KÜÇÜK LÜGAT
Ömer Sevinçgül
Bu kitabı 1990 senesinde hazırlamıştım. Hikayesi ilginçtir. Kısaca anlatayım.
Elimizde Abdullah Yeğin merhumun Yeni Lügat adlı eseri vardı. İyiydi, hoştu, güzeldi ama bir hayli hacimliydi.
Merhum editörüm, dostum, kardeşim Hüseyin Şengörür ile bu meseleyi konuştuk. “Küçük, pratik bir lügat hazırlamalısın” dedi.
“Abdullah Yeğin Ağabeyimiz hayatta. Böyle bir lügati o hazırlamalı. Ben yaparsam hürmetsizlik olur” dedim.
“Madem öyle düşünüyorsun, ziyaretine gidelim, ondan isteyelim” dedi.
“Tamam” dedim.
Birlikte gittik. Sohbetine katıldık. Çay faslında dizinin dibine oturup meramımızı arz ettim.
Nurani simasında ışıldayan tatlı bir tebessümle dinledi. “Kardeşim, yaşım ilerledi. Meşguliyetim çok” dedi. Bir süre susup düşündükten sonra “Madem ehemmiyetine inanıyorsun, kendin yap” dedi.
Bunu hem bir müsaade hem de bir emir telakki ettim.
Eve döner dönmez çalışmaya başladım. Bilgisayar kullanma imkanım yoktu o zamanlar. Her kelime için bir kart hazırladım. Tarifi gereken kelimeleri belirledim ve bu kartlara yazdım. Harf sırasına göre dizdim. Epey zahmetli bir işti.
Sıra tanımlarına geldi. Tamamen güvenilir lügatlere müracaat ederek yazmak için elimden geleni yaptım. Sonra da kartlarda yazılı olan kelimeleri ve tanımlarını daktilo ettim, yayınevine gönderdim. Böylece ortaya 8 bin kelimelik bir Küçük lügat çıktı.
Daha sonraki baskılarda kelime sayısını artırdım. Evvela 11 bin, sonra 13 bin kelime oldu.
Bu lügat sevildi, benimsendi. Fakat zamanla bir talep daha ortaya çıktı. Terkipler pek az yer alıyordu. Terkip çözmekte zorlanıyordu kimi okurlar. Rahmetli editörüm Hüseyin Şengörür benden terkipli bir lügat daha istedi. Bunun üzerine yirmi beş bin kelimelik bir lügat daha hazırladım. İsmine Özel Lügat dedik. Zafer Yayınevi bu kitabı da yayınladı.
Daha sonra internet yaygınlaştı. Okur, bilmediği bir kelimenin üzerine dokunarak manasına bakabiliyor. Masada veya çantada taşınan lügatlere eskisi kadar ihtiyaç kalmadı. Yayınevi de bunun farkındaydı.
Peki ne yapmalıydım bu durumda. Bir farkı vardı bu lügatlerin. Kelimelere en uygun tarifi yapmak, bunu edebi bir dille ifade etmek için elimden geleni yapmıştım. Bazı ilmi, edebi, felsefe, psikolojik terimleri veciz bir dille tanımlamıştım. Bu emekler boşa gitmemeliydi.
Küçük Lügat’i daha da geliştirmeye karar verdim. Benden sonraya bir lügat kalacaksa bu Küçük Lügat olmalıydı. Yüzbinlere ulaşan, büyük hizmet eden, hatıra değeri olan bir eserdi.
Yeniden kaleme aldım. Kelimeler, terimler ekledim. Tanımları daha da kamil bir hale getirdim. Nihayet ortaya aşağıdaki metin çıktı.
Küçük Lügat’in birinci baskısında yer alan takdim yazısını teberrüken buraya alıyorum.
Takdim
Risalelerde geçen ve tanımı gereken bütün kelimeler bu lügatte bulunsun istedik. En az kelimeyle en isabetli karşılıkları vermeye çalıştık. Açıklanan kelimeleri eski imlaya göre, karşılıklarını ise günümüz imlasına göre yazdık. Kelimelerin yazılışında uzun, ince ve "ayın"lı heceleri "aksan" işaretiyle gösterdik. Önemli kavramları ve terimleri kısaca tarif ettik. Tanınması gereken şahısları en önemli özellikleriyle kısaca tanıttık.Kelimenin önünde ve sonunda yer alan "ek"lerin görevlerini belirttik. Tek kelime gibi kullanılan "terkip"lere de yer verdik.
Terkip nedir ve nasıl çözülür?
Terkip, en az iki kelimeden oluşan kelime grubudur. Günümüz dilbilgisinde buna "tamlama" denmektedir. Kelime ikiden fazlaysa "zincirleme tamlama" denir. "Evin kapısı" bir tamlamadır. "Evin kapısının rengi" bir zincirleme tamlamadır. Tamlama, başka bir tabirle terkip Osmanlıca'da da vardır: "Efkâr-ı ulema, ekmel-ür rüsul, esma-i sitte-i meşhure" gibi. Bunların, bugünkü dildeki tamlamalardan farkı, "tamlayan"la "tamlanan" kelimelerin yer değiştirmiş olmasıdır.
Önce, terkibi oluşturan kelimelerin anlamını öğrenmek için lügate bakılır. Sonra da, sondan başa doğru gidilerek terkibin mânâsı kavranmaya çalışılır. Zincirleme terkiplerde de yine aynı yol izlenir.
Meselâ, "efkâr-ı ulema" terkibinde, biri "efkâr" ve öteki "ulema" olmak üzere iki kelime vardır. Ortadaki "ı" harfi terkip işaretidir ve kendi başına bir anlamı yoktur. Birinci kelimeden sonra gelen çizgi, okunan kelime grubunun bir "terkip" olduğunu bildirmek için konulur. "Efkâr" demek, "düşünceler" demektir. "Ulema"nın mânâsı ise, "âlimler"dir. Sondan başa gidersek, terkibin, "âlimlerin düşünceleri" demek olduğunu anlarız.
Keza, "ekmel-ür rüsul" terkibinde de iki kelime bulunmaktadır. "Ekmel" demek, "en mükemmel" demektir. "Rüsul" ün mânâsı "peygamberler"dir. Terkibi, yine sondan başa giderek çözersek, "peygamberlerin en mükemmeli" denilmek istendiğini farkederiz.
Şimdi de üç kelimeli bir terkip çözelim. Meselâ, "esma-i sitte-i meşhure" terkibinde üç kelime vardır. "Esma" kelimesinin lügatteki karşılığı "isimler"dir, "sitte" nin karşılığı "altı"dır ve "meşhure"nin, yani "meşhur"un anlamı ise "ünlü"dür. Yine sondan başa doğru gidersek, terkibin, "ünlü altı isimler" veya daha uygun bir ifadeyle "ünlü altı isim" demek olduğunu anlarız.
Kelimelerin anlamını ve terkibin nasıl çözüldüğünü bilen biri, karşısına çıkan bütün terkipleri kolayca çözebilir. Bu lûgatte yer alan "on üç bin" kelimeyle on binlerce terkibi çözmek ve anlamak mümkündür.
a. Allah adının ilk harfi.
ab. Su, akarsu.
aba. Babalar, dedeler, atalar. ‘Eb’ yani ‘baba’ kelimesinin çoğuludur.
aba. Yünden mamul kumaş. Bu kumaştan yapılmış elbise.
abad. Abat, bayındır, imarlı. Şen.
abad. Ebedler, sonsuz gelecek zamanlar.
Abbasi. Hazreti Abbas radıyallahu anha mensup. Hazreti Abbas radıyallahu anhın neslinden gelenlerin kurdukları İslam devleti.
abd. Kul, köle. İnsan.
abdal. Gezgin derviş. Dünya ile ilgisini kesen manevi makam sahibi bir tür evliya.
abdalan. Abdallar, dervişler.
abdest. İbadet için gereken su ile temizlik.
abdiyet. Kulluk.
abdullah. Allah’ın abdi, kulu.
abede. İbadet edenler, kullar.
abes. Saçma, hikmetsiz, gereksiz, faydasız, sahih bir gayesi bulunmayan.
abese. Yüzünü ekşitti, surat astı.
abesiyet. Abeslik, saçmalık, manasızlık, hiçlik, gayesizlik.
abesiyyun. Varlıkların ve olayların başıboş, anlamsız, hikmetsiz ve gayesiz olduğuna inanan felsefeciler.
abıhayat. Hayat suyu, bengisu. ‘İçen ölümsüzlük kazanır’ diye inanılan efsanevi su. İnsana ferahlık veren şey.
abıkevser. Kevser adlı Cennet havuzunun ya da nehrinin suyu.
abıru. Yüz suyu. Haysiyet, şeref, izzet.
abid. İbadet eden, ilahi emirleri yapan ve yasaklardan sakınan kimse.
abidane. İbadet eden gibi, kulluk eden birine yakışır biçimde.
abide. İbadet ya da saygı gösterisi için dikilen ya da yapılan şey, anıt.
abidevi. Abide gibi.
abluka. Kuşatma, etrafını çevirme.
abraş. Benekli, alacalı. Deri hastalığı sebebiyle ellerinde ve yüzünde benekler bulunan kimse, alatenli.
absürt. Saçma, abes, uyumsuz, anlam unsurları birbiriyle uyumlu olmayan. Felsefi terim olarak 'insanla evrenin uyumsuzluğunu ve evrenin anlamdan yoksunluğunu' dile getirir.
abus. Ekşi yüzlü, somurtan, surat asan, güleryüzlü olmayan.
acaba. Bir soru zarfı olup merak, kuşku ve tereddüt bildirir.
acaib. Acayip, tuhaf, şaşırtıcı ve hayret verici olan olaylar, işler, görüntüler, durumlar.
a’cam. Acemler, Arap olmayanlar. İran halkı.
acbüzzeneb. Ölümden sonra dirilişin tohumu sayılan madde. İnsanın kuyruk sokumunda bulunan küçük kemik.
aceb. Şaşma, hayret etme, sebebi gizli olan ve daha önce benzeri görülmeyen bir olay veya durumdan dolayı ruhta olan dalgalanma.
acem. Arap olmayan. İranlı.
acemi. İşin yabancısı, deneyimsiz, toy, çaylak.
acemistan. Acem ülkesi, diyarı.
aceze. Acizler, güçsüzler, eli ermez gücü yetmezler.
acib. Şaşırtıcı, hayret verici, görülmemiş.
acibane. Acib bir halde, hayret verici biçimde.
acil. Hemen olması gereken, ivedilikle yapılması icap eden. Belli bir eceli olan, vadeli.
acilen. Acele olarak, bekletilmeksizin, hemen, ivedilikle.
aciniyyet. Macun halinde olma, yoğurulmuşluk.
aciz. Kudretsiz, güçsüz, yetersiz, eli ermez gücü yetmez olan.
acizane. Acizce, aciz biri gibi, güçsüzce.
acize. Güçsüz, yetersiz, kudretsiz, eli ermez gücü yetmez olan.
acube. Şaşılacak şey, hayret uyandıran varlık, görüntü, olay ve durum.
acul. Aceleci, işin ivedilikle olmasını isteyen, telaşlı.
aculiyet. Acelecilik, sabırsızlık.
acuze. Güçsüz kocakarı. Huysuz yaşlı kadın.
acz. Kudretsizlik, güçsüzlük, yetersizlik, gücü yetmezlik.
aczalud. acizlikle karışık, güçsüzlükle karışık bir halde olma.
aczimutlak. Tam bir acizlik, güçsüzlük, sınırsız bir biçimde eli ermez gücü yetmez olma durumu.
açık. Bir düşüncenin bir bütün olarak ve hiçbir tutarsızlık olmaksızın dile getirilmesi ya da kavranması durumu.
Âd. Hud aleyhisselamın kavmi, peygamberlik görevini yapmak üzere gönderildiği toplumu.
a’da. Düşmanlar, adavet edilen kimseler. Rakipler, hasımlar.
adab. Edepler, her konuda haddini bilip sınırı aşmama hâlleri, uyulması gereken görgü kuralları. Töreler, gelenekler, yerleşmiş usuller.
adabımuaşeret. İnsanlarla ilişki kurarken uyulması gereken edepler, görgü kuralları.
adad. Adetler, sayılar.
adalat. Adeleler, kaslar.
adale. Kas.
adalet. Hak edene hakkını vermek, haksızlıktan sakınmak, dengeli davranmak, her işte hakkı gözetmek ve orta yolu tutmak, kanun önünde eşitlik. Zıddı zulümdür, haksızlıktır.
adaletiizafiye. İzafi adalet, görece adalet. Toplum için bireyi, bütün için parçayı, büyük için küçüğü feda eden adalet anlayışı.
adaletimahza. Saf ve tam adalet, adaletin ta kendisi. Bu adalet anlayışında birey toplum için, parça bütün için feda edilmez. Hakkın küçüğüne büyüğüne bakılmaz.
adaletname. Mahkemeye davet yazısı. Yöneticiler tarafından adaleti temin için çıkarılan emir, ferman.
adaletperver. Adalete düşkün olan. Hak üzere hükmetmeyi, hak sahibine hakkını vermeyi, zulme uğrayanların hakkını zalimlerden almayı seven kimse.
adaletpişe. Adaletli davranmayı adet edinen, her zaman hak sahibine hakkını veren, zulme meydan vermeyen kimse.
adaletullah. Allah’ın adaleti, her hak sahibine hakkını vermesi, zalimleri cezalandırıp mazlumları ödüllendirmesi.
adall. Dalalette aşırı gitmiş, iyice sapıtmış, tamamen hak yoldan çıkmış kimse.
adaptasyon. Uyarlama, uydurma, intibak.
adapte. Uydurmak, intibak ettirmek.
adat. Âdetler, alışkanlıklar, gelenek ve görenekler.
adatullah. Allah’ın adetleri yani yapmasında ve yaratmasında dileyerek uyguladığı ilahi kanunları.
adavet. Düşmanlık, hasımlık.
adavetkarane. Düşmancasına, düşman gibi.
Adba. Peygamber Efendimizin develerinden birinin adı.
adcılık. Küllilerin yani tümellerin var oluşunu kabul etmeyen görüş. Bu felsefeye göre tümeller, külliler, türler sadece isimlerdir, bir gerçeklikleri yoktur, gerçek olan onların tikelleri yani cüzi varlıklarıdır. Söz gelişi, ‘insan’ diye tek tek insanlardan bağımsız bir varlık yoktur, sadece somut bireyler olarak insanlar vardır. Nominalizm.
add. Sayma.
addetmek. Saymak.
aded. Adet, sayı, tane.
adedi. Adetle ilgili.
Âdem. İlk insan ve ilk peygamber olan Hazreti Âdem aleyhisselam. Küçük harfle yazılmışsa ‘insan’ manasına gelir.
âdemi. Âdemle alakalı, insanla ilgili, insanı ilgilendiren.
âdemiyet. İnsanlık, beşeriyet.
adem. Yokluk, hiçlik, olmama, bulunmama.
ademabad. Yokluk ülkesi, hiçlik alanı.
ademalud. Yoklukla karışık.
ademi. Yoklukla ilgili.
ademiyye. Tamlamada yer alan ‘ademi’ kelimesinin dişili.
ademikabul. Kabulün olmaması, kabul etmeme. Küfrün bir türüdür. İman esaslarına ilgisiz kalmak demektir.
ademimutlak. Tam bir yokluk, tamamen yok olma, hiç bulunmama durumu.
ademi. Yoklukla ilgili, yokluk alanında, yokluktan.
ademistan. Yokluk ülkesi.
ademiyat. Ademler, yokluklar, bulunmamalar.
ademiyet. Yokluk, hiçlik, bulunmama.
ademnüma. Yokluk gösteren, sonunda yokluk gözüken.
adese. Mercek.
âdet. Alışkanlık, gelenek, görenek, töre. Kişi ya da toplum nazarında kabul görmüş ve eskiden beri tekrarlanarak yerleşmiş olan uygulama.
adeta. Adet olduğu üzere, her vakitki gibi. Sanki, hemen hemen, sıradan, düpedüz, bayağı, basbayağı.
âdetullah. Allah’ın âdeti yani yapmasında ve yaratmasında uyguladığı yasası, nizamı, düzeni.
adi. Her zamanki gibi, sıradan. Bayağı, aşağı, düşük, düşkün.
adid. Adetli, birden fazla, çok sayıda.
âdil. Adalet eden, adaletle iş gören, hakkı hak sahibine veren, dengeli davranan, aşırılıktan kaçınan, zulmetmeyen.
âdilane. Âdil birine yakışır biçimde, adalet esasına uygun olarak.
âdiliyet. Âdillik, her vakit âdil olma, adaletle iş yapma, her hak sahibine hakkını tam verme, zulmetmeme.
adim. Yok olan, olmayan, bulunmayan.
adiyat. Sıradanlık, her zaman olagelen alışılmış şeyler.
adl. Hak ve adalet üzere olma, hak gözetme, tarafsız hüküm, doğruluk. ‘İtidal ve istikamet’ demek olan ‘adalet’ anlamında masdar. ‘Mutlak adalet sahibi’ manasında ilahi isim.
adli. Adaletle ilgili.
adliye. Adalet yeri, mahkeme binası.
Adn. Sekiz cennetin derece bakımından en yüksek olanı.
adüv. Düşman.
af. Suça mukabil ceza vermeme, görmezden gelme, aldırmama.
afak. Ufuklar, yönler, taraflar, dışımızda olanlar, kendi etrafımızda bir çember çizerek baktığımızda gözümüze görünenler.
afaki. Nesnel, objektif. Bilen kişiden bağımsız olarak var olan gerçek. Varlığın, bilginin, değerin algılayan özneden, bilen zihinden, değer biçen insandan bağımsız olması. Ufuklarda olanlar, dışımızda bulunan varlıklar, insanın her bir tarafına baktıkça gördükleri.
afat. Afetler, belalar, başa gelen büyük felaketler.
aferide. Yaratılmış.
aferin. Beğenme sözü, takdir ifadesi. Yaşa! Var ol!
afet. Başa gelen büyük felaket, bela. Korku nesnesi kişi ya da olay.
afetzede. Afete uğramış kimse.
afif. İffetli, namuslu, temiz, haramdan ve günahtan sakınan.
âfil. Uful eden, grubu eden, batan, sönüp giden.
âfilîn. Uful edenler, batıp gidenler, sönenler, silinip yok olanlar.
afitab. Güneş, şems.
afiyet. Esenlik. İnsanda hastalık, bela, musibet gibi olumsuz özelliklerin olmaması.
aforizma. Özlü söz, vecize, az kelimeyle çok mana anlatan metin.
aforoz. Kimi dinlerde çiğnediği dini yasak yüzünden kişinin topluluk dışına atılması, dışlama cezası.
afüvkâr. Affedici.
afüv. Suçu affeden, görmezden gelen, suça ceza vermeyen.
afv. Af, suça mukabil ceza vermeme, görmezden gelme.
afyon. Haşhaş bitkisi sütünün birikmesinden oluşan bir madde.
agâh. Haberli. Uyanık, gaflette olmayan.
agaz. Başlama, başlangıç, giriş.
agel. Bir tür sarık, başa sarılan sargı.
agnostik. Bilinemezci.
agnostisizm. Bilinemezcilik. Duyumsanamayan şeyler bilinemez diye düşünenlerin anlayışı. Bunlar, inanç bakımından iki kısma ayrılırlar. Bir kısmı ‘bilinemez ama yine de inanılabilir’ derken, öbür kısmı ‘bilinemez ve inanılmaz’ der.
agresif. Saldırgan.
aguş. Kucak.
ağaz. Başlama, başlangıç, giriş.
ağdalı. Üslubu akıcı ve anlaşılır olmayan metin, yoğun yazı.
ağdiye. Gıdalar, besinler, yiyecek ve içecekler.
ağisna. ‘Bize yardım et!’ manasında bir dua sözü.
ağleb. Daha galip, daha üstün. Ekseriya, çok defa.
ağleba. Galiben, çok defa, ekseriyetle, genellikle.
ağleben. Çoğu kez, ekseriyetle, genellikle.
ağlebi. Ekseriyetle alakalı, çoğunlukla ilgili.
ağmaz. Kolay anlaşılmayan, pek derin, çok gamız.
ağnam. Ganemler, koyunlar.
ağniya. Ganiler, zenginler, servet sahipleri.
ağraz. Garazlar, maksatlar, gizli ve bazen de kötü niyetler.
ağreb. Pek tuhaf, çok garip.
ağrube. En garip olan, yadırgatıcı.
ağsan. Gusunlar yani dallar.
ağu. Zehir. Istırap, acı.
ağuş. Aguş, kucak.
ağyar. Gayrılar, diğerleri, başkaları, yabancılar, eller.
ahuenin. Ah ve inleme.
ahufizar. Ah ederek sesli sesli ağlama.
ah. ‘Acı, pişmanlık, üzüntü, acıma’ gibi duyguları bildiren ünlem.
ahab. Pek sevgili.
ahad. Ehad, bir, tek. Kişi, birey.
ahadi. Bir kanaldan nakledilen hadis türü. Mütevatir derecesine yükselemeyen hadisler için kullanılan terim.
ahadinas. Halktan birisi, sıradan bir kimse, herhangi biri.
ahali. Halk, kamu, bir memlekette yaşayanlar. Bir yerde toplu hâlde bulunan insanlar, kalabalık.
ahar. Başkaları, diğerleri, öbürleri, daha sonra gelenler, ondan sonrakiler. Kolayca yazı yazılabilmesi için kâğıda sürülen bir madde.
ahbab. Muhabbet beslenenler, sevilenler, dostlar.
ahbar. Haberler. Hikâyeler. Yahudi âlimleri.
ahcar. Hacerler, taşlar.
ahd. Ahit, söz verme, sözleşme, antlaşma.
ahdiatik. Eski Ahit. Tevrat ve Zebur başta olmak üzere Beniisrail kavmine inen kitaplar, vahiyler.
ahdetmek. Kesin karar vermek, yemin etmek, söz vermek.
ahdicedid. Yeni Ahit. İncil.
aheng. Ahenk.
ahen. Demir.
ahenin. Demirden yapılmış. Kuvvetli, pek sağlam.
ahenk. Uyum, düzen, uygunluk, bir bütünü oluşturan parçaların birbirine güzelce uyması.
ahenkdar. Ahenkli, uyumlu.
aher. Bir başkası, diğeri, ondan sonrası.
aheste. Yavaş, ağır.
ahfa. Çok gizli, ruhun derinliklerinde olan bir his.
ahfad. Hafidler, torunlar, gelecek nesiller.
ahi. Kardeşim. Ahilik adlı esnaf ocağına mensup.
ahid. Ahit, verilen söz, sözleşme, antlaşma.
âhid. Bir konu hakkında sözleşen, söz veren, sözleşmeye taraf olan.
Ahilik. Maksadı edebi, ahlakı, insani değerleri yaymak, yardımlaşmayı sağlamak olan eski bir teşkilat. Bilhassa esnaflar arasında yaygındı.
ahir. Sonraki, sonra gelen.
âhir. ‘Her şeyden sonra da var olan, varlıkların sonrasına da hakim olan’ manasında ilahi isim.
âhiren. Sonradan, daha sonra, ondan sonra.
âhiret. Sonra gelen öbür dünya, ölümden sonra gidilen âlem, insanın ölümü ile başlayan sonsuz hayat yurdu. İslam inancına göre, ölen insanın ruhu ‘berzah âlemi’ne gider. Berzah, dünya ile ahiret arasında bir geçiş yeridir. Kıyametin kopmasından sonra, kışın ölen canlıların baharda tekrar dirilişi gibi insanlar da dirilir. Yeni bedenler yaratılır, ruhlar bedenleriyle birleşir. Tüm insanlar mahşer meydanında toplanır, mizan kurulur, hesaplar görülür, iyiler cennete, kötüler cehenneme gönderilir.
âhirin. Sonrakiler, sonra olanlar, sonra gelenler.
âhirzaman. Dünyanın son zamanları. Kıyametten önceki zamanlar. Bozulmanın, çürümenin, yozlaşmanın yaygınlaştığı devir.
ahit. Yemin, söz verme, sözleşme, söz.
ahize. Ahz eden, alan, alıcı. Telefon, radyo, televizyon gibi sesi ve görüntüyü alan cihazlar.
ahkaf. Kum tepeleri.
ahkâm. Hükümler, uygulanması için verilen emirler, kanunlar, yargılar.
ahkar. Pek hakir, pek aşağı, çok küçük.
ahkem. En hâkim, en çok hükmeden, hakimiyeti en fazla olan, en âdil hükmü veren.
ahlaf. Halefler, öncekilerin yerine geçenler, sonra gelenler, ardıllar.
ahlak. İnsanın iyi veya kötü hâlleri, bunlarla ilgili ilim. İyi huylar. Uyulması gereken kurallar.
ahlaki. Ahlakla ilgili, ahlaka uygun.
ahlakiyat. Ahlak ilmi.
ahlakiyyun. Ahlak ilmi bilginleri.
ahlam. Karmakarışık ve bazen de açık saçık rüyalar.
ahmak. Kıt akıllı, kalın kafalı, bön, budala, beyinsiz.
ahmakane. Ahmakça, kıt akıllı biri gibi.
ahmakunnas. İnsanların ahmağı, budalası, kıt akıllısı.
Ahmed. ‘Çok hamdeden, övülmeye en layık olan, çok sevilen ve beğenilen’ manasında Peygamberimizin isimlerinden biri. İncil kitabı Efendimizden bu isimle haber verir.
ahmer. Kırmızı, kızıl.
ahrar. Hür olanlar. Hürriyeti sevip savunanlar, serbestiyet yanlıları, özgürlükten yana olanlar.
ahsen. En hasen, en güzel.
ahsenitakvim. En güzel kıvamda, biçimde, surette olan. İlahi isimlere en parlak ayna olması cihetiyle insan için kullanılır.
ahseniyet. En güzel olma durumu.
ahsenülkasas. Kıssaların, öykülerin, anlatımların en güzeli.
ahter. Yıldız.
ahu. Ceylan.
ahval. Hâller, durumlar, olup bitenler.
ahvalat. Ahvaller. Zaten çoğul olan ahval kelimesinin dilimizde ikinci kez çoğul yapılmış biçimi.
ahvel. Şaşı, baktığı bir nesneyi iki gören. Yanlış gören.
ahya. Hayat sahipleri, diriler, canlılar.
ahyar. Hayırlılar, iyiler, iyilik edenler, iyi işler yapanlar.
Ahyed. Peygamber Efendimizin asıl Tevrat’ta anılan isimlerinden biri.
ahz. Bir şeyi alma, alış.
ahzab. Hizipler, partiler, gruplar, ordular, bölükler, takımlar, taraftarlar, bölümler.
ahzan. Hüzünler, üzüntüler.
aid. Ait.
aidat. Belli zamanlarda ödenen ya da alınan para.
aidiyet. Birine ya da bir şeye ait olma, aitlik.
aile. Ev halkı, bir evde birlikte yaşayan ve aralarında akrabalık bulunan kimseler. Eş, hanım. Aralarından kan bağı bulunan kimseler.
ailevi. Aileyle ilgili, aileye ait.
Aişe. Hazreti Ayşe radıyallahu anha. Peygamber Efendimizin hanımı. Rivayet ettiği çok sayıda hadisle adından sıkça söz ettirmiştir.
ait. İlgili. Mensup. Hakkında, konusunda. Birine ve bir şeye mahsus.
akab. Topuk, ökçe. Bir şeyin gerisi, arkası, hemen sonrası.
akabe. Dar ve sarp geçit. Tehlikeli yer.
akabinde. Hemen sonrasında, hemen ardından gelen.
akaid. İtikatlar, akideler, inanılan gerçekler. Dinde inanılacak şeyler. İman konuları, bilgileri.
akaidi. Akidelerle ilgili, inanılan konularla alakalı.
akamet. Kısırlık, verimsizlik, bir sonuç vermeme, ürünü olmama.
akar. Gelir getiren mal, kiraya verilen ev, arsa, tarla, dükkan, büro gibi yerler.
akarib. Akrabalar, yakınlar. Akrepler.
akçe. Akça, eskiden para ölçüsü olarak kullanılan küçük gümüş sikke.
akd. Akit, sözleşme, bir işin iki taraf arasında karşılıklı rıza ile karara bağlanması.
akdam. Kademler, ayaklar.
akdem. En kadim olan, en kıdemli, en önceki, en eski olan.
akdes. En mukaddes, en kutsal.
akdetmek. Sözleşme yapmak, antlaşmak.
akıb. Hemen sonra gelen, ardı sıra izleyen.
akıbet. Son, netice, bir işin sonu, sonucu.
akıbetbin. Akıbeti gören, işin sonunu görebilen, uzak görüşlü.
akıbetendiş. İşin sonunu düşünen, sonrasi için kaygı duyan.
akıl. İnsandaki anlama, kavrama, düşünme, soyutlama yapma, anlamlar arasında irtibat kurma, benzerliklerin ve farklılıkların bilincine varma, istidlal yapma melekesi, yetisi.
âkıl. Akıl sahibi, akıllı, âkil.
akılane. Akıllıca, akla uygun bir biçimde.
akılbaliğ. Akılca ve bedence ergin, faydalı ve zararlı olanı birbirinden ayırabilecek duruma gelmiş insan, ergenlik dönemine giren kişi.
akılcılık. Felsefede aklı ölçü kabul eden, önceleyen, gerçeğe ancak akılla ulaşılabileceğine inanan kimselerin görüşü, akıl merkezli felsefi ekol, akım, rasyonalizm.
akıldane. Pek akıllı görünen, bilgiçlik taslayan kimse.
akılfüruş. Akıllılık taslayan, aklını üstün gören, akıllı olduğunu göstermeye çalışan.
akılsuz. Aklı yakıp kül eden, etkisiz hale getiren, aklı gideren.
akib. Hemen sonra gelen, ardı sıra izleyen.
akid. Akit, sözleşme.
âkid. Sözleşme yapanların her biri.
akide. Bir nevi şeker.
akîde. İman. İnanılan şey, inancın konusu olan mesele.
âkif. Bir şeyde sebat eden. Devamlı ibadet eden, hakka ve hakikate yönelen. İtikafa çekilen.
akik. Mühür, yüzük, tesbih ve benzeri şeyler yapmakta kullanılan değerli bir taş.
akîka. Yeni doğan çocuk için şükür niyetiyle kesilen kurban.
âkil. Akıllı, aklı bulunan, anlayabilen, iyi ve kötüyü, faydalı ve zararlıyı birbirinden ayırabilen kimse.
âkil. Ekl eden, yiyen, yiyici.
âkilüllahm. Et yiyen, etobur.
âkilünnebat. Ot yiyen, otobur.
âkilüssemek. Balık yiyen.
akim. Kısır, verimsiz, sonuçsuz, bir netice vermeyen, kendisinden ürün alınamayan.
akis. Yankı, sesin çarpıp geri dönmesi, yansıma, yansıyan ses ya da görüntü.
akit. Bağlama, düğümleme, sözleşme, antlaşma, oluşturma.
âkit. Âkid, akdeden, sözleşme yapan.
âkideyn. Sözleşme yapan iki kişi ya da taraf.
akl. Akıl, insanın anlama yetisi, manaları alma kabiliyeti.
aklam. Kalemler.
aklen. Akılca, akıl bakımından, akıl ölçü alınırsa.
aklıevvel. İlk akıl. Bir kısım felsefecilere göre Allah önce ilk aklı yaratmış, bundan ikinci akıl, ikincisinden üçüncü akıl türemiş ve böylece ‘on akıl’ oluşmuş. Şirkin bir türü olan bu fikir büyük âlimler tarafından şiddetle eleştirilmiştir.
aklıselim. İyiyi kötüyü birbirinden ayırarak insana gerçeği bulduran akıl. Kişinin akla uygun yargılar verme yeteneği. Doğru ile yanlışı birbirinden ayırma ve doğru yargılama gücü. Sağduyu.
aklî. Akılla ilgili, akıl alanına giren, aklın konusu olan.
akliyat. Akıl alanına giren konular, aklın konusu olan meseleler.
akliyyun. Akılcılar, rasyonalistler. Aklı tek ölçü kabul eden, her şeyin akılla bilinebileceğine inanan felsefeciler.
akraba. Karibler, yakınlar, hısımlar, aralarında kan ya da süt sebebiyle hısımlık bulunanlar. Karib kelimesinin çoğulu olan bu kelime dilimizde tekil olarak kullanılır.
akran. Karinler, birbirlerine derece, sınıf, nitelik gibi yönlerden benzeyenler, eş ve benzer olanlar, yaşıtlar.
akreb. Daha yakın, pek yakın, en yakın.
akrebiyet. Fazlaca yakınlık.
aks. Akis, yankı, yansıma.
aksâ. En son, varılmak istenen son nokta, elde edilmek istenen en son şey.
aksam. Kısımlar, bölümler.
aksan. Kelimeleri söyleyiş biçimi. Kelimenin söyleniş farkını belirtmek amacıyla sesli harflerin üstüne konan ters v harfi biçimindeki işaret.
aksi. Tersi, zıddı. Huysuz, geçimsiz. Uğursuz. Uygun olmayan.
aksisada. Ses yankısı, sesin bir engele çarpıp geri dönmesi.
aksiyom. Kanıtlama sürecinin temelini oluşturan ve apaçık bir biçimde doğru olduğu düşünülen önerme, mütearife. Mesela ‘Bir bütün parçalarından büyüktür’ sözü bir aksiyomdur.
aksiyon. Netice elde ettirici eylem, hareket. Bir düşünceyi uygulama alanına taşıma.
aksülamel. Tersine çevirme, işin tersi, istenilen şeyin zıddının olması, tepki.
aktab. Kutuplar. Tasavvufta büyük ermişler için kullanılan terim.
aktar. Kuturlar, merkezle çevre arasında kalan yerler, çaplar, taraflar, yerler.
aktivizm. Eylemcilik. İnsan hayatında başlıca hakikatin etki ve eylem olduğunu öne süren öğreti ve dünya görüşü.
aktrist. Kadın oyuncu.
akva. En kavi, en kuvvetli.
akval. Kaviller, sözler, konuşmalar.
akvam. Kavimler, ırklar, soylar.
âl. Aile, sülale, soy, bir kimsenin neslinden olan kimseler.
âlâ. Pek yüce, yüceler yücesi, her şeyden yüce.
alâ. Üst, üzere, üzerine.
alafranga. Fransızlarınki gibi, Avrupa tarzında.
alaik. Alakalar, ilgiler, bağlantılar.
alaim. Alametler, belirtiler, bellikler, semboller, simgeler.
alaimisema. Gökkuşağı, ebe kuşağı.
alak. Rahim duvarına tutunan kan pıhtısı. Yapışkan şey. Sülük.
alaka. Alak, kan pıhtısı.
alaka. İlgi, bağ, rabıta. İstek, meyil, eğilim. Merak, dikkat.
alakadar. Alakalı, ilgili, ilgisi bulunan, ilgi gösteren.
alakadarane. İlgi gösterircesine, ilgili biri gibi.
alakat. Alakalar, ilgiler.
alaküllihal. Her durumda, her ne olursa olsun. Eninde sonunda, ister istemez.
alam. Elemler, acılar. elem, kendisinden nefret edilen bir şeyi hissedip acı duymaktır.
alamat. Alametler.
alamet. Kişinin görünce tanıdığı bellik, belirti, nişan, simge.
alametifarika. Bir şeyi öbürlerinden ayıran bellik, işaret, simge, özellik.
alarga. Sahilden uzakta, açık denizde.
alat. Aletler, bir işte veya bir sanatta kullanılan araçlar, gereçler.
alaturka. Türk usulü, Türk kavmine özgü, Türk işi.
alavere. Bir şeyi elden ele alıp vererek aktarma.
alay. Beş bölük erden oluşan askeri topluluk.
alayıilliyyin. Yücelerin en yücesi, cennette en yüksek mertebe.
alayiş. Gösteri, gösteriş, debdebe, tantana.
aleddevam. Devam üzere, devamlı olarak, sürüp giderek.
alegori. Bir düşünceyi rumuzlarla, sembollerle, simgelerle, canlandırarak anlatma tarzı.
alelade. Her zaman olabilen, olağan, sıradan, özelliksiz, niteliksiz.
alelamya. Körü körüne, görüp bilmeksizin.
alelekser. Ekseriyetle, çoğunlukla, ayırım yapmayarak.
alelhusus. Bilhassa, özellikle, hepsinden önce.
alelıtlak. Mutlak olarak, kayıtlı ve sınırlı olmayarak.
aleliman. İman üzere, inanarak.
alelinfirad. Birey olarak, birer birer, tek tek.
alelküll. Bütünüyle, tamamen, külliyen.
alelumum. Umumiyetle, genellikle, genel olarak.
alelusul. Usulen, şeklen, öylesine, özen göstermeden.
alem. Bellik, simge, nişan, alamet. Sancak, bayrak.
âlem. Dünya, cihan, evren, yaratılanların tümünün birden oluşturdukları büyük varlık. Herkes, umum insanlar. Kendine özgü. Keyif yapılan ortam. Evren ve içindeki varlıklar yaratıcı kudrete bir alem, bir alamet, bir nişan olduğu için bu adı almıştır.
a’lem. En iyi bilen âlim.
alemdar. Bayrak tutan, simge değeri olan bir nesneyi taşıyan.
alemibeka. Kalıcı alem, ahiret.
alemiberzah. Kabir alemi, dünya ile ahiret alemi arasındaki geçiş alemi.
alemiemir. Madde ve cisim olmayan kanunlar alemi. Maddi olmayan ve ölçülemeyen alem. Melekut alemi, ruhlar alemi, mekansızlık alemi.
alemiervah. Ruhlar alemi, maddi bedeni olmayan varlıkların dünyası.
alemiesir. ‘Esir’ denilen atomdan da küçük minnacık maddelerin alemi.
alemigayb. Dış duyularla gözlemlenemeyen alem.
alemimana. Mana alemi, manevi yollarla anlaşılan ve bilinen alem.
alemimisal. Yaratıkların suretlerinin, görünüşlerinin, yansılarının bulunduğu alem.
alemişehadet. Şahit olunan alem, gözlemlenebilen dünya.
âlemîn. Âlemler. Birbirinden ayrı nitelikleriyle kâinatı şenlendiren varlık türleri. İnsanlar ve cinler. Belli bir zamanda yaşayan insanlar.
alempesend. Dünyaca ünlü, ünü cihanı kaplayan.
alemşümul. Alemi kaplayan, dünya çapında.
alenen. Açıkça, saklanmadan, gizlenmeden.
aleni. Açık, gizli olmayan, saklanmaksızın.
alesta. Hazır durumda, tetikte.
alet. Bir iş veya sanatta kullanılan nesne, araç.
aletçilik. Düşüncenin, kuramın eylem için sadece bir araç olduğunu, uygulamadaki başarısı oranında değer kazanacağını ileri süren felsefecilerin görüşü, araççılık, enstrümantalizm.
aletiyet. Aletlik, alet olma, araç görevi yapma.
alettadad. Sayımla, sayarak.
alettahkik. Araştırmayla, araştırma yaparak.
alettahmin. Tahmin üzere, tahminen.
Alevi. Alevilik anlayışını benimseyen kimse.
