tirmizî

‘Ayette yedi sema tabiri geçer. Yedi ayrı âlem demektir. Bu hadise göre, İdris aleyhisselâm dördüncü semada, beş hayat tabakasından birindedir.’ 


377. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, İsa aleyhisselâmın kırmızı çehreli olduğunu söylemedi. Ancak şunu söyledi: 

“Ben bir keresinde uyumuştum. Rüyamda Kâbeyi tavaf ediyordum. O sırada düz saçlı, kumral benizli, başından su akar vaziyette, iki kişiye dayanıp ortalarında gitmekte olan birisini gördüm. 

“Bu kim?” dedim. 

“İsa!” dediler. 

Bunun üzerine daha yakından görmek için ilerledim. 

Kızıl, iri, kıvırcık saçlı, sağ gözü kör, gözü üzüm gibi pürtlek bir adam daha vardı. 

“Bu kim?” dedim. 

“Bu da, Deccal!” dediler. 

İbni Ömer radıyallahu anh. Buharî


378. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Bana geçmiş peygamberler gösterildi. Musa aleyhisselâm ince yapılı bir erkekti. Sanki Şenue kabilesinden birine benziyordu. İsa aleyhisselâmı gördüm, ona en çok benzeyen Urve İbni Mesûd idi. İbrahim aleyhisselâmı gördüm, ona en çok benzeyen bendim. Cebrail aleyhisselâmı da gördüm, ona en çok benzeyen Dıhye İbni Halife idi.” 

Câbir radıyallahu anh. Müslim

‘Allah, Miraç vesilesiyle Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemi bütün mülkünde gezdirmiş, azametli saltanatını göstermiş, peygamberleri tanıtmış, cenneti ve cehennemi göstermiş, sonra da bazı emirler vermiştir. Kâinatı yoktan yaratıp varlıkta tutan Allah Teala için sevgili peygamberini semalara çıkarıp gezdirmek elbette zor olmaz. Oluş biçimini yeteri kadar  anlamasak da iman ederiz ki bu hadise olmuştur. Zira hem Kur’an’da, hem de hadislerde haber verilmiş. Miraç mucizesi Efendimizin en büyük mucizelerinden biridir. “Sözler” kitabında bu mesele harika bir surette izah edilmiştir, dileyen oradan okuyabilir.’


379. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Zekeriyya aleyhisselâm marangozdu.” 

Ebû Hureyre radıyallahu anh. Müslim


380. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“İsrailoğullarını peygamberler idare ediyordu. Bir peygamber ölünce, onun yerine ikinci bir peygamber geçiyordu. Benden sonra peygamber yok. Ardımdan birçok halifeler gelecek.” 

Orada bulunanlar: “Bize bu konuda ne emredersiniz?” diye sordular. 

“Önceki itaatinize sadakat gösterin. Onlara haklarını verin. Onlar üzerindeki haklarınızı Allah’tan isteyin. Allah, yönetilenlerin haklarını onlardan soracaktır” buyurdu.

Ebû Hureyre radıyallahu anh. Buharî


381. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, “Allah hiçbir peygamber göndermedi ki koyun çobanlığı yapmamış olsun” buyurdu. 

“Sen de mi, Ya Resûlullah?” diye sordular. 

“Evet, ben de bir miktar ücret mukabili Mekkelilerin koyunlarını güttüm” diye cevap verdi. 

Ebû Hureyre radıyallahu anh. Buharî


382. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem anlattı: 

“İsa aleyhisselâm, hırsızlık yapan bir adam görmüştü. “Hırsızlık mı yaptın?” dedi. 

Adam, “Asla! Kendisinden başka ilâh olmayan Allah’a yemin ederim” diye cevap verdi. 

İsa aleyhisselâm, “Allah’a inandım, gözlerimi yalanladım!” dedi.” 

Ebû Hureyre radıyallahu anh. Buharî

‘Allah adına edilen yemini kendi gözleminden üstün tuttu.’


383. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Ben insanların, dünyada da, ahirette de İsa aleyhisselâma en yakın olanıyım. Benimle onun arasında başka peygamber yoktur. Peygamberler, anneleri ayrı, babaları bir kardeştirler. Dinleri de birdir.” 

Ebû Hureyre radıyallahu anh. Buharî

‘Âdem aleyhisselâmdan beri bir tane din vardır. Bütün peygamberler insanları bu yola davet etmişlerdir. Farklılık bazı uygulamalardadır. Temsil de ne kadar güzel! Anne ayrı, baba bir kardeş... Tarlalar farklı da olsa tohum bir. Nerede ve ne zaman gelmiş olursak olalım biz biriz. Birimiz neysek hepimiz oyuz.’


384. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Benim Yunus aleyhisselâmdan hayırlı olduğumu söylemesi bir kul için uygun olmaz. Onun nesebi de babasınadır.” 

Ebû Hureyre radıyallahu anh. Buharî

 

385. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Yunus aleyhisselâmın balığın karnındayken yaptığı dua şu idi: Lâilahe illa ente sübhaneke inni küntü mine’z-zalimîn.” Bununla dua edip de cevap verilmeyen kimse yoktur.” 

Sa’d radıyallahu anh. Tirmizî

‘Bu duayı akşam ile yatsı namazları arasında otuz üç kere okumanın pek çok fazileti vardır. Meali şudur: Allahım! Senden başka ilâh yoktur, seni her çeşit kusurdan tenzih ederim. Ben kendine zulmedenlerden oldum.’

 

386. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Dâvud aleyhisselâma okuma işi kolaylaştırılmıştı. Böylece, hayvanının eyerlenmesini emreder, eyerleme işi bitene kadar okuması gerekeni okurdu. O, kendi el emeğiyle kazandığından başka bir şey yemezdi.” 

Ebû Hureyre radıyallahu anh. Buharî

‘Dâvud aleyhisselâm demircilik yapar, saltanat sahibi olmasına rağmen el emeği göz nuruyla kazandıklarını yerdi.’ 


387. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Dâvud aleyhisselâmın dualarından biri de şuydu: “Allahım! Senden sevgini ve seni sevenlerin sevgisini ve senin sevgine beni ulaştıracak ameli istiyorum. Allahım! Senin sevgini kendimden, ailemden, malımdan, soğuk sudan daha sevgili kıl.” 

