Anne Neden Kedilerin Elleri Yok?

Bir minibüse binmiştim. Önümdeki koltuğa bir hanım oturdu. Dört yaşında olduğunu tahmin ettiğim oğlunu kucağına aldı. Sevimli çocuk, camdan dışarı bakıyor, gördüklerini annesine anlatıyordu tatlı diliyle. 
Bir ara "Anne, neden kedilerin elleri yok?" diye sordu. Dikkat kesildim. Beni derin düşüncelere saldı bu soru.
Bir zamanlar "Hani neredeyse kelimesiz yazmak istiyorum" demiştim ya, işte buydu kastım. Sade, saf, yalın, duru, samimi.   
"Seyyah oldum şu âlemi gezerim, bir dost bulamadım gün akşam oldu, kendi efkarımca okur yazarım, bir dost bulamadım gün akşam oldu" diyen Kul Himmet Üstadım gibi. 
"Gönül gurbet ele çıkma, ya gelinir ya gelinmez, her dilbere meyil verme, ya sevilir ya sevilmez" diyen Emrah gibi.
"Demedim mi nasıl yârim ben sana, çok muhabbet tez ayrılık getirir" diyen türkü gibi.
Ah türküler, türküler… Bizim gönül tarihimiz. Nasıl da sadedir onlar! Duru pınar suları gibi.
Bir de 'edebiyat yapan' laf ebeleri var. Derin görünsün diye suyu bulandıran, ruhları ıstırapsız, kendinden başka meselesi olmayanlar. Edebiyatla uyuyan ve uyutanlar.  Eksik olsunlar! Sözün kısası, benim tercihim şudur: "Anne, neden kedilerin elleri yok?"