Alevilik. Kendilerini Hazreti Ali radıyallahu anha nispet eden müminlerin dini görüşü, yorumu, yolu. Peygamber Efendimizin nesline muhabbeti yol edinenlerin anlayışı.
aleyh. Üzere, üzerine, onun üzerine. Dilimizde zıt, karşı, ters manasında kullanılır. Leh kelimesinin karşıtıdır.
aleyhdar. Aleyhinde, onun tersi yönünde, ona karşı, onun yanında olmaksızın.
aleyhillane. ‘Allah’ın laneti ona olsun’ manasında şeytanın adı anılınca söylenen bir söz.
aleyhimüsselam. ‘Onlara selam olsun’ manasında peygamberlerin adı anılınca söylenen dua sözü.
aleyhissalatüvesselam. Salat ve selam onun üzerine olsun. Peygamber Efendimizin adı anılınca söylenir, ona özgüdür.
aleyhisselam. Selam onun üzerine olsun. Bir peygamber adı anılınca söylenir.
aleyküm. Senin üzerine olsun.
aleyna. Bizim üzerimize olsun.
algı. İdrak. Dış dünyayı duyular yoluyla, iç dünyayı ise içebakışla kavrama yetisi. Duyularla gelen verilere bir uyum ve birlik kazandırma süreci. Zihne duyumlarla gelen verilerin daha önce var olan bilgilerle karşılaştırılması sonucu bir şeyin iyice kavranması.
algoritma. Bir sorunu düzenli bir biçimde adım adım ilerleyerek çözme yöntemleri, usulleri. Bunları tertibe dayalı simgelerden oluşan sistem. Aritmetik biliminin temelini oluşturan bu yöntem ismini İslam bilgini Harezmi’den alır.
alık. Budala, bön, sersem, şaşkın.
aliaba. Peygamberimiz tarafından abası altına alınan kimseler, kendi ev halkı. Efendimiz, kendisiyle birlikte şu dört kişiyi de elbisesinin altına alıp dua etmiştir: kızı Fatıma, damadı Ali, torunları Hasan ve Hüseyin.
alibeyt. Peygamberimizin ailesi ve nesli.
ali. Yüksek, yüce, ulu.
alicenab. Yüksek ahlak sahibi, yüce ruhlu, şerefli.
alicenabane. Yüksek ahlaklı birine yakışır biçimde.
alihe. İlahlar, tanrılar, ilah gibi tapınılan nesneler. İlaheler, tanrıçalar.
alihimmet. Himmeti yüce yani himaye edip koruma duygusu yüksek olan kimse.
alikadr. Kadri yüce, kıymeti yüksek, değerli.
alil. İlletli, hasta, sakat.
alilem. Hastayım.
alîm. Rabbimizin ‘sonsuz ilim sahibi, her şeyi bilen’ manasında ismi.
âlim. İlim sahibi, bilen, bilgili, bilgin.
alimallah. Allah bilir, Allah daha iyi bilir. ‘Hiç şüphe etmeyin, bu böyledir’ manasında teminat vermek için söylenir.
âlimane. Alimce, bilgince, alim gibi.
alişan. Şanı yüce, pek şanlı, yüksek şan sahibi, çok değerli.
aliterasyon. Yazılan ya da söylenen söze ahenk katmak için bazı seslerin tekrarlanması.
aliyat. Yüce şeyler.
aliye. Aletle ilgili olan.
aliye. Yüce olan.
aliy. ‘Her şeyden yüce’ manasında ilahi isim.
aliyyülala. En yüce, en yüksek, mükemmel.
alizarin. Eskiden alizarin denilen bitkinin kökünden elde edilen bir boya, kırmızı rengin bir tonu.
Allah. Bütün varlıkları yaratan halıkımızın zatının ismi, bütün ilahi isimleri, sıfatları kendinde toplayan özel adı. Nasıl ki, bir adamın mühendis, yazar, müdür, ressam gibi isimlerinin yanında bir de kendi ismi varsa, Rabbimizin de Rahman, rahim, vedud, rezzak, kerim, alim, hakim, kadir gibi isimlerinin yanı sıra bir de zati ismi vardır: Allah. İlah ya da tanrı kelimesi Allah isminin yerini tutmaz. Tanrı kelimesi, hak olsun ya da olmasın tapınılan her şey için kullanılır. Mesela bir puta da ilah ya da tanrı denir. Allah ise, sadece hak olan mabudumuz için kullanılan çok özel bir isimdir.
Allahualem. Allah en iyi bilendir, Allah daha iyi bilir.
Allahuekber. Allah en büyüktür ya da daha büyüktür. Allah denilince zihne, akla ve hayale gelen ne varsa onların hepsinden daha büyüktür, sonsuz büyüktür.
Allahümme. Allahım!
allam. Rabbimizin ‘sonsuz ilim sahibi’ manasında ismi.
allame. Pek büyük alim.
allamülguyub. Gayıbları yani dış duyularla hissedilip bilinemeyenleri en iyi bilen. Bu nitelik sadece Allah için kullanılır.
almanak. Türlü türlü bilgiler veren bir nevi takvim, defter, ajanda, kitap.
alud. Bulaşan, bulaşmış. Kelimelerin sonuna getirilir.
alude. Bulaşmış, karışmış. Dolu.
alüfte. Alışmış, müptela olmuş. Erkeklere alışık kadın, namus perdesi yırtık kadın.
ama. Kör, gözleri görmeyen. Hakikati göremeyen, cahil.
amade. Hazır, hizmet için hazırda bekleyen.
a’mak. Derinlikler, derin yerler.
a’mal. Ameller, işler, eylemler, yapıp etmeler.
amal. Emeller, beklentiler, istekler.
amame. Sarık, başa sarılan özel bir bez.
aman. Eman, yardım dileme sözü, güvenlik isteme. Güven, güvenlik, korkusuzluk.
amazon. Eski zamanlarda yaşamış savaşçı kadın. İskitler kavminin kadın askerleri.
amber. Anber, güzel kokulu bir madde.
amd. Bir işi bilerek, isteyerek yapma. Niyet, arzu, istek.
amden. Niyet ederek ve isteyerek, önceden düşünerek.
amed. Gelme, geliş.
amel. İş, bir gayesi olan eylem, çalışma. Dinin buyruklarını yerine getirmek üzere yapılan iş.
amele. İşçi, ırgat, çalışan, iş yapan.
amelen. Amelce, iş bakımından.
amelisalih. Dine uygun güzel amel, düzgün iş, emir dairesinde hareket etme ve hayırlar kazanma.
ameli. Uygulamaya dayalı, kuramda bırakılmayıp uygulanan, pratik, işle ilgili. Karşıtı nazaridir.
ameliyat. Ameller, işler. Bilgilerin uygulanması. Hastalıkları bıçak kullanarak tedavi etme yöntemi.
amelmande. Amel edemeyen, iş yapamaz durumda olan. İşsiz, durgun.
amenna. İman ettik, inandık. Doğrudur, öyledir, dediğin gibidir, kabul ettik.
amentü. İman ettim. İslam dininde inanılması gereken altı esasın genel ismidir. Tafsili şudur: Allah’a, onun meleklerine, kitablarına, peygamberlerine, ahiret gününe, kaderin, hayır ve şerrin Allah’tan olduğuna iman ettim. Öldükten sonra dirilmek haktır. Allah'tan başka ilah olmadığına, Muhammed aleyhisselamın Allah’ın kulu ve resulü olduğuna şahadet ederim.
ami. İlim sahibi olmayan sıradan kimse. Kendisi araştıramayıp başkasına güvenerek onun gibi inanan ve ibadet eden adam.
amik. Derin.
amil. Amel eden, işleyen, iş yapan, çalışan, uygulayan.
amil. Emel besleyen, istek ve beklentisi olan. Etken, olayı etkileyen faktörlerden her biri.
amin. ‘Allahım kabul eyle, Allah kabul etsin’ manasında duadan sonra söylenen söz.
amir. Emreden, iş buyuran, lider, komutan, başkan.
amirane. Amir gibi, emreder gibi, buyruk verir gibi, buyururcasına.
amiriyet. Amirlik, emredicilik, buyuruculuk.
amiyane. Bilgisizce, körü körüne, sıradan birinin yaptığı gibi, alelade, bayağı.
âmiz. Karışık, taşıyan. Bir önceki kelimeye eklenerek yazılır ve ona kendi anlamını verir. Mesela ‘hakaret taşıyan’ manasında ‘hakaretamiz’ denilir.
amm. Umumi, genel, sayılamayacak kadar çok şeyleri kapsayan, bireylerin tümünü kapsamına alan. Zıddı ‘hass’tır.
ammenevalühü. ‘Allah’ın lütfu herkesi kapsamaktadır’ mealinde bir tabir.
amme. Herkes, kamu, halk, ahali.
ammilgaraib. Garipliklerin yani yadırganan ve şaşırtan şeylerin amcası.
ammi. Emmi, amca.
ammizade. Amca çocuğu, emmioğlu, kuzen.
ampirizm. Deneycilik. Bilginin yalnızca gözlem ve deney yoluyla elde edilebileceğine inananların öğretisi.
amuca. Amca, emmi.
amud. Direk, sütun.
amudi. Dikine, direk gibi.
amudunurani. Nurlu sütun, parlak ve ışıklı direk.
amya. Kör, görmeyen. Ama kelimesinin dişilidir.
anbean. Gitgide, gittikçe, gide gide.
anfeanen. Gitgide, zamanla.
an. ‘Den, dan’ manasında ön ek.
an. En kısa zaman dilimi, gelecek zamanla geçmiş zamanın buluşma çizgisi, bölünemeyecek kadar kısa zaman.
ân. Sonuna geldiği kelimeyi çoğul yapan ek.
analiz. Tahlil. İncelemek üzere bir bütünü parçalarına ayırma. Parçaların özelliklerini, birbiriyle ilişkisini ve parçaların bütünle ilişkisini anlamak üzere bütün olanı ayrıştırma işlemi.
analoji. Mantıkta, nesnelerin görünüşleri, özellikleri ve birbirleriyle ilişkileri arasında benzerlik kurmak suretiyle belli bir sonuca varma işlemi, andırma, andırış.
ananat. Ananeler, gelenekler, töreler.
anane. ‘Den’ ve ‘dan’ manasında hadis rivayet edenleri sıralarken kullanılan bir tabir.
anane. Gelenek, nesilden nesile aktarılarak gelen adetler, uygulamalar, kurallar.
ananevi. Ananeyle alakalı, gelenekle ilgili.
anarşi. Karışıklık, düzensizlik, kargaşa, bozuculuk, bozukluk.
anarşist. Düzen tanımaz, yıkıcı, bozucu, kanunları hiçe sayan, kuralları kabul etmeyen.
anarşizm. Başta devlet olmak üzere tüm kurumlara ve yasalara saygı duymayan, bunların kötülüğün kaynağı olduğunu ve yok edilmesi gerektiğini ileri süren öğreti.
anasır. Unsurlar, kavimler, ırklar. Bütünü oluşturan elemanlar, büyük kısımlar. Elementler.
anbar. Ambar, tahıl ve benzeri şeylerin konulduğu yer.
anber. Bir tür balıktan elde edilen güzel kokulu madde.
andelib. Bülbül.
anekdot. Kısa hikâye, büyük bir hikâyenin kendi içinde bütünlüğü olan kısa bir bölümü.
angarya. Ücret vermeden gördürülen iş, istemeye istemeye yapılan, kişiye yük gibi gelen iş.
Anglikan. İngiliz kilisesine bağlı kimse.
Anglikanizm. İngilizlerin resmi kilisesi, İngilizlere özgü Hıristiyanlık mezhebi.
anh: O erkekten.
anha: O kadından.
anhüm: Onlardan, hepsinden.
ani. Bir anda, birdenbire.
anid. İnatçı, bildiğinden şaşmayan, anut.
anif. Şiddetli, sert, kaba, haşin.
ânif. Bundan önce geçmiş olan, sözü edilen.
ânifülbeyan. Biraz önce beyan edilen, az evvel kendisinden söz edilen.
animizm. Canlıcılık. Canlı ya da cansız tüm varlıkların ruhlu olduğunu savunan öğreti. Pagan kategorisine giren inanma biçimlerinden biri.
anka. Kaf dağında yaşadığı söylenen, ismi var cismi yok efsanevi kuş, zümrüdüanka, simurg.
ankarib. Yakından, çok zaman geçmeden.
ankebut. Örümcek.
anlam. Mana. Bir şeyin gösterdiği ya da dile getirdiği kavramlar bütünü. Dildeki işaretlerin ifade etmek istediği şey.
anlatım. Zihinde tasarlanan, düşünülen bir konunun söz, yazı ve benzeri araçlarla muhataba bildirilmesi.
anonim. İsimsiz, ismi belli olmayan, herkesin olan. Yapanı, yazanı bilinmeyen eser. Bir şirket türü.
Antere. Arap lisanıyla güzel şiirler yazmış ünlü bir şair.
anti. Başına geldiği kelimeye ‘karşı’ anlamı veren ön ek.
antik. Eski uygarlıklarla ilgili olan.
antika. Eskiden kalma kıymetli eser. Tarihi kıymeti bulunan ya da sanat değeri olan nesne, eşya, eser.
Antranik. Osmanlıların son zamanlarında Ermeni örgütünün liderlerinden birinin adı.
antropoloji. İnsanbilim. Genel anlamda insanı, insanın sosyal durumunu, farklı yer ve zamanlarda yaşayan toplumların dil, din ve kültür özelliklerini inceleyen bilim.
antropomorfizm. İnsanbiçimcilik. Tanrıyı insana benzetenlerin görüşü. Tanrının insan biçiminde olduğunu iddia edenlerin düşüncesi.
anud. Pek inatçı, direnmekten geri durmayan.
anudane. İnat ederek, inat edercesine.
apokrif. Sahih olmayan, doğruluğuna güvenilmeyen, şüpheli metin. Karşıtı, otantik.
apolet. Rütbe bildiren simge, omuza takılan bellik.
apriori. Duyuma, deneyime, gözleme dayanmayan, zihinde önceden var olan bilgi türü, önsel bilgi.
aptal. Bön, budala, kıt akıllı, alık, zekâ düzeyi düşük kimse.
ar. Haya hissi, utanma duygusu, namus.
ara. Fikirler, reyler.
Arab. Arap. Nuh aleyhisselamın Sam adlı oğlunun neslinden gelen kavimlerden biri.
Arabi. Arap olan, Arapla ilgili, Arapça.
aradin. Arzlar, araziler, yerler, yeryüzünün bölgeleri.
araf. Cennetle cehennem arasında bulunan yüksek bir yerin adı. İki şey arası, ara bölge, geçit.
Arafat. Hacda arefe günü hacıların vakfeye durdukları dağ.
aram. Durup dinlenme, bir süre ara verip istirahat etme.
aramgah. Durup dinlenme yeri.
Arami. Mezapotamya bölgesinde yaşamış Sami ırkından bir kavim, bu kavmin dili.
Arap. Sami ırkından gelen ve dili Arapça olan bir kavim.
Arasat. Ölümden sonraki dirilme yeri, mahşer meydanı.
arasta. Üstü örtülü çarşı.
a’raz. Arazlar.
araz. Belirti, bellik, nişan. Var olmak için başka bir varlığa ihtiyacı olan nitelik. Mesela, ‘biçim’ bir arazdır, var olması ancak bir başka varlıkla mümkün olabilir.
arazi. Araz olan, arazla ilgili.
arazi. Yerler, tarlalar, topraklar.
arbede. Gürültülü patırtılı kavga, dalaş.
ard. Arz, yer.
arena. Eskiden oyunların oynandığı, spor müsabakalarının yapıldığı alan, meydan.
arefe. Bayramdan önceki gün, arife.
arız. Sonradan gelip çatan, bulaşan, yapışan şey.
arıza. Sonradan oluşan aksaklık, sakatlık, hastalık ve benzeri durumlar. Engebe.
arızi. Kendinden olmayan, sonradan olan, dıştan gelen.
ari. Arı, temiz, saf, katkısız.
aric. Uruc eden yani yukarı çıkıp yükselen.
arif. Tanıyan, bilen, bilgide ileri olan, kavrayışı keskin, anlayışlı, irfan sahibi. İlahi sırlar kendisine açılmış olan mümin.
arifane. Arif birine yakışır biçimde.
arife. Bayramdan bir önceki gün, arefe.
arifibillah. Allah'ı tanıyan, bilen, ilahi bilgilere erişen.
arifin. Arifler, irfan sahipleri.
Aristo. Milattan önce eski Yunanistan’da yaşamış ünlü bir filozof.
aristokrasi. Tüm insanların yönetime katılımını öngören demokrasiye karşı, toplumun soylular, seçkinler, ulular tarafından yönetildiği politik düzen. Elitler, soylular sınıfı.
ariyet. Geri verilmek üzere alınan ya da geri alınmak üzere verilen şey.
ariyeten. Ariyet olarak, geri verilmek üzere, geçici olarak.
ariza. Büyük bir kimseye ya da makama saygıyla yazılan yazı, sunum yazısı, dilekçe.
ark. Su yolu, küçük kanal.
arkaik. Eski zamanlara özgü, eski devirlerin özelliklerini taşıyan nesne, yapı, eser, üslup.
arketip. Mükemmellikten yoksun bulunan gelip geçici şeylerin kendisinden hisse aldıkları, kendisine göre biçimlendikleri örnek, model, ilke.
arraf. Falcı, kahin, gelecekteki olayları ve gizli bilgileri bilirim diyen kimse.
arş. En yüce hâkimiyet makamı, ilahi isimlerin tecelli yeri, göklerin en üstü, kâinatın kalbi.
arşın. 68 santimetrelik uzunluk ölçüsü.
arşi ve süllemi. Klasik mantıkta varlıkların zincirleme olarak biri diğerini yaratmak suretiyle gelmesinin mümkün olmadığını ispat etmek üzere kullanılan delillerin bir kısmı.
Arşi. Arş ile ilgili.
arşiv. Belgelerin saklandığı yer, bir konu ile ilgili verilerin toplandığı yer.
aruz. Şiirde bir vezin türü. Arap şairleri tarafından geliştirilmiş, daha sonra bazı İslam ülkelerine yayılmıştır. Divan Edebiyatı eserleri aruzla yazılırdı.
arz. Sunma, verme, gösterme.
arz. Yerküre, yeryüzü, yeryüzünün bir bölümü.
arzıbeyza. Beyaz yer, beyaz dünya.
arzıdidar. Göze göstermek üzere sunma, göze görünmek üzere ortaya çıkma.
arzıendam. Endamını arzetme, boyunu yani kendini gösterme.
arzıhal. Halini arzetme, durumunu anlatma, bildirme.
arzi. Arza ait, dünya ile ilgili, yerde olan.
arzin. Arzlar, yerler.
arzu. İstek, dilek, emel, kalbin umarak beklemesi.
arzuhal. Arzıhal, durum ve istek bildiren söz veya yazı, dilekçe.
arzukeş. Arzu çeken, arzulu, hevesli, istekli.
as. Aleyhisselam kelimesinin kısaltılmışı. Aleyhisselam ‘selam onun üzerine olsun’ demektir. Peygamberlerden birinin adı anılınca söylenir.
asa. ‘Benzer, gibi’ manasında son ek.
asa. Baston, değnek.
asab. Sinir, damar.
asab. Sinirler, damarlar.
asabe. Baba tarafından akrabalar. Erkek tarafından hısımlar. Kavim, kabile.
asabi. Sinirle ilgili. Sinirli, aşırı duyarlı, çok hassas, çabuk sinirlenen, hemen kızıp köpüren.
asabiyet. Sinirlilik, aşırı duyarlılık.
asabiyet. Erkek akrabalara asabe denilmesi sebebiyle asabiyet terimine kabilecilik, kavimcilik, ırkçılık, milliyetçilik gibi manalar verilmiştir.
asabiyeten. Asabiyet bakımından, akrabalarına taraftar olma yönünden.
asakir. Askerler.
asalet. Asillik, soyluluk, soy temizliği, köklülük. Üstünlük, kibarlık. Aslını koruma. Bir şeyin asıl sahibi olma, vekil olmama.
asaleten. Asıl olarak, kendi adına, başkasını vekil etmeksizin.
âsam. İsmler, günahlar.
asamm. Asam, sağır, işitmez. Duyarsız.
asammane. Sağırcasına, duyarsız bir biçimde.
asan. Kolay.
a’sar. Asırlar, çağlar, yüzyıllar.
asar. Eserler, yapılanlar, bırakılan izler.
asarıatika. Tarihi değeri olan eserler.
asayiş. Emniyet, güvenlik. Kargaşa olmaması durumu. Huzur, rahatlık.
asdika. Sadıklar, samimiler. Doğru söz ve hareket üzere olanlar. Sadakat gösterenler. Hakkı tasdik edenler.
asel. Bal.
asfiya. Kötülüklerden arınmış temiz kimseler, safiler, halisler. İlimle velayeti kendinde toplayan halis zatlar.
asgar. En sagir, pek küçük.
asgari. En az, en aşağı, minimum.
ashab. Sahabe, sahabiler, Peygamber Efendimizi dünya hayatında ve peygamber olarak görüp iman eden ve iman üzere ölen zatlar, sohbet arkadaşları.
Ashabıkehf. Mağara arkadaşları, zamanın zalim hükümdarının zulmünden kaçarak bir mağaraya sığınan ve orada üç yüz dokuz yıl uyuduktan sonra uyanan gençler.
Ashabısuffa. Peygamberimizin mescidinin yanındaki sofada yaşayan sahabiler.
asıl. Kendisi, vekil olmayan. Temel. Kök.
asım. Temiz, ismet sıfatı taşıyan, günahtan uzak duran.
asırbeasır. Asırdan asıra, çağdan çağa, yüzyıldan yüzyıla.
asır. Yüzyıl, çağ, devir. İkindi vakti, asr.
asırdide. Asır görmüş, çağ yaşamış, uzun ömür sürmüş.
asi. İsyan eden, başkaldıran, emre karşı gelen, itaatsizlik eden.
asil. Soylu, şerefli, bayağılıktan uzak kişi. Kendisi, vekil olmayan.
asilzade. Asil kimsenin evladı.
asiyane. İsyancı biri gibi, isyan edercesine.
askeri. Askerlikle ilgili, askeriyeye mensup.
askeriye. Askerlikle ilgili kurum, teşkilat.
asl. Asıl, kendisi, temel, kök, soy, nesep.
asla. Hiçbir zaman, olamaz, olması imkansız, kesinlikle.
aslah. En salih, daha iyi, en üstün, en güzel.
aslahakellah. Allah seni ıslah etsin!
asli. Asılla ilgili, asıl olan, vekil olmayan, kendi yerini tutan.
asliyet. Asıl oluş, asıllık, köklülük, soyluluk.
aslüfasl. İşin aslı ve ayrıntıları.
asm. ‘Aleyhissalatü vesselam’ duasının kısa yazılışı. ‘Salat ve selam onun üzerine olsun’ manasında kısa bir salavattır. Peygamber Efendimiz anılınca söylenir.
asparagas. Yalan haber, şişirme haber.
asr. Asır, çağ, yüzyıl, zaman, ikindi vakti.
Asrısaadet. Mutluluk asrı, Peygamberimizin yaşadığı bereketli ve hayırlı zaman.
asri. Çağa uygun, çağdaş, modern.
astronomi. Gökbilim, gökyüzünü ve gökteki varlıkların durumunu inceleyen bilim dalı.
asude. Sıkıntısız, mutlu, huzurlu, rahat, sakin, dingin.
asuman. Gökyüzü, sema.
asumani. Gökyüzüyle ilgili, gökyüzünün olan.
asvat. Savtlar, sesler.
aşair. Aşiretler, oymaklar, genellikle göçebe halinde yaşayan ve bir soydan gelen topluluklar.
aşar. Öşürler, toprak ürünlerinden onda bir oranında alınan vergiler.
aşere. On sayıları, on, onlar.
Aşereimübeşşere. Peygamber Efendimiz tarafından cennetle müjdelenen on sahabi. Hazreti Ebubekir, Ömer, Osman, Ali, Talha, Zübeyr, Abdurrahman İbni Avf, Saad İbni Ebi Vakkas, Said İbni Zeyd, Ebu Ubeyde İbni Cerrah radıyallahu anhüm.
aşık. Şiddetle seven, vurgun, tutkun.
aşıkane. Aşık gibi, aşıkça.
aşıkin. Aşıklar.
aşikar. Açık, belli, meydanda.
aşikare. Belli ederek, açıkça.
aşina. Bildik, tanıdık, bilen, tanıyan, alışık.
aşir. Bir şeyin onda biri.
aşirat. Aşireler, onda birler.
aşire. Onda bir.
aşiren. Onuncusu.
aşiret. Kabile, oymak, boy, genellikle göçebe halinde yaşayan ve bir soydan gelen topluluk.
aşiyan. Kuş yuvası. Mecazen sevimli küçük ev.
aşiyane. Aşiyan kelimesinin dişili.
aşk. Şiddetli sevgi, candan sevme, sevda. Bir kimseyi ya da şeyi ihtirasla sevme, kendini feda edercesine şiddetli muhabbet besleme.
aşketmek. Kuvvetle vurmak.
aşkıhakiki. Hakiki aşk, gerçek aşk, ilahi aşk.
aşkımecazi. Geçici şeylere karşı duyulan şiddetli sevgi. Manevi yükselişte hakiki aşka vesile olabilen aşk.
aşkname. Aşkı anlatan yazı.
aşknüma. Aşkı gösteren.
aşr. On sayısı.
aşura. Arabi aylardan olan muharrem ayının onuncu günü. Muhtelif tahıllar ve kuruyemişler katılarak yapılan tatlı, aşure.
aşüfte. Perişan, dağınık. Önüne gelenle düşüp kalkan kadın, şırfıntı.
ata. Bağış, verme, ihsan. Kaderdeki hükmün kaza edilmemesi, affedilip uygulanmaması.
atalet. İşsizlik, tembellik, durgunluk.
ataya. Atalar, ihsanlar, bağışlar, lütuf eseri vermeler.
ateh. Bunama, bunaklık, zihni yetilerin körelmesi durumu.
ateist. Tanrıtanımaz, imansız, kafir.
ateizm. Tanrıtanımazlık, tanrı inancının bulunmaması. İnkâr, küfür, ilhad, zındıka.
ateşe. Elçi, diplomat.
ateşemiliter. Askeri ateşe, ordu adına elçilik yapan kimse.
ateşgede. Ateş yanan yer. Mecusilerin yani ateşe tapanların mabedi.
ateşî. Ateşle ilgili, ateşli, hararetli, hiddetli, pek kızgın, ateş renginde.
ateşin. Ateşli, ateş gibi. Mecazen coşkulu, heyecanlı, canlı, çok zeki.
ateşpare. Ateş parçası. Mecazen çok zeki, pek hareketli.
ateşperest. Ateşe tapan, Mecusi.
atf. Atıf, bağlama, verme, yükleme.
atfen. Birinin adına, birine yükleyerek.
atfınazar. Göz atıp bakma.
atfiye. Atıf olan, birine yükleme işini yapan.
atıf. Birine ya da bir tarafa yükleme, bağlama, biriyle ilişkilendirme.
atıfet. Karşılıksız sevgi, acıyıp esirgeme. Birine duyulan şefkat sebebiyle karşılık beklemeden verme.
atıl. Atalet üzere olan, durgun, işlemez.
ati. Önde olan, gelecek zaman, ilerisi. Zıddı ‘mazi’dir.
atik. Berrak, saf, temiz. Eski zamanlardan kalma olan.
atika. Eski zamanlardan kalan. Atik kelimesinin dişili.
atiyye. Lütuf eseri olarak verilen, muhtaç olanlara yapılan bağış, atiye.
atlas. Üstü ipek altı pamuk olan değerli kumaş.
atom. Maddenin proton, nötron ve elektronlardan meydana gelen küçük parçası.
atomculuk. Tüm oluşları atomların hareketleriyle açıklamaya çalışan felsefecilerin görüşü.
atş. Susuzluk, susama, susuzluktan yanma hali.
attar. Güzel kokular satılan dükkan, güzel koku satan adam, aktar, ıtırcı.
atuf. Karşılıksız seven ve acıyıp esirgeyen. ‘Pek ziyade acıyıp seven’ manasında ilahi isim.
avaik. Maniler, engeller.
avalim. Alemler, dünyalar.
avam. Halkın sıradan tabakası, amiler, sıradan kimseler, ilimden nasibi olmayanlar, bilginleri taklit edenler. Karşıtı havastır.
avamperestane. Bilgisiz kimselere tutkuyla taraftar olan birine yakışır biçimde. Halkın hoşuna gidecek şekilde konuşan ve davranan kimselerin davranış biçimi.
avan. An'lar, vakitler, zamanlar.
avare. İşsiz, şaşkın, başıboş.
avarız. Arızalar, aksaklıklar. Noksanlıklar.
avaz. Ses, seda. Yüksek ses, feryat.
avdet. Geri geliş, dönüş.
avdeti. Dönme. Müslüman olmamakla birlikte öyle görünen ikiyüzlü Yahudi.
avene. Yardımcılar, yardım edenler.
aver. ‘Yapan, eden, olan, veren, götüren, getiren’ manasında son ek.
a’ver. Tek gözlü. Mecazen, dünyayı görüp ahiret konusunda kör olma hali.
avize. İçinde ampul bulunan ve tavana asılan nesne.
avn. Yardım, yardım etme.
avra. Tek gözlülük, düşüncede körlük. Dünyayı görüp ahiret konusunda kör olma hali.
avret. Gizlenmesi gereken şey, başkasına gösterilmesi ve başkasının bakması haram olan yerler.
Avrupai. Avrupalılara özgü olan, Avrupalılarınki gibi.
Avrupaperest. Avrupalıları taparcasına seven.
avzen. Havuz, göl, gölet, su biriken yer.
aya. Şaşırma, sorma ifadesidir. Kuşku, şüphe, tereddüt, bazen de istek bildirir.
ayan. Belli, açık seçik görünen ve bilinen, aşikar.
âyan. İleri gelenler, seçkinler, eşraf.
ayanen. Açıkça, besbelli.
ayanısabite. Varlıkların yaratılmadan önce ilahi ilimde bulunan hakikatleri, suretleri, özleri.
ayani. Açık seçik, belli.
Ayasofya. Şimdi müze olan önemli bir cami. Fetih sembolü olması ve şu anda Batı aleminin üstümüzdeki hegemonyasını simgelemesi bakımından tekrar cami haline getirilmesi istenen tarihi mabet.
ayat. Ayetler.
ayb. Ayıp, utanılacak kusur.
aydınlanma. On Yedinci Yüzyılda başlayan, aklı, deneyi ve bilimi önemseyen, dini eleştiren, inancın hayata olan etkisini yok etmeye çalışan din dışı bir düşünce hareketine verilen ad.
ayet. Bir manaya delalet eden alamet, bellik, nişan, delil, ibret, mucize. Kuran’ı oluşturan her bir cümle. Yaratıcısına alamet olması sebebiyle kainattaki her varlık da ayet diye nitelenir. İman gözüyle bakılınca kainat bir büyük kitap, içindeki eserler de birer ilahi ayettir.
ayetülkübra. En büyük ayet.
ayetelkürsi. Kürsi ayeti. Bakara Suresi’nin 255. ayeti.
ayıp. Utanılacak durum ve davranış. Edep dışı olan söz ve hareket. Noksan, kusur, eksiklik.
ayin. Dini merasim, tören. Bir dine, mezhebe, tarikata özgü tören.
ayine. Ayna.
ayinedar. Ayna tutan, aynacı. Gösteren.
ayinemisal. Ayna gibi.
ayn. Zatı, kendisi. Pınar, göze. Göze görünen nesne. Madde, mal.
aynelyakin. Görerek bilgi sahibi olma ya da görmüş gibi kesin bilme ve inanma.
aynelhayat. Hayatın kendisi.
aynen. Kendisi olarak, tıpkı, tıpkısı.
ayni. Bizzat, kendisi. Gözle ilgili. Parayla olmayıp malla olan.
ayniyet. Birbirinin aynısı olma durumu.
ayyaş. İçkiye düşkün, sarhoş edici içkileri çok içen kimse, içki tiryakisi.
ayyar. Hileci, düzenbaz. Serseri, çapkın. Çevik.
ayyuk. Kuzey yarım küreden görünen parlak bir yıldız. Gökyüzünün pek yüksek yeri.
aza. Bedeni oluşturan parçalardan her biri, organ. Bir kuruma, kuruluşa bağlı kimse, üye.
a’za. Uzuvlar, organlar. Üyeler.
azab. Azap, devam eden elem, sürekli acı. Ruhi ya da bedeni sıkıntı. Helak, felaket. Dünyada işlenen suçlara karşılık olarak ahirette çekilecek ceza.
azad. Azat, serbest, hür, kimseye bağlı olmayan, kölelikten kurtulmuş olan. Dünya ile alakasını kesmiş. Hür fikirli.
azade. Hür, serbest, özgür, bütün bağlardan kurtulmuş.
azadeser. Kendi başına, başıboş.
azam. Pek büyük.
azamet. Büyüklük, ululuk.
azami. En büyük, en fazla, maksimum.
azamiyet. Pek büyük olma durumu, en büyüklük.
azar. Kötü sözle incitme, paylama, tekdir. Sonuna geldiği kelimeye incitici manası veren ek.
Azazil. İnsana saygı göstermeyerek isyan yolunu seçen şeytanın isimlerinden biri.
azb. Tatlı, hoş.
Azeri. Azerbaycan’da yaşayan kimse, Azerbaycan Türkü.
azhar. Pek zahir, çok açık.
azil. İşten çıkarma, görevine son verme.
azim. Kararda kesinlik. Kalbin bir konu hakkında kesin kararı.
âzim. Azimli, kesin kararlı.
azîm. Azametli, pek büyük. Rabbimizin ‘sonsuz azamet sabibi, nihayetsiz büyük’ manasında ismi.
azimet. Kararlılık, kuvvetli irade, tam istek, şiddetli arzu. Dini emirlere tam uyma azmi ve niyeti. Dinde yasak edilen şeylerden sakınmakla beraber kolaylıklardan yararlanmayarak nefse zor gelenleri yapmak.
azimkar. Azimli, kararlı, gayretli.
azimkarane. Azimli birine yakışır biçimde, kararlı bir şekilde.
azimüşşan. Şanı pek büyük, pek şanlı.
aziz. Hıristiyanların ermiş bildikleri büyükleri. Dişili ‘azize’dir.
azîz. İzzetli, şerefli, güçlü. Rabbimizin ‘Pek yüksek olması sebebiyle erişilmesi ve zarar verilmesi imkânsız olan’ manasında ismi.
azl. Azil, atma, dökme, çıkarma, görevden el çektirme.
azm. Azim, kararda kesinlik. Kalbin bir konu hakkında kesin kararı.
azm. Kemik. Çoğulu ‘izam’dır.
azmak. Davranışlarında çok ileri gitmek, aşırı derecede taşkınlık etmek, baştan çıkmak, kötüye gitmek.
azman. Kendi cinsinden olanlara oranla fazla gelişmiş, çok iri.
azra. Bakire kız, erkek eli değmemiş kız.
Azrail. Can almakla görevli melek, ruhları almakla görevli meleklerin başı.
azze. ‘Aziz olsun, şanı yüce olsun’ anlamında saygı sözü.
b
b. ‘Bismillah’ kelamının ilk harfi.
ba. ‘Beraber, birlikte’ manasına gelen ön ek. Bazen de ‘be’ olarak yazılır.
Baal. Eski adı Bek olan şehirdeki putun ismi. Daha sonra bu şehir Baalbek ismini aldı.
baasam. Günahlarla.
bab. Kapı, giriş yeri. Bölüm, kısım. Bahis, konu.
Babailik. Selçuklular zamanında ortaya çıkıp devletin başına bela olan batıni, batıl, sapık bir mezhep.
babayani. Dış görünüşüne önem vermeyen kalender kimse. Bir baba gibi davranan, hoşgörülü kişi.
Babıali. Yüce kapı. Osmanlılar zamanında yönetim merkezine verilen bir ad. İstanbul’da bir semt. Eskiden ekser yayıncıların bu semtte olması sebebiyle ‘İstanbul basını’ manasında da kullanılır.
Babil. Asurlular zamanında kurulan şehirlerden biri.
bacı. Kız kardeş.
bacıyan. Bacılar, kız kardeşler. Osmanlı devletinin kuruluş yıllarında dine hizmet eden hanım müminler.
bad. Rüzgar, yel, hava, nefes.
bade. Mey, şarap, içki. İnsanı mestedip kendinden geçiren maddi ya da manevi şey.
bade. ‘Sonra’ manasında ön ek.
badehu. Ondan sonra.
badelmemat. Ölümünden sonra.
badelmevt. Ölümden sonra.
badema. Bundan sonra.
badıheva. Boşu boşuna, yok yere.
badi. Geçici, rüzgar gibi esip geçen.
badi. Sebep, neden, vesile.
badire. Birdenbire meydana gelen belalı durum. Zor geçit.
badiye. Çöl, sahra, kır, kırsal.
bağ. Büyük bahçe. Üzüm asmaları bulunan yer.
bağban. Bahçıvan, bahçeye bakmakla görevli kişi.
bağdaşmak. Uygun düşmek, birbirine uymak, uyuşmak, anlaşmak.
bağdeten. Birdenbire, ansızın.
baği. Başkaldıran, haksız olarak isyan eden.
bağistan. Bağlık bahçelik yer.
bağiyane. Azgınca, başkaldırırcasına, haksız yere isyan eden biri gibi.
bağnaz. Bir inanca, düşünceye, kanaate tutkuyla, aşırı derecede bağlanan, fanatik, mutaassıp.
bağy. Başkasının hakkına tecavüz, zulüm, cevir, azgınlık, taşkınlık.
baha. Paha, kıymet, değer.
bahadar. Değerli. Pahalı.
bahadır. Kahraman, yiğit.
bahane. Vesile, sebep, yalandan özür, kusur, noksan, garaz.
bahari. Baharla ilgili.
bahem. Birlikte, beraber.
bahil. Eli sıkı, cimri, pinti, nekes, hayırlı işlere malını harcamayan.
bâhir. Belli, açık, ortada.
bahir. Deniz, derya. Büyük edebi eserlerde bölüm.
Bahira. Buheyra diye de bilinir. Peygamberimizi çocukken tanıyan ve peygamber olacağını alametlerinden dolayı bilen mübarek bir rahip.
bahis. Konu, hakkında konuşulan ya da yazılan mesele. Kaybedenin kazanana bir şeyler vermeyi taahhüt ettiği sözleşme.
bahr. Bahir, derya, deniz.
bahreyn. İki deniz.
Bahriahmer. Kızıldeniz.
bahrimuhit. Geniş deniz, okyanus.
bahri. Denizle ilgili, denizden.
bahriye. Denizci, devletin deniz kuvvetleri.
bahs. Bahis, konu, hakkında konuşulan ya da yazı yazılan mesele.
bahş. Hibe, bağış, karşılık beklemeksizin sadece iyilik olsun diye verme. Sonuna geldiği kelimeye ‘veren’ manası katan ek.
bahşiş. Bir hizmete mukabil fazladan verilen para.
baht. Talih, nasip, kısmet, uğur, ikbal, şans.
bahtiyar. Bahtı iyi olan, talihli, kutlu, mutlu.
bahusus. Bilhassa, özellikle.
baid. Uzak, ırak. Karşıtı ‘karib, yakın’.
bais. Sebep. ‘Peygamber gönderen ve ölüleri dirilten’ manasında ilahi isim.
bakara. Etinden, sütünden yararlanılan iri bedenli hayvan, sığır, inek, manda.
bakarperest. Sığıra tapan, inekleri tanrı kabul eden. Sebepleri, vesileleri, araçları tanrılaştırmanın tipik örneklerinden biri.
bakaya. Geriye kalanlar, kalıntılar.
bakemal. Kemal sahibi, ergin, olgun.
bakıye. Geri kalan, kalıntı, artan, artık.
baki. Kalıcı, kalımlı. Rabbimizin ‘varlığının sonu olmayan, hep var olacak olan’ manasında ismi. Zıddı, geçici manasında fani kelimesidir.
bakir. Kullanılmamış, bozulmamış, el değmemiş.
bakire. Hiç evlenmemiş kız.
bakiyane. Bakice, kalıcı bir biçimde, sürekli olarak.
bakiyat. Baki olanlar, kalıcılar.
bakiye. Kalıcı olan, kalan.
bakliyat. Bakla, fasulye, nohut, bezelye gibi sebzelerin genel adı.
bakteri. Tek hücreli bir canlı, ancak mikroskopla incelenebilen hayvancık.
bala. Yüksek, yüce, yukarı.
balapervaz. Yüksekten uçan.
baliğ. Ulaşmış, yetişmiş, yetişkin. Ergen.
baliğa. Baliğ olan, erişen, ulaşan. Ergen kız.
ban. Sonuna geldiği kelimeye ‘gözetici, koruyucu, bakıcı’ anlamı katan kelime.
bani. Bina eden, yapı kuran, kurucu.
banknot. Kağıt para, paraya dönüştürülebilen değerli belge, çek, tahvil ve saire.
banu. Hanım, kadın.
bâr. Yük. Zahmet. Pas.