Ebû Derda radıyallahu anh. Tirmizî


388. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Hızır’a, yeşillik anlamında “Hızır” denilmesinin sebebi şudur: Otsuz, kuru bir yere oturmuştu. Onun ardı sıra o yer hemen  yeşilleniverdi.” 

Ebû Hureyre radıyallahu anh. Buharî


389. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem anlattı: 

“İki kadın vardı. Yanlarında iki de bebekleri vardı. Bir kurt gelerek bu bebeklerden birini kapıp kaçırdı. 

Kadınlardan biri, öbürüne, “Kurt seninkini kaçırdı!” dedi. 

Öbürü, “Hayır, seninkini alıp gitti!” dedi. 

Dâvud aleyhisselâma dava açtılar. Dâvud aleyhisselâm, büyük kadın lehine hüküm verdi. Küçük, hükme razı olmayınca davayı Süleyman aleyhisselâma götürdüler. 

Süleyman aleyhisselâm, “Bir bıçak getirin, bebeği ikiye böleyim, size birer parça vereyim!” diye hükmetti. 

Küçük kadın, “Böyle yapma! Allah sana rahmet etsin! Bebek onundur!” dedi. 

Süleyman aleyhisselâm, bu cevap üzerine bebeğin küçük kadına ait olduğuna hükmetti.” 

Ebû Hureyre radıyallahu anh. Buharî

‘Süleyman aleyhissalam Dâvud aleyhisselâmın oğludur. Kendisi de babası gibi hem peygamber, hem de devlet başkanıdır. Gerçekten anne olan kadının bebeğin ölümüne razı olmayacağını bildiği için ortadan ikiye ayırma kararı vermiş, bu yolla hak sahibini ortaya çıkarmıştır.’


390. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: “Musa aleyhisselâm: “Ey Rabbim! Bizi de, kendini de cennetten çıkaran Âdem aleyhisselâmı bize bir göster!” diye niyazda bulundu. 

Allah da Âdem aleyhisselâmı ona gösterdi. 

Musa aleyhisselâm ona, “Sen babamız Âdem misin?” diye sordu. 

Âdem aleyhisselâm, “Evet!” dedi. 

“Yani sen, Allah’ın kendi ruhundan üflediği kimsesin. Sana bütün isimleri öğretti, meleklere emretti ve onlar da sana secde ettiler, öyle değil mi?”   

 “Evet!”   

“Öyleyse sen niye bizi ve kendini cennetten çıkardın?” 

“Peki sen kimsin?”   

“Ben Musa’yım!”   

“Yani sen, Allah’ın peygamberlik vererek seçkin kıldığı kimsesin. Sen İsrailoğullarının peygamberi, Allah’ın perde arkasından konuştuğu kişisin. Allah seninle kendi arasına yaratıklarından bir elçi de koymadı değil mi?”   

“Evet!” 

“Öyleyse sen, ben yaratılmadan önce bütün olup bitenlerin kader kitabında yazılmış olduğunu görmedin mi?”   

“Evet!” 

“Benden önce hükmü verilmiş bir konuda beni niye kınıyorsun?” 

Böylece, Âdem aleyhisselâm, Musa aleyhisselâmı ilzam etti.”   

Hazreti Ömer radıyallahu anh. Ebû Dâvud


391. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Peygamberlerden birini diğerine üstün kılmayın.” 

Ebû Said radıyallahu anh. Ebû Dâvud

‘Bunun aksini yapmak edebe aykırıdır. Bu nevi hususlarda ayetler ve hadisler ne diyorsa onu dile getirmekle yetinmek gerekir. Nitekim, sıradaki iki hadis uygun davranış biçimini bize göstermektedir.’


392. Resûlullah sallallahu aleyhi ve selleme bir adam gelip, “Ey yaratılmışların en hayırlısı!” diye hitap etmişti. 

Resûlullah, “Bu söylediğin İbrahim aleyhisselâmın sıfatıdır” diyerek karşı çıktı. 

Enes radıyallahu anh. Müslim


393. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, “Her peygamberin peygamberlerden dostları vardır. Benim dostum, atam ve Rabbimin dostu olan İbrahim aleyhisselâmdır” dedikten sonra şu ayeti okudu: 

“İnsanların İbrahime en yakını, ona uyanlar, bu Peygamber ve onun gibi inananlardır. Allah da inananların dostudur.”  

İbni Mesûd radıyallahu anh. Tirmizî 







019. HAZRETİ MUHAMMED SALLALLAHU ALEYHİ VE SELLEM...

‘Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellemin mübarek ismi olan “Muhammed” kelimesinin manası, “pek çok övülen, tekrar tekrar medhedilen”dir. Daha başka isimleri de vardır. İsmiyle birlikte söylenmesi gereken kelimelerin anlamı ise kısaca şudur: “Hazret” büyük birinin adı anılırken isminin önünde söylenen saygı sözüdür. “Cenab” kelimesiyle aynı manadadır. İsmin önüne "Hazreti" ya da "Hazret-i" şeklinde yazılır. “Sallallahu aleyhi ve sellem” ise, salavatın kısaltılmışıdır, “ona salât ve selâm olsun” demektir. “Salât” Efendimize rahmet duasıdır. “Selâm” kelimesinin sözlük anlamı “esenlik, barış, rahatlık, güven, iyilik” demektir. Bir Müslüman salavatı söylemekle Peygamberini kabul ve tasdik ettiğini ilan etmektedir. Bir nevi biattır, yani tabi olduğunu ikrar etmektir. Salavatın  faydası bizedir. Bütün ümmetine şefaat edecek olan Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin manevi makamının yücelmesi ümmetinin her bir ferdini ilgilendirir. İsmi anılınca salavat getirmekle rahmet çeşmesine kabımızı uzatmış oluyoruz.’

 


394. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem çok uzun boylu olmadığı gibi, kısa boylu da değildi, orta boylu bir insandı. Saçları kıvırcık da değildi, düz de değildi, dalgalıydı. Şişman değildi, yuvarlak yüzlü de değildi, yanakları uzuncaydı. Rengi kırmızıya çalan beyazdı. Gözleri siyah, kirpikleri uzundu. 