Baraklit. Faraklit. İncil’de ‘hak ile batılı ayıran’ manasında Peygamberimizin bir ismi.
bâran. Yağmur.
barbar. Medeni olmayan, kaba, zalim.
barekallah. 'Allah mübarek etsin, bereketli kılsın, bol bol versin, nimetini artırsın' manasında dua sözü.
barekte. Sen mübarek eyledin.
bargah. İzinle girilebilen yüce makam, saygın kabul yeri.
barık. Yıldırım parıltısı, şimşek.
bari. ‘Eserlerini düzgün ve her yerini birbirine uygun yaratan’ manasında ilahi isim.
bari. Hiç olmazsa, hele, bir kerecik. ‘Bari derse gitseydin.’
barid. Soğuk, burudetli. Mecazen ‘hoş olmayan’ manasında kullanılır. ‘Barid bir tavır.’
baridane. Soğukça.
barigah. İzinle girilebilen yüce makam, saygın kabul yeri.
barik. İnce, nazik.
barika. Şimşek parıltısı.
barikaasa. Şimşek parıltısı gibi.
bariz. Belli, meydanda, orta yerde, açık.
Barla. Nur Risalelerinin yazıldığı belde. Bediüzzaman Hazretleri'nin sürgün hayatı yaşadığı ve Nur Risaleleri'ni yazdığı yer.
ba’s. Yollama, gönderme. Peygamber gönderme. Kabirdekileri ölüm uykusundan uyandırma, diriltip kaldırma.
basair. Basiretler, ibret verici şeyler, deliller.
basar. Görme hissi. İlahi sıfatlardan biri.
basır. Gören.
basıra. Görme duyusu.
basıt. ‘İstediğinin maddi ve manevi rızkını genişleten, daralan ruhları feraha ve rahata kavuşturan’ manasında ilahi isim.
basıt. Yayıp genişleten.
basir. Gören, görücü. ‘Her şeyi gören’ manasında ilahi isim.
basirane. Görerek.
basire. Basıra, görme duyusu.
basiret. İleri görüşlülük, kalbiyle hissedip anlama, kuvvetli sezgi. Bir konuyla ilgili ilim ve marifetin kemale ermesi.
basit. Birleşik ve karışık olmama, yalın ve bölünmez olma. Belli bir niteliği olmayan, sıradan. Sade, gösterişten uzak.
basita. Basit olan. Basit kelimesinin dişili.
basitane. Basitçe, yalın halde.
basmakalıp. Kalıplaşmış, her zaman görülebilen, herkeste bulunabilen, özgün olmayan.
bast. Yayıp genişletme, serme, döşeme. Ferahlık hali. Terim olarak bast ‘gönül ferahlığı, ruhen rahatlama’ demektir. Karşıtı ‘kabz’dır.
bastımukaddemat. Konuya uygun bir giriş yapma, asıl konuyu anlatmadan önce bazı sözler söyleme veya yazma.
bastıözür. Bir hata işleyerek başkalarına da örnek olmak, aynı hatayı işlemelerine ortam hazırlamak.
bastızaman. Zamanın yayılıp genişlemesi, az zamanda normalden fazla yaşama.
ba’sübadelmevt. Ölümden sonra diriliş, kıyamet evresinde ölülerin dirilişi.
Başid. Van ili sınırları içinde bulunan bir dağın adı.
başkitabet. Başyazıcılık.
başmuharrir. Başyazar.
başmurahhas. Baştemsilci.
başvekalet. Başbakanlık.
başvekil. Başbakan.
batalet. Bataet, yavaşlık, hızlı hareket etmeme, ağırlık.
Batha. Mekke şehrinin eski adlarından biri.
batıl. Boş, yalan, çürük, sahte, geçersiz, temelsiz. Karşıtı ‘hak’tır.
Batılılaşma. Batılıların düşünce ve yaşayışlarını benimseme yaklaşımı.
batın. Karın. İç, iç yüz, görünmeyen iç dünya. Karşıtı ‘zahir’dir.
bâtın. ‘Varlıkların içini yaratan, bilen ve hükmeden’ manasında ilahi isim.
batınen. İç bakımından.
batıni. İçe ait, içle ilgili. Batınilik denilen sapık mezhebe mensup kimse.
Batınilik. Batı felsefesindeki ezoterizm teriminin İslam âlemindeki ismi. Kuran ayetlerinin iç anlamlarını bulduklarını, herkes tarafından anlaşılan dış anlamların önemsiz olduğunu ileri süren, ilahi emir ve yasakları önemseyen kimselerin batıl, sapık mezhebi.
Batıniyye. Batınilik.
batıniyyun. Batıniler.
batî. Yavaş, ağır.
batman. İki ile sekiz kilo arasında değişen ağırlık ölçüsü.
batn. Batın, karın, iç.
batş. Şiddetle tutma, dehşetli bir biçimde yakalama.
battal. İşlevsiz, işe yaramaz, işsiz, çürük, kullanılmaz durumda olan.
bauda. Sivrisinek.
bavehim. Vehimle, kuruntuyla.
bay. Zengin, bey, ağa.
bayi. Bir malı satan. Bir metanın devamlı satıcısı.
bayin. İki şeyin arasını ayırıcı, ayıran. Dönüşü mümkün olmayan boşama biçimi.
bayrakdar. Bayraktar, bayrak taşıyan, lider.
Bayramiye. Bayramilik, Hacı Bayram Veli tarafından kurulan tarikat.
baytar. Hayvanları tedavi eden hekim, veteriner.
baz. ‘Oynayan, yapan’ manasında son ek.
baz. Doğan kuşu, avcı kuş, şahbaz.
bazan. Bazen, kimi zaman, arada bir.
baziçe. Oyuncak, oyun.
baziyet. Bazenlik, bazılık.
bazu. Pazı, kolun omuz ile dirsek arasında kalan kısmı. Kuvvet, kudret, güç.
bazüleşheb. Akdoğan. Abdulkadir Geylani Hazretlerinin lakaplarından biri.
be. Başına geldiği kelimeye ‘e kadar, e göre, ile, de, için’ gibi anlamlar katan ön ek.
beca. Yerinde, uygun, münasip, layık.
becayiş. Birini verip ötekini alma, değişme, karşılıklı yer değiştirme.
becu. İste.
bed. Kötü, çirkin.
bedaat. Bedilik, yeni ve güzel olma durumu, orijinallik, özgünlük.
bedahet. İspatı gerekmeyecek derecede açık olma durumu, apaçıklık.
bedaheten. Bedahetle, kuşku duyulmayacak oranda açık bir biçimde.
bedava. Beleş, parasız, bir karşılık ödemeksizin elde edilen.
bedavet. Bedevilik, göçerlik, şehirli olmama, kırsalda konar göçer hâlde yaşama.
bedayi. Bedi olan, yeni ortaya çıkarılan, görülmedik güzellikte şeyler.
bedbaht. Bahtı kara, talihi kötü, nasipsiz.
bedbin. Hep kötüyü ve kötülükleri gören, kötümser, karamsar, ümitsiz.
beddua. Bir kimsenin aleyhine yapılan dua, birinin kötü olması için edilen dua.
bedel. Bir şeye karşılık gelen, bir şey alınırken verilen.
beden. Gövde, vücudun kol, bacak ve baş gibi kısımlarından başka olan kısmı.
bedeni. Bedenle ilgili, gövdede olan.
bedestan. Bedesten, üstü örtülü çarşı.
bedevi. Kırda, dağda, çölde hayvanlarıyla birlikte göçebe hayatı yaşayan kimse. Zıddı, medenidir.
bedeviyane. Bedevi gibi.
bedeviyet. Bedevilik, medeniyetten uzaklık.
bedhah. Kötülük isteyen, bir kimsenin kötülüğünü arzu eden.
bedhal. Kötü halli, durumu kötü olan.
bedi. Daha önce benzeri görülmemiş, güzel, üstün, özgün.
bedia. Benzeri görülmemiş güzel şey.
bedihi. Kanıt ve tanık gerektirmeyecek derecede besbelli olan, apaçık ortada olan kesin bilgi.
bedihiyat. Delil, kanıt ve tanık ile ispatı gerekmeyen apaçık şeyler.
bedii. Bedi olan, eşsiz güzellikte olanla ilgili.
bedir. Dolunay, ayın en dolgun ve parlak biçimi.
Bediüzzaman. Zamanın bedisi, benzeri görülmeyeni, harikası. Büyük âlim, veli, bilge, müceddit ve düşünürün lakabı.
bedmaye. Mayası kötü, soysuz.
bednam. Kötü namla anılan, adı kötüye çıkmış kimse.
bedr. Bedir, dolunay, ayın en dolgun ve parlak biçimi.
bedraka. Yol gösterici, kılavuz.
begayet. Fazlasıyla, son derece, pek ziyade.
begün. Etme, yapma.
beha. Baha, güzellik, zariflik.
behaim. Behimeler, dört ayaklı hayvanlar.
behcet. Güzellik. Güleryüzlülük, şen olma durumu.
behemehal. Her halde, her durumda, ne olursa olsun, ister istemez.
beher. Her, her bir, her birisi.
behey. Hiddet bildiren ve genellikle uyarma ve azarlamada kullanılan bir ünlem.
behic. Güzel, güler yüzlü, şen.
behimat. Dört ayaklı hayvanlar.
behimi. Hayvanca, hayvan gibi, hayvana özgü.
behimiyat. Hayvanlar, hayvansı varlıklar.
behişt. Cennet.
behiye. ‘Güzel’ manasına gelen ‘behî’ kelimesinin dişili.
behre. Pay, hisse, kısmet, nasip.
behreyab. Nasibi olan, payı bulunan, kısmetli.
beht. Şaşakalma, şaşkınlık, hayranlık, hayret.
beis. Zarar, sakınca, mahzur.
beka. Devamlılık, kalıcılık, sonsuzluk, ölümsüzlük. Karşıtı ‘fena’dır.
bekaalud. Kalıcılıkla karışık.
bekabillah. ‘Allah ile devamlılık hâli’ manasında bir tasavvuf terimi. Benlikten geçen sufinin durumu.
bekai. Bekaya mensup ya da beka ile ilgili.
bekar. Evlenmemiş kişi. Yalnız yaşayan.
bekaret. Bekarlık, evlenmeme, cinsel ilişkiye girmemiş olma durumu.
bekaya. Geriye kalanlar.
bektaş. Arkadaş.
Bektaşi. Bektaşilik tarikatından olan kimse.
Bektaşilik. Hacı Bektaş Veli Hazretlerinin kurduğu tarikat.
bel’. Yutma, ortadan kaldırma.
bela. Üstesinden gelinmesi zor durum. İnsanı sıkıntıya sokan hâl. Dert, gam, tasa, keder ve sıkıntı gibi nefsin hoşuna gitmeyen şeyler. İmtihan, sınav.
belabil. Bülbüller.
belaenderbela. Bela içinde bela.
belaganmabelag. Fazlasıyla, bol bol, dolu dolu, ferah ferah.
belagat. Yazılan ya da söylenen sözün hem düzgün, güzel, anlamlı hem de muhatabın durumuna uygun olması.
belağ. Bildirme, eriştirme, iletme, yetiştirme, tebliğ. Yerinde ve adamına göre söz.
belağbaşı. Kaynak, pınar.
belahet. Kalın kafalılık, kıt akıllılık, ahmaklık, bönlük, budalalık, düşüncesizlik.
belaya. Belalar.
belde. İnsanların bir arada yaşadıkları yerleşim birimi, diyar.
beled. Sınırları belli bir bölge, içinde insanların yaşadıkları yer, belde, diyar.
beli. Evet, peki, hay hay.
Beliğ. Muhataba uygun ve güzel söz söyleyen kimse, düzgün ve adamına göre söylenmiş söz.
beliğane. Beliğ biçimde.
belirlenimcilik. Determinizm. Evrende olup biten her şeyin bir nedensellik bağlantısı içinde gerçekleştiğini, tüm olgu ve olayların nedenlerinin zorunlu sonucu olduğunu savunan anlayış, gerekircilik.
belirlenmezcilik. İndeterminizm. Hem Tanrı hem de insan özgür seçimler yapabilir düşüncesi. Olgular düzeninde şaşmaz ilişkilerin varlığını kabul etmeyen öğreti.
beliyyat. Belalar.
beliyye. Beliye, bela, gam, tasa, musibet, afet ve sıkıntı gibi nefsin hoşuna gitmeyen şeyler.
Belkıs. Hazreti Süleyman zamanında Yemen topraklarında hüküm sürmüş bir kadın hükümdar.
belki. Mümkündür, olabilir. Hatta, bile. Olsa olsa, ancak. Dilimizde muhtemel durumlar için kullanılan bu kelime aslında kesinlik ifade eder. Kuşkusuz, şüphesiz, kesinlikle.
belva. Bela, gam, çile, sıkıntı.
ben. Öznenin kendini başkalarından ayırmasına yarayan bireysel var olma bilinci. Dış dünyada gerçekliği olmayıp yalnız zihinde var olan kişi olma duygusu. Ene, ego.
benam. Namlı, ünlü, seçkin.
benat. Kızlar.
bend. Bent, bağlayan, bağlanan. Bazen bir kelimenin sonuna gelir ve ona kendi anlamını katar.
bende. Bağlı, esir, köle, hizmetçi, kul.
bendegane. esir gibi, bağlanmışçasına.
bendeniz. Köleniz, hizmetkârınız.
benevşe. Menekşe.
bengi. Ebedi, sonu olmayan.
benî. Oğullar.
benî âdem. Âdem aleyhisselamın nesli, insanlar.
benî beşer. İnsanoğulları, insanlar.
Benî İsrail. Lakabı ‘İsrail’ olan Yakub aleyhisselamın soyundan gelenler.
ber. ‘Dinleyen, alan, yeden, götüren’ manasında son ek.
ber. ‘Üzeri, üzerine, yukarı’ manasında ön ek.
bera. İçin, dolayı.
beraat. Beraet. Temiz ve arı olma. Bir davada aklanma, temize çıkma, berat. Güzellik, parlaklık, üstünlük.
beraatülistihlal. Güzel bir başlangıç.
beraet. Beraat, berat.
Berahime. Brahmanlar, Hindistan taraflarında yaygın bir dinin mensupları.
berahin. Bürhanlar, kuvvetli deliller, kanıtlar.
berat. İçinde bulunduğu bütün senenin çekirdeği hükmünde kutsal bir gece. Bir ithamdan kurtulup temize çıkma, arınma, aklanma.
berat. Nişan, ayrıcalık fermanı.
beray. İçin, maksadıyla.
berayımalumat. Bilgi sahibi olunması için, bilgi vermek üzere.
berbad. Berbat, harap, viran, bakımsız, perişan, pis, fena, kirli, kötü.
berceste. Seçilmiş, üstünlük kazanmış, seçme, yegâne, şiirde bu nitelikleri taşıyan mısra.
berd. soğuk.
berdar. Dara çekilmiş, asılmış, idam edilmiş.
berdevam. devam eden, sürüp giden.
berduş. Omuzda, sırtta. Yersiz yurtsuz, kendi başına, serseri.
bered. Bir yağış biçimi olarak dolu.
berekat. Bereketler.
bereket. Allah tarafından lütfedilen bir hayrın nesnelerde görünmesi, bir şeyde ilahi hayrın sabit olması, belirmesi. Bolluk, çokluk, feyiz, fayda, rahmet, uğur, kut.
berendaz. Yukarıya kaldırıp atan. Yok eden.
bergüzar. Hatırlanmak için verilen şey, hediye, armağan. Yadigâr kalan şey, hatıra.
bergüzide. Gözde, seçkin, seçilmiş.
berhava. Havaya gitmiş, boşa giden, uçup gitmiş.
berhayat. Yaşayan, hayatta olan.
berhemzened. birbirine çarpıyor, birlikte çalışıyor.
berheva. Berhava, havaya gitmiş, boşa giden, uçup gitmiş.
berhudar. İşinden sonuç alan, faydalanan, feyizlenen, bahtiyar, mesut, mutlu.
berî. Temiz, arınmış, kurtulmuş.
beril. Zümrüt ya da zebercet denilen kıymetli taş.
berk. Şimşek.
berkarar. Kararlı, kararını bulmuş, aynı durumda, yerli yerinde.
berkasa. Şimşek gibi.
berkemal. Mükemmel, tam, yolunda.
berkihatıf. Kapıp götüren veya göz kamaştıran şimşek.
berkizail. Sönüp giden şimşek.
bermurad. Muradına eren, arzusu yerine gelen.
bermutad. Mutadı üzere, itiyadına münasip şekilde, alışık olduğu biçimde, her zaman yaptığı gibi.
berna. Genç, civan, delikanlı.
berr. Beraat ettiren, tertemiz eden, arındıran, günahları temizleyen.
berr. Yer, kara.
berrak. duru, safi, arı.
berri. Karacı, karada olan, karada yaşayan, karayla ilgili.
berriye. karalara ait olan, karada yaşayan.
bertaraf. Bir tarafa, bir yana.
bervech. Nasılsa öyle, olduğu gibi, aynen, biçiminde.
berzah. Bir süre kalındıktan sonra bırakılıp gidilen yer, geçit. Dünya ile ahiret arasındaki kabir hayatı.
berzahi. Berzahla ilgili.
bes. Yeter, yetişir, elverir, kâfi.
bes. Yayma, ortaya çıkarma.
besait. Basitler, basit şeyler.
besatet. Basitlik, yalınlık, bölünmezlik, birleşik ve karışık olmama, sadelik.
besatin. Bostanlar, çitle çevrilmiş olup, içinde aralıklı olarak dikilmiş ağaçlar bulunan ve ağaçların arasında tarım yapılabilen bahçeler.
besmele. ‘Bismillahirrahmanirrahim’ cümlesi.
besmelekeş. Besmele çeken. Bir işe başlayan, girişen.
beste. Bitiştirilmiş, yanyana getirilmiş, bağlanmış. Başına geldiği kelimelere kendi manasını katar. Seslerin simgeleri olan notaları bir düzen içinde birbirine bağlayarak hoşa gidecek ses dizileri oluşturma sanatı.
beşarat. Beşaretler, müjdeler, muştular.
beşaret. Müjde, muştu, sevindirici haber.
beşaretkar. Müjdeci.
beşaretkarane. Müjdelercesine, müjde verir gibi.
beşaşet. Beşuşluk, güler yüzlülük, güleçlik.
beşer. İnsanın maddi yönü, insan.
beşeri. İnsani, insanla ilgili.
beşeriyet. İnsanlık.
beşir. Beşaret veren, müjdeleyen, müjdeci.
beşuş. Güler yüzlü, güleç, şen.
betaet. Yavaşlık, ağır hareket etme.
betalet. Durgunluk, durma hâli, hareketsizlik, battallık.
beter. Daha fena, daha kötü.
betra. kısır, verimsiz, ürünsüz, bir netice vermeyen.
betül. Erkekten sakınan namuslu, iffetli kadın.
bevl. İdrar, sidik, çiş.
bevliye. İdrar yolları ve böbreklerle ilgili tıp alanı.
bevvab. Kapıcı, kapı görevlisi.
bey’. Mal satma, satış.
beyaban. Sahra, çöl, kır.
beyan. Bir meseleyi açıklayıp bildirme, ortaya koyma, bildiri. Düzgün ve yerinde söz söyleme yolunu öğreten belagat ilminin teşbih, mecaz, kinaye gibi konularını anlatan bölümü.
beyanat. Beyanlar, açıklamalar, yetkili bir kimsenin bir meseleyi umuma açıklaması.
beyani. Beyanla ilgili olan.
beyanname. Beyan yazısı, bir meseleyi açıklamak üzere yazılan yazı, bildiri.
beyda. Tehlikeli çöl, sahra, kır.
beyder. Harman, biçilen ya da toplanan ürünlerin bir yerde istif edilmiş hali.
beyhude. Boşuna, boş yere.
beyit. İki mısradan oluşan şiir parçası.
beyn. İki şeyin arası, ara.
beynamaz. Namazsız, namaz kılmayan.
beyne beyne. İkisi arası, ne iyi ne kötü, ne büyük ne küçük.
beynelavam. Halk arasında.
beynelmilel. Milletler arası.
beynennas. İnsanlar arası, insanlar arasında.
beyt. Beyit, iki mısradan oluşan şiir parçası.
beyt. Ev, bina. Kâbe binası.
Beytimamur. Mamur ev, gökte bulunan ve melekler tarafından tavaf edilen yer.
Beytullah. Allah’ın evi, Kâbe.
Beytülatik. Eski zamanlardan kalma ev, Kâbe.
Beytülharam. Hürmete layık ev, Kâbe.
Beytülmakdis. Kudüs şehrindeki mukaddes mabet.
beytülmal. Eskiden devlet hazinesine verilen ad, İslam devletinin hazinesi, maliye kurumu.
beyyin. Besbelli, apaçık.
beyyinat. Beyyineler, apaçık deliller.
beyyine. Besbelli delil, apaçık kanıt.
beyza. Pek beyaz, apak.
beyzade. Bir beyin oğlu, asil kişi.
beyzi. Yumurta biçiminde, oval, söbe.
bezek. Süs, ziynet.
bezirgân. Tüccar, alıp satma işini yapan adam. Hep kâr peşinde koşan, kendi çıkarını gözeten.
bezl. Esirgemeden bol bol verme, sarfetme, harcama.
bezm. Meclis, topluluk, toplantı yeri, sohbet meclisi.
bezmielest. Allah’ın ‘Elestü bi Rabbiküm’ yani ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ diye sorduğu, ruhların da, ‘Evet’ diye cevap verdikleri ezeli meclis.
bi. ‘İle’ manasında ön ek.
bî. ‘Siz, sız, mez’ manası veren ön ek.
biadedi. Adediyle, sayısınca.
biadil. Dengi olmayan, eşi bulunmayan, eşsiz.
biaman. Amansız.
biat. Beyat, bir kimsenin yetkisini kabul edip tabi olma merasimi, el vererek bağlılığını bildirme, söz verme.
biaynelyakin. Gözle görürcesine kesin bilerek, inanarak.
biaynihi. Aynen, aynısı.
bibaha. Bahasız, paha biçilemeyecek kadar değerli.
bibehre. nasipsiz, payı olmayan, mahrum, yoksun.
bibliyografya. kitaplar hakkında bilgi.
bican. Cansız.
biçare. Çaresiz, çıkar yol bulamayan, aciz, güçsüz.
biçaregan. Biçareler.
biçimcilik. Formalizm. Biçime büyük önem veren, doğruların kesinlikle biçimsel olduğunu söyleyen, tüm açıklamaların mantıksal yani soyut olarak yapılmasını öngören öğreti.
bida. bidatlar, dinde olmayıp da dine sonradan giren uygulamalar, sünnete aykırı olan adetler.
bidaa. Sermaye, ana para. Elde edilmiş ilim.
bîdad. Zalimlik, işkence, eziyet.
bidakarane. Dinde olmayanı dine sokarcasına, dinin meselelerini yıkarcasına.
bidat. Yeni âdet, yeni uygulama. Kitaba, sünnete, dine aykırı olarak sonradan ortaya çıkartılan görüş, davranış, uygulama.
bidatkar. Bidatçı.
bidatüzzaman. Zamanın görülmemişi, başkalarına benzemeyeni, bir eşi daha olmayanı.
bidayet. Başlangıç, başlama.
bidayeten. başlangıçta.
bidin. dinsiz.
bidiyat. bidatlar, dinde olmayıp da dine sonradan giren uygulamalar, sünnete aykırı olan adetler.
biedebane. Edepsizce, terbiyesizce.
bieman. Emniyetsiz olma, güvenin olmaması, aman verilmeme durumu.
biemani. Emin olmama, güvenmeme.
bifasal. görende hayret hissi uyandıran kocaman yaratık.
bifütur. fütursuz, gevşemeyen, çekinmeyen, usanmayan, ümitsizliğe düşmeyen.
bigane. Yabancı, aşina olmayan. İlgisiz, kayıtsız, aldırış etmeyen.
bigaye. Gayesiz, bir gayesi olmayan.
bigayet. Bir sonu olmayan, sınırsız.
bigayr. Başka biçimde olmayan.
Big Bang. Büyük Patlama. Evrenin var oluşunu açıklayan bilimsel kuram. Bu kurama göre, önce sonsuz yoğunluk ve sıcaklıkta bir nokta varmış. Bu noktanın patlaması sonucu evren oluşmaya başlamış, zamanla büyümüş. Big Bang, yeni kanıtlarla da desteklenmekte olup maddenin öncesizliği düşüncesini kökünden yıkmıştır.
bigünah. Günahsız.
bihaber. Habersiz.
bihadd. Hadsiz, sınırsız.
bihakkalyakin. Yaşayıp deneyerek bilgi sahibi olmakla ya da yaşayıp denemek kadar kesin bir biçimde bilmekle, inanmakla.
bihakkın. Hakkıyla, tam olarak, hakkını vererek, haklı olarak.
bihar. bahirler, deryalar, denizler.
bihaseb. dolayısıyla, gereğince.
bihavlillah. Allah’ın havliyle yani verdiği kuvvetle.
bihemta. benzersiz.
bihicap. perdesiz, gizlemeksizin.
bihuş. Kendinden geçmiş, aklı başında olmayan, şaşkın, sersem.
biilmelyakin. Kesin bir ilimle bilerek.
biinsaf. İnsafsız.
biiştibah. şüphesiz, tereddütsüz, kuşkusuz.
biiznillah. Allah’ın izniyle.
bikarar. kararsız, yerinde durmayan, yerli yerinde olmayan, yerini bulamamış, tereddüt eder halde.
bikeran. sınırsız, sınırı olmayan.
bikes. Kimsesiz, yalnız.
bikr. Bozulmamış, temiz, saf halde.
bikütübihi. Kitaplara.
bil. ‘İle’ manasında ön ek.
bila. ‘Sız, siz’ manasında olumsuzlama ön eki.
bilaaddin. Adetsiz, sayısız.
bilabedel. Bedelsiz, karşılıksız.
bilad. Beldeler, diyarlar.
bilafaide. Faydasız.
bilafasıla. Fasılasız, aralıksız, durmaksızın, hiç ara vermeden.
bilagalat. Yanılmaksızın, hata edip yanlış yapmaksızın.
bilagayet. Gayetsiz, sınırsız.
bilahaddin. Hadsiz, sınırsız.
bilahalt. Karıştırmaksızın.
bilahare. Daha sonra, sonradan.
bilahicab. Hicapsız, perdesiz. Utanmaksızın.
bilaihtiyar. İhtiyarsız, elinde olmayarak, kendisi istemeden, tercih yapmaksızın.
bilaistisna. İstisnasız, hiç ayırım gözetmeden.
bilakaydüşart. Kayıtsız şartsız, kayda ve şarta bağlamadan.
bilakis. Tam aksine, tersine.
bilamübalağa. Mübalağasız, abartısız.
bilamüreccih. Tercih edici biri olmaksızın, bir tercih sebebi bulunmaksızın.
bilanço. Kâr ve zararı gösteren cetvel.
bilaperva. Pervasız, korkusuz.
bilasale. Kendisi olarak, asaleten, aracısız, vasıtasız, vesile olmaksızın.
bilasebeb. Sebepsiz, nedensiz.
bilaşek. Şeksiz, kuşkusuz.
bilaşüphe. Şüphesiz.
bilatefavüt. Uyumsuzluk olmaksızın.
bilatefrik. Hiçbir ayırım yapmadan, ayırmaksızın.
bilatereddüt. Tereddütsüz, ikilemde kalmaksızın.
bilateşbih. Teşbihsiz, benzetmesiz, benzetme olmamakla birlikte.
bilatevakkuf. Durma olmaksızın, duraksamadan.
bilbedahe. İspata gerek duyurmayacak açıklıkta, apaçık, açık seçik.
bilcümle. Bütün, hep, tamamen, bütünüyle.
bilezaiz. Lezzetlerden yoksun, lezzetsiz.
bilfarz. Farzedelim ki, tutalım ki, söz gelişi.
bilfarzılmuhal. Farzetmek imkânsız ama farzedelim ki, olmaz ama varsayalım ki.
bilfehva. Mana bakımından, anlam ile.
bilfezail. Faziletlerle, erdemlerle, üstün niteliklerle.
bilfiil. Fiilen, çalışarak.
bilgayb. Duyularla hissedilmeksizin, görmeksizin.
bilgi. Bir şeyin zihne yansıyan ve hafızada saklanan sureti. Özneyle nesne arasındaki amaçlı ilişki sonucunda bilinen şey.
bilhads. Hads ile, sezgiyle, hızlı bir kavrayışla.
bilhadsissadık. Sadık bir hads ile, doğru bir sezgiyle.
bilhak. Hak ile, hakkıyla, hak üzere.
bilhassa. Hasseten, özellikle.
bilhaşir. Haşirle, ölümden sonra dirilip mahşerde toplanmakla.
bilhayal. Hayal ile, hayalen.
bilhayr. Hayır ile, iyilikle.
bilhuruf. Harflerle.
bilıtlak. Tam olarak, hiçbir şeye bağlı olmaksızın.
bilibare. İbareyle, metinle.
bilicma. Üstünde birleşmekle, topluca.
bilihtiyar. İstemekle, seçmekle, tercih etmekle.
biliktiza. Gerektirmekle.
bililtizam. Taraftar olmakla, bilerek, isteyerek.
bilim. Nesnel gerçekleri bulmak amacıyla tarafsız gözlem ve deneye dayalı zihin faaliyetinin genel adı.
biliman. İman ile, inanmakla.
bilimcilik. Bilimi bilgi elde etmenin tek yolu ya da metodu olarak gören anlayış. Felsefenin konularından biri de ‘Neyi bilebilirim ve nasıl bilebilirim?’ sorusudur. Filozoflar bu konuda çeşitli fikirler ileri sürmüşler. Bu da onlardan biri.
bilimtisal. Uymakla, birini örnek alıp ona uymakla.
bilinç. Şuur. Kişinin, içinde ve dışında olan şeylerin farkında olması durumu. Öznenin, kendini ve duyularına gelen varlıkları kavraması.
bilinçaltı. Tahteşşuur. Bilincin ötesinde bulunan zihin alanı. İnsan davranışlarını etkilediği ve yönlendirdiği sanılan karanlık bölge.
bilinemezcilik. Agnostisizm. Duyumsanamayan şeyler bilinemez diye düşünenlerin anlayışı. Bunlar, inanç bakımından iki kısma ayrılırlar. Bir kısmı ‘bilinemez ama yine de inanılabilir’ derken, öbür kısmı ‘bilinemez ve zinhar inanılmaz’ der.
bilinircilik. Gnostisizm. Daha ziyade Hıristiyan aleminde görülen bilinirciler, dinlerin mutlak hakikate ulaşmada yetersiz olduğunu söylerler. ‘Bunun için tek yol, sezgi vasıtasıyla bir anlık aydınlanmadır’ derler. En meşhur bilinirci Simon Magus’tur. Kilise Babaları onu ‘tüm sapkınların babası’ olarak nitelemişlerdir.
bilintikal. İntikal ile, anlamakla. Bir yerden bir yere nakletmekle, taşımakla.
bilirade. İradeyle, istemekle, iradesini kullanarak.
bilisan. Lisanla, dille.
bilistidad. İstidatla, yetenekle.
bilistihkak. Hak etmekle, hak kazanmakla.
bilistinsah. Nüshasını çoğaltarak, aynısını başka kağıtlara da yazarak.
bilişaret. İşaretle.
biliştiyak. İştiyakla, şiddetli arzu etmekle.
bilittifak. İttifakla, hep birlikte, birleşerek.
bilkabul. Kabulle, kabul etmekle.
bilkader. Kader ile.
bilkasd. Kasıt ile, kastederek, niyet ederek.
bilkuvve. Henüz düşünce hâlinde, iş haline gelmeden, potansiyel olarak.
bilkülliye. Külliyen, büsbütün, tamamen.
billahi. Allah için.
billisan. Lisanla, dille.
billur. Pırıl pırıl cam.
bilmana. Mana ile, anlam ile.
bilmecburiye. Mecburen.
bilmisil. Misli ile, dengi kadar.
bilmukabele. Mukabele etmekle, karşılık vermekle.
bilmutabakat. Birbirine uygun gelmekle.
bilmüşahede. Müşahede ederek, şahit olarak, gözlemle, gözlemleyerek.
bilumum. Umumen, genel olarak, bütün, hep.
bilvasıta. Vasıta ile, araç kullanarak, dolayısıyla.
bilyakin. Kesin bir bilişle.
bimarhane. Hastahane. Tımarhane.
bimecal. Mecalsiz, dermansız, güçsüz.
bimisal. Misalsiz, örneksiz, eşsiz.
bimuradihi. Muradı, irade ettiği, istediği.
bimüdani. Eşsiz, benzersiz.
bin. Kelimenin başına gelip ona ‘e, de, ile’ anlamı katan ön ek.
bin. Oğul, oğlu.
bîn. ‘Gören, görüşü’ manasında son ek.
bina. Ev, yapı.
binaen. Dayanarak, bu sebeple.
binaenaleyh. Üzerine bina ederek, bundan dolayı, bunun üzerine.
binaimechul. Öznesi belirsiz fiil.
binamaz. Namazsız, namaz kılmayan.
binaz. Nazsız, naz etmeden.
binazir. Nazirsiz, benzersiz.
binihaye. Nihayeti olmayan, sonu bulunmayan, sonsuz.
binisyan. Nisyansız, unutma olmaksızın.
binnetice. Netice itibariyle, sonucu bakımından.
binnisbe. Nispeten, oranla.
binniyet. Niyetle.
binniyye. Niyetle.
bint. Kız, kızı.
bipayan. Payansız, sınırsız, bitmez, tükenmez.
biperva. Pervasız, korkusuz.
bi’r. Kuyu.
birader. Kardeş.
biraderzade. Kardeş oğlu, yeğen.
birahat. Rahatsız, rahatı olmayan.
bircilik. Monizm. Varlıkları bire indiren felsefecilerin görüşü. ‘Yalnız madde vardır, düşünce onun yansısıdır’ diyen maddeciler gibi, ‘Yalnız düşünce vardır, madde onun yansısıdır’ diyen düşünceciler de bircidir.
birey. Bir türün özelliklerini taşıyan somut varlık. Temel özellikleri ortadan kaldırılmaksızın bölünemeyen, bölünecek olsa bile parçalarına bütünün adı verilemeyen canlı insan varlığı.
bireycilik. Bireyin yani somut olanın gerçekliğini vurgulayan anlayış. Bireyi önemseyen, başta devlet olmak üzere tüm kurumların birey için olduğunu savunan, bireyin özgürlüğüne büyük önem veren akım.
birr. Temizlik, iyilik, arılık, günah kirlerinden pak olma.
birsam. Gerçekte olmayanı var gibi hissetme, var sanma, halüsinasyon.
birun. Dış, dışarı. Fazla, aşkın.
biryan. Bir kebap türü.
biselamet. Selametle, esenlikle.
bi’set. Belirleme, görev verme. Peygamber tayin etme.
bismihisübhanehu: Sübhanın yani kusurlardan ırak olan zatın ismiyle.
bismillah. Allah ismi ile, Allah adına.
Bismillahirrahmanirrahîm. Rahman ve rahîm Allah adıyla. Allah, Rahman, Rahim isimlerine de bakınız.
Bissavab. Doğru olarak.
bissüyuf. Kılıçlarla.
bisud. Faydasız, boş, neticesiz.
bitab. Halsiz, güçsüz, bitkin.
bitamam. Tam olarak.
bitamamiha. Tamamen, bütünüyle.
bitaraf. Tarafsız, taraf tutmayan.
bitarafane. Taraf tutmaksızın.
bitenahi. Son bulmaz, sona ermez, tükenmez.
bitevfikillah. Allah’ın uygun bulup yardım etmesiyle.
biteviye. Durmadan, boyuna, sürekli.
bittab. Yaradılış gereği.
bittabi. Tabiatından dolayı, yapısı gereği, elbette.
bittakdir. Takdirle, takdir ederek, kıymetini belirleyerek ya da bilerek, güzel ve iyi bularak.
bittarikılevla. En iyi yol ile.
bittasavvur. Tasavvur ile, zihinde biçimlendirerek.
bittecrübe. Tecrübeyle, deneyerek, deneyimle.
bivefa. Vefasız, sözünde durmayan, arayıp sormayan, bırakıp giden.
biyedihilhayr. Her hayır onun elindedir.
biyografi. Bir kimsenin hayat tarihini anlatan yazı, özgeçmiş.
bizar. Bıkmış, usanmış, bezmiş. Tedirgin, rahatsız.
bizatihi. Zatıyla, kendisi olarak, kendinden, kendiliğinden.
bizeval. Zevalsiz, sona ermez, son bulmaz.
bizzarure. Zaruretle, zaruri olarak, zorunlu bir biçimde, ister istemez.
bizzat. Zatıyla, kendisi olarak, şahsen. Doğrudan doğruya.
bodur. Enine oranla boyu kısa olan, kısa boylu.
bohem. Yarını düşünmeden günü gününe yaşayan, kaygısız, tasasız, derbeder bir hayat süren kimse.
bolşevik. Rus komünisti.
bolşevizm. Rus komünizmi.
bostan. Sebze bahçesi, sebze ekili tarla.
boşboğaz. Yerli yersiz konuşan, geveze.
Brahman. Brahmanizm inancına göre hem evrende hem de ‘kendinde’ var olan en yüksek varlık. Kendisiyle birleşmenin en yüce amaç olduğuna inanılan evren ruhu. Bir çeşit hayali tanrı. İki tane yardımcısı varmış: Siva ve Vişnu. Vişnu, koruyucu ilahmış. Siva, hayat ve ölüm tanrısı imiş. Vişnu, arada bir dünyaya iner, sonra yerine dönermiş. Her defasında başka bir kılıkta gelirmiş. Bu görüngülere ‘avatar’ derlermiş.
boykotaj. Boykot, iş bırakma eylemi, bir kuruma ya da devlete karşı tavır alma.
bön. Budala, ahmak, aptal, kıt akıllı.
Brahmanizm. Hindistan kaynaklı dini ve toplumsal oluşum. Miladi İkinci Yüzyılda ortaya çıktığı sanılıyor. Vedacılığın devamı. Bu öğretiye göre, insan defalarca var olur. Bir önceki hayatındaki davranışlarına göre yeni bir hayata kavuşur. İnsanlar derecesine göre dörde ayrılır. Brahmanlar, savaşçılar, tüccarlar, emekçiler. Bir de adamdan sayılmayan, bu tasnife giremeyen ‘paryalar’ var.
broşür. Tanıtım maksadıyla hazırlanan küçük hacimli kitap, kitapçık.
bu’d. Uzaklık. Karşıtı ‘kurb’dur.
Buda. Budizm dininin kurucusu. Gerçek adı Gautama ya da Sakyamuni. ‘Siddharta’ adıyla da anılır. Milattan beş asır önce yaşamış.
Budei. Budizm’e inanan kimse.
bu’diyet. Uzaklık. Karşıtı ‘kurbiyet’tir.
Budizm. Buda tarafından kurulan din. Budist inancına göre, ruh bedenden bedene göç eder. Kişi bilge olacaksa tüm arzularından sıyrılmalı, bu yolla Nirvana makamına ulaşmalıdır.
buğz. Sevmeme, hoşlanmama, nefret etme.
buhar. Buğu, maddenin gaz hâli.
buharat. Buharlar, buğular.
Buhari. Buharalı. Kuran’dan sonra en temel kaynak olarak kabul edilen ünlü hadis kitabının yazarı. Bu kitap, yazarının namına dayandırılarak ‘Buhari’ diye meşhur olmuştur.
buhari. Buharla ilgili.
buharmisal. Buhar gibi.
Buheyra. Peygamberimizi çocukken tanıyan mübarek bir rahip.
buhl. Pintilik, cimrilik, eli sıkılık, gerekli yerde para harcamama.
buhran. Bunalım, bunaltı, ruh sıkıntısı, ruhta darlık ve karmaşa olması. Felsefede varoluşçu filozofların kullandıkları bir terim. İnsanın kendini varlıkla yokluk arasında boşlukta hissetmesi sonucu bunalıp sıkıntı duyması. Hiçlik uçurumu önünde titreyen insanın korkuyla karışık sıkıntısı.
buhur. Bahirler, deryalar, denizler.
bukalemun. Bulunduğu yerin rengini alan bir sürüngen.
Burak. Peygamberimizi miraca götüren binek. ‘Berk’ kelimesiyle aynı kökten gelmesi sebebiyle ‘yıldırım’ ya da ‘yıldırım hızıyla giden’ manasında da kullanılır.
burc. Burç. Güneşle dünya arasındaki hayali dilimlerin her biri. Eski gökbilim nazarında dünya durur, güneş gezerdi. Güneşin her otuz derecesin bir burç kabul etmişler. O burçlardaki yıldızların aralarında birbirine bitiştirecek hayali çizgiler çekmişler. Böylece türlü türlü biçimler oluşmuş. Bazen aslan, bazen terazi, bazen balık suretini göstermiş. Burçlara bu biçimlere göre isimler verilmiş. Şimdiki gökbilime göre dünya geziyor, güneş gezmiyor, o burçlar da işsiz kaldılar.
burc. Köşk, kale çıkıntısı, kalenin yüksek kısmı, gezegenlerin yörüngeleri, yıldızların durakları.
burjuva. Mal biriktiren, servet sahibi, işçi sınıfından olmayan.
burjuvazi. Kendi işinin sahibi olan, üretim yapabilen, rahat bir hayata sahip, varlıklı, şehirli kimselerden oluşan sosyal sınıf.
burka. Bazı ülkelerde kadınların yüzlerini gizlemek için kullandıkları örtü, peçe.
bus. Öpme, öpüş.
buse. Öpme, öpücük.
butlan. Batıllık, haktan uzaklık, temelsizlik, çürüklük.
Buvat. Peygamber Efendimizin savaşlarından biri.
buy. Koku.
büdela. Dünyayı manen idare etmekle görevli veliler.
bühtan. İftira, bir kimseye işlemediği suçu atmak, onda olmayan bir kusuru isnat etmek, karaçalmak.
büka. Ağlama, ağlayış.
bülbülmisal. Bülbül gibi.
bülega. Beliğ kimseler, adamına göre güzel ve düzgün söz söyleyenler.
bülend. Yüksek, yüce.
büluğ. Ergenlik dönemi, erginlik, döl verme yaşına gelmiş olma.
bünyan. Yapı, bina.
bünye. Yapı. Beden.
bünyevi. Bünye ile ilgili.
bürde. Hırka, elbise.
bürhan. Bir davayı ispat etmek üzere ileri sürülen güçlü delil, netice hakkında kesin bilgi ifade eden kanıt. ‘Kendi varlığına kesin deliller yaratan’ manasında ilahi isim.
bürhani. Bürhanlı, bürhandan, bürhan cinsinden, kesin kanıt türünden.
bürokrasi. Aşağıdan yukarıya doğru yükseldikçe daralan bir yapı içinde örgütlenen ve genel kurallara göre çalışan atanmış görevliler topluluğu. Memurlar âlemi.
büruc. Burçlar. Işıltılarıyla kendilerini belli eden gök cisimleri, yıldızlar, gezegenler.
bürudet. Soğukluk, soğuk.
büşra. Müjde, güzel haber.
bütgede. Puthane, puta tapanların mabedi.
bütüncülük. Holizm. Bütünün, öğelerinin toplamından daha fazla bir şey olduğunu, parçanın bütün içindeyken değeri ile ayrıldığı zamanki değerinin aynı olmadığını, özellikle canlı yapılardaki öğelerin apayrı bir değer kazandığını ileri süren görüş.
büyu. Alım satımlar, alış veriş.
büyut. Beytler, haneler, evler, binalar.
büzr. Büzür, tohum.
büzur. Büzürler, tohumlar.
c
caba. Bedava, parasız. Üstelik, fazladan.
cabeca. Yer yer.
cabir. Kırık ve çıkık kemikleri onaran, kırıkçı, çıkıkçı. Cebreden, zorlayan.
cadaloz. Baskın konuşmalarıyla karşısındakini yıldıran, bezdiren, kavgacı, hırçın, şirret.
cadı. Mezardan çıkıp insanlara tebelleş olduğu var sayılan hayali varlık, hortlak. Büyücü. Mecaz dilinde kötü huylu, geçimsiz ve çirkin kocakarı.
cadu. Cadı.
cafcaf. Göze batacak biçimde süs, gösteriş, şatafat. Fiyaka, caka, hava. Üst perdeden söylenen boş sözler.
Caferi. Caferilik mezhebine bağlı kimse.
Caferilik. Hazreti Ali’nin torunlarından Cafer-i Sadık’a dayandırılan, daha ziyade İran’da yaygın olan mezhep.
cah. Makam, mevki, rütbe, saygın konum.
cahid. Cehdeden, elindeki tüm imkanları kullanarak din için çabalayan ya da savaşan.
cahid. Hakikati bilmekle beraber inadından dolayı inanmayan kimse.
cahil. Bilgisiz. Bilmeyen ama kendini bilir sanan. Terim olarak, ilahi gerçeklerden haberi olmayan, kulluk şuuruna ermeyen, helali haramı tanımayan.
cahilane. Bilgisizce, cahil birine yakışır biçimde.
cahiliye. İslam öncesi dönem için kullanılan bir terim. İman nuruyla aydınlanmamış zamanlar.
cahim. Cehennem, cehennemin dördüncü tabakasına verilen ad.
cail. Yapan.
caiz. Dine uygun olan, yapılmasına izin verilen, işlenmesi yasak olmayan.
caize. Bahşiş, hediye, armağan.
caka. Çalım, gösteriş, fiyaka, afi.
ca’l. Yapma, kılma.
ca’li. Yapma, yapay, yapmacıktan.
calib. Celb eden, kendine çeken, çekici.
calibidikkat. Dikkat çekici.
Calinos. Eski Yunanistanda yaşamış bir bilge.
calis. Bir yerde oturan kimse.
cam. kadeh, bardak.
cambaz. Bazı aletlerle gösteri yapan kimse. Hayvan alım satımı yapan kimse. Hünerli, mahir, kurnaz, aldatılması zor kişi.
came. Elbise, çamaşır.
camekan. Elbise çıkarılan yer. Camlı bölme. Vitrin.
cami. Toplayan, toplanılan yer.
cami. Topluca namaz kılınan büyük bina.
cami. ‘İstediğini istediği şekilde toplayıcı, çeşitli hakikatleri ve zıt işleri birleştirici, kıyamet gününde yeryüzünde olan cinleri, insanları ve mahlukatı bir araya getirici, insanların dağılmış bulunan organlarını derleyici’ manasında ilahi isim.
Cami. Hicri Dokuzuncu Yüzyılda yaşamış ünlü bir şairin namı, Mevlana Cami.
camia. Ortak yönleri olan topluluk.
camid. Cansız, donmuş, donuk.
camidat. Camidler, cansızlar.
camidiyet. Cansızlık, donukluk.
camiiyet. Toplayıcılık, nitelik ve içerik bakımından zenginlik.
Camiülezher. Mısırdaki en büyük üniversitenin adı.
camiülkelim. Zengin manalı söz, böyle sözler söyleyebilen kimse.
camus. Manda, bir sığır cinsi.
can. Hayat, dirilik. Gönül, insanın özü. Ruh. Kişi. Sevilen kimse. Sevimli.
cân. Cinler.
cana. Ey canım! Ey sevgilim!
canan. Canın sevgilisi, candan sevilen.
canavar. Can alıcı. ‘Can’ ve alıcı manasına gelen ‘aver’ kelimelerinin bir araya gelmesiyle oluşmuş bir kelimedir.
canbahş. Hayat bağışlayan, can veren.
canfeda. Bir şey için canını feda eden, uğruna can veren.
canhıraş. İnsanın içini tırmalayan, parçalayan, tüyler ürpertici.
canhıraşane. İç tırmalarcasına.
cani. Cinayet işleyen, katil. Kendine ya da başka birine büyük zarar veren kişi. Hunhar, gaddar, kan dökücü, merhametsiz.
canib. Yön, taraf, yan.
caniyane. Canice, cinayet işlercesine, cinayet işleyen biri gibi.
canlıcılık. Canlı ya da cansız tüm varlıkların ruhlu olduğunu savunan öğreti. Pagan kategorisine giren inanma biçimlerinden biri, animizm.
cann. Cinler, göz ile görülemeyen zeki varlıklar.
cansiparane. Canını feda edercesine.
car. Kadının bedenini tamamen örten örtü, çarşaf, büyük şal.
car. Çeken, sürükleyen.
car. Arapça cümlelerde kelimenin sonunu esre ile okutan harf.
cari. Cereyan eden, akan, akıcı. Yürürlükte olan, geçerli.
carih. Cerheden, yaralayan. Bir fikre çürüten.
cariye. Cereyan eden, akıp giden. Dişi köle, kadın hizmetkâr, halayık. Kalıcı olan ve hayrı devam eden sadaka.
carpe diem. Günü yaşa, anı yaşa… Bu söylem şimdiki zamanın önemini vurgular. Buna benzer bir söz tasavvufta da var: ‘Dem bu dem!’ Yani ‘Dün gitti, yarın gelmedi, ömrünü içinde yaşadığın şimdiki zamandan ibaret say, kıymetini bil!’
casus. Tecessüs eden, gizlice bilgi toplayan kimse, ajan.
cavid. Sonsuz, sonu olmayan, devamlı, yok olmayan.
cavidani. Ebedi, kalıcı, baki.
cay. Yer, mahal, mevki.
cayıdikkat. Dikkate değer, dikkat edilmesi gereken.
cayıhayret. Hayret edilmeye değer, hayret verici, şaşırtıcı.
cayıibret. İbret alınmaya değer, ibretlik.
caymak. Kararından vazgeçmek, sözünden dönmek.
cazib. Cazip, cazibeli, cezbedici, çekici.
cazibe. Cezbedicilik, çekicilik, albeni, alımlılık.
cazibedar. Cazibeli, çekici, alımlı.
cazibedarane. Cazibeli biri gibi, kendine çekercesine.
cazibekarane. Cazibeli biçimde, çekici biri gibi.
cazim. Cezmeden, kesin karar veren. Bilen, anlayan, kavrayan.
cebabire. Cebbarlar, zorbalar, tiranlar, diktatörler.
cebanet. Korkaklık.
cebbar. İnsanlar için kullanılırsa zorba demek olur. Rabbimizin ‘cebreden, zorlayabilen, istediğini mutlaka yaptırabilen’ manasında ismidir.
cebbarane. Zorbaca, zorba biri gibi.
cebe. Savaş giysisi, zırh. Silahlar, mermiler.
cebel. Dağ.
cebelleşmiş. Dağlaşmış, zamanla dağ şeklini almış.
ceberi. ‘Cebriye’ mezhebi, insan iradesini inkar eden sapık bir mezhep, bu mezhepten olan kimse.
ceberut. İstediğini zorla yaptırabilme gücü.
ceberutiyet. Her dilediğini yaptırabilme kudreti.
cebhane. Cephane, silah ve mermi konulan depo.
cebhe. Cephe, alın, yön, yüz. Savaş bölgesi.
cebin. Korkak, cebanet sıfatını taşıyan.
cebin. Alın.
cebir. Matematikte nicelikleri harflerle göstererek hesaplama yöntemi, matematik biliminin bir kolu.
cebir. Zorlama, zor kullanma. Karşıtı, irade ve ihtiyardır, özgürce tercih yapabilmektir.
cebr. Cebir, zorlama, zor kullanma.
Cebrail. bütün peygamberlere vahiy getiren büyük melek.
cebren. Zorla, zor kullanarak.
cebri. Cebren, zorla, zorbalıkla. Zor altında yaptırılan.
cebri. Cebriye mezhebine mensup kimse.
cebriye. Kadercilik, yazgıcılık. İnsan iradesini reddeden sapık bir mezhep. Bunlar ‘Her şey ezeli kaderde yazılıdır. İnsan kendisi hakkında yazılanı yapmaya mecburdur. Bu nedenle yapıp ettiklerinden sorumlu olmaz’ diye inanan kimseler.
cedavil. Cedveller, kanallar. Listeler.
ced. Ata, dede.
cedel. Mücadele, tartışma, çarpışma. Tartışma sanatı.
cedid. Cedit, yeni, yepyeni, kullanılmamış.
cedvel. çizim için kullanılan cetvel. İsimler ve işler listesi. Su kanalı.
cefa. Eziyet, sıkıntı, eza.
cefakar. Esasen ‘cefa eden, inciten’ manasına gelen bu kelime zamanla anlam kaymasına uğnamış, dilimizde ‘cefa çeken’ manasında kullanılır olmuştur.
ceffelkalem. Düşünüp taşınmadan, birdenbire, hemen. ‘Kalem kurudu’ yani ‘kader yazıldı, bitti’ manasına gelen bu kelime dilimizde anlam kaymasına uğramış.
cefne. Büyük su kabı, tekne.
cehalat. Cahillikler, bilgisizlikler.
cehalet. Bilmeme, bilmezlik, bilgisizlik, cahillik.
cehaletperver. Bilgisizlik düşkünü, bilgisizliği seven.
cehd. Çaba, çabalama, gayret, olanca gücünü sarf etme.
cehele. Cahiller, bilgisizler, bilmezler.
cehennem. Kâfirlerin, sapkınların, azgınların öldükten sonra gidecekleri ceza yeri. Kafirlerin temelli kalacakları, günahkar müminlerin günahları kadar azap çekecekleri zindan.
cehennemi. Cehenneme özgü, cehennem gibi.
cehennemnümun. Kişide cehennem izlenimi uyandıran.
cehil. Bilgisizlik, cahillik, bilmezlik.
cehl. Cehil, bilgisizlik, cahillik, bilmezlik.
cehlistan. Bilgisizlik yeri, bilmezler ülkesi.
cehr. Yüksek sesle okuma ya da konuşma, görünürlük, işitilir olma.
cehren. Yüksek sesle, sesli, açıktan, alenen, görünür biçimde.
cehri. Cehre mensup, açıktan, aleni olarak, yüksek sesle söylemek ya da okumak.
cehul. Pek cahil, çok bilgisiz.
celadet. Hakkı savunma konusunda gösterilen yiğitlik, zulme boyun eğmeme cesareti, yiğitlik, yüreklilik.
celâl. Büyüklük, yücelik. İlahi isimlerin türlerde, küllilerde, tümellerde görünüp belirmesi hakikati.
celaldarane. Celalli bir biçimde, celal sahibine yakışır şekilde.
celalet. Yücelik, büyüklük.
celali. Celal ismiyle ilgili.
Celali. Celaleddin Melikşah’ın emriyle düzenlenmiş bir takvim.
celalli. Kızgın, hiddetli, çabuk kızan, sert mizaçlı.
celb. Celp, kendine çekme, getirtme.
celbiervah. Ruhları celbetme, getirme. İspritizma.
celbinef’. Faydalı olanı elde etme.
celbisuret. Sureti yanına getirme, televizyonda olduğu gibi varlıkların görüntülerini başka yerden nakletme.
celbkarane. Kendine çekercesine.
celbname. Birini getirtmek üzere gönderilen mektup, yazı, belge.
Celcelutiye. Süryanice ‘bedi’ manasında Hazreti Ali radıyallahu anhın önemli bir şiiri. Peygamber Efendimiz kendisine vahyen bildirilen gaybi manaları söylemiş, Hazreti Ali radıyallahu anh yazmış.
celevat. Cilveler, görünümler, yansımalar, belirmeler.
celi. Belli, açık. Parlak, aydınlık.
celil. Yüce, büyük, ulu. ‘Sonsuz yüce ve büyük’ manasında ilahi isim.
cellad. Cellat, ölüm cezasını uygulayan kişi.
cellecelalühü. ‘Pek büyüktür, pek yücedir’ manasını tasdik, kabul ve ikrar etmek üzere Allah adı anılınca söylenen bir saygı sözü.
celse. Oturma. Bir meclis, mahkeme veya toplantıda oturma, oturum.
celveti. Celvetiye tarikatına mensup kimse.
Celvetiye. Aziz Mahmud Hüdayi tarafından kurulan tarikat.
cem. Topluluk, kalabalık.
cem’. Toplama, bir araya getirme.
cemaat. Maksatları, gayeleri, hedefleri bir olan topluluk. İbadet etmek niyetiyle bir araya gelen müminler.
cemad. Cansız cisim, hayatı olmayan varlık.
cemadat. Cansız cisimler, hayatsız varlıklar.
cemadiyet. Cansızlık, donukluk.
cemal. Güzellik. Yüz güzelliği.
cemal. Lütuf, nimet, şefkat, af gibi manaların kaynağı olan ilahi sıfat. İlahi isimlerin cüzilerde, bireylerde görünüp belirmesi. Bireydeki güzellik.
cemali. Güzellikle ilgili.
cemalperest. Güzelliğe pek düşkün.
cemalperverane. Güzelliğe düşkün biri gibi.
cemalullah. Allah’ın cemali, sonsuz güzelliği, cemal sıfatıyla tecellisi.
cemaziyelahir. Kameri ayların altıncısı.
cemaziyelevvel. Kameri ayların beşincisi.
cemed. Buz.
cemel. Deve. Halat.
cemi. Dil bilgisinde ‘tekil’ karşıtı olarak ‘çoğul’.
cemimal. Mal toplama, mal biriktirme.
cemizıddeyn. İki zıddı bir araya toplama, getirme.
cemil. Güzel. ‘Sonsuz ve kusursuz güzellik sahibi’ manasında ilahi isim.
cemilane. Güzelce, güzellik sahibi birine yakışır şekilde.
cemile. Cemil isminin terkiplerde kullanılan biçimi. Bir kimsenin gönlünü hoş etmek için yapılan hareket.
cemiyat. Cemiyetler, toplumlar, topluluklar.
cemiyet. Toplum, topluluk. Belli bir maksat etrafında bir araya gelmiş örgütlü topluluk, dernek, heyet.
cemmigafir. Büyük topluluk, kalabalık.
cemre. Kor halinde ateş. Sırasıyla havaya, suya ve karaya düştüğü söylenen ısı. Kıştan bahara geçerken ısının adım adım artışını dile getirir.
cenab. İtibar, şan, şeref. ‘Pek yüce, pek saygın’ manasında büyük birinin adı anılırken isminin önünde söylenen saygı sözü. ‘Hazret’ kelimesiyle aynı manadadır.
cenabet. Cünüp, gusletmesi gereken kimse, boy abdesti almayı gerektiren durum.
cenah. Kanat. Taraf, yan.
cenaheyn. İki kanat, iki taraf.
cenan. Cennetler.
cenani. Kalben hissedilen, gönülle ilgili olan.
cenaze. Henüz gömülmemiş ölü.
cendere. Baskı aleti, makinesi. Mecaz dilinde dar ve sıkıntılı yer.
cengaver. Cenk eden kimse, yaman savaş adamı, savaşçı.
Cengiz. Kendi zamanının deccalı sayılan zalim Moğol hükümdarı.
cenin. Ana rahmindeki yavru.
cenk. Harp, savaş, çarpışma, kıtal. Mücadele, kavga, çekişme.
cennat. Cennetler.
cennet. Mümin kimselerin dünyadaki salih amellerine ödül olarak ebediyen kalacakları güzellikler alemi.
cennetabad. Cennet ülkesi, cennet denilen sonsuz alem.
cennetasa. Cennet gibi.
cennetmekan. ‘Yeri cennet olsun’ manasında bir dileme sözü.
cennetmisal. Cennet gibi.
cenub. Cenup, güney.
cenubi. Güneyde olan, güneydeki.
cephane. Mermi, gülle, dinamit, bomba ve benzeri savaş malzemeleri.
cer. Kendine çeken, sürükleyen. Din hizmetine karşılık mal ya da para alan kimse. Arapça dil bilgisinde bazı harf ve edatların kelimeden önce gelerek kelimenin sonunu esre okutması. ‘Fi-l cennetî’ gibi.
cerahat. İrin, yaradan çıkan beyaz akıntı. Ölü akyuvarlardan oluşur.
ceraid. Cerideler, gazeteler.
ceraim. Cürümler, suçlar.
cerbeze. Hilekarlık, kurnazlık, süslü sözlerle muhatabı aldatma, aldatıcı mantık oyunlarıyla hakkı batıl ve batılı hak suretinde gösterme. İnandırıcı biçimde konuşma becerisi, beceriklilik.
cerbezealud. Cerbezeye bulanmış, cerbezeli.
cereme. Bir başkasının suçuna karşılık ödenen bedel. Yasal olmaksızın verilmek zorunda kalınan para.
ceren. Ceylan.
cereyan. Bir tarafa akıp gitme, akım, akış. Elektrik akımı. Geçme, geçiş. Olma, oluş. Düşünce ve edebiyat alanında meydana gelen akım, görüş.
cerh. Yaralama, yara açma, çürütme. Hadis alanında bir ilim dalı. Bir hadis aliminin, bazı sebepler ileri sürerek bir hadisin ravisini, senedini, sıhhatini sorgulaması, çürütmeye çalışması.
ceride. Gazete.
ceriha. Yara.
cerime. Suç. Suçludan alınan para.
Cermen. İskandinav, Alman ve İngilizlerin kökeni olan Kuzey Avrupalı kavim.
cerrah. Hastayı ameliyat eden doktor, operatör.
cerrahi. Cerrahlıkla ilgili.
cerrar. Kendine çeken, çekici. Rahatsızlık verici davranışlarla para koparan kimse, cerci.
cesamet. Cisimce irilik, boyutları bakımından büyüklük.
cesaret. Cesurluk, yiğitlik, yüreklilik, korkusuzluk.
cesed. Ceset, cansız beden.
cesedi. Cesetle ilgili olan.
cesim. Cisim bakımından iri, boyutları bakımından büyük.
cessas. Casusluk eden, sinsice bilgi toplayan, ajan.
cesur. Cesaretli, yürekli, korkusuz.
cesurane. Cesurca, korkusuzca.
cevab. Cevap, soruya verilen karşılık, yanıt.
cevaben. Cevap olarak.
cevabi. Cevap olmak üzere, cevapla ilgili.
cevad. Çok cömert, ihtiyacı olanlara bol bol veren.
cevahir. Cevherler, mücevherler, inci, yakut, elmas gibi değerli taşlar.
cevami. Toplu olan şeyler. Camiler.
cevamid. Camitler, cansızlar, hayatı olmayan varlıklar.
cevamiülkelim. Zengin manalı sözler söyleyebilen kimse, geniş anlamlı söz.
cevanib. Canipler, yönler, taraflar.
cevarih. El, ayak, pençe, gaga gibi tutucu, cerhedici, yara açıcı, yırtıcı, parçalayıcı organlar.
cevasis. Casuslar, ajanlar, gizlice inceleme yapan ve topladıkları bilgileri bağlı oldukları kuruma ileten kimseler.
cevaz. Din bakımından yasak olmama, dinen verilen izin.
cevdet. İyilik, hoşluk, tazelik, kusursuzluk.
cevelan. Dolaşma, gezme, gezinti, gidip gelme.
cevelangah. Dolaşılan yer, gezinti yeri.
cevf. Boşluk, oyuk, çukur, kofluk, için boş olması.
cevher. Öz, can. Atom. Elmas, zümrüt gibi kıymetli taşlar. Tüm görüngülerin gerisinde bulunan temel, dayanak. Değişenlerin özünde değişmeden kaldığı varsayılan mahiyet, öz.
cevherbaha. Mücevher gibi değerli.
cevhere. Tek cevher, en küçük cisim, atom.
cevheriferd. Tek cevher, en küçük cisim, atom.
cevheri. Cevherle ilgili olan, cevhere özgü, özle ilgili.
cevr. Haksızlık etme, eziyet etme, sıkıntı verme.
Cevşen. Zincir ve demir pullardan yapılmış ince zırh. Peygamber Efendimizin eşsiz münacatı, duası. Rabbimizin bin bir ismini açıkça ya da dolaylı olarak ihtiva eden bu büyük dua Efendimize vahiy yoluyla gelmiş, Zeynel Abidin radıyallahu anhdan tevatürle rivayet edilmiştir.
Cevşenülkebir. Büyük Cevşen.
cevv. Yer ile gök arası, atmosfer.
cevvad. ‘Sınırsız cömert’ manasında ilahi isim.
cevvadane. Sonsuz cömert olana yakışır biçimde.
cevval. Sürekli hareket halinde olan.
ceyb. Cep. Yaka.
ceyş. Asker, ordu.
ceza. Bir amele mukabil verilen iyi ya da kötü karşılık. Bir suça, kabahate, günaha karşılık verilen azap.
ceza’. Hüzünle ağlayıp sızlanmak, sabırsızlık yüzünden sızlanıp durmak.
cezaen. Ceza olarak.
cezalet. Sözde kelimelerin düzgün dizilişinden doğan güzellik. Konuşmada veya yazıda gerek mana, gerek söz bakımından bozukluk, aksaklık ve uymazlık olmaması durumu.
cezaüşşart. Şartın karşılığı. ‘O giderse ben de giderim’ cümlesinde ‘o giderse’ şart, ‘ben de giderim’ cümlesi şartın karşılığıdır, cevabıdır.
cezb. Kendine çekme.
cezbe. Çekme, çekilme, cazibeye kapılma. İnsanın aşırı derecede duygulanıp coşarak kendinden geçmesi durumu. Allah sevgisiyle kendinden geçme hali.
cezbedarane. Cezbedercesine, kendine çekercesine.
cezbeeda. Edasında cezbe olan, tavrında çekicilik bulunan.
cezbekarane. Cezbeye tutulmuşçasına, birisi tarafından çekilircesine ya da cezbedercesine.
cezil. Bol, çok. Düzgün, rahat, tutuk olmayan.
cezir. Çekilme, alçalma, suların çekilmesi. Karşıtı ‘med’dir.
cezire. Ada, yarımada.
Ceziretülarab. Arap Yarımadası. Hicaz bölgesinin de içinde bulunduğu kara parçası.
cezm. Kalbin kesin kararlı olması, kararlılık.
cezmiyet. Kalben kesin kararlılık.
cezri. Kökten, temelden, kökle ilgili. Radikal.
cezriye. Köktencilik, radikalcilik.
cığa. Kuşların kuyruk ve başlarındaki en gösterişli tüy.
cibal. Cebeller, dağlar.
cibilli. Yaradılıştan, mayadan, soydan.
cibilliyet. Yaradılış, maya, fıtrat, soy, huy.
Cibril. Cebrail aleyhisselam, peygamberlere vahiy iletmekle görevli olan melek.
cidal. Mücadele, tartışma, çarpışma, çekişme.
cidar. Duvar, çeper, iki bölmeyi birbirinden ayıran zar, perde.
cidden. Ciddi olarak, gerçekten, şakası yok.
ciddi. Mizah ya da şaka olmayan, gerçek. Vakarlı, temkinli, ağırbaşlı. Bir önemi olan. Gerçeğe uygun. Esaslı, sıkı.
cife. Kokmuş et, laşe, leş.
cifir. Harflere verilen sayılarla sözden anlam çıkarma ilmi.
cifri. Cifir hesabıyla ilgili olan, cifir hesabı bakımından.
ciğerpare. Kişinin ciğerinden bir parça gibi görüp sevdiği, çocuk, torun.
ciğersuz. İnsanın cigerini yani içini yakan, pek acıklı, çok üzücü.
ciğerşikaf. Ciğer parçalayan, çok acı verici olan.
cihad. Var gücüyle çaba harcamak demektir. Allah yolunda savaşmak da bu kabildendir. İlimle, hikmetle, malla da olur. Kişinin nefsiyle mücadelesi en büyük cihaddır.
cihan. Kainat, evren. Dünya, yeryüzü.
cihanbaha. Cihan değerinde, dünya kadar kıymetli.
cihandeğer. Cihan kıymetinde, dünya değerinde.
cihandide. Dünyayı görmüş, tanımış, tecrübeli.
cihangir. Dünyanın büyük bir kısmını elde eden ya da elde etmek için uğraşan ünlü kimse.
cihani. Cihanla ilgili, dünya ile alakalı.
cihankıymet. Dünya kadar değerli.
cihannüma. Dünyayı gösteren. Yüksek bina. Etrafı seyretmek için binanın çatısına yapılan oda.
cihanpesendane. Dünyanın beğeneceği şekilde.
cihanşümul. Dünyayı kaplayacak ölçüde geniş, büyük, evrensel.
cihar. Dört.
cihat. Cihetler, yanlar, yönler.
cihaz. Birçok parçadan oluşan aygıt, düzenek, donanım, çeyiz.
cihazat. Cihazlar, aygıtlar, organlar, donanımlar.
cihet. Yön, yan, taraf. Sebep, vesile.
cihetiyet. Yönlülük, yanlılık, bir yönde olma.
cila. Parlaklık, parıltı. Bir şeyi parlatmak için sürülen madde.
cilbab. Evden çıkarken giyilen dış elbise, bedeni baştan ayağa kapatan örtü, çarşaf, car, ferace.
cild. Cilt, deri, ten.
cildiye. Hastanelerde deri hastalıklarına bakan bölüm.
cilnar. Narçiçeği.
cilve. Görünme, belirme, yansıma. İlahi isimlerin varlık aynalarında görünüp belirmesi. Nasıl, bir resim ressamdan bir cilvedir, ressamın sanat sıfatının tecellisidir, onu gösterir, her bir varlık da sanatlı, hikmetli, düzenli yaratılışıyla ustasını, yaratıcısını gösteriyor, bildiriyor, sevdiriyor. Varlıklar, ilahi isimlerin tecellisinden ibarettirler, hep ondan gelirler ama onun bir parçası değildirler.
cilve. Güzellere yakışan hal, hoşa gitmek için yapılan davranış, naz, kırıtma.
cilveger. Tecelli eden, cilve eden, görünüp beliren. Hoşa gidecek tavırlar sergileyen.
cima. Cinsel birleşme, karı ile koca arasındaki mahrem münasebet.
cimri. Para ve mal sevgisi sebebiyle elindekini harcamaya kıyamayan, eli sıkı, pinti, bahil, nekes.
cin. Göz ile görülemeyen ruhani varlıktır. Cinler, dumansız ateşten yaratıldılar. İnsanlardan önce imtihana tabi tutuldular. Nesilleri şimdi de devam ediyor. Peygamberimiz onların da peygamberidir. Müslümanları da vardır, kâfirleri de.
cinai. Cinayetle ilgili, adam öldürmekle alakalı.
cinan. Cennetler. Rivayette sayılarının sekiz olduğu bildirilmiştir.
cinas. Birden fazla manaya gelebilen söz, bir kelimenin birden fazla manaya gelecek biçimde kullanılması. Yazılışı ve söylenişi aynı, manaları farklı olan kelimeleri bir mısrada ya da beyitte kullanmak suretiyle yapılan sanat.
cinayat. Cinayetler.
cinayet. Adam öldürme. Pek ağır suç.
cinayetkar. Cinayet işleyen.
cinci. Cinleri başına toplayıp onlara işler gördürdüğünü iddia eden kimse.
cinnet. Delilik, çılgınlık, çıldırma.
cinni. Cinlerden olan, cin, gözle görülemeyen zeki varlık.
cins. Ortak yönleri nedeniyle benzer olanlara verilen genel ad. ‘Erkek’ ya da ‘kadın’ gibi. Türden farkı vardır. Mesela, ‘hayvan’ bir cinstir, ‘koyun’ onun içinde bir türdür. Fakat günlük dilde cins ve tür kelimeleri birbirinin yerine de kullanılmaktadır. ‘Cins’ kelimesinin bir manası da ‘soyu iyi’ demektir. Mesela, övgü makamında ‘cins bir at’ derler. Başka insanlara benzemeyen adama da ‘cins adam’ denildiği vakidir.
cinsilatif. Latif cins yani ince, hoş, güzel yaratılan hanımlar.
cinsi. Cinsle ilgili olan, bir cinse mensup, bir cinsin ferdi, bireyi, parçası olma durumu.
cinsiyet. Bir cinse mensup olma. Erkek ya da kadın cinsine mensubiyet.
cirit. Kısa mızrak. Mızrak benzeri sopalarla yapılan atlı spor, oynanan oyun.
cirm. Oylum, cüsse, cansız cisim, yıldız.
cisim. Maddenin bir biçimi olan parçası. Biçimi olmayan varlıklara cisim denmez.
cism. Cisim.
cismani. Cisimle ilgili, cismi olan.
cismaniyet. Cisim olma hali, cisim sahibi olma durumu.
cismen. Cisimce, cisim bakımından.
cismiyet. Cisim olma durumu.
civan. Genç, taze, yakışıklı delikanlı.
civanmert. Mert, sözünün eri, güvenilir, iyiliksever, temiz ahlaklı kişi.
civar. Yöre, etraf, çevre, yakın yer.
civcive. Kuş sesi.
civelek. Canlı, oynak, dikkat çekici.
ciz’. Hurma ağacının kütüğü, kuru direk.
Cizvit. Fransa’da kurulmuş bağnaz bir Hıristiyan tarikatı. Bu tarikata mensup kimse.
cizye. İslam ülkesinde yaşayıp da Müslüman olmayanlardan alınan özel vergi.
cogito. Dekart tarafından ‘ben’in var oluşunu açıklamak üzere söylenen ‘Cogito, ergo sum’ yani ‘Düşünüyorum, öyleyse varım’ sözünün kısaltılmışı.
coşumculuk. İnsanın, uzun çabalardan sonra kendinden geçmesi sonucu bir coşku duyup esriyerek ilahi hakikate ulaşabileceğini öne süren öğreti. Bu hale tasavvuf literatüründe ‘vecd’ denir.
cömert. Elindekini kolaylıkla verebilen, başkası için harcama yapmaktan çekinmeyen, eli açık.
cönk. Halk şiirleri yazılı defter.
cu. Açlık.
cud. Durumlarını bildirmelerine meydan vermeksizin muhtaçlara iyilik etme hali, cömertlik, el açıklığı.
Cudi. Tufandan sonra Nuh aleyhisselamın kurtarıcı gemisinin oturduğu dağın adı.
cuma. Toplanma. Haftanın en kutlu günü. Haftada bir topluca kılınan namaz.
cumba. Bir binada duvar hizasından dışarıya doğru çıkartılan, oturulabilir nitelikte, üstü örtülü balkon.
cumhur. Topluluk, halk, herkes, kamu, heyet.
cumhuri. Cumhurla ilgili, cumhuriyet rejimiyle alakalı.
cumhuriyet. Devlet başkanını milletin ya da millet adına milletvekillerinin seçtiği hükümet biçimi.
cumhuriyetperver. Cumhuriyeti seven.
cuşuhuruş. Coşup taşma, kaynayıp coşma.
cuş. Coşma, kaynama, taşma, galeyan.
cuyem. Arıyorum, istiyorum.
cübbe. Namazda imamların, mahkemede hakimlerin, resmi günlerde üniversite hocalarının giydikleri özel elbise.
cüda. Ayrı, ayrılmış, ayrı kalmış.
cühela. Cahiller, bilgisizler, bilmezler.
cühhal. Cahiller, bilgisizler, bilmezler.
cühud. Bilerek inkar etme. Yahudi, çıfıt.
cülus. Hükümdarlık tahtına oturma.
cümel. Cümleler.
cümle. Bütün. Bir durum, eylem, duygu, düşünce ifade eden kelime grubu. En az iki kelimeden oluşur. ‘Allah birdir’ gibi. Bazen cümle tek kelimeden ibaretmiş gibi görünür, çünkü kelimenin biri gizlenmiştir. Mesela ‘Yandım!’ kelimesi bir cümle kabul edilebilir. Burada ‘ben’ kelimesi gizlidir. Tamamı ‘Ben yandım!’ biçimindedir.
cümleten. Hep birlikte, beraberce, topluca.
cümud. Cansız, donuk, katı, sert.
cümudet. Cansızlık, donukluk, katılık.
cümudiye. Buzul, buz kütlesi.
cümudiyet. Donukluk, katılık, buz gibi olmak.
cünbüş. Cümbüş. İnsana neşe veren, coşturan uyumlu hareketler, oyunlar.
cünd. Asker.
cündi. Asker sınıfına mensup kimse. Süvari sınıfına giren asker. Binici.
cünud. Askerler.
cünudullah. Allah’ın askerleri.
cünun. Cinnet, delilik, delirme, çıldırma.
cünüb. Cünüp, gusletmesi yani boy abdesti alması gereken kimse, cenabet.
cüret. Cesaret, ataklık, atılganlık. Kendini bilmezlik, densizlik.
cüretkar. Cesur, atak, atılgan. Kendini bilmez, densiz.
cüretkarane. Cüret edercesine, cüretli biri gibi.
cürm. Cürüm, suç.
cürmümeşhud. İşlenirken gözlemlenen suç, suçüstü.
cürsüme. Kök, asıl.
cürüm. Suç. Hukukta ceza gerektiren davranış, hareket.
cüsse. Gövde, kalıp, beden.
cüz. Parça, kısım. ‘Kül’ü yani bütünü meydana getiren parçalardan her biri. Kuran’ın yirmi sayfalık her bir bölümü. Karşıtı ‘kül’dür.
cüzi. Pek az. Tikel, tek, birey. Cüzi terimini iyi anlamak için külli terimini de bilmek gerekir. Külli ‘tümel’ demektir. Cüzileri yani ‘tek’lerin tümünü içine alır. Somut değildir, şahsiyeti yoktur. ‘Cüzi’ ya da ‘tikel’ ise, külli olan kavramı örnekleyen ve somut olan varlıktır. Mesela ‘insan’ kavramı küllidir, onu birey olarak örnekleyen ‘Ömer’ cüzidir.
cüziyat. Cüziler, tekler, bireyler, tikeller, az ya da küçük olanlar.
cüziyet. Cüzilik, azlık, küçüklük.
ç
çaçaron. Yüksek sesle, şirretçe konuşarak karşısındakini bastıran kimse.
çah. Kuyu, çukur.
çak. Çatlak, yarık.
çakırkeyf. İçkinin etkisiyle sarhoş olmaya başlayan kimse, yarı sarhoş.
çal. Hızla yakalayıp tutan at. Alnında ve bileklerinde beyaz benekler bulunan at.
çalak. Yerinde durmayan, çabuk, oynak, sürekli işleyen.
çalap. Eski Türkçede ‘ilah, mabud, rab’ manasında kullanılan bir kelime.
Çamular. Himalaya dağlarına bağlı bir dağ silsilesi.
çar. Dört.
çar. Eskiden Rus imparatoruna verilen isim. ‘Sultan, hakan, padişah’ manasında kullanılırdı. Hanımına ‘çariçe’ denirdi.
çardak. Üzerine yeşillik sarılması için direklerden yapılmış çatkı, kameriye. Gölgelik, sayfan. Dört direk üstüne çalı çırpı örtülerek yapılmış kulübe.
çare. Sonuca ulaşmak üzere engelleri kaldırmak için tutulması gereken yol, çıkar yol, kurtuluş yolu.