Göğsünde göbeğine kadar inen kıldan bir hat vardı. El ve ayaklarının parmakları kalıncaydı. Eklem yerleri ve iki küreğinin birleşme yeri iriydi. 

Bir tarafa dönünce bütün vücudunu çevirirdi. Yürüyünce, yamaçtan iniyormuşçasına öne meylederek yürürdü. İki omuzu arasında peygamberlik mührü vardı. 

O, peygamberlerin sonuncusuydu. İnsanların en iyi kalplisi, en kahramanı ve en doğru sözlüsü idi. Ahlâk bakımından herkesten yüce, muaşeret yönüyle de en geçimlisi idi. Onu aniden gören heybetinden ürkerdi. Bilerek beraber olan candan severdi. 

Onu tanımlayan şöyle derdi: “Ben ne ondan önce ne de ondan sonra onun gibisini görmedim!” 

Çabuk konuşmazdı. Her işitenin anlayacağı şekilde tane tane konuşurdu.” 

Hazreti Ali radıyallahu anh. Tirmizî


395. Ben, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemden daha güzelini hiç görmedim. Sanki güneş mübarek yüzlerinde yürüyor gibiydi. Yürürken Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemden daha hızlı yürüyen kimse de görmedim. Sanki yer onun ayağı altında dürülüyor gibiydi. Biz, onunla beraber yürürken kendimizi zorlardık. 

Ebû Hureyre radıyallahu anh. Tirmizî

 

396. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem iki şey arasında özgür bırakılınca, günah olmadığı sürece, mutlaka kolay olanı tercih ederdi. Eğer iş günah olursa, ondan herkesten fazla uzak dururdu. Kendi nefsi için hiç intikam almaz, lâkin Allah’ın bir haramı çiğnendiğinde, Allah için derhal intikam alırdı.” 

Aişe radıyallahu anha. Buharî


397. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem insanların en iyisi, en cömerdi ve en yiğitiydi. Bir gece, Medine halkı genel bir korku yaşamıştı. Halk, sesin geldiği tarafa yöneldi. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem herkesten önce o tarafa gitmiş, olayı araştırmış, geri dönüyordu. Onları yarı yolda karşıladı. Ebû Talha radıyallahu anhın koşumsuz atına binmişti. Boynunda kılıcı asılıydı. “Korkulacak bir şey yok, korkulacak bir şey yok” diyordu. Sonra, “Bu atı pek hızlı bulduk” dedi. Oysa o at ağır yürürdü. 

Enes radıyallahu anh. Buharî


398. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem oturup konuştuğu zaman gözlerini sıklıkla gökyüzüne çevirirdi. 

Abdullah İbni Selâm radıyallahu anh. Ebû Dâvud


399. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem zikri çok yapar, yeteri kadar konuşur, namazı uzun hutbeyi kısa tutardı. Dul ve miskinlerle beraber yürümekten ar etmez, onların ihtiyaçlarını mutlaka yerine getirirdi. 

İbni Ebi Evfa radıyallahu anh. Nesaî


400. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin ellerinden daha yumuşak olan ne bir ipeğe ne de bir kadifeye dokundum. Onun kokusundan daha güzel ne bir misk ne de bir anber kokladım. Kırk yaşındayken kendisine vahiy geldi. 

Enes radıyallahu anh. Buharî

 

401. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin sözleri gayet açık ve seçikti. İşiten herkes onu anlardı. 

Aişe radıyallahu anha. Ebû Dâvud


402. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemi dinledim, diyordu ki: 

“Hakkımda, Hıristiyanların Meryem oğlu İsa’ya yaptıkları gibi aşırı övgülerde bulunmayın. Ben bir kulum. Benim için, “Allah’ın kulu ve elçisi, deyin.” 

Hazreti Ömer radıyallahu anh. Buharî


403. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemi berbere tıraş olurken gördüm. Sahabileri etrafını çevirmişlerdi. Onun tek kılının bile yere düşmesini istemiyorlar, ellerine düşsün istiyorlardı. 

Enes radıyallahu anh. Müslim


404. Resûlullah sallallahu aleyhi ve selleme kırk yaşında vahiy indirildi. Bundan sonra on üç yıl kaldı. Sonra kendisine hicret emri verildi. Medine’ye hicret etti. Orada on yıl kaldıktan sonra vefat etti. 

İbni Abbas radıyallahu anh. Buharî


405. Allah yolunda yaptığı savaşların dışında, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, eliyle ne bir kadına ne de bir hizmetçiye vurmamıştır. 

Aişe radıyallahu anha. Buharî


406. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem altmış üç yaşında vefat etti. Hazreti Ebû Bekir radıyallahu anh altmış üç yaşında vefat etti. Hazreti Ömer radıyallahu anh da altmış üç yaşında vefat etti. 

Enes radıyallahu anh. Müslim

 

407. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, “İnsan nesillerinin en temizinden süzülerek geldim, içinde bulunduğum nesilde ortaya çıktım” buyurdu. 

Ebû Hureyre radıyallahu anh. Buharî


408. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Allah, İsmail aleyhisselâmın evlatları arasından Kinane’yi seçti, Kinane’den Kureyş’i seçti, Kureyş’ten Haşimiler’i seçti, Haşimiler’den de beni seçti.” 

Vâile radıyallahu anh. Müslim


409. Resûlullah sallallahu aleyhi ve selleme, “Ya Resûlullah! Sana peygamberlik ne zaman verildi?” diye sordular. 

 “Âdem aleyhisselâm henüz ruhla beden arasındayken!” diye cevap verdi. 

Ebû Hureyre radıyallahu anh. Tirmizî

‘İnsanları yaratmayı irade eden Allah, onların kaderlerini de tayin buyurmuş, Hazreti Muhammed sallalahu aleyhi ve sellemin peygamber olacağını kader kitabına yazdırmıştı. Hiçbir hadise tesadüfî olmadığı gibi onun peygamberliği de tesadüfî değildi. Bir ağaç dikilirken önce meyvesi düşünülür. Ağaçtan maksat meyvedir. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem ise insanlık ağacının, hatta varlık şeceresinin en mükemmel meyvesidir. İlk insan, yani genel manada “insan” yaratılırken önce onun en mükemmel ferdi tayin buyurulmuş, peygamberlik nimetiyle serfiraz edilmişti.’

 

410. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, “Rabbim! Onlar insanlardan nicelerini saptırırlar. Bundan sonra bana uyan, bendendir. Bana başkaldırana gelince, Sen günahları bağışlayıcısın, merhametlisin” ayetini, sonra da İsa aleyhisselâmın duası olan, “Onlara azap edersen, onlar senin kullarındır, onları bağışlarsan, sen üstün gücü olansın, her işini anlamlı gayeler gözeterek yapansın” ayetini okudu, ellerini kaldırdı, “Allahım! Ümmetim! Ümmetim!” diyerek ağladı. 

Allah, “Ey Cebrail, Muhammed’e git! Niye ağladığını sor!” diye emretti. 

Cebrail aleyhisselâm gelip niye ağladığını sordu. Sonra onun cevabını Allah’a bildirdi. 

Bunun üzerine Allah, “Ey Cebrail! Muhammed’e git, “Seni ümmetin hususunda razı edeceğiz, asla kederlendirmeyeceğiz” de” buyurdu. 

İbni Amr radıyallahu anh. Müslim

 

411. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Bana beş şey verildi ki benden önce onlar hiç kimseye verilmemiştir: 

Bütün peygamberler sadece kendi kavimlerine gönderildi, ben ise, kırmızı siyah bütün kavimlere gönderildim. 

Benden önce, savaşta elde edilen mallar kimseye helâl olmadı, bana ise helâl kılındı.

Yeryüzü bana tertemiz kılındı ve mescit yapıldı. Namaz vakti nerede gelirse kişi orada namaz kılabilir. 

Bir aylık uzaklıktaki düşmanın kalbine korku verilmekle bana yardım edildi. 

Bana, şefaat etme yetkisi verildi.” 

Câbir radıyallahu anh. Buharî


412. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Ben kıyamet günü cennetin kapısına gelip açılmasını isterim. Cennetin kapıcısı olan Hazin isimli melek, “Sen kimsin?” diye seslenir. Ben, “Muhammed’im!” derim. Bunun üzerine, “Sana açıyorum. Senden önce hiç kimseye açmamam hususunda bana emir verildi!” der.” 

Enes radıyallahu anh. Müslim

 

413. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Benim beş ismim vardır. Ben Muhammed’im. Ben Ahmed’im. Ben, Allah’ın benimle küfrü mahvettiği Mâhi’yim. Ben, insanların ayağı üzerinde dirilip toplanacağı Hâşir’im. Ben, kendinden sonra hiçbir peygamber gelmeyecek olan Akîb’im.” 

Cübeyr İbni Mut’im radıyallahu anh. Buharî


414. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Her peygambere insanların inandıkları konularla ilgili bir mucize verilmiştir. Bana verilen mucize, vahiydir. Bunu bana Allah vahyetmiştir. Bu sebeple, diriliş günü, diğer peygamberlere nazaran izleyicileri en çok olan peygamberin ben olacağımı umuyorum.” 

Ebû Hureyre radıyallahu anh. Buharî

‘Hazreti Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem Efendimizin en büyük mucizesi Kur’an-ı Kerim’dir. Üstelik, Efendimizin vefatıyla sona ermeyen bir mucizedir bu.’ 


415. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“İbrahim, Allah’ın dostudur. Mûsa, Allah’ın kendisiyle konuştuğudur. İsa, Allah’ın kelimesi ve ruhudur. Âdem, Allah tarafından süzülüp seçilmiştir. Bunlar doğru. 

Ben ise, Allah’ın habibiyim. Ama bununla övünmüyorum. 

Diriliş gününde hamd sancağını ben taşıyacağım, yine övünme yok. 

Kıyamet gününde ilk şefaat edecek olan, benim. Bu yetki ilk kez bana verilecektir, ama yine övünme yok. 

Cennet kapısının halkasını ilk kımıldatacak olan, benim. Allah bana, cennet kapısını açıp, evvela beni ve benimle birlikte müminlerin fakirlerini oraya koyacaktır. Buna rağmen yine övünme yok. 

İbn Abbas radıyallahu anh. Tirmizî


416. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Diriliş gününde ben, peygamberlerin lideri, hatipleri ve şefaat sahipleri olacağım, fakat övünme yok.” 

Ubeyy İbni Ka’b radıyallahu anh. Tirmizî


417. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, hasta haliyle halka hitap ederken, “Allah bir kuluna dünya ile yanındaki arasında tercih hakkı tanıdı, o da Allah’ın yanındakini tercih etti” buyurdu. 

Bu söz üzerine Ebû Bekir radıyallahu anh ağlamaya başladı. “Ya Resûlullah! Annelerimiz, babalarımız sana feda olsunlar!” dedi. 

Biz, “Bu ihtiyar adama ne oluyor da ağlıyor!” diye hayret ettik. 

Meğer burada “tercih hakkı tanınan” Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemmış! Bunu en iyi anlayanımız da Ebû Bekir radıyallahu anh imiş. 

Enes radıyallahu anh. Buharî


418. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, kendisini ölüme götüren hastalığa yakalandığı zaman derdi ki: 

“Ey Aişe! Ben Hayber kalesinde yediğim zehirli yemeğin acısını hep hissediyordum. İşte şimdi kalp damarımın kesildiğini hissettiğim anlar geldi.” 