çarh. Çark, felek, talih. Feleklerin, yani gök cisimlerinin çark gibi dönmesinden dolayı talihe, bahta da çarh ya da çark denir, bazen de ‘çarkıfelek’ diye terkip yapılırdı.
çark. Çember çizerek dönen alet. Felek, talih.
çarmıh. Suçluyu çivileyerek asmak üzere kurulmuş haç şeklinde ağaç.
çarnaçar. İster istemez, mecburen, çaresiz.
çarşaf. Kadınların evden dışarıya çıkarken giydikleri tüm bedeni örten elbise.
çaryar. Sevilen dört kişi. Daha sonra sırasıyla halife de olan dört sahabi. Hazreti Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Ali radıyallahu anhüm ecmain.
çehre. Yüz, surat, sima. Yüz ifadesi, mimik. Görünüş, biçim.
çelebi. Efendi insan, kibar kimse. İlim tahsil etmiş kişi.
çeleçepe. Sağa sola, oraya buraya.
çelişki. Tenakuz. Kendi kendini yıkma demektir. Felsefi terim olarak ‘önerme, yargı ve kavramların birbirini tutmaması durumu’ diye tanımlanır.
çemen. Çimen, yeşillik, ağaç ve çiçekleri olan çayır.
çemenzar. Çimenlik, yeşilliklerle kaplı olup insanın içini ferahlatan yer.
çendan. ‘Gerçi’ kelimesine karşılıktır. ‘Her ne kadar, o kadar, pek o kadar’ anlamında kullanılır.
çerağ. Işık veren nesne, çıra, lamba, kandil, mum.
çerçi. Köyleri dolaşarak ufak tefek şeyler satan seyyar satıcı.
çeri. Asker.
çeşm. Göz. Göze, kaynak.
çeşme. Pınar.
çevgan. Ucu eğri sopa. Bu sopayla at üstünde topa vurarak oynanan eski bir oyun.
çevik. Çabuk davranan, hızlı hareket edebilen.
çevikçalak. Çevik ve oynak, hızlı biçimde sürekli hareket eden, yerinde duramayan.
çevrecilik. İnsan hayatında çevrenin önemine dikkat çeken öğreti. Bozulan çevreyi eski haline getirmek için çaba harcama.
çıfıt. Yahudi. Mecaz dilinde hileci, dalavereci.
çığır. Patika, ince yol, özel yol.
çıkrık. Kuyudan su çekmeye yarayan düzenek.
çıngar. Kavga, gürültü patırtı.
çırağ. Işık veren alet, çıra, lamba, kandil, mum.
çırağan. Bahçeleri ışıklandırarak geceleri yapılan şenlik.
çi. ‘Ne?’ sorusu.
çiçekdanlık. Çiçeklik, çiçek ekilen yer, çiçekli yer.
çiçekdar. Çiçekli.
çiftçimisal. Çiftçi gibi, tarım yapan adam gibi.
çile. Eziyet, sıkıntı. Nefsi ıslah için bir yere kapanıp kırk gün ibadet etmek. Kendini terbiye etmek amacıyla dünya lezzetlerinden el çekmek.
çilecilik. Ahlaki bakımdan erginleşmek amacıyla, iradeyi sıkı bir disiplin altına alma, rahatını terk etme, bedeni arzuları bir yana bırakma uygulamalarını dile getiren terim.
çilehane. Dervişlerin çile doldurmak üzere bir süre kaldıkları yer.
çille. Çile.
çimengah. Çimenli yer, yemyeşil çayırlarla kaplı güzel yer.
çin. Kıvrım, buruşukluk.
çin. Toplayan, derleyen manasında son ek.
çini. Pişmiş çilden yapılan, üstü sırlı ve süslü duvar kaplaması, eşya, fayans.
çinicebin. Alın buruşuğu.
çirkab. Kirli su, kokmuş su, pislik, kötü, berbat.
çirkef. Pis su, lağım suyu.
çiroz. Kupkuru kimse, pek zayıf kişi.
çiz. Şey.
çiznök. Bitki tohumu.
çorak. Susuz, verimsiz toprak.
çu. Gibi.
çuha. Sık dokunmuş yünlü kumaş.
çulha. El tezgahında bez dokuyan kimse.
çün. Çünkü, zira, gibi, madem, nasıl, nice.
d
da. Kelimeden sonra gelip ayrı yazılan, ‘dahi, bile, üstelik, esasen, artık, pek, hatta’ gibi manalara gelen, kelimelerin anlamını güçlendiren, birbirine bağlayan, bazen ‘de’ biçiminde de yazılan takı.
da’. hastalık, maraz. zahmet, zorluk.
daavat. Dualar, niyazlar, yalvarıp yakarmalar.
dabb. Kertenkele, keler, sürüngen.
dabbe. Debelenen, kımıldayan, hareket eden canlı. Binek hayvanı, binit.
dabbetülarz. Yerde debelenen, kımıldayan, yürüyen canlı. Kıyamet alameti olan bir yaratık.
dacin. Kafeste beslenebilen güvercine benzer bir kuş.
dad. Doğruluk, adalet. Sızlanma, şikayet. Feryat, figan.
dad. Verme, veriş. İhsan, bağış.
dadacılık. Kelimeleri sözlük anlamının dışına çıkarmaya çalışan, bilinen estetik kurallarını hiçe sayan, toplum değerlerini yıkmayı amaçlayan, kısa sürede parlayıp sönen bir akım.
dadanmak. Bir şeyin tadını alıp hep yapmak, çıkar elde etmek için bir yere sürekli gitmek.
dadaş. Delikanlı, mert, yiğit.
dadı. Çocuk bakıcısı kadın.
dadıhak. Hak vergisi, Allah tarafından verilen.
dafi. Defeden, kovan, savan.
dafia. ‘Dafi’ kelimesinin tamlamalarda kullanılan biçimi. ‘Defeden, kovan, savan’ manasında kişinin kendini koruma yetisi.
dağar. İçine öteberi konan küçük torba, dağarcık.
dağdağa. Gürültü patırtı, karışıklık, kargaşa. Boşuna telaş, gereksiz sıkıntı.
dağdar. Dağlanmış, bağrı yanık, gönlü yaralı, kederli, yanık.
dağmisal. dağ misali, dağ gibi.
dağvari. dağ gibi.
dahhak. Çok gülen.
dahi. ‘Fazla olarak, üstelik, daha, bile, de’ manasına gelen tekit yani kuvvetlendirme sözü.
dahi. Deha sahibi, eşine az rastlanan üstün zekalı, pek yetenekli kimse.
dahil. İç, içeri, içinde.
dahil. Birine iltica eden, sığınan, sığıntı, bünyeye sonradan giren.
dahilek. ‘Sana sığınırım!’ manasında hitap.
dahili. İçle ilgili, içe mensup.
dahiliye. İçle ilgili olan, iç işleri. Tıpta iç hastalıklarla ilgili uzmanlık alanı.
dahiyane. Dahice, üstün zeka ve yeteneklere sahip birine yakışır biçimde.
dahiye. Felaket, afet, büyük bela. üstün zeka ve yetenek.
dahl. Dahil olma, içine girme, bir işe karışma.
dai. Duacı. Davet eden, davetçi, çağıran. Sebep, gerektirici.
daim. Devam eden, süren, sürüp giden, kesilip bitmeyen.
daima. Her zaman, devamlı olarak, sürekli.
daimi. Devamlı, sürekli.
dair. İlgili, alakalı. Devreden, dönen.
daire. Resmi kurum, içinde devlet memurlarının hizmet verdikleri yer. Bir çemberle çevrelenmiş alan.
dairevari. Daire gibi.
dairevi. Daire biçiminde.
daiyane. Dua edip isteyerek, yalvarıp yakararak.
daiye. İnsanı bir şeye candan bağlanmaya iten duygu, istek, arzu, tutku.
dakik. Pek ince, dikkat isteyen iş, fikir, duygu.
dakika. İnce mesele, dikkat gerektiren incelik.
dakkıbab. kapı çalma.
dal. Delil olan, yol gösteren, rehberlik eden.
dal. Dalalete gitmiş, doğru yoldan sapmış, sapkın.
dalal. Sapma, şaşırma, yanlış yolda olma
dalalat. Dalaletler, sapkınlıklar, sapmalar.
dalalet. Sapma, sapkınlık, hak yoldan ayrılma, iman ve İslam üzere olmama. Karşıtı ‘hidayet’tir.
dalaletalud. Dalaletle karışık, sapkınlık bulaşmış.
dalaletkarane. Sapkınca, saparcasına, hak yoldan sapan biri gibi.
dalaletpişe. Sapkınlık yolunu tutmuş giden.
dalkavuk. Menfaati için birine yaltaklanan, gözüne girmek için yağcılık eden.
dall. Delil olan, yol gösteren, delalet eden.
dall. Dalalete giden, hak yoldan ayrılan, sapkın.
dalle. Dalalete giden, sapan, sapıtan.
dallin. Dalalete gidenler, sapanlar, sapkınlar.
dalliyet. Delil olma, yol gösterme. İspat için kanıt görevi yapma.
dallünbilfehva. Manasıyla delalet, sözün özünden çıkan anlama göre delil olma, bir manayı gösterme.
dallünbilibare. İbaresiyle delalet, bir sözden belli bir mananın ve hükmün anlaşılması.
dallünbiliktiza. Gerektirme yoluyla delalet, gerektirme yoluyla bir manayı gösterme.
dallünbilişaret. İşaret yoluyla delil olma, bir mana ifade etme.
dam. Binanın üstünü örten kısmı, çatı.
dam. Tuzak.
damar. ‘kan borusu’ demektir. ‘yaradılış, huy, karakter’ manası da vardır. halkın dilinde kullanılan ‘öfke damarı kabardı, inat damarı tuttu, damarına dokunma’ gibi sözlerde geçen ‘damar’ bu anlamdadır.
damen. Etek, kenar, kıyı, uç.
damenkeş. Eteğini çeken, bir işi, bir şeyi bırakıp giden, nazlanan.
damga. Bir anlam ifade eden işaret, bellik, alamet, nişan, kaşe.
dan. Kelimelerin sonuna getirilmek suretiyle alet isimleri yapmaya yarayan ek. Kelimeye ‘bilen, bilici’ manası veren son ek.
dana. Bilgili, bilen, alim.
dane. Tane, tohum, habbe.
dangalak. Kalın kafalı, kıt akıllı, patavatsız.
daniş. Bilgi, ilim irfan, marifet.
danişmend. Bilgili kimse, bilgin, alim.
dantela. Dantel, elle ya da makineyle örülen ince örgü.
dar. Kelimeye ‘sahip, malik, tutan’ manası ekleyen son ek.
dar. Yer, mahal, mekan, yurt.
dar. İdam mahkumlarının asıldığı ağaç.
darağacı. Boynuna ip geçirerek adam asmak için kurulan ağaç.
darat. Debdebe, tantana, heybet, görkem.
darb. Darp, vurma, vuruş, dövme, çarpma. Para basma. Misal verme.
darbe. Tek vuruş, vurma. Bir ülkede iktidarı ele geçirmek için yapılan yasa dışı hareket.
darbhane. Darphane, para basılan yer.
darbımesel. Misal darbetme, misal verme, örnek olarak söylenen meşhur söz, atasözü.
dareyn. İki yer, iki mekan. Dünya ve ahiret.
darıfülfül. Karabibere benzer, uzun taneli bir baharat. Tarçın tohumu diye de bilinir.
dari’. acı bir bitki.
darib. Darbeden, vuran.
darir. Kör, ama.
darp. Vurma, vuruş, dövme, çarpma. Para basma. Misal verme.
darr. ‘Hikmeti gereği zararlıları da yaratan’ manasında ilahi isim.
darr. zarar, zararlı.
darülaceze. Düşkünler evi, acizler yurdu.
darülbedayi. Güzel sanatlar evi, yeri.
darülelhan. Musiki evi, yeri, mektebi, konservatuvar.
darülfünun. Fenler yeri, bilimler yeri, üniversite.
darülhadis. Hadis okutulan yer, hadis medresesi, mektebi.
darülharb. Harp yeri, savaş alanı, düşman ülkesi. Müslümanların hakimiyeti altına girmemiş, her zaman savaş alanı olması muhtemel yer, yurt, ülke.
darülislam. Müslümanlar hakimiyeti altında bulunan, İslami hükümlerin uygulanabildiği ülke.
darüsselam. Esenlik yurdu, kurtuluş ve güven yeri, cennet.
darüşşifa. Şifa bulmak için tedavi görülen yer, hastahane.
darvinizm. Darveniye, darvincilik. ‘Bütün canlılar evrim sonucu oluşmuştur, bugünkü durum doğal bir ayıklanmanın sonucudur, insan da bu süreçte maymun türünün evrimiyle ortaya çıkmıştır’ tezini ileri süren teori, kuram. Darwin tarafından ortaya atılmış, bilimsel olarak kanıtlanamamış, maddeci filozofların sahiplenmesi sonucunda felsefi bir nitelik kazanmış, bir inanç haline gelmiştir.
dasıtan. Destan, dillerde gezen meşhur hikaye, masal, efsane.
dasıtani. Destan gibi yazılmış, destana benzer.
daussıla. Sıla derdi, vatan hasreti, aşırı derecede yurt özlemi.
dava. Bir kimsenin hakkını korumak ya da istemek için mahkemeye başvurması. Mahkemede duruşma. Kendini haklı görüp direnme. Halledilmesi gereken önemli mesele. Savunulan düşünce.
daver. Hak sahibine hakkını veren adil, insaflı hakim, idareci, yetkili.
davet. Gelmesini isteyerek birini çağırma, çağrı.
davetname. Davet mektubu, yazısı, davetiye.
Davud. Hazreti Davud aleyhisselam, büyük bir peygamber.
Davudvari. Hazreti Davud alehisselam gibi.
davudi. Davud peygamberin sesine benzer, gür, etkili ses.
daye. Dadı, çocuk bakıcısı, sütanne.
dayin. Borç veren kimse, alacaklı.
dazlak. Tepesindeki saç dökülmüş veya kazınmış olan kafa ya da kimse, cavlak.
de’b. Usul, metod, yöntem, gelenek.
debdebe. Tantana, şatafat, görkem, gösteriş, haşmet.
debretme. kımıldatma.
deccal. Dini yıkmak, insanları hak yoldan çevirmek için çaba harcayan kâfir, fitneci, yalancı, azgın kişi. Her zamanda böyle adamlar bulunmuş. Fakat en büyükleri kıyametten hemen öncekidir.
deccalane. Deccal gibi.
deccaliyet. Deccalın ilkeleriyle hareket edenlerin oluşturdukları manevi şahsiyet, tüzel kişilik.
deccalmisal. Deccal gibi.
dede. Babanın ya da annenin babası. Bektaşi ve Alevi geleneğinde saygı duyulan kişelere, pirlere, rehberlere verilen unvan, nam.
def. İtme, savma, savuşturma, kovma, ortadan kaldırma. Karşıtı ‘celb’dir.
defa. Kez, kere.
defaat. Defalar, kereler.
defain. Defineler, gömülü hazineler.
defaten. Bir defada, birden.
defimefasid. Mefsedetleri defetme, bozucu kötü şeyleri giderme, savma.
defişer. Şerri defetme, kötülüğü kovup giderme, ortadan kaldırma.
defi. Bir anda, bir defada, birdenbire, aniden.
defin. Gömme, gömülme, ölünün gömülmesi.
define. Yere gömülmüş kıymetli şeyler, gizli hazineler, gömü.
defn. Defin, gömme, gömülme, ölüyü mezara koyup üstünü kapatma.
defterdar. Defterci, defter tutan. Bir ilde maliyeden sorumlu olan memur.
defteriamal. Mahşerde, hesap gününde ortaya çıkarılmak üzere kişinin yapıp ettiklerinin yazıldığı defter, amel defteri.
deha. Üstün zeka, harika yetenek, bu nitelikte kişi.
dehalet. Dahil olma, katılma, girme, birine sığınma.
dehan. Fars dilinde ağız.
dehhaşe. Dehşete düşüren, aşırı derecede dehşet verip korkutan.
dehir. Kesintisiz zaman, devir. Dünya, cihan.
dehliz. dar ve uzun geçit.
dehr. Dehir, sürekli zaman, uzunca bir zaman, devir.
dehri. Zamanla ilgili olan, zamana mensup. Zamana ilahlık yakıştıran kimse. ‘Zaman sonsuzdur, evrenin başlangıcı ve sonu yoktur, böyle gelmiş böyle gider’ diyen imansız, ateist.
dehriyye. Zamanı tanrılaştıran felsefe ekolü.
dehriyyun. Zamanı tanrılaştıran felsefeciler.
dehşet. Ruhu birdenbire kaplayan büyük korku, ürküntü.
dehşetengiz. Dehşet verici, korkutucu, ürkütücü.
dehya. Pek üstün zeka. Pek büyük bela. ‘Dahiye’ kelimesinin anlamını pekiştirmek için kullanılır.
deist. Deizmi benimseyen kimse.
deizm. Herhangi bir dine mensup olmamakla beraber evrene karışmayan bir tanrı anlayışını benimseyen, peygamberleri ve vahyi kabul etmeyen felsefi görüş. Fransız aydınlanmacı düşünürlerinin inanç ya da inkâr biçimi.
dejenere. bozulup soysuzlaşma.
dek. Hile, düzen, oyun.
dekadan. Gerilemiş, çökmüş. Daha ziyade edebiyat alanında kullanılmış.
dekaik. Dakiklikler, incelikler, dikkat edilmezse anlaşılamayacak hususlar.
dekaikaşina. İnceliklere aşina olan, onları gören, bilen, anlayan.
dekk. Ufalanma, un ufak olma.
delail. Deliller, kanıtlar.
delal. Naz, işve, cilve.
delalat. Delaletler, delil olmalar, kanıt olmalar.
delalet. Delil olma, kanıt olma, işaret etme, yol gösterme. Bir sözün bir anlamı ifade etmesi, göstermesi.
delaleten. Delil olarak, yol göstererek.
delil. Delalet eden, yol gösteren, rehberlik eden, ispata vesile olan, ispat için kullanılan, kanıt, ipucu.
dellal. Bir haberi yüksek sesle ilan edip herkese duyuran, tellal.
delv. Su kovası, kova burcu.
dem. Kan. Nefes. Ses. Zaman, an. Bade, içki. Kıvam.
demadem. Her zaman, devamlı.
demagoji. Hitap ettiği kitlenin duygularını okşayarak düşüncesini kabul ettirme, yaldızlı sözler söyleyerek muhatabını kandırma.
dembedem. Her zaman, daima, hep.
demdeme. Sürüp giden ses, vızıldama, kükreme.
demin. Biraz evvel, az önce.
demirbaş. Bir yerde sürekli duran kayıtlı eşya. Bir yerin kıdemlisi, eskisi.
demirsebat. Tüm olup bitenlere karşın demir gibi dayanıp yerinde kalma.
demode. Modası geçmiş.
demokrasi. Milli iradeye dayalı yönetim biçimi, halkın doğrudan ya da temsilcileri vasıtasıyla kendi kendini idare etmesi.
demokrat. Demokrasi taraftarı kimse.
denaet. Alçaklık, adilik, aşağılık.
dendan. Diş. Diş biçiminde çıkıntı.
deneme. Tecrübe etme, sınama. Herhangi bir konuda düşüncelerin genellikle kişisel bir görüş olarak açıklandığı, kesin yargılara varmaktan çok, okuyanın o konu üzerinde düşünmesinin amaçlandığı bir düzyazı türü.
deney. İlmi bir tezi, görüşü, kuramı kanıtlamak amacıyla yapılan deneme.
deneycilik. Bilginin yalnızca gözlem ve deney yoluyla elde edilebileceğine inananların öğretisi, ampirizm, görgücülük.
deni. Alçak, aşağı, adi, soysuz, bayağı.
denizmisal. Deniz gibi, denize benzer biçimde.
densiz. Tutum ve davranışlarında ölçüsüz olan, yersiz ve yakışıksız davranan münasebetsiz.
departman. Bölüm, kısım.
depresyon. ruhi çöküntü, kişinin bunalıma girerek kendini yetersiz görüp içine kapanması.
der. Kelimeye ‘içine, içinde, hemen, ardı sıra’ gibi anlamlar katan ön ek.
deraguş. Kucaklama, sarma.
derakab. Hemen arkasından, peşi sıra.
derari. Parlak yıldızlar.
derbeder. İşsiz güçsüz, avare, kılıksız, derli toplu olmayan, dağınık, perişan.
derbend. Derbent, dar geçit, boğaz. Üstesinden gelinmesi güç durum.
derc. İçine alma, katma, sokma, koyma, geçirme, derleyip toplama.
dercan. Canına sokma, içine alma.
derd. Dert, hastalık, üzüntü, sorun.
derdest. Ele geçirme, yakalama, tutma.
derdmend. dertli, derdi olan.
derecat. Dereceler.
derece. Bulunulan yer, seviye, düzey, kademe, rütbe, yukarı katlardan her biri. Miktar, ölçü, kerte.
derekat. Derekeler, aşağı katlar.
dereke. Aşağı seviye, gitgide alçalan katların her biri.
dergah. Dervişlerin zikir ve ibadet etmek için gittikleri, toplandıkları yer, tekke. Bir büyük zatın huzuru, yanı. İhtiyacı temin için başvurulan makam, kapı.
derhatır. Hatırda olma, hatırlama.
derk. Bir manayı, bir meseleyi kökünden kavrama, iyice anlama.
derkar. İşin içinde olma. Belli, aşikar.
derkenar. Kenarda bulunan. Bir sayfanın kenarına yazılan yazı, not.
derketme. iyice anlama, kökünden kavrama.
derleme. Seçip toplama, seçilip toplanmak suretiyle meydana getirilen eser.
derman. İlaç, deva, çare, çıkış yolu. Takat, kuvvet, güç.
dermeyan. Meydanda, ortada.
derpey. Hemen ardından, ardı sıra.
derpiş. Göz önünde bulundurma, göz önüne alma.
ders. Bir düzen içerisinde öğretme ya da öğrenme çabası, öğretim, okuma, okutma.
dersaadet. Mutluluk kapısı ya da yeri. Eskiden İstanbul için kullanılırdı.
dershane. Ders okutulan ve okunan bina ya da yer.
dersiam. Büyük camilerde öğrencilere toplu halde ders veren müderris, hoca.
dertmend. Derdi olan, dertli, üzüntülü, sıkıntılı.
deruhte. Bir işi, bir görevi üzerine alma, yüklenme.
derun. İç, iç taraf, dahil. Kalp, gönül.
deruni. İçle ilgili, içte olan. İçten, gönülden.
derviş. Bir şeyhe bağlanan, yaşayışını tarikatının edeplerine uyduran kimse, mürit.
derya. Deniz, bahir.
deryadil. Gönlü geniş, her şeyi hoş gören, anlayışlı, kalender.
deryamisal. Derya gibi, deniz gibi, geniş, bol, çok.
desais. Desiseler, hileler, oyunlar.
desatir. Düsturlar, ilkeler.
desise. Düzen, düzenbazlık, hile, oyun.
dessas. Desiseci, hile yaparak aldatmaya çalışan, hilekar, düzenbaz.
dessasane. Dessasça, dessas biri gibi, hilelerle aldatırcasına.
destbedest. El ele.
dest. El.
destgah. Tezgah. El işi yapılan düzenek.
destan. Dillerde dolaşan ünlü öykü, ulusların kahramanlıklarını anlatan manzum hikaye, efsane.
destani. Destan gibi, destansı.
deste. Demet, tutam.
destedad. El veren, yardım eden.
destek. dayanak.
destgah. tezgah, üretim ya da iş yapılan yer.
destgir. Elde tutan, yardım eden.
desti. Testi, bir çeşit su kabı.
destine. Kola takılan bilezik. ‘Destina’ da denir.
destres. Eli eren, ermiş, yetişmiş, ulaşmış, elde etmiş.
destur. İzin, ruhsat, müsaade. İzin isteme sözü.
deşifre. Şifresini çözme, manasını ortaya çıkarma, anlama.
detay. Ayrıntı, teferruat.
determinist. Determinizme inanan.
determinizm. Evrende olup biten her şeyin bir illiyet yani nedensellik bağlantısı içinde gerçekleştiğini, tüm olgu ve olayların nedenlerinin zorunlu sonucu olduğunu, belli sebeplerin her zaman belli neticeleri doğurduğunu savunan görüş, belirlenimcilik, gerekircilik, icabiye.
dev. Masallarda geçen pek iri, kuvvetli, korkutucu varlık. Normalden çok büyük olan. Yetenek ve başarısı harika olan kimse için kullanılan sıfat.
deva. İlaç, derman, em.
devaen. deva olarak yani ilaç olsun diye.
devahi. Dahiyeler, büyük belalar. Üstün zekalılar.
devair. daireler, bürolar, kurumlar, yetki alanları.
devam. Kesintisiz sürüp gitme, sürme.
devasa. Pek büyük, kocaman, dev gibi.
deveran. Dönme, dönüp durma, dolaşma, dolaşım, birbiri ardınca gelme, iki şeyin birbirini takip etmesi.
deveranıdem. Kan dolaşımı.
devir. Dönüp durma. Birinden ötekine aktarma, nakil. Devre, dönem. Bir şeyin dönüşünü tamamlayıp eski yerine gelmesi.
devir. Bir mantık delili. ‘İki varlıktan, birincinin ikinciyi, ikincinin de birinciyi yaratması imkânsızdır. Şu hâlde ikisini de yaratan bir yaratıcı vardır’ diye özetlenebilecek ontolojik kanıt.
devlet. Belirli bir toprak parçası üzerinde yaşayan insan topluluğunun egemenlik ve bağımsızlık temelinde oluşturduğu siyasi örgüt.
devletçilik. Devleti tüm toplumsal görevlerin düzenleyicisi olarak gören, özellikle ekonomik hayatın devlet tarafından yönetilmesi gerektiğini ileri süren anlayış.
devr. Devir. Dönüp durma. Birinden ötekine aktarma, nakil. Devre, dönem. Bir şeyin dönüşünü tamamlayıp eski yerine gelmesi.
devran. Dünya, felek. Kader, talih. Zaman, dönem.
devre. Belli bir zaman parçası, dönem.
devri. Devirle ilgili, dönemle alakalı.
devridaim. Devamlı dönüş, durmadan dönme, aynı hareketi sürekli tekrarlama.
devrim. Köklü, hızlı ve kapsamlı dönüşüm, zor kullanılarak yapılan köklü değişiklik, ihtilal.
devrisabık. Eski devir, geçmişte kalan dönem.
devriye. Devreden, dönüp duran, gezip dolaşan, gezici. Devamlı dönüp dolaşarak güvenliği sağlayan asker, polis.
devşirme. Derip toplamak. Osmanlılar zamanında askerlik ve benzeri alanlarda kullanmak üzere çocukları derleyip toplaması, bu usulle yetiştirilen kimse.
devvar. Devamlı devreden, durmaksızın dönen.
deyim. İfade gücünü artırmak üzere bir araya getirilen ve gerçek anlamlarının dışında bir anlam kazanan kelime grubu, tabir.
deyiş. Söyleyiş biçimi, anlatım tarzı. Halk şiirinde koşma, türkü ve benzeri şekillere verilen isim.
deyn. Belli bir süre sonunda ödenmek üzere alınan para, borç.
deyr. Issız yerlerde kurulmuş manastır, kilise, mabet. Mecaz dilinde dünya, alem.
deyyan. ‘Kullarının amellerine hakkaniyete uygun biçimde karşılık veren’ manasında ilahi isim.
deyyar. Deyre çekilmiş kişi, manastırda yaşayan kimse, rahip.
deyyus. Karısının ya da yakını olan bir kadının namussuzluğuna bile bile göz yuman kimse, boynuzlu, kerata.
dharma. Eski Hint dinlerinde kullanılan bir terim. Yasa, düzen, hakikat, vazife, erdem, ahlak, hikmet, yol gibi manaları vardır. Terim olarak, ‘kişiyi aydınlanmaya götüren yollar, ilkeler, kurallar’ diye tanımlanabilir.
Dıhye. Peygamber Efendimizin sahabilerinden birinin ismi. Vahiy getiren melek bazen bu sahabinin suretiyle görünürdü.
dırahşan. Parlak, parlayan, ışıklı.
dıyk. Daralma, darlık.
diba. İpekli kumaş.
dibace. Kitabın giriş bölümü, önsöz, mukaddime, başlangıç.
didar. Yüz, güzel yüz, çehre, sima. Tecelli, görünüş, beliriş.
dide. Göz. Sonuna geldiği kelimeye ‘görmüş’ anlamı katan ek.
dideban. Gözcü, gözleyici, bekçi.
didon. İstanbul halkı tarafından önce Avrupalılara, sonra da Avrupalıları taklit edenlere takılan ad. Sadece çenede bırakılan bir tutam sakal.
diğer. Başka, öbürü, öteki.
diğergâmlık. Kendi çıkarından çok başkasını düşünen. ‘Başkası için yaşamak’ formülüne göre davranmayı öneren ahlak anlayışı. Kişinin kendisini başka insanların iyiliğine adaması tavrına verilen ad. Karşıtı ‘hodgam’dır.
dîk. Dıyk, dar.
dikiz. Bakma, gözetleme, erkete.
dikkat. İncelik, uyanıklık. Duygu ve düşünceyi bir noktada toplama. İlgi gösterme, önem verme.
dikta. Zorbalık. İtirazsız yerine getirilecek emir.
diktatör. Devleti keyfine göre zorbalıkla yöneten kişi, bütün yetkileri kendinde toplayan tek adam, müstebit, despot.
dil. Lisan. Belirli anlamları olan kelimelerden ve bir iletişim yöntemi olarak kullanılan konuşma biçimlerinden meydana gelen yapı ya da bütün.
dil. Gönül, yürek.
dilara. Gönlü süsleyen, sevgili.
dilaver. Gönül alan, getiren, taşıyan. Yürekli, yiğit, kahraman.
dilaviz. Gönül çelen, gönlü kendine çeken.
dilbaz. Gönül eğlendiren, konuşmaları hoşa giden. Dilini iyi kullanan, ağzı laf yapan.
dilber. Gönlü kapıp alan, güzel kadın.
dil bilgisi. Bir dilin ses, biçim ve cümle yapısını inceleyen, bunlarla alakalı kurallar ortaya koyan, dilin doğru kullanılmasıyla ilgili bilgiler veren ilim dalı, sarf ve nahiv, gramer.
dil bilimi. Konusu diller, dillerin oluşumu, gelişimi, etkileşimi olan bilim dalı.
dildade. Gönül vermiş, gönlünü kaptırmış, aşık.
dildar. Gönlü kendine bağlamış olan kimse, sevgili, maşuk.
dilemma. İkilem. Bir mantık terimidir.
dilgir. Gönlü incinmiş, kırgın, gücenmiş.
dilhun. İçi kan ağlayan, çok kederli, çok üzüntülü.
dilrüba. Gönül kapan, kendine bağlayan, cazibeli sevgili.
dilşad. Gönlü hoş olmuş, sevinçli.
dima. Demler, kanlar.
dimağ. Beyin, bir bilgisayar gibi ruhun emrinde olan organ. Şuur, bilinç.
dimaği. Beyinle ilgili olan.
dimdik. Gaga, kuş gagası.
din. Peygamberin bildirdiği biçimde kulluk görevlerini belirleyen ilahi yol, bu yolu tanımlayan kanunların tümü, millet, şeriat.
dinamik. Hareketli, canlı.
dinar. Eskiden kullanılan sikkeli altın para.
dindar. Dininin emirlerini yerine getiren kimse.
dindarane. Dindarca, dindar birine yakışır biçimde.
dindaş. Aynı dinden olan kimse, din kardeşi.
dini. Din ile ilgili, din alanında.
dinperver. Dini seven, dine düşkün olan kimse.
dinsizdarane. Dinsizce, dinsiz biri gibi, dinsizlik ederek.
diplomat. Başka ülkelerde kendi devletini temsil etmekle görevli kimse.
dirayet. Deneyime dayalı akıl, ergin zeka, gelişmiş sezgi. İşinde yetkinlik, yönetme kabiliyeti, beceriklilik, iktidar.
direkt. Doğrudan doğruya, aracı olmaksızın, dolaysız.
direktif. Yönlendirici buyruk, yönetenin emri, yapılması gereken işleri bildiren emir, talimat.
direktör. Bir kurumda rütbesi en yüksek olan yönetici, müdür.
direm. dirhem.
dirhem. Yaklaşık üç gramlık ağırlık ölçüsü.
diriğ. Esirgeme, kıyamama.
diritnavt. Diritnot, büyük savaş gemisi.
diritnot. Büyük savaş gemisi.
disiplin. Uyulması gereken kuralların tamamı, bu kurallara titizlikle uyulması durumu. Bilgi dalı, bilim alanı.
divan. Türklerin Arap ve Fars edebiyatlarından etkilenerek oluşturdukları edebiyat. Divan edebiyatı ürünü şiirlerin toplandığı defter, kitap. Yüksek idare meclisi. Toplantı yeri. Mahkeme. Sedir.
divane. Deli, çılgın, aklı başında olmayan. Duygularına kapılıp aklını bir kenara atmış kimse, meczup.
divanece. Divane gibi.
divanhane. Büyük sofa, saygın kimselerin kabul salonu.
divanıharb. Askeri mahkeme. Rütbeli subayların savaş konusunu görüşmek üzere toplandıkları meclis.
divanıharbiörfi. Savaş hali gibi sıra dışı durumlarda kurulan mahkeme, sıkıyönetim mahkemesi.
divani. Eskiden fermanlarda kullanılan bir yazı biçimi.
diyalog. Karşılıklı konuşma. Hakikati bulmak niyetiyle iki kişi arasında geçen felsefi tartışma. Edebi eserlerde karşılıklı konuşma. Tümü karşılıklı konuşmalardan oluşan eser.
diyanet. Dindarlık. Din işleri.
diyaneten. Din bakımından, din yönünden.
diyar. Ülke, yer, memleket, yurt, belde.
diyet. Bir katle mukabil öldürülenin velisine, yaralamaya karşılık yaralanan kimseye ödenen bedel, can parası, kan bedeli. Genel manada, bir şeyin karşılığı olarak ödenen bedel.
diyk. Dıyk, darlık, sıkışıklık.
dizgin. atı yönlendirmek için kullanılan nesne.
dogma. Tartışılamayan kesin ilke ya da tartışılmaksızın doğru kabul edilen düşünce.
dogmatik. Dogmacı, bazı düşünceleri sorgulamaksızın doğru kabul eden ve tartışılmasına izin vermeyen kişi.
dogmatizm. Dogmacılık, bazı fikirleri her zaman doğru ve değişmez kabul eden anlayış.
doğa. Tabiat. Canlı ve cansız varlıklardan oluşan varlığın tümü. İnsandaki yaradılış ve yapı özelliklerinin tamamı.
doktrin. Öğreti. Savunulan ve öğretilen ilke. Bir düşünce sistemindeki kavramların bütünü. Bir konuyla ilgili fikirlerin tümü. Bir düşünürün fikirlerinin toplamı.
donanma. Kendini donatma. Deniz kuvveti. Geceleri yapılan ışıklı şenlik, şehrayin.
dost. Birin samimi duygularla seven, samimi arkadaş, güvenilir kimse. Mahbup, sevgile, yâr.
dostane. Dostça, samimi arkadaşa yakışır biçimde.
dönme. Yolundan ya da inancından dönen kimse. Dönmeler adı verilen gruba mensup kimse.
dönmeler. Sabatay Sevi adlı İspanyol Yahudisi bir hahama uyan, ekseriyetle önce İzmir, sonra da Selanik’te bir arada yaşayan, Müslüman olduklarını söyleyen, fakat Müslümanlar tarafından samimi bulunmayan, hidayete ermediklerine, ikiyüzlülük ettiklerine, münafık olduklarına, kendi dinlerini yaşamayı sürdürdüklerine inanılan kimseler, avdetiler.
dram. Sahneye konulmak üzere yazılan eser. Hayattan alınarak yazılan, içinde yer yer komik unsurlar da barındırmakla birlikte aslında üzücü olan sahne eseri.
dramatik. Dramla ilgili. Üzücü, üzüntü verici.
dua. Yalvarma, yakarış, bir şeyin olmasını ya da olmamasını isteme. Dua bir ibadettir. Her ibadet gibi bunun da neticesi, meyvesi ahirette verilir. Fakat Allah lütfeder de isteneni bu dünyada da verirse nur üstüne nur olur.
duayen. En kıdemli diplomat. Bir meslekte yaşça ve kıdemce en ileri olan.
duçar. Düçar, tutulmuş, yakalanmış.
dudu. Tuti, papağan.
duha. Kuşluk vakti. Güneşin çıkıp parladığı zaman. Kuşluk vakti kılınan nafile namaz.
duhan. Duman, sis, gaz. Mecazen açlık, kıtlık, kuraklık, şer, bela.
duhter. Kız evlat, kız.
duhul. Dahil olma, içine girme.
duhuliye. Bir yere girmek için ödenen para.
dumur. Körelme, kuruyup kalma.
dun. Aşağı. Alçak, soysuz. Kolay, zayıf, az.
dunhimmet. himmeti aşağı. himmet ‘kayırma, koruma ve yardım etme arzusu, daha iyiye götürme isteği, bu uğurda harcanan emek’ demektir.
dur. Uzak.
durbin. Uzağı gören, uzakta olanı gösteren, dürbün.
durbini. Dürbünle ilgili olan.
durendiş. Uzağı düşünen, ileride olabilecekleri düşünüp tedbir alan.
durendişane. Uzağı görüp düşünürcesine.
durubuemsal. Darbımeseller, misal vermeler, atasözleri.
duş. Omuz.
duşab. Pekmez.
duyarlık. Hassasiyet. İnsanın duyumlar alma yetisi, zihnin duygulanabilme kapasitesi, duyu organlarının izlenimleri kaydetme gücü.
duyum. Duyular aracılığıyla edinilen izlenim, duyularla alınan zihinsel ürün demektir.
duyumculuk. Her bilginin temelinde duyumların bulunduğunu ileri süren öğretilerin genel adı, sensüalizm.
duzah. Duzeh, cehennem.
dü. İki.
düalizm. İkicilik. Herhangi bir alanda, birbirinden bağımsız olup birbirine indirgenemeyen iki cevher, öz ya da iki ilke kabul etme tavrı. Söz gelişi, hem ruhun hem de maddenin varlığını kabul etmek ikiciliktir.
düçar. Tutulmuş, yakalanmış, uğramış.
düello. Tanıklar önünde iki kişinin silahlı çarpışması.
dühat. Dahiler, üstün zekalılar, harika yetenekleri olan insanlar.
dühul. Duhul, bir yere girme, içine girip orada yer alma.
Düldül. Peygamber Efendimizin Hazreti Ali radıyallahu anha hediye ettiği binek hayvanının adı.
dülger. Genellikle ağaçları kullanarak bina, gemi ve benzeri eserler yapan usta.
dümbük. Pezevenk, günaha aracılık eden kişi.
dümdar. Bir ordunun geriden gelen emniyet kuvveti.
dümen. Gemiye yön vermek için kullanılan alet. Yönetim, idare. Hile, dalavere.
dümenci. Dümen tutarak gemiye yön veren görevli.
dünya. İçinde yaşadığımız âlemin ismi, yerküre, yeryüzü. Dünya, ilahi isimlerin aynası, ahiretin tarlası ve gafillerin oyun alanıdır.
dünyadar. dünyalı, dünya adamı.
dünyaperest. Dünyayı taparcasına seven, tutkuyla dünyaya yönelen.
dünyaperver. Dünyayı pek seven, dünyaya düşkün.
dünyevi. Dünya ile ilgili, dünyalı. Karşıtı ‘uhrevi’dir.
dünyevileşme. Bireyin ya da toplumun yaşama biçimini düzenlemede inancı ve dini belirleyici olarak görmeme durumu. Toplumsal düzenlemelerde dinin anlam ve önemini yitirmesi süreci. Ölümden sonraki hayat yerine dünya hayatını önemseme tavrı.
dür. İnci.
dürbin. Dürbün, uzakta olanı gösteren.
dürdane. İnci tanesi.
dürer. İnciler, inci taneleri.
dürret. İri inci taneleri.
dürriyekta. Tek inci, eşsiz inci.
dürus. Dersler.
dürüst. Doğru, düzgün, mert, hatasız, tam.
Dürzi. Lübnan’da yaşayan, İslam dışında kendilerine mahsus bir inanca, bir dine sahip olan topluluk.
düstur. Temel düşünce, temel kanı, umde, prensip, ilke. Başka şeylere kaynaklık eden ilk unsur. Titizlikle uygulanması gereken ana kural.
düsturi. Düsturla alakalı, ilke ile ilgili, ilkesel.
düş. Rüya.
düşab. Pekmez.
düşvar. Zor, güç.
düvel. Devletler.
düyun. Deynler, borçlar.
düyunuumumiye. Osmanlıların son zamanlarındaki dış borçlar, bu borçları ödemek üzere kurulan kurum.
düzen. Nizam. Yerli yerindelik. Bütünü meydana getiren parçaların birbirleriyle uyumlu oluşu. Zaman, mekân, mantık, estetik, ahlâk, varlık gibi birçok unsur açısından kurulan ahenkli bağlantı.
düzenbaz. Düzen kuran, hile yapan, dalavereci.
düzine. Bir nesnenin on iki tanesinden oluşan takım.
düzme. Düzmek işi. Uydurma, uyduruk.
düzyazı. Nesir. Hikaye, roman, deneme gibi yazıların genel adı.
e
eali. Yüce kimseler, rütbece yüksek olanlar.
eam. Pek umumi, en genel, pek yaygın.
eazım. Pek büyük olanlar, büyük kimseler.
eb. Baba.
ebabil. Kırlangıca benzer bir kuş türü. Kuş sürüsü.
ebad. Boyutlar. Uzaklıklar.
ebatil. Batıllar, boş inanışlar, hurafeler, mantıksız ve hakikatsiz şeyler.
ebced. Arap harflerinin diziliş sırası, bu harflerin rakam olarak değerlerinden yola çıkılarak yapılan hesap.
ebcedi. Ebcedle ilgili, ebced teriminin tamlamalarda kullanılan biçimi.
ebda. En bedi, en özgün, en güzel, daha önce benzeri hiç görülmemiş olan.
ebdal. Dünya işlerinden sıyrılıp kendini tamamen dine adayan veli, ermiş, abdal.
ebed. Sonsuz gelecek zaman, sona ermesi asla hayal edilemeyen zaman, sonsuzluk.
ebeden. Sonsuza dek.
ebedi. Sonsuz, sonsuzla ilgili.
ebediye. Ebed kelimesinin tamlamalarda yazılışı, müennesi, dişili.
ebediyet. Sonsuzluk. Zamanın sınırı olmaması durumu.
ebediyen. Sonsuza kadar.
ebedperest. Ebediyeti tutkuyla isteyen, sonsuzluğu pek seven.
ebedülabad. Ebedler ebedi, sonsuzlar sonsuzu.
ebeveyn. Anne ile baba.
ebkar. Bakireler.
ebkem. Dilsiz, konuşamayan. Konuşmayan, susan, sessiz.
eblağ. En beliğ, yerinde ve adamına göre güzel söz söylemenin en üstünü.
ebleh. Kıt akıllı, ahmak, alık, bön, budala.
eblehane. Ebleh biri gibi, budalaca.
ebna. Oğullar. ‘Beni’ kelimesinin çoğulu.
ebniye. Binalar, yapılar.
ebrar. İyiler, iyilik edenler. Küfür, nifak, şirk, fısk, günah kirlerinden uzak duran tertemiz müminler.
Ebrehe. Peygamberimiz henüz dünyaya gelmeden önceki bir tarihte Kabe’yi yıkmak isteyen Habeş komutanı.
ebru. Kaş. Dalga dalga kırmızı yanak. Bir süsleme sanatı.
ebruli. Üzerinde açıklı koyulu değişik renkler bulunan.
ebsar. Basarlar, gözler.
ebter. Nesli devam etmeyen. Eksik, noksan, kesik, güdük.
ebulaşey. Hiç var olmayan şeyin babası.
ebu. Babası, atası.
Ebubekir. ‘Bekir’in babası’ manasında Hazreti Ebu Bekir radıyallahu anhın künyesi. Peygamber Efendimizin en yakın arkadaşı ve birinci halifesi olan elmas ruhlu sahabi.
Ebucehil. cehaletin babası. Peygamberimizin en büyük düşmanı, hadiste ‘İslam dininin firavunu’ diye nitelenen kömür ruhlu bir adam.
ebvab. Kapılar. Bölümler.
ebyat. Beyitler, iki mısralık şiir bölümleri.
ebyaz. En beyaz, apak.
ecanib. Ecnebiler, yabancılar.
ecdad. Cedler, atalar, dedeler.
ecel. Belli vakit, hayatın sonu, hayat sahibinin ölümü için kaderde takdir edilmiş vade.
ecell. En celil, en yüce, en büyük.
echel. En cahil, en bilgisiz.
echeliyet. En aşırı bilgisizlik.
ecinni. Tek cin.
ecir. ecir alan, ücretle çalışan, bir işi yapmak için kendi kuvvetini veya sanatını kiraya veren, çalışan kimse, işçi.
ecir. Ücret, karşılık, bir iş karşılığında alınan bedel, hayırlı amellere karşılık verilen sevap.
ecirna. ‘Bizi koru’ manasında dua sözü.
ecirni. ‘Beni koru’ manasında dua sözü.
ecla. En celi olan, pek belli, en parlak.
ecma. En cami, en toplu, bütün, hepsi.
ecmain. Topu, hepsi, cümlesi, bütünü.
ecmel. En cemil, en güzel.
ecnas. Cinsler, çeşitler, türler.
ecnebi. Yabancı. Başka milletten olan.
ecr. Ecir, ücret, karşılık, hayırlı amellere karşılık verilen sevap.
ecram. Cirimler, cansız varlıklar.
ecsad. Cesetler, bedenler.
ecsam. cisimler. cisim, en, boy, derinlik gibi boyutları olan varlıktır.
ecvibe. Karşılıklar, cevaplar.
ecza. Cüzler, parçalar. Kimyevi maddeler.
eczahane. Eczane, ilaç yapılıp satılan iş yeri.
eda. Bir işi yapma. Bir borcu ödeme. Davranış tarzı. Üslup, anlatım biçimi. Naz, işve, cilve.
edat. Kendi başına manası olmayan yardımcı kelimeler.
eddai. Dua eden, duacınız. Bir yazıda, mektupta imzadan önce kullanılan bir tabir.
edeb. Edep, utanılacak şeylerden insanı koruyan nitelik, her konuda haddini bilip sınırı aşmama, güzel hal, terbiye.
edebi. Edeple ilgili, edebe uygun. Edebiyatla ilgili, edebiyata mensup. Edebiyat kıstaslarına uygun yazı, söz.
edebiyat. Duyguları, düşünceleri, olayları güzel ve etkili bir biçimde yazma ya da anlatma sanatı, bu sanatı ve ürünlerini inceleyen ilim dalı.
edebiyyun. Edebiyat sanatkarları, edipler, yazarlar, şairler.
edebşikenane. Edebi kırarcasına, edep perdesini yırtarcasına.
edevat. İş yapmak için kullanılan aletler, parçalar, takımlar.
edib. Edip, edepli, güzel hasletleri kendinde toplayan, haddini bilen kişi. Düzgün, güzel ve pürüzsüz söz söyleyen ya da yazan kimse.
edibane. Edip birine yakışır biçimde.
edibe. Edepli kadın. Hanım yazar.
edille. Deliller, kanıtlar.
editör. Kitabı, yazıyı, metni yayına hazırlayan, basılabilir, yayımlanabilir hale getiren, eserin hatasız biçimde neşri için çaba sarfeden, yayın kurumuyla yazar arasında köprü vazifesi yapan kişi, naşir, yayıncı.
ediye. Dualar, yalvarmalar.
edna. Daha aşağı, pek aşağı. En küçük, en az.
edvar. Devirler, dönemler, çağlar.
edvarperdaz. devirleri dile getiren, devirleri düzenleyen ya da düzelten.
edviye. Devalar, ilaçlar, dermanlar.
edyan. Dinler.
efadıl. Fazıllar, üstün nitelikli kimseler.
efal. Fiiller, eylemler, işler, yapmalar, etmeler, eylemeler.
efazıl. Fazıllar, üstün nitelikli kimseler.
efdal. Daha faziletli, daha üstün.
efdaliyet. Daha üstün olma.
efe. Ege yöresinde yiğitlere verilen isim. Efendi kelimesinin kısa söylenişi.
efendi. Bey, sahip, saygın, terbiyeli. Kadın için koca. Erkeklere hitap söze.
efgan. Figanlar, inlemeler.
Efgani. Afganistanlı.
efham. Fehimler, anlayışlar.
efham. Kadri yüce, pek saygın, çok itibarlı.
efkar. Fikirler, düşünceler. Keder, tasa, hüzün.
eflak. Felekler, gökler, yörüngeler.
Eflatun. Platon. Milattan önce yaşamış Yunanistanlı bir filozof. Sokrates’in talebesi ve Aristo’nun hocasıdır.
eflatun. Morumsu pembe renk, açık mor.
efrad. Efrat, fertler, bireyler, insan tekleri, kişiler.
efraden. Bireyler olarak, tek tek.
efraz. Kelimeye ‘yükselten, kaldıran’ anlamı katan son ek.
efrenc. Eskiden Frenklere, özellikle Fransızlara verilen isim.
efruz. Kelimeye ‘yakan, parlatan’ gibi anlamlar katan son ek.
efsah. Daha fasih, pek düzgün anlatım. Bu nitelikte söz söyleyen kimse.
efsane. Uydurulmuş hikaye, hayal ürünü öykü, mitoloji.
efsun. Sihir, büyü, tılsım. Büyüleyici etki, aklı baştan alıcı cazibe.
efsunkar. Efsuncu, büyüleyici, etkileyici, çekici.
efşan. Kelimeye ‘saçan, serpen’ manası katan son ek.
efza. Kelimeye ‘artıran, çoğaltan’ manası katan son ek.
efzun. Fazla, çok.
ego. Kişinin öz benliği, ben, ene. Nefis.
egzama. Kaşınma, sulanma ve kızarıklıkla kendini belli eden deri hastalığı, mayasıl.
egzersiz. Talim, alıştırma, temrin.
egzistansiyalizm. Varoluşçuluk. İnsanda varlığın özden önce geldiğini, yani insanın önce şeklen var olduğunu, daha sonra tutum ve davranışları, seçim ve eylemleriyle kendini oluşturduğunu ileri süren öğreti.
egzotik. Uzak, yabancı ve tanınmamış ülkelerle ilgili.
eğerçi. ‘Gerçi, ise de, her ne kadar, olsa da, nasıl ki’ gibi manalara gelen bir kelime.
eğlence. İnsanı oyalayan, neşelendiren, sıkılmaksızın zaman geçirmesini sağlayan şey.
eğlenceperest. Eğlenceye pek düşkün.
ehad. Bir, tek, yegâne. ‘Kendisi tek olup her bir eserini isimlerine ayna yapan, her eseriyle başka varlık yokmuş gibi bire bir ilgilenen’ manasında ilahi isim.
ehadis. Hadisler, Peygamber Efendimizin sözlerini ve hallerini dile getiren metinler.
ehadiyet. Rabbimizin her bir eserindeki birlik tecellisi, her bir şeyde ekser isimlerinin belirip görünmesi, isimleri vasıtasıyla her varlıkla bire bir ilgilenmesi.
ehaf. Pek hafif.
ehak. En hak, daha gerçek.
ehas. En has, en özel, en halis.
ehbar. Ahbar, alimler, özellikle Yahudi alimleri.
ehem. En mühim, en önemli.
ehemmiyet. Mühim olma, önem, üzerinde durulmaya değer mesele.
ehemmiyetkarane. Ehemmiyet verircesine, önemli görerek.
ehevat. Kardeşler.
ehibba. Ahbaplar, sevilenler.
ehil. Bir şeyin sahibi, maliki. İş bilir, işin ustası, yeterlilik sahibi, layık. Bir yerin, toplumun halkından olan.
ehl. Ehil kelimesinin özgün biçimi, tamlamalarda kullanılan şekli.
ehlen-sehlen. Hoş geldin, safa geldin, merhaba.
ehli. Yabani olmayan, alışık olan, evcil.
ehliaşk. İlahi isimlerden vedud isminin sayesi altında aşk yolunda yürüyenler.
Ehlibeyt. Ev halkı demektir. Peygamber Efendimizin ev halkı ve onların soyundan gelenler manasında bir terim olarak kullanılır.
ehlibida. Bidat çıkaranlar, dine aykırı olanı dine sokanlar, sünnete aykırı hareket edenler.
ehlidalalet. Hak yoldan sapanlar, sapkınlar, iman yolundan ayrılanlar.
ehlidil. Gönül ehli kimse, gönül adamı, gönlü zengin kimse.
ehlidiyanet. Dine inananlar, dindarlar.
ehlidünya. Dünya adamı, ahireti düşünmeyen, dünyaya dalıp ahireti unutan.
ehlifen. Fen ilimleriyle uğraşanlar, bilim adamları.
ehligaflet. Gaflette olanlar, farkında olmayanlar, kul olduğunu hatırlamadan yaşayanlar.
ehlihak. Hak yolda olanlar, hakka uyanlar, iman yolunda yürüyenler, haklı olanlar.
ehlihal. İnandıkları manaları halleriyle yaşayanlar, ruhlarında hissedenler.
ehlihidayet. Hidayete erenler, iman yoluna girenler, müminler.
ehliiman. İmanlılar, müminler, inananlar.
ehlikalb. Kalben ileri gidenler, maneviyat yolunda ilerleyenler.
ehlikeyf. Keyfine düşkün olan, keyifli yaşamayı bilen.
ehlikitab. Semavi kitaplardan birine inanan ve tabi olanlar. Bilhassa Museviler ve İseviler.
ehlisalip. Haçlılar, Hıristiyanlar.
ehlisünnet. Peygamberimizin hak yolunda yürüyenler, inanışlarını, hayatlarını ona uyduranlar.
ehlivukuf. Bilirkişi, bir konuyu iyi bilen kimse.
ehliyet. Yeterlik, bir alanda ustalık, haklarını kullanma konusunda yetkili olma, bunu kanıtlayan belge.
ehlullah. Allah adamı, evliya, ermiş.
ehram. Mısır firavunlarının büyük mezarları, piramitler.
Ehriman. Ehrimen, ateşe tapan Mecusilerin kötülük tanrısı.
ehva. Hevalar, nefsin arzuları, istekler.
ehval. Korkular.
ehven. Daha aşağı, daha ucuz, daha hafif, daha zararsız.
ehvenüşşer. Kötü olan iki şeyden daha az kötü, zararı daha az olan.
eimme. İmamlar, önderler, öncüler, liderler.
ejder. Ejderha, pek büyük yılan. Efsanelerde geçen, ağzından ateş püskürten kocaman, korkutucu yaratık.
ekabir. Kebir olanlar, kibarlar, büyükler, ileri gelenler.
ekal. En kalil, en az.
ekalliyet. Pek az olma durumu, azınlık.
ekanim. Uknumlar, rükünler, asıllar, temeller.
ekarib. Yakın akrabalar, yakınlar, hısımlar.
ekber. en büyük, daha büyük.
Ekberiye. Muhyiddin Arabi adlı ermişin tarikatı, yolu.
ekberülkebair. Büyükler arasında daha da büyük olan. Büyük günahların en büyükleri.
ekdar. Kederler, bulanık ruh halleri, üzüntüler.
ekl. Yemek yeme.
eklektik. Eklektizmi benimseyen kimse, eklektizme uygun düşünce.
eklektizm. Kurulu felsefe akımlarından düşünceler alarak bunları bir araya getirip kendi felsefesini kurma tavrı, seçmecilik.
ekmel. En kemalde olan, mükemmel, tam, eksiksiz, kusursuz.
ekol. Bir düşünce üzerine kurulu okul, meslek, akım.
ekoloji. Canlıları yaşadıkları çevreyle birlikte inceleyen bilim dalı.
ekonomizm. Öbür etmenleri büyük ölçüde göz ardı ederek her meseleyi ekonomiye bağlayanların görüşü.
ekrad. Kürtler.
ekrem. Daha kerim, en saygın, en değerli, en fazla kerem sahibi.
ekser. en kesir, daha çok, çokluk.
ekseri. Ekseriyanın kısıltılmışı, çoğunlukla, çoğu zaman.
ekseriya. Ekseriyetle, çoğunlukla.
ekseriyet. Çoğunluk, çokluk.
ekspresyonizm. Sanat eserini sanatçının iç dünyasını dışarıya yansıtması olarak tanımlayan akım, anlatımcılık, dışa vurumculuk.
ekstra. Normalin üzerinde iyi. Belli bir tarifenin dışında olan, açıktan verilen.
ekstre. Hulasa, özet, hesap özeti.
ekva. Daha kavi, daha kuvvetli.
ekvan. Yaratılanlar, kevn aleminde olanlar, evren ve evrenin içindekiler.
ekvani. Yaratılanlarla ilgili, var edilenlerle cinsinden.
ekvator. dünyayı kuzey ve güney olmak üzere iki yarım küreye ayıran hayali çizgi, dünyayı tamamen saran en sıcak kuşak, en büyük enlem dairesi.
el. İsimleri belirli hale getiren ön ek. Kelimenin başına gelirse onu belirli kılar. Mesela ‘el-kitab’ belli bir kitaptır ama ‘kitab’ belirli olmayan herhangi bir kitaptır. Kelimenin ilk harfine uyarak er, es, eş, et diye de okunabilir.
el-aman. El-eman, ‘Eman diliyorum, güvende olmak istiyorum, teslim oluyorum, yardımını bekliyorum’ manasında söylenen bir söz. Dilimizde ‘bıktım, yeter, illallah senden’ manasında da kullanılır.
elan. Şu an, şimdi. Hala, şimdi bile.
elastik. Esnek, lastik gibi uzayıp kısalan, genişleyip daralabilen.
elbab. Akıllar. Ekseriyetle ‘ulülelbab’ biçiminde kullanılır ve ‘akıl sahipleri, akıllılar, düşünebilenler’ manasına gelir.
elbet. Elbette, kesinlikle, muhakkak, mutlaka, şüphesiz. Kesin hüküm ifade eden cümlelerde pekiştirme edatı olarak kullanılır.
elcevab. Karşılık, cevap. Eskiden dini bir meseleyi sorana cevap verilirken kullanılırdı.
elektrizasyon. Elektriklenmek. Mecazen, elektrik cereyanına çarpılırcasına heyecan duymak, sarsılmak, etkilenmek.
elem. Hissedilen acı, ızdırap, keder.
eleman. Bir bütünün her bir parçası, bir takım oluşturan şeylerin her biri, bir işte çalışanların her biri.
elemkarane. Elem duyarcasına, acılı bir biçimde.
elemnak. Elemli, acılı.
elestübirabbiküm. ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ anlamında ruhlara sorulan soru.
eleştiricilik. Akıl ve bilginin sınırlarını belirlemek üzere özellikle dogmacılık ve kuşkuculuk karşısında ortaya konulan felsefe yöntemi, tenkitçilik, kritisizm.
eleştirmen. Eleştiren, tenkit eden kimse, eleştiri yazarı.
elf. Bin, bin sayısı, bininci.
elfatiha. Fatiha Suresi. Hazır bulunanları Fatiha okumaya davet etmek için söylenir.
elfaz. Lafızlar, sözler, anlamın kılıfları, kapları.
elhak. Hakkın ta kendisi, hakikaten, gerçekten.
elhamdülillah. Hamd yani övgüler, şükürler, medihler Allah içindir.
elhannas. Kendini belli etmeden sinsice aldatan şeytan.
elhasıl. Hasılı, sözün kısası, özetle.
elif. Ülfet eden, alışan, alışkın. Kuran alfabesinin ilk harfi.
elifba. Kuran alfabesi, Kuran okumayı öğreten kitap.
elifiye. Elif harfiyle ilgili olan.
elim. Elemli, acı veren, üzücü, can yakıcı.
elimane. Elem verircesine, acılı bir biçimde.
elime. Elim kelimesinin tamlamalardaki biçimi, elem verici, üzücü, can yakıcı.
elinsaf. ‘İnsaf et, insafa gel, insafın nerede?’ manasında bir tabir.
elit. İleri gelen, seçkin, güzide, mümtaz.
elitizm. Bir toplumda, hemen her alanda ön plana çıkan, doğuştan getirdiği yetenekleriyle veya sonradan kazandığı birikimlerle seçkinleşen insan ya da grupların var olduğunu veya olması gerektiğini savunan yaklaşım ya da tavır. Halk yığınlarının kendini yönetecek yetenekten yoksun olduğunu, seçkinlere ihtiyacı bulunduğunu öne süren öğreti, seçkincilik.
eliyazübillah. ‘Allah’a sığınırım’ manasında bir kötülükten söz ederken söylenen bir tabir.
elkab. Lakaplar, unvanlar, takma adlar.
elmas. Değerli bir taş.
elsine. Lisanlar, diller.
eltaf. En latif, pek ince.
eltaf. Lütuflar.
elvah. Levhalar, tablolar, üstünde yazı ya da resim olan yüzeyler, manzaralar, görünüşler.
elvan. Levinler, renkler.
elveda. ‘İşte ayrılık!’ manasında ayrılıp giderken söylenen söz, özellikle uzun ayrılıklardan önce söylenir.
elyak. Daha layık, en uygun, pek münasip.
elyevm. Bugün. Hala, şimdi, halen.
elzem. Daha lüzumlu, çok gerekli, olmazsa olmaz.
elzemiyat. Daha gerekli olanlar, olmazsa olmazlar.
elzemiyet. Daha ziyade gereklilik, mutlaka lazım olma.
emam. Bir şeyin ön tarafı, önü.
eman. ‘Kullarına güven veren, korkulardan emin eden’ manasında ilahi isim.
eman. Emniyet, güven, güvenlik, korkusuzluk, rahatlık, bir tehlike gelecek diye korkmama. Bir kimseye söz, işaret veya yazı ile, mal ve can güvenliğinin emniyet altında olduğunu bildirmek.
emanat. Emanetler, tekrar alınmak üzere verilen şeyler.
emanet. Daha sonra alınmak üzere verilen şey. Terim olarak, insana yüklenen sorumluluk.
emaneten. Emanet olarak, geri alınmak üzere.
emanetullah. Allah tarafından emanet edilen.
emani. Temenniler, beklentiler, istekler, dilekler.
emarat. Emareler, belirtiler, izler.
emare. Belirti, bellik, işaret, ipucu, iz.
emaret. Emirlik, başkanlık, liderlik. Emir olan zatın makamı. Emir tarafından yönetilen yer.
emced. Daha mecid, daha şanlı, pek parlak, çok şerefli.
emel. Ümit besleme, beklenti, arzu, gelecek zamanlara dönük istek. Emel, reca ve tama ‘umma’ manasında ortaktırlar. Emel, sürüp giden ümittir, uzunca bir ummadır. Reca, mümkün olana bakar. Emel, mümkün olana da bakar, olmayana. Tama ise, elde edilmesi pek yakın olan için kullanılır. Reca, elde edilme süresi bakımından emel ile tama arasındadır.
Emevi. Emevilerden olan, Emevilerle ilgili, Emevi devleti.
Emeviler. Beni Ümeyye soyundan gelenler tarafından kurulan bir devletin adı.
emin. Emniyet edilen, kendisine güvenilen, güvenilir.
emir. Bey, başkan, lider, yönetici, bir topluma emir veren ve sözü geçen kişi. Kumandan, komutan.
emir. Buyruk, iş buyurma. Rütbece büyük birinin küçük birine ‘Şunu yap!’ ya da ‘Şunu yapma!’ demesi. Husus, olay, gerçek.
emirber. Emir götürüp getiren, emir eri, hizmet eri.
emirname. Emir fermanı, buyruk yazısı.
emirülmüminin. Müminlerin emiri, lideri, yöneticisi, komutanı.
emkine. Mekanlar, yerler.
emlak. Mülkler, taşınmaz mallar, ev, arsa, tarla gibi şeyler.
emmaba’d. Bundan sonra. Bir başlangıç hitabından sonra söylenir.
emmare. Emreden, emredici.
emn. Eminlik, güvenlik, korkusuzluk, gelecek zamanda kötü bir şey olacağını ummama.
emniyet. İnanma, güvenme, güven, itimat. Güvenlik, güvende olma, korkuyu gerektirecek bir durumun bulunmaması.
empati. Kişinin kendini bir başkasının yerine koyabilme yetisi. Bir kimsenin, muhatabı gibi hissedip düşünerek onu anlamaya çalışması.
emperyalizm. Gelişmiş ülkelerin zayıf ya da az gelişmiş ülkeleri ekonomik, politik ve kültürel bakımdan baskı altında tutması, onları egemenliği altına alması.
empirisme. Tecrübiye, görgücülük, deneycilik. Bilginin tek kaynağının görgüye dayalı deney olduğunu savunan felsefi akım, ‘görmediğime inanmam’ diyenlerin bakış açısı.
empoze. Bir fikri telkin etme, aşılama, ne yapıp edip kabul ettirme.
emr. Emir, buyruk, iş buyurma, buyurulan iş. Husus, olay, gerçek.
emraz. Marazlar, hastalıklar.
emred. Henüz bıyıkları, sakalları çıkmamış yeniyetme erkek.
emribilmaruf. doğru olan kurtuluş yollarını gösterme, dinin güzelliklerini anlatma, yayma, yayılmasına çalışma.
emrihak. Hakkın emri, Allah buyruğu. Ölüm.
emrivaki. İster istemez kabul edilmesi gereken durum, bir kimseyi önceden bildirmeksizin bir işi yapmaya mecbur etme, oldu bittiye getirme.
emri. emirle ilgili, emre ait.
emsal. Misaller, örnekler. Misiller, eşler, benzerler. Yaşıtlar, akranlar.
emsile. Misaller, örnekler.
emtar. Yağmurlar.
emtia. Metalar, mallar, ticaret malları.
emvac. Mevcler, dalgalar.
emval. Mallar, sahip olunan şeyler.
emvat. Mevtalar, ölüler.
emzice. Mizaçlar, huylar, karakterler.
enam. Belli bir kıstasa göre derlenmiş ayet ve sureler demeti. Yaratıklar, varlıklar. Koyun, keçi, sığır, deve cinsi hayvanlar.
enaniyet. Benlik duygusu, kendi olma durumu, kendi kendine olma yanılgısı, gurur, kibir. Bencilik.
enbiya. Nebiler, peygamberler, ilahi gerçekleri haber verenler.
encam. Nihayet, netice, son, bir işin sonucu.
encümen. Meclis, komisyon, komite. Bir konu üzerinde çalışmak üzere oluşturulan kurul.
endad. Nidler, benzerler, misiller, eşler.
endaht. Bir şeyi atma, özellikle silah atma.
endam. Bedenin boylu boyunca görünüşü, beden, vücut. Boy bos, kamet.
endaz. Kelimeye ‘atan, atıcı’ manası katan son ek.
endaze. Bez, kumaş ve benzeri şeyleri ölçmeye yarayan 65 santimlik ölçü.
ender. Pek nadir, çok az bulunan.
ender. İçinde.
enderun. İç, dahil. Kalp, gönül. Osmanlı saraylarında saray hizmetlerini gören kimselerin mekanı, bu tür hizmetleri yapacak kimselerin yetiştirildiği okul.
endişe. Kaygı, sebebi belli olmayan korku, keder veren merak, sıkıntıya sokan kuruntu.
endişedar. Endişeli, kaygılı.
Endülüs. İspanya’da hüküm sürmüş bir İslam devleti.
ene. Ben. Öznenin kendini başkalarından ayırmasına yarayan bireysel var olma bilinci. Dış dünyada gerçekliği olmayıp yalnız zihinde var olan kişi olma duygusu.
enelhak. Ben Hakk’ım. ‘Ben ilahi isimlerim tecellisinden ibaretim, aslında ben yokum bende tecelli eden Hak var’ manasında bir söz. Bir coşku anında kısaca söylenmesi sebebiyle maksat anlaşılamadı, söyleyen zat idam edildi.
enerji. Maddenin yapısında içkin güç, fiziki kuvvet. Gücünü harcama istek ve iktidarı.
enfa. Daha faydalı, daha nafi, pek yararlı.
enfal. Savaşta mağlup edilen düşmandan alınan mallar, ganimetler.
enfas. Nefesler, soluklar. Nefisler, canlar.
enfes. Pek nefis, çok hoş.
enfüs. Nefisler, ruhlar, canlar, yaşayanlar.
enfüsi. Kişinin kendisiyle ilgili, iç alemine ait, öznel, sübjektif. Nesnel olmayan. Bireyin duygularına ve düşüncelerine dayanan. İnsanın iç dünyasıyla ilgili olan.
engiz. Kelimeye ‘koparan, getiren, veren’ gibi manalar katan son ek.
engizisyon. Ortaçağdaki kiliselerin işkenceci mahkemeleri. Kilise, tüm bilginin kendinde olduğunu söyler, serbest düşünceyi engeller, düşünürleri ve bilim adamlarını baskı altında tutar, aykırı laf edeni yargılayıp cezalandırırdı.
engizisyonane. Kiliselerin engizisyon denilen işkenceci mahkemeleri gibi.
enhar. Nehirler, ırmaklar, akarsular.
enin. İnleme, inilti.
enindar. İnleyen.
enis. Kendisiyle ülfet edilen arkadaş, dost, yâr.
enkaz. Yıkıntı, yıkılmış şeyin artıkları.
enmuzec. Numune, örnek, model, misal, tip.
enne. Kesinlik bildiren ön ek. İnne diye de kullanılır.
ensab. Nesepler, soylar. Baba tarafından hısımlar.
ensac. Nesiçler, dokumalar, dokular.
ensaf. Nısıflar, yarılar, yarımlar.
ensal. Nesiller, soylar, kuşaklar.
ensar. Nusret edenler, yardımcılar. Medineli müminler.
enseb. En münasip, pek uygun.
enstrümantalizm. Düşünceler, yasalar ve kuramlar bir işlevi yerine getirdikleri, bir işe yaradıkları, insan hayatına bir katkı yaptıkları sürece anlamlıdırlar diyen felsefe akımı, aletçilik.
ente. Sen.
entelbaki. Sen bakisin, kalıcı olansın, silinip yok olmayansın.
entelektüalizm. Zihni, bilginin ve eylemin gerçek ilkesi olarak gören öğreti. Düşüncenin duygular ve irade karşısında önce ve üstün olduğunu öne süren anlayış.
entelektüel. Zihinsel etkinliğe yönelmiş, çok okuyan, çok bilgili, eleştiri gücü yüksek olan, topluma öncülük etmeyi kendine iş edinen kimse, aydın.
enteresan. İlgi çeken, alaka uyandıran, ilginiç.
entrika. Hile, gizli düzen, tertip, desise, dalavere, dolap çevirme.
enva. neviler, türler.
envaen. türler bakımından.
envar. Nurlar, ışıklar.
enver. Pek nurlu, çok parlak.
enzar. Nazarlar, bakışlar, görüşler.
epigraf. Kitabe, yazıt. Konuyu özetlemek üzere eserin ya da bölümün baş kısmına konan kısa yazı.
epistemoloji. Bilgi felsefesi, bilginin doğası, kapsamı ve kaynağı ile ilgilenen felsefe dalı. Neyi bilebilirim, nasıl bilebilirim, gerçek bilgiye erişmek için hangi aracı kullanmalıyım gibi sorulara yanıtlar arar.
eprimek. İyice yıpranmak. Kumaş ve benzeri nesneler için kullanılır.
eracif. Yalan sözler, uydurmalar.
erak. Pek rakik, pek ince, gayet yufka.
erazil. Reziller, yüzsüzler, alçaklar.
erbab. Rabler, tanrı kabul edilenler. Ustalar, bir işte becerikli kimseler.
erbain. Kırk. Manevi bir yola giren kişinin bir köşeye çekilip az yiyip, az uyuyup, az konuşarak geçirdiği kırk günlük riyazet süresi.
Ercuze. Hazreti Ali radıyallahu anhın ünlü şiiri.
ercuziye. Ercuze.
erdem. Ahlâki bakımdan her zaman ve sürekli olarak iyi olma eğilimi. İyi ve doğru eylemlerde bulunmaya yatkın olma durumu. Fazilet.
erguvan. Morumsu pembe renkte güzel çiçekler açan süs ağacı.
erham. En merhametli, daha merhametli.
erham. Rahimler, döl yatakları.
erhamürrahimin. Merhamet edenlerin en merhametlisi.
erike. Taht, padişaha özgü değerli koltuk.
erkam. Rakamlar, sayılar.
erkan. Rükünler, esaslar, temeller. İleri gelen kimseler. Bir bütünü meydana getiren ana parçalar. Usuller, yöntemler, kurallar.
erkanıharb. Savaş için özel olarak eğitilmiş kurmay subay.
erkanıharbiye. Kumanda heyeti, kurmay subaylardan oluşan heyet.
ervah. Ruhlar, canlar.
erzak. Rızıklar, azıklar. İleride tüketilmek üzere saklanan yiyecekler, zahire.
erzal. Reziller, utanmazlar, arsızlar, hayasızlar.
erzan. Ucuz, kolayca elde edilen. Uygun, layık.
erzel. Daha rezil, çok düşük, gayet alçak.
esabi. Parmaklar.
esad. Daha mesud, daha mutlu, en bahtiyar.
esadekallah. Allah mutlu etsin.
esadekümullah. Allah onlara saadet versin, mutlu etsin.
esah. En sahih, daha doğru, daha isabetli.
esalib. Üsluplar, anlatım biçimleri.
esami. İsimler, adlar.
esamm. İşitemeyen, sağır. Katı cisim, sert taş. Duyarsız.
esammane. İşitemeyen biri gibi.
esaret. Esirlik, tutsaklık, kölelik. Bir kimsenin başka birinin isteklerine boyun eğmesi, kendi özgürlüğü olmaması.
esas. Temel, kök, hakikat, öz.
esasat. Esaslar, temeller, kökler, özler.
esasi. Esasla ilgili, temel olana ilişkin.
esatir. Ustureler, uydurulmuş öyküler, efsaneler, mitoloji.
esbab. Sebepler, vasıtalar, vesileler, yollar, araçlar, bir sonucun meydana gelmesinde vasıta olan şeyler. Bu dünyada her eser sebepler, vesileler ve vasıtalarla yaratılır. Fakat hiçbir sebep neticeyi yaratacak ilme, iradeye ve kudrete sahip değildir. Sebepler perdesinin arkasında ilahi ilim, irade ve kudret vardır.
esbabperest. Sebepleri yaratıcı sanan kimse.
esbak. En sabık, daha da önce geçen.
esbat. Torunlar.
esdaf. Sadefler, inci kabukları. İçine kıymetli şeyler konulan kutular.
esdika. Sadıklar, doğrular, dürüst kimseler, sadakat gösterenler.
esed. Arslan.
esedullah. Allah’ın arslanı. Hazreti Ali’nin lakabıdır.
esef. Yapılmaması gereken, elde edilemeyen ya da elden gidenin ardından duyulan üzüntü.
esefa. ‘Esef olsun! Eyvah! Yazık!’ manasına gelir ve genellikle ‘Va esefa!’ şeklinde söylenir.
eser. İz, belirti. Bir emek sonucunda ortaya çıkan ürün. Yapı, kitap ve benzeri şeyler.
esfel. En sefil, en aşağı, en alçak.
esfelisafilin. Sefillerin en sefili, aşağıların en aşağısı.
eshab. Ashab, sahabiler. Sohbet arkadaşları.
esham. Sehimler, hisseler, paylar.
eshel. En sehil, daha kolay.
esile. Sualler, sorular.
esir. Tutsak, kendi iradesi başkasının elinde olan, özgürlüğü kısıtlanmış olan, savaşta teslim alınan kimse.
esîr. Uzayı dolduran ve yıldızların tarlası olan minnacık varlık. Yıldızların ışığını, güneşin ısısını ileten madde. Maddi varlıkların ana maddesi.
eskal. Ağır şeyler.
eslaf. Selefler, öncekiler.
eslah. Aslah, en salih, en iyi.
eslem. En salim, en selametli, çok sağlam.
esliha. Silahlar.
esma. İsimler, adlar.
esmai. İsimlerle alakalı, adlarla ilgili.
esmar. Semereler, meyveler, ürünler.
esmaülhüsna. En güzel isimler.
esmer. Rengi karaya çalan, koyu buğday tenli.
esna. Bir işin yapıldığı zaman, sıra, an, vakit, hengam.
esnaf. Sınıflar, kısımlar, bölümler, türler. Yaptıkları işe göre sınıflara ayrılan tüccarlar, zenaatkarlar. Hesabını bilen, çıkarını iyi gözeten kimse.
esnam. Sanemler, putlar, heykeller, ilah diye tapınılan şeyler.
espri. Bazen içinde mizah unsurları da barındıran ince manalı söz, nükte.
esra. Pek seri, çok hızlı, gayet süratli.
esrar. Sırlar, gizlilikler, gizli bilgiler, bilinmeyen anlamlar.
esrarengiz. Esrarlı, sırları olan, sırlı, gizemli.
esrarkeş. Esrar çeken, esrar adlı uyuşturucu maddeyi kullanan kimse.
esre. Kuran alfabesinde altına konduğu harfi ı ya da i okutan küçük çizgi.
esse. ‘Varlık’ durumundan farklı olarak ‘var olma’ eylemi için kullanılan Latince terim. Kimi Batı dillerinde ‘deneme’ türünün adı.
esselamüaleyküm. Selam sizin üzerinize olsun.
estağfirullah. Estağfurullah, ‘Allah’tan mağfiret dilerim’ manasında af dileme sözü. Bazen övgü ya da teşekkür karşısında tevazu ifadesi olarak kullanılır. Kimi zaman da ‘haşa, asla, katiyen’ anlamında ret sözü olarak söylenir.
ester. Katır.
estet. Estetikçi, güzellikten anlayan.
estetik. Güzelliği ve güzelliğin insandaki etkilerini konu alan felsefe dalı, bediiyat. Sanat ve güzelliğin nazari bilimi.
estetikçilik. Bir sanat ya da felsefe konusunu fayda ve hakikat kaygısından sıyrılarak sadece güzelliği için sevmek gerektiğini ileri süren anlayış.
esvab. Elbiseler, giysiler.
esvat. sesler, sesli sözler.
esved. Pek siyah, gayet kara.
eş’ar. Şiirler, manzum sözler.