Aişe radıyallahu anha Buharî






020. PEYGAMBERİMİZ VE EHL-İ KİTAP...

‘Ehl-i Kitap, “Kitap ehli, kendilerine daha önce kitap verilenler” demektir.  Bu terkip Kur’an’a özgü terimlerden biridir. “İlahî  kitaplardan birine inanan” diye anlaşılmalıdır. Hazreti İsa veya Musa aleyhimesselâmdan birine ve bunlara gönderilen kitaplara inanan Yahudiler ve Hıristiyanlar kastedilmiştir. Gerek Tevrat, gerekse İncil okuyucuları son peygamberi bekliyorlardı. Kitaplarında haber verilmişti. Nitekim, son dönem âlimlerinden merhum Hüseyin-i Cisrî, daha önceki semavi kitaplarda, Peygamberimizden bahseden yüz on dört ibareyi bulmuş, Risale-i Hamidiye adlı kitabında göstermiştir. Kasdî bazı tahriflere ve tercümeler esnasındaki kayıplara rağmen Tevrat ve İncil kitaplarında bu kadar bulunuyor, demek kadim nüshalarda daha fazla varmış, diye hüküm verebiliriz. Evet, onun geleceğini onlar da biliyorlardı, ama her iki kitabın mensupları da son peygamberin kendi aralarından çıkmasını umuyorlardı. Bunlardan bazıları, Peygamberimiz gelince onun beklenen zat olduğunu hemen anlayıp  iman etmiş, bazıları ise inatla inkâr yolunu seçmişlerdir. Kur’an diyor: “Kendilerine kitap verdiklerimiz, o Peygamberi çocuklarını tanıdıkları gibi tanırlar, ama kendilerine yazık ettiler, çünkü onlar inanmazlar!” Kitabullahın yanı sıra bu bölümdeki hadisler de meseleye yeteri kadar açıklık getirmektedir.’   


419. Babam Ebû Talib şunu anlatmıştı: 

Kureyş büyüklerinden bir grubla Şam’a gitmiştik. Muhammed ‘sallallahu aleyhi ve sellem’ de bizimle birlikteydi. Yolculuk esnasında, bir rahibin manastırının yakınında bir yere konakladık. Develerimizi çözmüştük ki rahip yanımıza geldi. Daha önceki gelişlerimizde yanımıza hiç uğramamıştı. Aramızda dolaşmaya başladı. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin elinden tuttu, “Bu, âlemlerin efendisidir!” dedi. 

Kureyş büyükleri ona, “Bunu nereden biliyorsun?” diye sordular. 

Rahip, “Ben onun özelliklerini bize indirilen kitapta okumuştum! Siz yaklaşırken bütün taşlar, ağaçlar ona secde ediyorlardı. Bu cansız şeyler ancak bir peygambere secde ederler ‘saygı gösterirler’. Onu ayrıca peygamberlik mührüyle de tanıyorum. Bu mühür omuz başına yakın bir yerde bulunur. Elma büyüklüğündedir” dedi. 

Sonra bizden ayrıldı. Yemek hazırlayıp getirdi. Muhammed, o sırada develeri gözetliyordu. Yanımıza gelirken üzerinde ona gölge yapan bir bulut vardı. Yaklaşınca, halkın kendinden önce ağacın gölgesini kaptıklarını gördü. O da güneşte oturdu. Ağacın gölgesi onun üzerine meyletti, öbürleri güneşte kaldılar. 

Rahip, “Bakın, ağacın gölgesi onun üzerine meyletti. Allah aşkına bu çocuğu Rum ülkesine götürmeyin! Götürürseniz, özelliklerine bakarak onu tanıyıp öldürürler” dedi. 

O, bu hususta Allah’ın adını vererek onlara ricada bulunurken, yan tarafına bir göz attı. Manastırına doğru gelen yedi Rum gördü. Onları karşıladı, “Niye geldiniz?” dedi. 

“Rahiplerimiz bize Araplar arasında çıkacak bir peygamberin bu ayda memleketimize doğru gelmekte olduğunu söylediler. Her yola bir grup insan çıkartıldı. Biz de senin yoluna gönderildik” dediler. 

Rahip, “Sizden daha hayırlı birini geride bıraktınız mı?” dedi. 

Onlar, “O şahsın senin yolunun üzerinde olduğu bize haber verildi!” dediler. 

Rahip, “Ne dersiniz, Allah bir işi yapmak isterse insanlardan onu geri çevirebilecek biri var mı” diye sordu. 

Onlar, “Hayır!” dediler. 

Rahip, “Öyleyse şu kimseye biat edin. Zira bu, gerçek peygamberdir” dedi. 

Onlar da ona biat ettiler. Rahiple birlikte orada kaldılar. Sonra rahip bize döndü, “Allah için söyleyin, bunun velîsi kim?” dedi. 

Beni göstererek, “Şu” dediler. 

Rahip bana hususi şekilde, geri dönmemiz için ricada bulundu. Ben de onu geri çevirdim. Rahip ona kek ve zeytinyağından azık koydu. 

Hazreti Ali radıyallahu anh. Tirmizî


420. Bana Ebû Süfyan İbni Harb anlattı: 

“Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemle aramızda barış olduğu bir sırada Şam’a gitmiştim. Ben oradayken, Herakliyus’a, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemden bir mektup getirildi. Mektubu Dıhye getirmişti. Onu Busra emirine teslim etti. O da, Rum ‘Bizans’ kralı Herakliyus’a ulaştırdı. 

Herakliyus, “Peygamber olduğunu zanneden şu adamın kavminden buralarda birileri var mı?” diye sordu. 

“Evet var!” dediler. Ben, Kureyş kabilesinden bir grupla birlikte çağırıldım. Yanına girdik. Bizi önüne oturttu. 

“Ona soy bakımından en yakın olan kimdir?” dedi. 

“Benim!” dedim. 

Bunun üzerine beni, arkadaşlarım arkamda kalacak şekilde önüne oturttu. Sonra tercümanını getirtti. 

“Şunlara söyle, ben buna, o peygamber olduğunu zanneden kimse hakkında sorular soracağım. Eğer cevaplarında bana yalan söylemeye kalkarsa, onu yalanlasınlar!” dedi. 

Vallahi, eğer yalanımın bana zarar vereceğinden korkmasaydım cevap verirken yalan söylerdim. 

Sonra Herakliyus, tercümanına, “Sor şuna! O zâtın aranızdaki soyu nasıldır?” dedi. 

Ben, “O, aramızda asil bir soya sahiptir” dedim. 

“Onun ataları arasında kral var mı?” diye sordu. 

“Yok!” dedim. 

“Siz onu bu iddiasından önce hiç yalanla itham ettiniz mi?” dedi. 

Ben, “Hayır!” dedim. 

“Ona insanların ileri gelenleri mi tabi oluyor, zayıfları mı? dedi. 

“Zayıfları!” dedim. 

“Artıyorlar mı, eksiliyorlar mı?” dedi. 

Ben, “Eksilmiyorlar, artıyorlar” dedim. 

“Dine girdikten sonra hoşnutsuzluk duyup dönen oldu mu?” dedi. 