Eşarilik. İslam dininde sünni geleneğe uygun itikadi mezheplerden biri.
eşbah. Benzerler.
eşca. En şeci, çok cesur, daha yiğit.
eşcar. Şecerler, ağaçlar.
eşedd. Pek şiddetli, çok çetin.
eşeff. En şeffaf, en saydam.
eşekk. Daha şüpheci, pek kuşkucu.
eşfa. En çok şefaat eden, istenenlerin verilmesi ya da suçların affı için en fazla aracılık eden.
eşfa. Pek şifalı, hastalıkların iyileşmesi için en iyi vesile.
eşfak. Pek şefkatli, gayet müşfik.
eşgal. Meşgul eden işler, uğraşlar.
eşhad. Şahitler, tanıklar.
eşhas. Şahıslar, kişiler.
eşhedü. Şahitlik ederim, tanık olurum.
eşhur. Aylar.
eşia. Şialar, taraftarlar, yardımcılar, bir şahsın yanında yer alıp ona yardım edenler.
eşirra. Şerliler, kötüler, kötülük edenler.
eşitlikçilik. Bütün insanların siyasal, toplumsal, yasal ve ekonomik yönden eşit olması gerektiğini savunan öğreti. Eşitlik, iki ya da daha fazla şeyin birbirine eşit olması, yasalar bakımından insanlar arasında ayrım bulunmaması durumudur.
eşk. Göz yaşı.
eşkal. Şekiller, biçimler. Kılıklar, görünüşler.
eşkıya. Şakiler, yol kesenler, haydutlar. Haydut, soyguncu, hırsız.
eşmel. En şamil, çok kaplayıcı, kapsamlı.
eşne. En şeni, pek çirkin ve kötü.
eşraf. Şerefliler, ileri gelenler, üstün nitelikleriyle öbür insanlardan ayrılanlar.
eşrar. Şerliler, kötüler, kötülük edenler.
eşrat. Belirtiler, nişanlar, alametler, bellikler.
eşratısaat. Kıyamet alametleri.
eşref. En şerefli, en saygın, üstün nitelikleriyle öbürlerinden ayrılıp daha yüksek yer edinen.
eşrefimahlukat. Yaratılanların en şereflisi, en saygını, insan.
eşribe. İçecek şeyler, içecekler.
eşvak. Şevkler, şiddetli arzular, istekler.
eşya. Şeyler, nesneler, varlıklar.
etba. Tabiler, bağlılar, uyanlar, boyun eğenler, söz dinleyenler.
etem. En tam, noksansız, eksiksiz.
etfal. Tıfıllar, yavrular, bebekler, çocuklar.
etıbba. Tabipler, doktorlar.
etik. Eylemlerin ahlaki kuramını oluşturan felsefe türü, ahlaki, ahlakla ilgili.
etime. Taamlar, yemekler, yiyecekler.
etka. Pek takvalı, günah işlemekten çok çekinen.
etkıya. Kendini günahtan pek fazla sakınanlar, bu konuda titiz davrananlar.
etraf. Taraflar, yanlar, yöreler.
etrak. Türkler.
etvar. Tavırlar, davranışlar, haller, durumlar.
evahir. Ahirler, sonlar, son zamanlar.
evail. Evveller, önceler.
evamir. Emirler, buyruklar.
evani. Kaplar, kapkacak türünde eşyalar.
evasıt. Vasatlar, orta hal ve vaziyetler, aşırılıklardan uzak durumlar.
evc. Doruk, zirve, bir şeyin tepe noktası.
evcibala. En yüksek yer, en yüce nokta.
evfak. Daha muvafık, en uygun.
evham. Vehimler, kuruntular. Nedensiz zan ve korkular, zarar ihtimali pek az olan bir şeyden etkilenip üzülmeler.
evham-alud. Vehimlere bulanmış, kuruntularla karışık.
evhamsaz. Kuruntular veren, merak ve kaygı uyandıran.
evkaf. Vakıflar, hayır kurumları, vakıf olarak verilen mallar.
evkat. Vakitler, belli zaman dilimleri, sınırları belli zamanlar.
evkemakal. Veya söylendiği gibi, nasıl söylenmişse öyle.
evla. Daha iyi, daha uygun, daha layık, tercihe şayan.
evlad. Veledler, çocuklar.
evlevi. Daha önce olan, en başta gelen.
evleviyet. Daha önce olma, en başta gelme, öncelikli olma.
evliya. Veliler, erenler, ermişler, Allah dostu kimseler. İş hususunda yetkili ve sorumlu kimseler.
evliyaullah. Allah dostu insanlar.
evrad. Bir tertibe göre devamlı okunan ayet, dua, zikir ve benzeri mukaddes kelimeler, virdler, zikirler.
evrak. varaklar, yapraklar, kağıtlar, belgeler.
evrenselcilik. Gerçekliğin ve doğruluğun ölçütü olarak tüm insanların onayını temele alan görüş, üniversalizm.
evride. Toplardamar, bulanık kanı akciğerlere getiren damarlar.
evsaf. Vasıflar, sıfatlar, özellikler, nitelikler.
evsat. Orta karar, orta halli, aşırılıklardan uzak olan.
evtad. Direkler, sütunlar, kazıklar.
evtar. Vitirler, tekler.
evvabin. Tevbe edip günahtan dönenler, devamlı ibadet edenler. Akşam ile yatsı arasında kılınan nafile namazlar.
evvel. ‘Her şeyden önce var olan, kendisinden önce varlık bulunmayan ve yaratıkların önceki hallerine de hükmeden’ manasında ilahi isim.
evvel. Önce, birinci, ilk.
evvela. İlk olarak, ilkin.
evvelbaba. İlk baba, her türün bir anda yaratılan ilk bireyi.
evvelemir. İlk iş, önce yapılması gereken.
evvelen. İlk olarak, ilkin, öncelikle.
evvelin. Evvelkiler, ilkler, öncekiler.
evzah. Daha vazıh, daha açık, gün gibi ortada.
evzan. Vezinler, ölçüler, tartılar.
ey. Hitap edatı. İlgi uyandırmak, dikkat çekmek, önemli sözler söyleyeceğini hissettirmek için konuşmanın başında söylenen söz. Türkçe ‘ey’ hitabına mukabil Arapçada ‘ya’ edatı kullanılır.
eyadi. Yedler, eller.
eyalat. Eyaletler.
eyalet. Bir ülke içerisinde kısmen özerk konumda olan, valiler tarafından yönetilen büyük il.
eyne. Nereye, nerede?
eynelmefer. Nereye kaçabiliriz?
eyniye. Mekanda bulunması sebebiyle birşeye ilişen nitelik.
eytam. Yetimler, babasız kalmış çocuklar.
eyvah. Kötü bir haber, olay ve durum karşısında hissedilen üzüntü, korku, panik, pişmanlık, esef , hayıflanma gibi duyguları ifade etmek için kullanılan kelime, yazık.
eyvallah. Allah razı olsun, teşekkür ederim. Peki, öyle olsun. Allahaısmarladık. Kabul ettim, teslim oldum.
eyvan. kasır, saray, köşk, büyük kabul salonu, büyük sofa.
eyyam. Yevmler, günler.
Eyyub. Hazreti Eyyub aleyhisselam. Hastalık ve belalara sabretmesiyle meşhur bir peygamber.
eyyühel. Ey!
eyzan. Böylece, bunun gibi, yine böyle, bu da böyle.
ez. ‘Den, dan’ manasında ön ek.
eza. Eziyet etme, sıkıntı verme, incitip üzme.
ezaf. Pek zayıf, çok dermansız, gayet güçsüz.
ezahir. Zehreler, çiçekler.
ezan. Yüksek sesle namaza davet okuması.
ezber. Zihinde tutma, bir sözü hafızaya alıp orada saklama. Hafızada tutulan bilgi. Hafıza, bellek.
ezcümle. Bunun gibi, bu cümleden olarak.
ezdad. Zıtlar, karşıtlar.
ezel. Başlangıcı olmama, sonradan meydana gelmeme, öncesizlik. ‘Ezel’i, geçmişten uzayıp gelen bir ip gibi tasavvur ederek zamanı bu ipin ucuna eklemek ve gelecekteki olaylara o düğüm noktasından bakmak hayalin bir oyunudur. ‘Ezel’ geçmişi, hali ve geleceği aynı anda gösteren bir aynaya benzer. Bizim için geçmiş ve gelecek olan olaylar ezel bakımından bir an gibidir.
ezeli. Başlangıcı olmayan, kendinden önce yokluk geçmemiş olan.
ezeliyet. Ezeli olma durumu, başlangıcı olmama.
ezhan. Zihinler.
ezhar. Daha zahir, pek ortada.
ezhar. Zehreler, çiçekler.
ezher. Pek parlak.
Ezher. Mısırda bulunan büyük bir üniversitenin adı.
eziyet. Büyük sıkıntı, cefa, işkence, incitme.
ezka. Pek zeki, üstün zekalı.
ezkar. Zikirler, anmalar, hatırlamalar.
ezkaza. Kaza olarak, kaza ile, kastetmeksizin.
ezkiya. Temizler, arınmışlar, günah kirlerinden yana pak olanlar.
ezkiya. Zeki kimseler.
ezlem. En zalim, en fazla haksızlık eden, çok kıyıcı.
ezman. Zamanlar.
ezmine. Zamanlar.
ezoterik. Sadece imtiyazlı sınıfa bildirilen ve başkalarına açıklanmayan bilgi demektir. Karşıtı, ekzoterik olup herkese açık bilgi anlamına gelir.
ezvac. Zevc ve zevceler, eşler, karı ile kocanın her biri.
ezvak. Zevkler, tatmalar, tat almalar, tatlı haller, hazlar.
ezyal. Etekler. Zeyiller, ekler, sonradan eklenen şeyler, bir yazının ek bölümleri.
f
faal. Faaliyette olan, işleyen, çalışan, aktif, etkin.
faalane. Faal biri gibi, çalışkanca, işleyerek, çalışmakla.
faaliyet. İşleme, çalışma, iş yapma, edip eyleme, etkinlik.
faalünlimayürid. İstediğini istediği gibi yapan, kendi iradesine göre faaliyet gösteren, tercihleri istikametinde iş gören.
fabl. Kahramanları hayvanlar olan, genellikle ibret dersi vermek için yazılan manzum, alegorik öykü.
facia. Pek acıklı olay, musibet, afet.
facir. Kötü işler yapan, günah işleyen, şehvette sınırı aşan.
facire. Kötü şeyler yapan kadın, günahkar kadın.
fadıl. Fazıl, fazilet sahibi, üstün nitelikli, erdemli.
fadl. Fazl, fazilet, üstünlük, erdem.
fahamet. Büyüklük, ululuk.
fahhar. Kendini çok öven, çok iftihar eden.
fahim. Büyük, ulu, yüce.
fahir. İftihar eden, övünen.
fahiş. Aşırı, sınırı aşmış.
fahişe. Dünyada cezayı ve ahirette azabı gerektiren çok çirkin davranış. Bir menfaat elde etmek için zina eden iffetsiz kadın, orospu.
fahişehane. Fahişe evi, para mukabilinde zina eden iffetsiz kadınların bulunduğu bina, genelev.
fahl. ileri gelen, üstün.
fahm. Kömür, karbon.
fahm. Büyük, ulu.
fahr. İftihar, övünme, böbürlenme.
fahrialem. ‘Cümle alemin kendisiyle övündüğü kimse’ manasında Peygamber Efendimizin sıfatı.
fahri. Karşılıksız, ücretsiz, para almaksızın. İftihar vesilesi olmak üzere verilen paye, unvan, makam.
fahriye. Divan şairlerinin kendilerini övmek üzere yazdıkları şiir, bölüm.
fahrüddeveran. Devirlerin övüncü, pek çok zamanların kendisiyle övündüğü kişi.
fahşa. aşırılıklar, çirkin ameller, günahlar. bozulmamış fıtratın nefret ettiği ve selim aklın kusurlu bulduğu şey.
fahur. Çok övünen, sürekli kendini öven.
faide. Fayda, yarar.
faidemend. Faydalanan, fayda elde eden, yararlanan.
faik. Daha üstün, benzerlerinin üstünde olan.
faikiyet. Üstünlük, benzerlerinin üstünde olma durumun.
fail. Yapan, işleyen, iş yapan, özne.
failimuhtar. Yaptıklarını kendisi istediği için yapabilen, yapmadıklarını da yine kendi iradesiyle yapmayan özne.
faiz. Paranın haram olan getirisi, riba.
faiz. Başaran, amacına ulaşan, murada eren.
fakat. Yokluk, bulunmama, hiç olmama.
fakd. Fakat, bulunmayış, olmayış, yokluk.
fakdülahbab. Ahbapların, dostların, sevilenlerin yokluğu, bulunmaması.
fakih. Fıkıh alimi, İslam hukukunu bilen kimse. Bir şeyi gereği gibi anlayan, ince anlayışlı.
fakihe. Yemiş, yaş meyve, çerez niyetine yenen yiyecekler.
fakir. Yoksul. Zekat vermesi gerekecek kadar malı ve parası olmayan.
fakirane. Fakir olana yakışır biçimde, yoksul biri gibi.
fakirizm. Ruhu kurtarmak için bedene eziyet etmek gerektiğini, bedenin tüm kötülüklerin kaynağı olduğunu savunan Hint felsefesi, bunun için çekilen eziyet.
fakr. Fakirlik, yoksulluk. Elindekilerin gerçek sahibi olmayan insanın sınırsız yoksulluğu. Kişinin, kendinde hiçbir varlık görmeyip her bakımdan yaratıcısına muhtaç olduğunu bilmesi.
fakrıhal. Yoksulluk durumu.
fakrpişe. Fakirlik yolunda.
faktör. Bir sonucu oluşturan unsurlardan her biri, etken.
fakülte. Birim, bölüm. Üniversitede bilim dalına göre ayrılmış bölüm.
fal. Uğur, talih. Belirti. Bazı nesnelere bakarak gelecekle ilgili haberler verme, kehanette bulunma.
falık. ‘Yarıp çıkararak, çatlatıp ortaya koyarak yeni eserler yaratan’ manasında ilahi isim.
falihayr. İyilik belirtisi, hayra alamet, uğurlu.
familya. Aile. Benzer özellikleri sebebiyle aynı sınıftan kabul edilen şeyler.
fanatik. Bir inanca, bir felsefeye, bir takıma körü körüne ve aşırı derecede bağlı kimse, hak yerine her ne olursa olsun kendi tarafını tutan.
fani. Son bulucu, silinip gidici, yok olup giden, gelip geçici olan.
faniyat. Faniler, gelip geçici şeyler.
fantastik. Hayal ürünü olan, gerçek olmayan, masalımsı.
fantaziye. Fantazya, yalandan gösteriş, boş debdebe, gereksiz şeyler.
fantezi. Bir sınırı olmayan hayal, gerçeklik kaygısı taşımayan kurgu. Tamamen hayale dayanan. Normalin çok ötesinde süslü olan.
fanus. Uzun ayaklı süslü fener. Bir ışık kaynağının etrafına geçirilen camdan mamül mahfaza. Hassas cihazların üstüne kapatmak için camdan yapılmış kapak.
Farabi. Aristo felsefesinin İslam aleminde yayılmasına yol açan ‘gezimci’ filozof.
Faraklit. ‘Hakkı batıldan ayıran’ manasında Peygamberimizin isimlerinden biri.
Faran. Mekke civarındaki dağlar.
faraza. Farzedelim ki, tutalım ki, diyelim ki, söz gelişi.
farazi. Farzedilen, var sayılan, bir konuyu anlamak veya anlatmak amacıyla var gibi ya da olmuş gibi kabul edilen.
faraziye. Tahmine dayanarak ileri sürülen fikir, ispat edilmemiş düşünce, varsayım.
farfara. Tantanacı, şamatacı, gürültücü, hafif meşrep.
farımak. Bezmek, usanmak, bıkmak.
fariğ. İşi bitirmiş, çekilmiş, bırakmış. Kenara çekilip rahat bir hayat yaşayan.
farik. Tefrik eden, ayıran, ayırt eden.
farika. Bir şeyi ayırt etmeye yarayan özellik, bir şeyin benzerlerinden ayrılmasını sağlayan nitelik.
faris. Ferasetli, anlayışlı, sezgi gücü yüksek.
farisi. Fars kavminden olan, İranlı. Fars kavminin dili, Farsça, İranlıların dili.
fariza. Kaçınılmaz ödev, boyun borcu, kesin bir delil ile belli olan ilahi emir, buyruk.
fark. Başkalık, bir şeyi öbürlerinden ayıran özellik.
farmason. Mason. ‘Masonluk’ denilen gizli örgütün üyesi. Dilimizde ‘İslam düşmanı, dinsiz, ahlaksız’ manasında da kullanılır.
Fars. İran topraklarında yaşayan, Farsça konuşan kavim, İran milleti, İranlı.
fart. Haddinden fazla oluş, aşırılık, sınırın ötesinde ya da berisinde olmak, izlenmesi gereken yolda ve olunması gereken halde olmamak, dengesizlik.
faruk. Tefrik edici, ayırt eden, ayırıcı, ayıran.
farz. Her müminin yapmakla yükümlü bulunduğu ilahi emir. Kesin bir delil ile belli olan buyruk.
farzetme. Bir meseleyi açıklamak, anlatmak, kanıtlamak üzere var olmamış bir şeyi var saymak, geçici bir süre için bir şeyi varmış gibi veya bir olayı olmuş gibi kabul etme.
farzıkifaye. Bazı müminlerin yapmasıyla yerine getirilmiş sayılan farz, ilahi emir.
farzımuhal. İmkansızı bir an mümkün sayma.
farziyet. Bir şeyin farz olması, mecburiyet, zorunluluk.
fasık. Hak yoldan ayrılan kimse, azgın, günahkâr.
fasıkımütecahir. açıkça günah işlemekten utanmayan, işlediği günahlarla övünen kimse.
fasıl. Bölüm, kısım, devre. Konu, mesele, iş. Yargılayıp hüküm verme. Mevsim.
fâsıl. Fasleden, ayıran, bölen, yargılayan, hüküm veren.
fasıla. İki şeyi birbirinden ayıran açıklık, ara, aralık. Zaman aralığı. Durup bekleme.
fasid. Fasit, bozulmuş, bozuk, kötü, yanlış.
fasih. Düzgün, açık, net söz ya da yazı. Bu niteliklere sahip sözleri söyleyen ya da yazan kimse.
fasih. Fesheden, bozan, iptal eden, sözleşmeyi ortadan kaldıran.
fasihane. Düzgün ve güzel bir söyleyişle.
fasile. Takım, aile. Familya.
fasl. Fasıl, ayırma, bölme, bölüm, mevsim.
fason. Terzinin belli bir modele göre kumaşa biçim vermesi. Sipariş üzerine belli bir modele göre yapılan seri imalat.
faş. Meydana çıkmış, sır iken aşikar olmuş, besbelli hale gelmiş.
faşist. Irka dayalı baskı rejimine taraftar olan kimse.
faşizm. Demokratik düzenin yerine ulusçuluğa dayalı bir baskı düzeni kurmak isteyen öğreti. Mussolini tarafından uygulanan rejim.
fatalizm. Kadercilik, yazgıcılık. Tüm varlıkların ve olayların yaratıcı tarafından önceden bilinmesi ve yazılması olgusuna yazgı ya da kader adı verilir. Bu tanımdan hareketle, ‘Madem yazgı var, madem Tanrı her şeyi biliyor, öyleyse insan özgür olamaz’ diyen, insan iradesini yok sayan görüşe ‘yazgıcılık’ denir. Kadere inanan düşünürler, kısaca şu yanıtı verirler: ‘Evet, kader vardır. Allah her şeyi ezelden biliyor. Fakat kullarını zorlamıyor. Çünkü dünya imtihan yeridir. Yanlış şıklar da işaretlenebilmeli ki imtihan tam olsun. İnsan kader defterinde yazılanları bilmez, özgürce seçim yapar. Bu nedenle yaptıklarından sorumludur.’
fâtır. ‘Fıtratları yaratan’ manasında ilahi isim. Fıtrat ise ‘kâinattaki her eserin ilk yaratılışı, sonradan kazanılmayan temel nitelikleri’ manasına gelir.
fatih. Fetheden, kapalı olanı açan, açıcı. Bir ülkenin, şehrin yönetimini ele geçiren.
Fatiha. Lügatte açan, açıcı demektir. Kuran’da birinci surenin ismidir. Fatiha Suresi ilahi kitabımızda anlatılan temel konuları ağaç yüklü bir çekirdek gibi içinde barındırır.
fatihane. Fatih birine yakışır biçimde, fetheden biri gibi, kapalı olanı açarcasına.
fatin. Zihni açık, kavrayışlı, kolayca anlayabilen, zeki.
fatinülasr. Yüzyılın en kavrayışlı kişisi.
faydacılık. Yararcılık, utilitarizm. Eylemleri ahlaki olup olmadıkları açısından değil de sonuçları bakımından değerlendiren öğreti. Yararlı olan iyidir tezini ileri süren, yararı en yüce amaç haline getiren felsefe. Tipik İngiliz felsefesi. Amerika’ya taşınınca kılık değiştirip pragmatizm adını aldı.
faysal. Kati hüküm, kesin karar. Kesmek, sona ermek.
fayton. Karşılıklı oturma yerleri olan, at ile çekilen binek arabası.
fazail. Faziletler, erdemler, üstün meziyetler.
fazıl. Faziletli, erdemli, üstün.
fazıla. Fazıl kelimesinin dişili, tamlamalarda kullanılan şekli.
fazih. Rezil, rüsvay. Yersiz, çirkin.
fazilet. Üstün nitelik, değer, meziyet, erdem.
faziletfuruş. Üstünlük taslayan, üstün biri gibi davranan.
faziletkar. Faziletli, üstün nitelikli, erdemli.
fazilet-meab. Üstün niteliklerin sığınağı olan kişi, çok erdemli kimse.
fazilet-perver. Fazileti seven, erdemden hoşlanan. Fazilet sahibi.
fazl. ‘Lütuf, kerem, meziyet, şeref, cömertlik ve benzeri güzel nitelikler bakımından üstünlük. Fazla.
fazli. Üstünlükle ilgili. Fazladan.
febiha. Ne ala, ne iyi, ne güzel.
febinaenalazalik. Buna binaen, buna dayanmakla.
fecaat. İnsana büyük acı veren üzücü durum, yürek parçalayıcı.
fecere. Facirler, günaha dalanlar, şehvetine yenilenler, sefihler.
fecet. acıklı hal, acı veren durum.
feci. Pek acıklı, can yakıcı, üzücü, trajik.
fecir. Fecr, tan atma zamanı.
fecr. Fecir, tan atma zamanı, tan kızıllğı. Gecenin sonu, sabahın başlangıcı olan zaman. Küfürden imana, günahtan sevaba, sıkıntıdan feraha çıkışın da simgesidir.
fecrikazib. Yalancı tan zamanı, bir süre görünüp sonra kaybolan geçici beyazlık.
fecrisadık. Doğru tan zamanı, yalancı tan vaktini izleyen tam karanlıktan sonraki beyazlık.
feda. Bir şey uğruna verme, gözden çıkarma, vazgeçme, adama.
fedai. Kendini feda etmeyi göze alan. Bir şeyi canı pahasına korumayı üstüne alan kimse.
fedakar. Fedacı, feda eden, adayan.
fedakarane. Fedakarca, feda edercesine.
federal. Bir federasyona bağlı olan.
federasyon. Müstakil devletlerin tek çatı altında toplanması, yetkilerinden bazılarını bir üst otoriteye bırakması sonucunda oluşan birlik.
fehim. Konuşulan sözden bir anlama çıkarma, anlama, kavrama.
fehm. Fehim, anlama.
fehmen. Fehim bakımından, anlama bakımından.
fehva. Mana, anlam.
fekahet. Kavrayışlı olma, anlayışlılık.
fekk. Tefrik etme, arasını açma, birini öbüründen ayırma.
felah. Tehlikelerden, korkulardan kurtulup umdukları güzelliklere kavuşma, muradına erme.
felahat. Tarımcılık, ekincilik, çiftçilik.
felak. Yarıp çıkan. Geceyi yaran sabah, tohumu yaran bitki, inkârı yaran iman, kısacası bulunduğu durumu yararak ortaya çıkan mahluklar.
felaket. Büyük zararlar veren, sıkıntı veren, üzen olay. Deprem, sel baskını, tufan gibi olaylar.
felaketzede. Felakete uğramış, başından büyük afetler geçmiş.
felasife. Felsefeciler, felsefe ile uğraşanlar.
felç. İnme, nüzul, vücudun tamamını ya da bir kısmını duyarsız hale getiren hastalık.
felek. Gök, gök cismi. Dünya, alem. Baht, talih.
felekiyyat. Gökyüzünü, gökteki cisimleri inceleyen bilim dalının eski adı.
felekiyyun. Gökbilimciler, gökyüzündeki varlıkları inceleyen bilim adamları.
felekzede. Feleğin sillesini yemiş, talihsiz, bahtı kara.
feletat. Falsolar, kişinin göründüğü gibi olmadığını belli eden tavırları.
fellah. Ekinci, tarımcı, çiftçi. Koyu esmer tenli kimse.
fels. bakır para, pul.
felsefe. Varlık, evren, hayat, bilgi, güzellik, ahlâk ve benzeri konularda ileri sürülen düzenli düşünceler. Bu düşünceleri derleyip toplayan bilim. ‘Hikmet’in düşünce yoluyla aranması. Felsefe, sevgi anlamına gelen ‘filia’ ile hikmet demek olan ‘sofia’ kelimelerinin birleştirilmesiyle ortaya çıkmış bir terim. ‘Filozofi’ diye de telaffuz edilir. ‘Hikmet sevgisi’ demektir.
felsefi. Felsefeyle ilgili, felsefe alanına giren, felsefe açısından yorumlanan.
fem. Ağız.
feminen. Kadınsı.
feminist. Feminizmi benimseyen kimse.
feminizm. Kadın ile erkek arasında ekonomik, siyasal ve toplumsal eşitliği savunan, cinsiyet ayrımcılığına karşı çıkan görüş.
fen. Matematik, fizik, kimya, biyoloji gibi ispata dayalı bilimlerin genel adı.
fenafilihvan. Kardeşlerinde fani olma, kardeşlerin varlığında erime, kendi nefsinin arzularını unutup kardeşlerinin isteklerini önemseme, onların nitelikleri sanki kendi nitelikleriymiş gibi memnun olma.
fenafirresul. Kendi isteklerini terk ederek peygamberde fani olma.
fenafişşeyh. Şeyhinde fani olma, kendi duygu ve düşünceleri yerine şeyhinin duygu ve düşüncelerini esas alma, adeta ölü yıkayıcının elindeki ölü gibi olma durumu, mutlak teslimiyet.
fena. Fanilik, gelip geçici olma durumu.
fena. Hoşa gitmeyen, kötü, çirkin, beğenilmeyen.
fenafillah. Allah’ta fani olmak, dünyayı kalben terk edip tamamen Allah’a yönelmek, Allah’ın emirlerini kendi arzularının önüne geçirmek, kendi benliğini Allah’ın varlığında eritmek.
fend. Fent, hile, desise, tuzak, dolap.
fennen. Fence, fen bakımından, bilim yönünden.
fenomen. Farkına varılabilen, algılanabilen varlık, görüngü, olay, nesne.
fenomenizm. Bilginin fenomenlerin yani görüngülerin bilgisiyle sınırlı olduğunu savunan akım. Yalnızca görünür olanların varlığını gerçek sayan, kendinde şey ya da nomen kavramlarının boş olduğunu öne süren öğreti, zahiriyye, görüngücülük.
fer’. Dal, budak. Bir asıldan ayrılan kolların her biri, ayrıntı. İkinci derecede olan şey.
fer. Parlaklık, aydınlık, ışıltı.
ferace. Kadınların dışarı çıkarken giydikleri, bütün vücudu kaplayan bir tür elbise.
feragat. Hakkı olanı bile istememe, terk etme, el çekme, özveri.
ferah. Arzu edilenin elde edilmesinden sonra gönülde oluşan lezzet, mutluluk, sevinç.
ferah. Bol, geniş, rahat, iç açıcı, aydınlık.
ferahnak. Ferahlı, sevinçli.
ferahyab. Ferah bulan, ferahlayan.
feraiz. Farzlar, yapılması dinen zorunlu emirler.
feraiz. Mirasçılar arasında mal paylaştırma ilmi.
feramuş. Unutma, hatırdan çıkarma.
feraset. Hemen anlama, çabucak kavrama, sezgi yoluyla anlama, işlerin iç yüzünü görebilme.
ferc. Yarık. Bacaklar arasındaki mahrem organ.
ferd. Fert, birey. ‘Bir, tek, eşsiz, benzersiz, kendine özgü nitelikleriyle apayrı’ manasında ilahi isim.
ferda. Ertesi gün, yarın.
ferdaniyet. Teklik, bir oluş, benzersizlik.
ferdenferda. Tek tek.
ferdi. Ferde ilişkin, bireysel, belli birine özgü.
ferdiyet. Birlik, teklik. Bir kimseyi başkalarından ayıran nitelik. Evliyalıkta manevi bir makam, bir velinin başka velilerin hükmü altında olmaması.
ferec. Sıkıntıdan sonra gelen rahatlık, kolaylık, sevinç.
ferh. Kuş yavrusu, civciv. bitkilerin diplerinde çıkan filiz.
ferhan. Ferahlı, sürurlu, sevinçli, şad olmuş, gönlü şen.
feri. Esasa değil ayrıntıyla ilgili, ayrıntıya ilişkin, asıl olmayan, uzantı.
ferid. benzeri bulunmayan tek, eşsiz.
feride. Eşsiz, nadir bulunan tek inci.
ferik. Tümen kumandanı, korgeneral. Kümes hayvanının civcivlik evresini geride bırakmış yavrusu.
ferikiyet. Ferik olma durumu.
ferişte. Melek. İyi huylu, güzel kişi.
ferma. Sonuna geldiği kelimeye ‘buyurucu, buyuran’ anlamı katan kelime.
ferman. Kesin emir, hüküm, bildiri. Padişahın buyruklarını bildiren belge.
fermanber. Ferman alan, ferman götüren, emri yerine getiren.
ferr. Kaçıp geri çekilme, kaçma.
ferruh. Uğurlu, bereketli, mutlu, sevinçli.
fersah. Yaklaşık beş kilometrelik uzaklık ölçüsü.
fersude. Eskimiş, yıpranmış, bozulmuş.
ferş. Döşeme, yayma, serme. Yere serilen yaygı. Zemin, döşeme, yer.
feryad. Feryat, çığlık, yüksek sesle bağırma, figan. İmdat isteme, yardım dileme.
ferzend. Erkek çocuk, evlat, oğul.
ferzendane. Evlada yakışır biçimde.
fesad. Fesat, yıkma, bozma, çürütme, yozlaştırma. Kargaşa, karışıklık, kötülük. Karşıtı salahtır.
fesadat. Fesatlar, bozukluklar, karışıklıklar.
fesahat. Yazılan ya da söylenen sözün hem anlam hem de lafız bakımından düzgün, güzel, açık, net, duru olması, dilin alışılmamış, söylenmesi güç, kusurlu kelimelerden, cümlelerden uzak olması.
fesh. Fesih, bozma, kaldırma, sözleşmeyi iptal etme, hükümsüz bırakma.
fesl. Ek yeri. Hak söz.
fesübhanallah. Allah sübhandır yani bütün noksanlıklardan uzaktır ve bütün mükemmel sıfatların sahibidir.
feşan. Kelimeye ‘saçan’ manası katan ek söz.
fetanet. Zihin açıklığı, çabuk kavrayış, zekilik, akıllılık.
fetebarekallah. Allah mübarek etsin, bereketli kılsın, bolluklar versin.
feteva. Fetvalar, çeşitli konularla ilgili dini hükümler, meselelerin dini açıdan cevapları.
feth. Fetih.
fetha. Harfi a ya da e okutan küçük çizgi, üstün de denilen hareke.
fetih. Kapalı olanı açma, ele geçirme. Bir şeyi ortaya çıkarmak için bir diğerini ortadan kaldırma.
fetiş. Doğaüstü bir gücü ve etkisi olduğuna inanılan canlı ya da cansız nesne, tapıncak, put, heykel. Uğur getirdiğine inanılan nesne. Özel önem atfedilen nesne ya da organ. Tapınırcasına sevilen şey ya da kimse.
fetişizm. Fetişçilik, puta tapıcılık, ilkel kavimlerdeki tapınma biçimleri. Sadece belli nesnelerle birlikteyken zevk duyma biçiminde kendini gösteren cinsi sapıklık.
fetk. Yarma, ayırma, yarıp ayırma.
fetret. İki olay arasındaki kesinti zamanı. İki peygamber arasındaki bulanık devir. İki hükümdar arasında geçen karışıklık dönemi.
fettah. ‘Her şeye layık bir şekil açan ve görünüş kazandıran’ manasında ilahi isim.
fettahiyet. Her şeye layık bir şekil açma ve suret verme fiili.
fettan. Fitneci, karıştırıcı. Kendine hayran eden, cilveli, cazibeli kimse.
fetva. Bir mesele hakkında dinin hükmünü soran kimseye verilen bilgi.
fevaid. Faydalar, yararlar.
fevasıl. Fasıllar, bölümler, aralar, aralıklar, bölmeler.
fevatih. Fatihalar, başlamalar, açmalar.
fevc. Bölük, takım, grup.
feveran. Kaynayıp fışkırma. Coşup kaynama.
fevk. Bir şeyin üstü, üst taraf, yukarı. Karşıtı, taht.
fevkalade. Her zaman olagelenin üstünde, alışılmışın üzerinde, olağanüstü.
fevkalbeşer. İnsan üstü.
fevkaniyet. Üstünlük, üstünde olma.
fevkıyet. Üstünde olma durumu.
fevri. Düşünmeden, düşüncesizce, birdenbire söz ya da yapılan hareket.
fevt. Bir şeyin bir daha ele geçmeyecek biçimde yitirilmesi, elden çıkması. Ölüm.
fevz. Kurtuluş, esenlik. Zafer, başarı.
fevza. Kargaşa, anarşi, karmaşa.
fevzaiara. Düşüncelerin karmakarışık olması, fikir hayatında meydana gelen kargaşa.
fey. Müslümanların savaşmaksızın elde ettikleri ganimet, aldıkları vergi.
feyaacaba. Hayret doğrusu!
feyalilaceb. Ne ilginç! Ne kadar da ilgi çekici! Hayret doğrusu!
feya. Ey! Yahu!
feyezan. Coşup taşma, haddinden fazla olma. Bolluk, coşkunluk, taşkınlık.
feyezani. Feyezan gibi, gürül gürül akarcasına.
feyiz. Bolluk, bereket, manevi gıda, ilim, nur gibi güzel şeylerin ruha, kalbe akması.
feyizaver. Feyiz veren, bereket ve bolluk getiren.
feyizdar. Feyizli, gür, bol.
feyizkar. Feyizli, gür, bol.
feyizyab. Feyiz alan, feyiz bulan.
feylesof. Filozof, felsefe ile uğraşan kişi, düşünür. Bilgiyi seven, hikmet sevdalısı.
feylesofane. Filozofça, filozof gibi.
feylule. İkindiden akşama kadar olan mekruh uyku.
feyyaz. Feyzi bol bol veren, iyi ve güzel şeyleri bol bol akıtan, bereketli.
feyz. Feyiz, bolluk, bereket, manevi gıda, ilim, nur gibi güzel şeylerin ruha, kalbe akması.
feza. Kelimeye ‘artıran, çoğaltan’ manası katan son ek.
feza. Uzay, yıldızları içinde barındıran uçsuz bucaksız alem.
fezail. Faziletler, üstün nitelikler, erdemler.
fezayih. Rezaletler, alçaklıklar, edepsizlikler.
fezleke. Hulasa, özet, sözün özü, icmal.
fıkarat. Fıkralar, kıssalar, küçük hikayeler.
fıkdan. Yokluk, bulunmama, olmama.
fıkh. Fıkıh.
fıkıh. Konusu İslam dininin yasaları olan ilim dalı. İslam hukuku.
fıkra. Bir düşünceyi fazla ayrıntıya girmede etkili biçimde anlatan kısa yazı. Nükteli küçük hikaye, güldürürken düşündüren kısa öykü.
fırak. Fırkalar, partiler, bölükler, gruplar.
fırakıdalle. Sapkın fırkalar, sapık görüşlü kimseler.
fırancala. Kaliteli undan yapılmış uzun ve ince bir ekmek türü.
fırfıra. Topaç, dönüp duran top.
fırka. Bölük, grup, taife, topluluk, hizip. Parti
fırkainaciye. Kurtuluş fırkası, cehennemden kurtulacağı bildirilen fırka, ehlisünnet müminler.
fırsatçılık. Uygun fırsatlardan kişisel çıkar sağlama amacıyla yararlanmaya çalışma eğilimi, oportünizm. Kesin ve değişmez ilkeleri olmayan, durum ve koşullara göre kendisine en elverişli görünen fikirleri ve kararları benimseyen kişinin tutumu.
fırtına. Şiddetli rüzgar, korkutucu dalgalanma.
fısk. Haktan sapma, sınırı aşma, doğru yoldan ayrılma, günahtan sakınmama, inanmama ya da inancının gereklerini yerine getirmeme.
fışkı. Hayvan dışkısı.
fıtnat. Yaradılıştan gelen iyi anlama kabiliyeti, uyanık zihin.
fıtr. İftar etme, oruç açma.
fıtra. Fitre, zenginlerin ramazan ayında fakirlere vermekle yükümlü oldukları para ya da mal.
fıtrat. Yaratılış, yaratılıştan gelen özellik, sonradan kazanılmayan temel nitelik.
fıtraten. Yaradılışça, yaradılış bakımından.
fıtri. Yaradılışla ilgili, yaradılışa uygun, yapay olmayan.
fizamanina. Zamanımızda.
fi. ‘İçinde, içine, hakkında, üzere, dair’ manasında ön ek.
fiat. Fiyat, bir malın para olarak pahası, alıcı ile satıcı arasında uzlaşmaya varılan para miktarı.
fidda. Gümüş.
fideizm. Dini konuların akıl yoluyla kanıtlanamayacağını fakat onlara iman edilebileceğini, inancın akıldan üstün olduğunu savunanların görüşü, imancılık, inancılık.
fidye. Esaret ve benzeri sıkıntılı bir durumdan kurtulmak için ödenen kurtuluş bedeli. Bir şeyin yerine geçmek üzere verilen bedel. Mesela, oruç tutmayan ve kaza etmeye de sıhhati uygun olmayan kimse fidye verir.
figan. Feryat, ağlayıp sızlama, çığlıklar savurarak acısını dile getirme.
figür. Resim, şekil, biçim.
figüran. Tiyatro oyunlarında, sinema filmlerinde ayrıntı düzeyinde roller alan, boşluk dolduran kimse. Bir işte önemli katkısı olmayan silik durumdaki kişi.
fihinazarun. Bir bakmak lazım!
fihrist. Kitabın konularını liste halinde gösteren bölüm, içindekiler listesi.
fihriste. Fihrist.
fihristevari. Fihriste gibi, listeye benzeyen.
fihristiyet. Fihriste olma hali.
fiil. Eylem, yüklem, iş.
fiilen. Fiille, iş ile. Yalnız düşünce halinde değil, eyleme dönüşmüş bir biçimde.
fiili. Eylem halinde, fiille ilgili.
fiiliyat. Fiiller, eylemler, işler.
fikir. Düşünce, düşün. İnsana özgü olan düşünme faaliyetinin ürünü olan şey.
fikr. Fikir, düşünce.
fikren. Fikirce, düşünce bakımından, düşünce yoluyla.
fikret. Fikretme, düşünme ya da düşünülen konu.
fikri. Fikirle ilgili, düşünce ile alakalı.
fikrisabit. Değiştirilemeyecek biçimde zihne yerleşmiş düşünce, saplantı.
fikriyat. Bir kişinin ya da topluluğun fikirlerinin tamamı, düşüncelerinin tümü.
filan. Söylenmeyen isimlerin yerine kullanılan kelime. ‘Falan filan’ biçiminde kullanılır.
filasl. Aslı üzere, aslında.
filcümle. Bütünüyle, tamamen.
fildişi kule. Alfred de Vigny adlı şairin, sanat çevrelerinden uzaklaşarak uzun süre içine kapandığı beyaz şatoya verdiği ad. ‘Fildişi kulesine çekilmek tabiri’ buradan doğdu. Sanatçılar arasından ya da toplumdan uzaklaşıp kendi köşesine çekilenler için kullanılır oldu.
filhakika. Hakikaten, gerçekten.
filmaksad. maksatla, maksat üzerine, amaçla.
filo. Bir grup savaş gemisinden oluşan deniz kuvveti. Gemilerden oluşan kervan.
filoloji. Dil bilimi, konusu dil ve o dile özgü belgeler olan ilim dalı.
filozof. Hikmeti seven, felsefeci, felsefi düşünceler üreten, bilge kişi, düşünür.
filvaki. Hakikaten, gerçekte, doğrusu, olduğu gibi, olan gibi.
firak. Ayrılık, ayrı düşme, ayrılma, hicran. Karşıtı ‘visal’dir.
firar. Kaçma, bir yerden izinsiz ayrılma, hızla gidip uzaklaşma.
firari. Firar etmiş, kaçmış olan, kaçak.
firaset. feraset, sezgi yoluyla anlama, işlerin iç yüzünü görebilme.
firaş. Döşek, yaygı, sergi.