“Hayır!” dedim. 

“Onunla hiç savaştınız mı?” dedi. 

Ben, “Evet!” dedim. 

“Onunla savaşınız nasıl oldu?” dedi. 

“Nöbetleşe oldu. O bize karşı kazandı, biz de ona karşı kazandık!” dedim. 

“Verdiği sözden caydığı oldu mu?” dedi. 

“Hayır! Ancak, aramızda bir barış var, bu esnada ne yapacak bilmiyoruz!” dedim. 

Vallahi, o konuşmamız esnasında aleyhinde bundan başka bir şey söyleme imkânı bulamadım. 

Herakliyus sormaya devam etti, “Muhammed’den önce bu sözü söyleyen bir başkası var mıydı?” dedi. 

“Hayır!” dedim. 

Bunun üzerine tercümanına, “Söyle ona! Ben sana soyunu sordum, sen onun asil biri olduğunu söyledin. İşte peygamberler de böyledir, hep kavimleri arasında soyu güzel olanlardan gönderilirler. 

Ben sana “Ataları içinde kral var mı?” diye sordum, “Yok!” dedin. Ataları arasında bir kral bulunsaydı, bu atalarının hâkimiyetini arayan bir adam diyecektim. 

Ben, “Cemiyetin zayıf takımı mı yoksa ileri gelenleri mi?” diye ona uyanları sordum. Sen, “Zayıflar!” dedin. Peygamberlere uyanlar işte bunlardır. 

Ben sana, “Bu iddiasından önce onu hiç yalancılıkla suçladınız mı?” diye sordum. Sen, “Hayır!” dedin. Böylece anladım ki o, ne insanlara, ne de Allah’a yalan söyleyecek biri değildir. 

Ben sana, “Dine girdikten sonra hoşnut olmayarak dönen oldu mu?” diye sordum. Sen, “Hayır!” dedin. İman böyledir, onun neşesi kalplere bir girdi mi bir daha solmaz. 

Ben sana, “Onlar artıyorlar mı, eksiliyorlar mı?” diye sordum. Sen, “Artıyorlar” dedin. İman işi böyledir, tamamlanıncaya kadar artarlar. 

Ben sana, “Onlarla savaştınız mı?” diye sordum. Sen, savaştığınızı, savaşın aranızda nöbetleşe olduğunu, onların sizi, sizin de onları yendiğinizi söyledin. Peygamberler de böyledir, sınanırlar, en sonunda galip gelirler. 

Ben, sana “Verdiği sözden döndüğü olur mu?” dedim. Sen, olmadığını söyledin. Peygamberler de böyledir, sözlerinden dönmezler. 

Ben, “Bu davayı ondan önce güden oldu mu?” diye sordum. Sen, “Hayır!” dedin. Eğer bu sözü ondan önce biri söylemiş olsaydı, “Bu adam, kendinden önce söylenmiş bir sözü tamamlamaya çalışan birisi” diyecektim.” 

Herakliyus, “Size ne emrediyor?” diye bir soru daha sordu. 

Biz, “Namaz kılmamızı, zekat vermemizi, akraba haklarını gözetmemizi, iffetli davranmamızı” dedik. 

Bunun üzerine, Herakliyus dedi ki: “Söylediklerin gerçekse o bir peygamberdir! Ben onun çıkacağını biliyordum. Ancak, sizin aranızdan çıkacağını zannetmiyordum. Eğer, ona kavuşabileceğimden emin olsam karşılaşmayı çok isterdim. Yanında olsaydım ayaklarına su dökerdim. Onun hakimiyeti, ayaklarımın altında olan şu bölgelere kadar uzanacaktır. 

Sonra, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin mektubunu getirtip okuttu. Şöyle diyordu: 

“Bismillâhirrahmanirrahim. Allah’ın Resulü Muhammed’den Rum’un büyüğü Herakliyus’a. Selâm hidayete tabi olanlara olsun. Bundan sonra: Seni İslâm’a çağırıyorum. İslâm’a gir, selâmeti bul! Allah da ecrini iki kat versin. Yüz çevirirsen, bütün halkının günahı senin üzerine olsun. “Ey kendilerine kitap verilenler! Sizinle bizim aramızda olan şu ortak söze gelin: Allah’tan başka ilâh tanımayalım. Ona hiçbir şeyi ortak koşmayalım. Allah’ı bırakıp da birbirimizi rab edinmeyelim.”   

Mektubun okunuşu tamamlanınca, kralın yanında sesler yükseldi. Bize emretti, çıkartıldık. 

Ben arkadaşlarıma, “Muhammed’in işi ciddi. Rumların kralı ondan korkuyor!” dedim. Allah bana İslâm’ı nasip edinceye kadar onun galip geleceği inancını içimde taşıdım. 

Herakliyus, ileri gelen cemaatini davet etti. Kendisine ait sarayların birinde toplandılar. Onlara, “Ey Rum cemaati! Ebedî bir kurtuluşunuz ve şu saltanatınızın kalıcı olması hususunda ne dersiniz?” dedi. 

Bunun üzerine, vahşi eşekler gibi ürküp hep birden kapılara koştular. Fakat bütün kapılar kapatılmıştı. 

Herakliyus onları geri çağırdı. “Ben sizin dindeki sağlamlığınızı sınadım. Sizde gördüğüm durum hoşuma gitti!” dedi. 

Bunun üzerine, ona secde ettiler ve ondan razı oldular. 

İbni Abbas radıyallahu anh. Buharî

‘Herakliyus, Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemin peygamber olduğunu anladı, tasdik de etti, fakat tâbilerinin tepkisi üzerine geri adım attı, inancını açıklamadı. Halkının tepkisini görmek istedi, saltanatının tehlikede olduğunu görünce lâfı çevirdi, kendini kurtardı!’


421. Habeşistan kralı Necaşi demişti ki: 

“Ben şehadet ederim ki Muhammed Allah’ın Resûlüdür. O, İsa aleyhisselâmın geleceğini müjdelediği zattır. Eğer ben, şu saltanatın başında olmasaydım ve üzerimdeki insanlarla ilgili yük bulunmasaydı onun ayakkabılarını taşımak üzere yanına giderdim.” 

Ebû Musa radıyallahu anh. Ebû Dâvud

‘Necaşi vefat edince, Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, mucize olarak aynı gün haber vermiş, onun için gıyaben cenaze namazı kılmıştır.’


422. Hayber fethedildiği zaman, Resûlullah sallallahu aleyhi ve selleme zehir katılmış bir koyun eti hediye edildi. 

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, Yahudilere, “Bu koyuna zehir koydunuz mu, koymadınız mı?” dedi. 

“Evet, koyduk!” dediler. 

“Bunu niye yaptınız?” buyurdu. 

“Yalancıysan senden kurtulmayı arzu ettik. Hakiki bir peygambersen, bu zehir sana asla zarar vermez!” dediler. 

Ebû Hureyre radıyallahu anh. Buharî

‘Bu hadise de mucizelerden biridir. Cebrail aleyhisselâm gelip zehri haber vermiş, Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem de onları sorguya çekmiştir. Efendimizin binden ziyade mucizesi vardır ki bunların pek az bir kısmı bir sonraki bölümde gösterilecektir.’





021. MUCİZELERİ...

‘Mucize, insanların yapamadığı harika, insanın benzerini yapmakta aciz kaldığı iş ya da eserdir. Fevkalade hâdiseler üç kısımdır: Mucize, keramet ve istidrac. Bunlar,  dıştan bakılınca birbirine benzer, ama hükümleri ayrı ayrıdır. İman sahibi olmayan birinin harikulade bir iş yapmasına "istidrac" denir. Bu harika iş, peygamberlik davası gütmeyen şahıstan sudur ederse “keramet” adını alır. Peygamberlik davası güden birinde görülürse "mucize" olur. Meselâ, münafık bir şahsın, kısa zamanda akıl almaz derecede başarılar kazanıp, büyük bir devletin dizginini eline geçirmesi bir istidractır. Geylani Hazretlerinin tavuk kemiklerine "Allah’ın izniyle kalk!" demesi ve kemiklerin tavuk olup sahandan fırlaması bir keramettir. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemin parmak işaretiyle ayın iki parça olması bir mucizedir. Efendimiz binlerce mucize göstermiştir. Bu bölümde bunlardan bazıları gösterilmiş, bir sonraki bölümde duasının kabulü ve gaybdan haber vermesiyle ilgili hadislere yer verilmiş, sonra da “ayın ikiye yarılması” ve “miraç” mucizeleri nakledilmiştir. Peygamber, risaletini ispat ve ümmetinin imanını takviye etmek için mucize gösterir. Peygamber eliyle meydana gelen her bir mucize Allah tarafından yaratılmaktadır.  Onun sonsuz ilmi, iradesi ve kudreti nazara alınmalı ki akıl “Böyle de olur mi ki!” diye itiraza imkân bulamasın. Kaldı ki, kâinat sayısız mucizelerle doludur. Bir çekirdekten koca ağacın, bir yumurtadan sanatlı bir kuşun, bir damla sıvıdan insanın yaratılması ve daha nice hâdiseler birer mucizedir. İmanla bakan göz bu nevi mucizeleri her yerde görebilir.’ 



423. Bir gün, elimde birkaç hurma olduğu hâlde Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin yanına geldim, “Ya Resûlullah, şunlara bereket için dua ediverin!” dedim. 

Onları bir araya getirip bereketi için dua etti. Sonra, “Bunları al, şu kaba koy. Ne zaman istersen elini daldırıp al. Sakın, içindekileri döküp dağıtma!” buyurdu. 

Ben de öyle yaptım. Bu hurmadan bolca sadaka verdim. Hem kendimiz yedik, hem de başkalarına ikram ettik. Onu yanımdan ayırmazdım. Bu durum Hazreti Osman radıyallahu anhın şehit edilme zamanına kadar sürdü. 

Ebû Hureyre radıyallahu anh. Tirmizî

 

424. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemle beraber bir seferdeydik. Yiyeceğimiz tükenmişti. Bazı insanlar yemek için bineklerini kesmek istediler. 

Hazreti Ömer radıyallahu anh, “Ya Resûlullah! Ben cemaatin geri kalan yiyeceklerini toplasam da sen bereket duası etsen!” dedi. 

Buğdayı olan buğdayını, hurması olan hurmasını, çekirdeği olan da çekirdeğini getirdi. Resûlullah bereket duası etti, yiyecekler bereketlendi. Herkes kabını doldurdu. 

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, “Şahadet ederim ki Allah’tan başka ilâh yoktur ve ben Onun Resulüyüm. Bu iki hususta şüpheye düşmeden Allah’a kavuşan kimse cennete gidecektir” buyurdu. 

Ebû Hureyre radıyallahu anh. Müslim


425. Medine kuşatması sırasında hendek kazıyorduk. Resûlullah çok acıkmıştı. Hanımıma, “Yiyecek var mı? Resûlullahı çok aç gördüm” dedim. İçinde iki üç kilo kadar arpa bulunan bir torba çıkardı. Bir de koyunumuz vardı. Hanımım onu kesti. Arpayı öğüttü. Ben işimi bitirinceye kadar o da işini bitirdi. Koyunu parçalara ayırdım. Hanımım, “Sakın beni Resûlullah sallallahu aleyhi ve selleme karşı mahcup etme!” dedi. 

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin yanına döndüm. “Ya Resûlullah! Bir koyun kestik. İki üç kilo kadar da arpa öğüttük. Siz ve yanınızdakiler bize buyurun!” dedim. 

Resûlullah yüksek sesle, “Ey Hendek halkı! Câbir size ziyafet hazırlamış! Haydi buyurun!” diye seslendi. 

Bana da, “Ben gelinceye kadar tencereyi ocaktan indirmeyin, hamurunuzu ekmek yapmayın!” buyurdu. 

Eve döndüm. Hanımım bana, “Yaptığını gördün mü! Beni mahcup edeceksin!” dedi. 

Ben de ona, “Senin söylediğini yaptım” dedim. 

Öbürlerinden önce Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem geldi. Hamur ve et için bereket duası etti. Sonra hanımıma, “Ekmek yapacak bir kadın çağır, seninle ekmek yapsın! Tencereyi ocaktan indirme, eti kepçeyle al!” buyurdu. 

Gelenler bin kişi kadardı. Vallahi, hepsi de yedi, doydu, sofradan ayrıldı. Tenceredeki yemek nasılsa öyle kaldı. Hamurumuz da hiç eksilmedi. 

Câbir radıyallahu anh. Buharî


426. Hudeybiye günü insanlar susadı. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin yanına geldiler. Onun önünde bir su kabı vardı. Abdest aldı. İnsanlar ona yaklaştılar. Bunun üzerine, “Neyiniz var?” diye sordu. 

“Abdest almak ve içmek için önünüzdekinden başka suyumuz kalmadı!” dediler. 

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ellerini kaba koydu. Parmaklarının arasından su kaynamaya başladı, tıpkı pınar gözelerinin kaynaması gibiydi. Hepimiz ondan içtik. Biz, bin beş yüz kişiydik, ama yüz bin kişi de olsak o su yetecekti! 

Câbir radıyallahu anh. Buharî


427. Biz, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin mucizelerini bereket sayardık, siz bir korkutma vesilesi sayıyorsunuz. 

Bir gün Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemle birlikte bir seferde bulunuyorduk. Suyumuz azaldı. 

“Bana biraz su bulun!” buyurdu. 

İçinde azıcık su bulunan bir kap getirdiler. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem elini içine daldırdı, “Haydi temiz ve bereketli suya gelin. Bereket Allah’tandır!” buyurdu. 

Vallahi, parmaklarının arasından suyun kaynadığını gördüm. 

Vallahi biz, yenmekte olan yemeğin tesbihini işitirdik. 

İbni Mesûd radıyallahu anh. Buharî

‘Siz korkutma vesilesi sayıyorsunuz, yani bir peygamber mucize gösterir de insanlar inanmazsa hemen arkasından musibetler gelir, helak oluruz diye düşünüyorsunuz. İnsanların böyle düşünmelerinin sebebi, eski kavimlerin başlarına gelenlerdir. Gerçekten de o kavmin peygamberi mucize gösterir de onlar inanmazlarsa helak edilirlerdi. Mucizenin ardından helak gelirdi.’


428. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemi ikindi vakti gördüm. Halk abdest alacak su aradı, bulamadı. Resûlullah sallallahu aleyhi ve selleme abdest suyu getirildi. Elini içine koydu, insanlara ondan abdest almalarını emretti. Su parmaklarının altında kaynıyordu. Halk, en sonuncuya varıncaya kadar abdestini aldı. 

Enes radıyallahu anh. Buharî


429. Bir bedevi geldi, Resûlullah sallallahu aleyhi ve selleme, “Senin peygamber olduğunu ne ile bileyim?” dedi. 

“Hurma ağacından şu salkımı çağırmamla. O, benim peygamber olduğuma tanıklık eder!” dedi. 

Onu çağırdı. Salkım, ağaçtan inmeye başladı. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin yanına düştü, “Sana selâm olsun Ya Resûlullah!” dedi. 

Sonra, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ona, “Haydi yerine dön!” dedi. Salkım yerine döndü, eski yerine bitişti. 

Bunu gören bedevi Müslüman oldu. 

İbni Abbas radıyallahu anh. Tirmizî

‘Sınırsız ilmi, iradesi ve kudreti olan Allah, şu kâinatı ve içindekileri yoktan var etti ve emri altında tutuyor. Her hadise onun emir ve iradesiyle vücuda geliyor. Cansızlar, bitkiler, hayvanlar, hasılı her mahluk onu dinler, itaat eder. İnsanların Rabbi olan Allah, elçisini teyit ve tasdik için bazı kanunlarını yürürlükten kaldırıyor, insan gücünü aşan, alışılmamış olaylar meydana getiriyorsa buna niye şaşmalı! Üstelik, şu mucizelere binlerce sahabe şahit olmuş, içlerinden bazıları naklediyorlar. Yalana tenezzül etmez, hak ve hakikat için canlarını vermekten çekinmez sadık insanlar ittifakla haber veriyorlar ki şurada sıralanan mucizeler vaki oldu. Hangi tarihi hadise var ki bu kadar şahidi bulunsun. Burada zikredilen hâdiseler senetli, belgeli tarihi hakikatlerdir, sahih kitaplara geçmiş, yüz binlerce âlim tarafından tasdik edilmiştir.’


430. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, mescitte bir hurma kütüğüne dayanarak konuşurdu. Ona bir minber yaptılar. Onun üzerinde hitap etmeye başladı. 

Bunun üzerine, hurma kütüğü deve iniltisi gibi ses çıkararak ağlamaya başladı. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem minberden indi, kütüğün yanına geldi, onu sıvazlayıp okşadı. Kütük de inlemeyi bıraktı, sakinleşti. 

Enes radıyallahu anh. Tirmizî


431. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin karşısına çıkan her ağaç, her dağ ona selâm veriyor, “Allah’ın selâmı üzerine olsun Ya Resûlullah!” diyorlardı. 

Hazreti Ali radıyallahu anh. Tirmizî

‘Dağ konuşur mu? Allah dilerse niçin konuşmasın! Her varlığın vekil melekleri vardır, vekalet ettikleri mahluklar namına tesbih ederler. Bu melekler o mahlukların ruhları hükmündedir. Boş, hayatsız sanılan dağlar, ovalar Rabbimizin kullarıyla doludur.’


432. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: 

“Dün akşam, cinlerden bir ifrit namazımı bozdurmak için bana saldırdı. Allah imkân verdi, onu altettim, boğazından yakaladım. Sabah olunca hepinizin görmesi için mescidin direklerinden birine bağlamak istedim. Ancak, kardeşim Süleyman aleyhisselâmın şu sözünü hatırlayınca serbest bıraktım: 

“Rabbim! Beni bağışla. Bana, benden sonra kimselere nasip olmayacak bir hâkimiyet ver.”   

Ebû Hureyre radıyallahu anh. Buharî

‘Cinlerin dumansız bir ateşten yaratıldıkları ayetlerle sabittir. Surelerden birinin adı Cin suresidir. Cinler, göz ile görülemeyen ruhani varlıklardır. Zekidirler, nefis sahibidirler. İnsanlardan önce yaratılıp imtihana tabi tutulmuşlardır