Firavn. Firavun.
Firavun. Eski Mısır mülkünün kendini ilah gibi gören zalim tiranı. Firavun, aslında hakan, sultan, padişah gibi bir cins isimdir. Bu kelime küçük harfle yazılarak kibirli, benci, zalim kimseler için de kullanılır.
firavunane. Firavun gibi, azgınlık ve sapkınlık edercesine.
firavuncuk. Küçük bir firavun, kendi oylumu oranında firavun gibi davranan, azgınlık ve sapkınlık eden.
firavuniyet. Firavunluk.
firavunmeşreb. Firavunu örnek alan, firavun gibi davranan.
firdevs. Sekiz cennetten biri, cennette altıncı kat.
firdevsi. Firdevs cenneti gibi.
firengi. Frengi, Batı dili. Batı ile ilgili. Fransa kökenli olan, Fransızlara özgü.
firengi. Frengi, temasla bulaşan tehlikeli bir hastalık.
firengistan. Frengistan, Batı ülkesi, Batılıların yeri, Avrupa.
firenk. Frenk, Batılı, Avrupalı.
firenkmeşreb. batılıların yolunda giden, onları kendine örnek alan.
firenkmeşrebane. batılıların izinden gidercesine.
firkat. Ayrılık, ayrılma, firak, hicran.
firuz. Uğurlu, mutlu.
firuze. Takı yapımında kullanılan açık mavi, kıymetli bir taş.
fisal. Fasledilenler, ayrılmış olanlar.
fisebilillah. Allah yolunda, sadece Allah rızası için.
fissanat. Sanat içinde, sanatta.
fistan. Süslü ve çok renkli kadın elbisesi.
fit. Birini başkası aleyhine kışkırtmak izin söylenen söz, fitne sözü.
fiten. Fitneler.
fitne. Karışıklık, kargaşa, anarşi. Esasen fitne kendisiyle insanın iyi ya da kötü hali ortaya çıkartılan şeydir. Terim olarak, imtihan vesilesi, sınama aracı manasında kullanılır. Nitekim, altının halis mi, katkılı mı olduğunu anlamak için yakılan ateşe de fitne derler.
fitneengiz. Fitne saçan, bozup karıştıran, karmaşa meydana getiren.
fitre. Ramazanda zenginlerin kendileri ve bakmakla yükümlü bulundukları kişiler adına fakirlere vermeleri gereken para, mal.
fiyat. Bir şeyin para cinsinden karşılığı, değeri, ederi, pahası.
fizar. Ağlayıp inleme.
fizik. Madde ile enerjinin etkileşimi sonucunda cisimlerin kimyevi yapısı bozulmadan biçim, durum ve hareketlerinde oluşan değişmeleri inceleyen bilim dalı.
flama. Üzerinde bir kuruma ya da gruba özgü semboller bulunan küçük bayraklara verilen ad.
fobi. Belirli nesne, durum ya da kimseler karşısında duyulan ve önlenemeyen yersiz, mantık dışı korku.
fodul. Haddini bilmeyen, kendini olduğundan fazla gösterip üstünlük taslayan.
folklor. Halk bilgisi, halkın kültürel özelliklerini, halk tarafından üretilen eserleri inceleyen, bunlardan hükümler çıkarmaya çalışan bilim dalı.
fonetik. Ses bilgisi.
fonoğraf. Sesi kaydetip istendiği zaman tekrarlayan alet, teybin eski hali.
font. Bir içinde dondurularak elde edilen dökme demir. Basım ve yayın işinde harf karakteri.
form. Biçim, şekil, suret. Bir şeyin olması gereken en uygun durumu. İçinde sorular bulunan basılı kağıt.
forma. Biçim, şekil, suret. Bir meslek, okul veya takıma özgü tek tip elbise. Kitap basımında bir tabaka kağıda basılan, genellikle on altı sayfa olan bölüm.
formalizm. Bilgi ve ahlak felsefelerinde, biçime büyük önem veren, doğruların biçimsel olduğunu söyleyen, tüm açıklamaların mantıksal yani soyut olarak yapılmasını öngören, bir şeyin niteliği ve gerçek değeri üzerinde durmayan öğreti, şekilcilik, biçimcilik.
format. Uyulması gereken şekil, biçim.
formatlamak. Forma sokmak, biçim vermek, biçimlendirmek.
forsa. Eskiden gemilerde kürek çekmeye mahkum edilen esir.
forum. Romalılar zamanında konuşma, tartışma, tören ve benzeri etkinliklerin yapıldığı meydana verilen ad. Belirli bir meselenin konuşulup tartışıldığı, dinleyicilerin de söz alabildikleri toplantı.
fosil. Eski zamanlarda toprak tabakalarına gömülerek adeta taşlaşmış bitki ve hayvan kalıntıları.
foya. Daha parlak görünsün diye takı yaparken elmasın altına konan ince metal. Hileli parlaklık, aldatıcı süs.
Fransavi. Fransa ile ilgili, Fransızca.
frapan. Göz alıcı, hemen göze çarpan, çarpıcı.
frengi. Batı ile ilgili, Avrupalılara özgü.
frengi. Ekseriyetle cinsel temas sonucu bulaşan tehlikeli bir hastalık.
frengistan. Batı ülkeleri, Avrupa.
frenk. Batılı, Avrupalı, Fransız.
frenkmeşreb. Avrupalıları kendine örnek ve rehber kabul edip onların ardınca giden.
fresk. Sulu boya ile duvar resmi yapma yöntemi, bu yöntemle yapılan resim.
fuad. Fuat, kalp, gönül, yürek.
fudala. Fazıllar, üstün nitelikli kimseler.
fuhş. Fuhuş.
fuhşiyat. Fuhuşlar, ilahi yasalara, ahlaka, edebe aykırı çirkin, haram söz ve davranışlar, zina ve benzeri büyük günahlar, namussuzluklar.
fuhul. En üstünler, ileri gelenler, öne çıkanlar.
fuhuş. İlahi yasalara, ahlaka, edebe aykırı çirkin, haram söz ve davranış. Zina, nikahsız cinsel ilişki, namussuzluk.
fukaha. Fakihler, fıkıh alimleri, İslam hukukunu bilen kimseler, dinin uygulamaya dönük hükümlerinde uzman olan bilginler.
fukara. Fakirler, yoksullar. Fakir, yoksul.
furkan. Hakkı batıldan, gerçeği yalandan, iyiyi kötüden ayıran. Son ilahi kitabın isimlerinden biri.
furya. Beklenmedik biçimde bolluk, çokluk.
fusaha. Fasihler, düzgün ve güzel konuşanlar.
fustat. Kıldan yapılan büyük çadır.
fusul. Fasıllar, mevsimler. Bölümler, aralar, aralıklar.
fuzla. En faziletli, en erdemli, en üstün.
fuzuli. Fazladan, fazlalık, yersiz, gereksiz. Büyük bir divan şairinin takma adı.
fuzuliyane. Fuzuli olarak, yersiz ve gereksiz bir biçimde.
füccar. Facirler, günahkârlar, taşkınlık edenler, Allah korkusu duymayarak günah işleyenler.
füceten. Birdenbire, aniden, birden.
fücur. Namusları çiğneme iştahı, şehvette taşkınlık, ahlaka aykırı yaşama.
fülus. Felsler, değeri düşük bakır paralar.
fünun. Fenler, bilimler. Hünerler, marifetler.
fürce. Yarık, aralık, açıklık, girecek yer, medhal. Feraha çıkma, sıkıntıdan kurtulma.
fürkan. furkan, ayıran.
fürs. Fars halkından olanlar, Farsça konuşanlar.
füru. Dallar, kollar, ayrıntılar, bir asıldan türeyenler. Bir kimsenin çocukları, torunları.
füruat. Dallar, kollar, ayrıntılar. Bir asıldan türeyenler. Dini hükümlerin ayrıntıları, imana nispeten ikinci derecede önemli bazı dini hükümler.
füruğ. Nur, ışık, parlaklık, aydınlık.
füruş. ‘Satan, taslayan’ manasında son ek.
füruş. Ferşler, döşemeler, yaygılar, sergiler.
füruzan. Parlak.
füseha. Gasihler, güzel ve düzgün konuşanlar.
füsuk. Fısklar, haktan sapmalar, doğrudan ayrılmalar, sınırı aşıp günahlara dalmalar.
füsun. Görenin aklını başından alan büyüleyici güzellik, büyü, efsun.
füsunkar. Büyüleyici, aklı baştan alıcı.
fütuh. Fetihler, açmalar, açışlar. Zaferler, başarılar.
fütuhat. Fütuhlar, fetihler, açmalar, açışlar.
fütur. Bezginlik, gevşeklik, usanç.
fütürizm. Gelecekçilik, sanatta, edebiyatta, geçmişe sırt çevirip tamamen geleceğe bakmak gerektiğini savunan akım.
fütüvvet. Delikanlılık, mertlik, adamlık, insanlık, soyluluk. İhsan, ikram, cömertlik.
füyuz. Feyizler, gürül gürül akmalar, akışlar. İlim, nur, marifet gibi güzel şeylerin ruha, kalbe, gönüle akması.
füyuzat. Feyizler, manevi gıdalar.
füzulat. Yersiz, gereksiz ve faydasız şeyler.
g
gabavet. Kıt akıllılık, kalın kafalılık, bönlük, anlayışsızlık.
gabi. Kıt akıllı, kalın kafalı, bön, anlayışsız.
gabit. Çukur yer.
gabn. Alım satımda hile, aldatma, haksız kar elde etme. Fiyatın malın değerinden çok fazla olması.
gadab. Gazap, öfke, kızgınlık.
gadabiye. Gazap hissi, gazapla ilgili, öfkeye ilişkin, gadab kelimesinin tamlamalarda kullanılan dişil hali.
gaddar. gadr eden, vefa göstermeyen, sözünde durmayan. Haksızlık eden, zalim, acımasız, insafsız, merhametsiz.
gaddarane. gaddarca, acımasızca.
gadr. Haksızlık, vefasızlık, sözde durmazlık, acımasızlık, zalimlik, insafsızlık.
gaf. Yersiz söz ya da davranış, pot, falso.
gaferehullah. ‘Allah mağfiret etsin, günahlarından arındırsın’ manasında dua.
gaffar. ‘Bol bol mağfiret eden, günahlardan arındıran’ manasında ilahi isim.
gafil. Gaflette olan, farkında olmayan, habersiz, uyanık olmayan. Kulluk şuuruna ermeyen, bu dünyada niçin yaşadığından habersiz kimse.
gafir. Mağfiret eden, günahtan arındıran, gafur.
gafir. Kalabalık, sayılamayacak kadar çok olan. Bir şeyi örten, etrafını kuşatan.
gaflet. Dalgınlık, habersizlik, dalıp gitme, boş bulunma, olup biteni sezmeme, kul olduğunu unutma, başına gelecekleri önceden düşünmeme.
gafletkarane. Gaflet edercesine, kul olduğunu unuturcasına.
gafletpişe. Gaflet yolunda, olup biteni sezmeden yaşama yolunda.
gafûr. ‘Kullarını günahlardan arındıran’ manasında ilahi isim.
gahbagah. Zaman zaman, vakit vakit, arada sırada.
gah. ‘Kah’ diye de kullanılır. ‘bazen öyle, bazen böyle’ gibi cümle kalıplarında ‘bazen’ yerine kullanılır. Farklı zamanlarda farklı işler yapmayı dile getirir.
gah. Yer ve zaman bildirmeye yarayan son ek.
gai. Gaye ili ilgili.
gaib. Duyularla hissedilemeyen, görünmeyen, gizli.
gaibane. Bizzat muhatap olmaksızın, doğrudan kendisine hitap etmeksizin, görmeksizin.
gaile. Üzüntü veren durum, halli zor mesele, içinden çıkılması güç olay.
gala. Kıtlıkla gelen pahalılık.
galat. Karıştırmak suretiyle yanılma, hata etme. Hatalı, yanlış, kusurlu.
galatat. Karıştırmak suretiyle yanılmalar, yanlışlar.
galatıhis. Duygu yanılması, yanlış hissetme, yanılsama.
galebe. Mücadelede galip gelme, yenme, üstün gelme.
galeri. Sanat eserlerinin sergilendiği yer. Bir bina katında bölümden bölüme geçmeye yarayan geniş geçit.
galeyan. Kaynayıp coşma, yerinde duramama, taşkınlık.
gali. Haddinden fazla pahalı, gayet değerli.
galiye. Gali kelimesinin tamlamalarda kullanılan biçimi. Bazı batıl mezheplerin aşırıya kaçan, taşkınlık eden mensupları.
galib. Galip, hasmına üstün gelen, rakibini yenen.
galiba. Görünen o ki, sanılır ki, tahminen, çoğu zaman, çoğunlukla.
galibane. Galip olana, üstün gelene yakışır biçimde.
galiben. Çok zaman, ekseriyetle, üstün gelerek.
galibi. Galip biçimde, üstün gelene özgü.
galibiyet. Üstün gelme, yenme.
galiz. Kaba, çirkin, sert, incitici, nezaket dışı, edebe aykırı.
gam. Üzüntü veren kapalı ruh hali, iç darlığı, tasa, kaygı.
gamgama. Haykırı, nara. Dalgalı denizden gelen yüksek ses.
gamgin. Gamlı, tasalı.
gamız. Kolay anlaşılamayan, derin, müphem, açık olmayan.
gamıza. Kolay anlaşılmayan nitelik, anlaşılması güç olan.
gammaz. Birinin ayıplarını arayıp gizlice şikayet eden, laf taşıyan, fitneci, ispiyoncu.
gamnak. Gamlı, tasalı.
gamz. Kaş göz işareti yapma. Süzgün bakış. Yanak veya çene çukuru. Gammazlık.
gamze. Göz işareti, göz kırpma, göz sürerek bakma. Yanak ya da çenede bulunan çukur.
ganaim. Ganimetler, savaşta düşmandan elde edilen mallar.
ganem. Koyun.
gangren. Kangren, bulunduğu organı kullanılmaz hale getiren bir hastalık.
ganî. Zengin, servet sahibi. ‘Her bakımdan sonsuz zengin’ manasında ilahi isim.
ganimet. Savaş sonucu düşmandan alınan mal.
ganiyy. ‘Her bakımdan sonsuz zengin’ manasında ilahi isim.
gar. ‘Yapan, yapıcı’ manasında son ek.
gar. Mağara, in, kaya içi odacık. Büyük istasyon, terminal.
garabet. Gariplik, tuhaflık, acayiplik.
garaib. Garip şeyler, görülmedik olup hayret uyandırıcı tuhaf şeyler.
garaibperest. Garip şeylere pek düşkün olan, yeni ve görülmedik şeyleri görmeyi arzulayan.
garam. Büyük sevgi, canlı duygu, şiddetli arzu, istek.
garat. Garatlar, yağmalar, çabullar.
garat. Yağma, talan, çapul.
garaz. Maksat, gaye, niyet, arzu. Birine karşı beslenen kötü niyet, gizli düşmanlık.
garazkar. Birine garaz eden, kötü niyet besleyen, içinden kin tutan.
garazkarane. Garaz edercesine.
garb. Batı. Avrupa.
garbi. Batı ile ilgili, bir yerin batı kısmı, batı tarafı.
garbiyun. Garplılar, Batılılar, Avrupalılar. Batıya özenen, Avrupalı gibi olmak isteyen kimseler.
garblılaşma. Batılılara benzeme, Avrupalılar gibi olma.
gardiyan. Hapishanedeki mahkumlara bekçilik eden memur.
garet. Yağma, talan, çapul.
garetgir. Yağmacı, çapulcu, başkasının elindekini zorla alan.
garetkar. Yağmacı, çapulcu, başkasının elindekini zorla alan.
gareyn. alt ve üst çene yani ağız.
garib. Gurub eden, batan.
garib. Garip, gurbette olan. Kimsesiz, biçare, zavallı. Garip, hayret verici, şaşırtıcı, harika, sıra dışı, benzeri görülmemiş, eşsiz.
garibane. Garip biri gibi, gurbette olan birinin ruh haliyle, kimsesizlik hisleriyle dolu bir biçimde.
garibe. İşitilmemiş, görülmemiş, yadırganan varlık veya olay.
garibem. Garibim, gurbetteyim, kimsesizim.
garibüzzaman. Zamanın garibi, yaşadığı zamanla uyumlu olmayan, zamanının insanlarınca yadırganan.
garik. gark olmuş, batıp boğulmuş, tamamen suya dalmış.
garim. alacaklı.
garizi. Yaradılıştan gelen, fıtrat, hilkat, cibilliyet.
gariziye. Garizi kelimesinin tamlamalarda kullanılan biçimi.
gark. Batma, boğulma, suda boğulma.
garnizon. Askeri birliklerin bulunduğu yer.
garra. Parlak, gösterişli, şaşaalı.
gars. Ağaç fidanı dikmek.
gasb. Hakkı olmayan bir şeyi zorla alma, başkasının elinde olanı yağmalama.
gasıb. Zorla alan, gasp eden.
gasıbane. Zorla alırcasına, gasp edercesine.
gasl. Bedenin tümünü yıkama, gusül abdesti. Teneşir tahtasında ölünün yıkanması.
gaşiye. Perde, örtü. Kıyametin adlarından biri.
gaşy. Keyifli bir şey karşısında kendinden geçme, aklı başından gitme.
gavamız. Kolay anlaşılamayan derin, zor, güç şeyler.
gavi. Yoldan çıkmış, azmış, azgın.
gavr. Bir şeyin dibi, çukurun dibi, dip. Bir şeyin aslı, esası, özü
gavs. Yardım eden. İhtiyacı olanlara manevi gücüyle yardım eden evliya, ermiş.
gavsıazam. Yardım edici gayet büyük evliya. Abdülkadir Geylani Hazretlerinin namı.
gavsi. Gavsa mensup, gavsla ilgili, büyük evliyaya ilişkin.
gavsiyet. Büyük evliyalık, velayette önemli bir makam, yardım isteyene yardım etmekle görevlendirilen ermişin sıfatı.
gavur. Müslüman olmayan kimse. Kafir teriminin halk dilinde aldığı biçim.
gavvas. Dalgıç, ustaca suya dalan kimse.
gay. Dalalete düşme, sapma, azma, yoldan çıkma, sapıklık, azgınlık.
gayat. Gayeler, erişilmek istenen sonuçlar, maksatlar.
gayb. Duyularla hissedilemeyen, gözlemlenemeyen, görülemeyen, perde arkasında kalan, gizli.
gaybaşina. Gaybı bilen.
gaybbin. Gaybı görebilen.
gaybet. Huzurda olmama, orada bulunmama, görünmeme.
gaybi. Gaybla ilgili.
gaybiyane. Görünmeyenle ilgili olarak.
gaybiyat. Gayb alanında olan şeyler, görünmeyenler, gizli olanlar.
gaybubet. Huzurda olmama, görünmeme, orada bulunmama.
gaybülgayb. Gaybın da gaybı, gizlinin de gizlisi.
gaye. Ulaşılmak istenen son nokta, hedef.
gayet. Pek, çok, pek çok, son derecede. Nihayet, son.
gayetsiz. Nihayetsiz, sınırsız, sonsuz.
gaylule. Sünnete aykırı olan seher uykusu, sabah namazı vaktinde ve hemen sonrasında uyunan uyku.
gayr. Başkası, başka biri.
gayret. Bir işin üzerine gereği gibi düşüp canla başla çalışma. Kötülük yerine iyiliğin gelmesini arzu ederek çaba harcamak. Kendisinin olana başkasının el uzatmasını çirkip görüp kıskanmak, engellemek. Namus, haysiyet, din gibi değerleri korumada titizlik.
gayretullah. Allah’ın gayreti, günahı, kötüyü, çirkini, yanlışı reddetme sıfatı, kullarını esirgemesi, onların çirkin özelliklerden arınmasını istemesi.
gayrıahlaki. Ahlak dışı, ahlaka aykırı, ahlaka uygun olmayan.
gayrıihtiyari. İrade dışı, istemeksizin, bir tercih yapmaksızın.
gayrıkabil. Kabil olmayan, mümkün olmayan, imkansız.
gayrımahrem. Mahrem olmayan, başkalarının görmesinde ve bilmesinde bir sakınca bulunmayan.
gayrımeşru. Meşru olmayan, helal sayılmayan, haram, kanunsuz, yasak.
gayrimuntazam. Muntazam olmayan, intizamsız, düzensiz.
gayrımütenahi. Sona ermeyen, sonu olmayan, sonsuz, sınırsız.
gayrimüslim. Müslüman olmayan.
gayrimütenahi. Nihayetsiz, sonu olmayan, bitmeyen, sonsuz.
gayriresmi. Resmi olmayan, sivil.
gayrisafi. Saf olmayan, içinde başka şeyler de bulunan, katışık.
gayritabii. Tabii halde olmayan, olması gerektiği gibi olmayan. Kurala uymayan, anormal, dengesiz.
gayrullah. Allah haricinde olanlar, yaratılanlar.
gayya. Cehennemde bir kuyu, çukur. İçinden çıkılması güç belalı durum.
gayyur. Pek gayretli, kötü hallerin gitmesini yerine iyiliklerin gelmesini şiddetle isteyen.
gayz. İntikam alma arzusu, hiddet, öfke, hınç duygusu.
gaza. Hak uğruna yapılan harp, adaletin önündeki engelleri kaldırmak yahut tecavüz eden düşmanı kovmak için yapılan savaş, cihad.
gazab. Gazap, başkasına duyulan öfke, kızgınlık.
Gazali. İmamı Gazali hazretlerinin namı. İslam tarihinin en ünlü veli, bilge ve bilginlerinden biri. Tefsir, hadis, fıkıh, tasavvuf ilimlerinin yanı sıra felsefe alanında da önemli kitaplar yazmıştır.
gazanfer. Aslan. Kahraman, bahadır, yiğit.
gazat. Gazlar, uçucu maddeler.
gazel. Beyit sayısı beş ile on beş arasında değişen, konusu genellikle aşk olan hissi, lirik, duygusal Divan şiiri. Narin, nazik, güzel kadınlardan ve onlarla sohbetten hoşlanma. Güz gelince ağaçların dallarında kuruyup dökülen yapraklar. Ceylan.
gazevat. Gazalar, hak uğruna yapılan savaşlar.
gazi. Gaza eden, hak için savaşan.
gazup. Gazaba gelmiş, gazaplı, kızgın, öfkeli.
gazve. Hak uğrunda yapılan savaş.
gebeş. Kısa boylu, şiş göbekli kimse. Tembel, uyuşuk, elinden iş gelmez kişi.
geda. Fakir, yoksul, kimsesiz, dilenci. Karşıtı ‘şah’tır.
gede. Kelimenin sonuna gelerek ona ‘yeri’ anlamı katan kelime.
gelecekçilik. Geçmişe sırt çevirip tamamen geleceğe bakmak gerektiğini savunan akım, fütürizm.
gelenek. Nesilden nesile aktarılarak gelen, toplumu oluşturan bireyle arasında ortak bir ruh oluşturan değerler, örfler, ananeler, adetler, alışkanlıklar, davranışlar, uygulamalar.
gelenekçilik. Geleneksel olanı yeni olana tercih etme tutumu. Geleneksel değerlerin korunup yaşatılması gerektiğini savunan yaklaşım.
gem. İdare etmek için atın ağzına takılan demir alet.
genc. Hazine, define.
ger. ‘Yapan, yapıcı’ manasında son ek.
ger. Eğer, şayet.
gerçek. Hak, hakiki. Bir durum, bir nesne ya da bir nitelik olarak var olan, varlığı inkâr edilmeyen, olgu durumunda olan.
gerçekçilik. Realizm. Hakikatin zihninden bağımsız olduğunu, nesnelerin bizim dışımızda ve duyu deneyinden bağımsız olarak var olduğunu ileri süren anlayış. Olguları oldukları gibi, şeyleri gerçekte oldukları şekliyle nesnel olarak kabul etme tavrı.
gerçeklik. Hakikat. Gerçek olan, insan zihninden bağımsız biçimde var olan. Dış âlemde bulunanın zihindekine uygun olması, söz konusu edilen bir nesne veya olayın zihindeki bilgiye uyması.
gerçi. Her ne kadar, öyleyse de, aslında, aslına bakılırsa.
gerd. ‘Dönen, dolaşan’ manasında son ek. Baht, talih, fayda. Toz, toprak.
gerdan. Vücudun baş ile omuzlar arasında kalan kısmı. Dönen, döndüren, dolaşan, dolaştıran.
gerdenbeste. Boynu bağlı, boyun eğmiş, itaat eden, söz dinleyen.
gerdendade. Boyun eğen, söz dinleyen, itaat eden.
gerdun. Dönen, devreden. Dünya, sema, felek.
gerekircilik. Evrende olup biten her şeyin bir nedensellik bağlantısı içinde gerçekleştiğini, tüm olgu ve olayların nedenlerinin zorunlu sonucu olduğunu savunan anlayış, belirlenimcilik, determinizm, icabiye.
gergedan. Manda cesametinde, burnunda bir yada iki boynuz bulunan, kalın derili, vahşi bir hayvan.
germ. Kızgın, sıcak. Hızlı, çabuk.
geven. Yaklaşık bir karış boyunda dikenli dağ bitkisi, keven.
gevher. Cevher, mücevher. Bir şeyin değişmeyen özü, aslı, esası.
Geylani. Kerametleriyle ünlü büyük bir velinin namı. ‘Kadiri’ tarikatının piri. Ferdiyet, kutbiyet ve gavsiyet gibi velayet makamlarının tümünü kendinde toplamıştır.
geyşa. Konuklara iyi hizmet vererek hoşça vakit geçirtebilecek donanıma sahip olmaları için çocukluktan itibaren yetiştirilen Japon kadın.
gıbta. Gıpta, imrenme. Başkasında bulunan nimetin ondan gitmesini temenni etmeksizin aynının kendisinde de olmasını arzu etmek.
gıbtakarane. Gıpta edercesine, imrenircesine.
gıda. besin.
gılaf. Kılıf, kın, bir şeyi iyice kaplayıp koruyan şey.
gıllugış. Kararsızlık, gönül sıkıntısı, bulanık ruh hali. Yürekteki kin, düşmanlık, intikam duyguları.
gılman. Cennette hizmet eden genç erkekler, cennetliklerin emrine verilen genç hizmetçiler.
gılzet. Kabalık, çirkinlik.
gına. Zenginlik. Elinde olanla yetinme, gönül zenginliği. Melodili ses, müzik aletleriyle birlikte söylenen şarkı. Bıkkınlık, bezginlik, usanç.
gıpta. İmrenme, başkasında olanın kendisinde de olmasını arzu etme.
gıptakarane. Gıpta edercesine, imrenircesine.
gışavet. Göze inen perde, görmeyi engelleyen zar.
gıta. Örtü, perde, zar.
gıyab. Huzurda olmama, göz önünde bulunmama.
gıyaben. Görmeyerek, yanında hazır olmaksızın.
gıyabi. Kendisi orada yokken, görmeksizin, yanında bulunmadan.
gıyas. Yardım. Yardım isteyene yardım eden.
gıybet. Huzurda bulunmayan biri hakkında hoşuna gitmeyecek şeyler söyleyip ileri geri konuşma, dedikodu, arkadan çekiştirme, koğuculuk.
gidişat. Gidişler, yaşama biçimleri, kendine özgü davranışlar, karakteristik nitelikler, işlerin yürüyüşü.
gir. ‘Yapan, tutan’ manasında son ek.
giran. Tartıda ağır gelen. Bıktırıcı, sıkıcı.
giranbaha. Pek değerli, herkesin alamayacağı kadar pahalı.
girdab. Girdap, suyun kendi etrafında dönerek aktığı tehlikeli yer. İçinden çıkılması güç durum.
girift. İç içe girmiş, girişik, çapraşık. Tutma, yakalama.
giriftar. Tutulmuş, yakalanmış, tutkun, işin içine karışmış.
girive. İçinden çıkılması zor durum.
girizgah. Esas konuya girmeden önce söylenen ya da yazılan sözler, giriş metni.
giryan. Ağlayan, göz yaşı döken.
girye. Ağlama, göz yaşı dökme.
gnostisizm. Bilinircilik. Daha ziyade Hıristiyan aleminde görülen bilinirciler, dinlerin mutlak hakikate ulaşmada yetersiz olduğunu söylerler. ‘Bunun için tek yol, sezgi vasıtasıyla bir anlık aydınlanmadır’ derler.
gonce. Tomurcuk, henüz açılmamış çiçek, gonca.
görececilik. Kişiden kişiye değişmeyen nesnel bir gerçeklik bulunmadığını, hakikatin kişilere, zamanlara ve yerlere göre olduğunu ileri süren anlayış, izafiyetçilik, rölativizm.
görenek. Eskiden beri yapıldığı için yerleşmiş adet, usul. Başkasında gördüklerini taklit etme meyli, başkalarını öykünme eğilimi.
gözlem. Bir nesne ya da bir olayın, niteliklerini bilmek amacıyla, dikkatli ve yöntemli olarak gözle incelenmesi. Gözlemle deneyin farkı vardır. Gözlemde, gözlemlenene müdahale edilmez. Deney ise, bir şahıs tarafından kurgulanır.
gramer. Dil bilgisi, bir dilin kurallarını anlatan bilim dalı.
granit. İnşaatta kullanılan gayet sert taş.
gubar. Toz, ince toprak.
gudde. Bez, salgı bezi.
gufran. Birine mağfiret etmek, günahlarından arındırmak.
gulam. Ergenlik çağına yeni girmiş oğlan. Köle, esir, hizmetçi.
gulampare. Yeniyetme erkeklerle ilişkiye giren sapık erkek, eşcinsel, oğlancı, luti, kulampara.
gulat. Haddi aşanlar, coşup taşanlar, galeyana gelenler, taşkınlık gösterenler.
guluv. Haddi aşma, ileri gitme, aşırılık, taşkınlık. Saldırma, ayaklanma.
gulyabani. Tenha yerlerde, yollarda, karanlıkta göründüğü söylenen korkunç varlık, hayalet, hortlak, cin.
gunagun. Türlü türlü, çeşit çeşit. Renk renk, rengarenk.
gurbet. Yabancı memleket, yad el. Memleketinden uzak olma halinin verdiği duygu, yabancılık hissi.
gurbetzede. Gurbete düşen, yad ellerde kalan, kimsesiz.
gureba. Garipler, gurbette olanlar, kimsesizler, yadırgananlar.
gurema. Alacaklılar, garimler.
gurfe. Köşk, çardak, yüksek menzil.
gurre. Parlaklık, ışıldama, parıldama. Işıl ışıl olan, pırıl pırıl parlayan.
gurub. Batma, batıp kaybolma, güneşin batıp gitmesi, günbatımı.
gurubi. Batma ile ilgili, batıp gitme özelliği olan.
gurur. Boş ve geçici şeylere güvenerek aldanma, böbürlenme, övünme.
gururkarane. Gururlu bir biçimde, gurur yaparcasına.
gusn. Ağaç dalı, budak, ağaç gövdesinden ayrılan uzantılar.
gusse. Tasa, gam, yürekteki dolgunluk.
gussedar. Gusseli, tasalı, gamlı.
gusun. Dallar, budaklar.
gusül. Cünüp birine farz olan yıkanma, ağız ve burun içiyle birlikte bedenin her yerini yıkamak biçimindeki temizlik, boy abdesti.
guş. Kulak. İşitme, dinleme.
guşukabul. Kabul ederek dinleme.
gu. Söyleyen, diyen.
guyem. Diyorum, söylüyorum.
guyub. Gayblar, dış duyularla algılanamayanlar, görünmeyenler, gizliler.
guzat. Gaziler, din için savaşanlar, hak uğruna harp edenler.
güft. Söz, laf, lakırdı.
güftügu. Dedikodu. Karşılıklı konuşma.
güfte. Söylenmiş söz. Şarkı sözü.
gülab. Gülsuyu.
gülbank. Belli bir usule göre bir topluluk tarafından birlikte söylenen ilahi ya da tekbir.
gülberg. Gül yaprağı.
gülçehre. Gül yüzlü.
gülçin. Gül toplayan, gül deren.
güldeste. Gül demeti. Güzel şeylerin seçilip bir araya getirilmesiyle ortaya çıkan deste, demet. Antoloji.
gülendam. Gül bedenli.
gülfem. Gül ağızlı, ağzı gül gibi güzel ve kırmızı olan.
gülistan. Gül bahçesi, güllük.
gülizar. Gül yanaklı.
gülgun. Gül renkli.
gülle. top mermisi, küre biçiminde olan içi dolu cisim.
gülnar. Nar çiçeği.
gülriz. Gül saçan.
gülşen. Gül bahçesi.
gülten. Teni gül gibi güzel olan.
gülzar. Gül tarlası.
güman. Zan, şüphe, kuşku.
gümrah. Yoldan çıkmış, yolunu şaşırmış, sapıtmış. Haddinden fazla büyüyüp serpilmiş olan, gür.
günah. İlahi yasalara aykırı olan, dince yasaklanan tutum, davranış, hareket.
güruh. Topluluk, bölük, takım.
gürültühane. gürültü evi, gürültülü yer.
güvah. Şahit, tanık, gören, bilen, tanıyan.
güya. Sözde, sanki.
güz. Sonbahar.
güzaf. Boş, beyhude, yersiz, gereksiz.
güzeran. Geçme, geçiş. Geçen, geçici.
güzergah. Giderken takip edilen yol, yol boyu. Yol geçen yer, yol üstü.
güzeşte. Geçen, geçmiş.
güzide. Seçkin, seçilmiş, beğenilmiş, gözde.
güzin. Gözde, seçkin, seçilmiş.
h
hab. Uyku.
habais. Habisler, pisler, kötüler.
habaset. Pislik, kötülük.
habbe. Tane, tahıl tanesi, bitki tohumu.
haber. Dış dünyadan zihne giren bilgi, yeni alınan ve hem doğru hem de yanlış olması muhtemel olan bilgi. Peygamber Efendimizden ve sahabilerinden nakledilen söz, bilgi.
haber. Yüklem. Mesela ‘Men rabbüke?’ yani ‘Rabbin kimdir?’ isim cümlesinde, ‘rabbüke’ haber yani ‘yüklem’dir.
haberdar. Haberli, haberi olan, bilgi edinmiş.
Habeş. Habeşistan, Habeşistanlı.
Habeşi. Habeşistan halkından olan kimse.
habib. Sevgili, sevilen.
habibe. Habib kelimesinin dişili, kadın ismi olarak kullanılan şekli.
habibiyet. Sevgililik, sevilir olma, sevilen olma.
habibullah. Allah tarafından sevilen, Peygamber Efendimiz.
habîr. Haberli. ‘Her şeyden haberi olan’ manasında ilahi isim.
habis. Pis, kötü, zararlı.
habisat. Pisler, kötüler, zarar veren şeyler.
habl. İp, urgan, halat.
hablullah. Allah tarafından uzatılan ip. Kuran, İslam dini
hablülmetin. Dayanıklı ip, kopmaz halat. Kuran, İslam.
hablülverid. İnsanın şahdamarı, atardamarı.
habr. Alim, bilgin.
habrülümmet. Ümmetin alimi, İslam toplumunun bilgini.
habs. hapis, alıkoyma, tutma, bir yere kapatıp dışarı çıkarmama, salıvermeme.
habt. Yanılmak, unutmak, hata etmek. Sönmek, durmak. Tartışmada karşısındaki kişiyi yenip susturmak.
hac. İslam dininin beş emrinden biri, zengin, ergin, hür, aklı başında her mümine farz olan ömürde bir kere Kabe’yi ziyaret ibadeti.
hacalet. Mahçup olma, utanma, utanç.
hacaletaver. Utandırıcı, utanç verici.
hacamat. Kan alma ya da aldırma. Kesici bir aletle yaralama.
hacat. Hacetler, ihtiyaçlar, gerekli olan şeyler.
haccam. Hacamat yapan, kan alan kişi, hacamatçı.
haccülekber. En büyük hac, zengine ‘farz’ olan hac.
hace. Hoca, efendi, sahip. Yüksek rütbeli devlet adamı.
hacegan. Hocalar, efendiler. Osmanlılarda bir memur sınıfı.
hacel. Utanma, sıkılma, arlanma, haya.
hacer. Taş, kaya.
Hacerülesved. Kabe’nin doğu köşesinde bulunan, tavaf eden müminlerin her dönüşte selamladıkları siyah taş.
hacet. İhtiyaç, gerek duyulan şey.
hacil. Utanmış, sıkılmış, arlanmış.
hacim. Bir cismin mekanda kapladığı yerin üç boyutlu ölçüsü, oylum.
hacz. Engelleme, el koyma, ayırma. Bir alacağa karşılık borçlunun malına el koyma.
haç. Hıristiyanların dini sembolü olan şekil, salip, istavroz.
had. Sınır, çizgi. Keskin, sivri. Gergin, şiddetli. İslam hukukunda bir ceza adı.
hadaret. Hazaret, hazırda olma, yanında bulunma, huzurunda olma. Medeniyet, uygarlık, şehirlilik.
haddad. Demirci.
haddievsat. Mantıkta, kıyasta orta terim. Mesela ‘Her insan ölümlüdür. Ömer insandır. Ömer ölümlüdür’ kıyasında, Ömer ‘hadd-i asgar’ yani küçük terimdir. Ölümlü ‘hadd-i ekber’ yani büyük terimdir. İnsan ‘hadd-i evsat’ yani ‘orta terim’dir.
haddişeri. İslam hukukuna göre verilen ceza, bu cezanın uygulanması.
haddizatında. Esasen, aslında, özünde.
hadeka. Göz bebeği, gözün orta yerindeki siyahlık.
hademat. Hademeler, hizmet edenler, hizmet verenler.
hademe. Hizmet edenler, emirleri yerine getirenler.
hades. Yeni, taze, genç, turfanda. Sonradan meydana çıkma. Abdest almayı ya da gusletmeyi gerektiren hal.
hadi.
hadi. Hidayete vesile olan, hak yolu gösteren, rehberlik eden kimse. ‘Hidayet yolunu gösteren, dilediklerine hidayet veren, iman yoluna eriştiren, iman nurunu parlatan’ manasında ilahi isim.
hadid. Demir. Keskin, şiddetli, sivri. Hiddetli, keskin mizaçlı, çabuk kızan.
hadika. Suyu ve ağaçları bol olan bahçe.
hadim. Hedm edici, yıkıcı, mahvedici.
hadim. Hizmet eden, emredileni yapıp iş gören, yardımcı olan.
hadis. Peygamberimizin sözleri, işleri, halleri ve görüp de engellemedikleri. Konusu bu olan ilim.
hadis. Sonradan var olan, bir başlangıcı bulunan, kadim ve ezeli olmayan.
hadisat. Hadiseler, olaylar.
hadise. Olay, ortaya çıkan, oluşan durum, ilgiyi çeken ya da çekebilecek nitelikte olan her türlü eylem.
hadisikati. Kesin hadis, kuşkusuz Peygamber sözü.
hadisikudsi. Peygamber Efendimizin ‘Allah buyurdu ki’ diye başlayarak söylediği sözleri.
hadisişerif. Peygamberimizin şerefli, değerli sözleri, halleri, işleri ve görüp de engellemedikleri, Peygamber Efendimizle ilgili olarak bize ulaşan metinler.
hadra. Yeşil. Yeşillik, sebze.
hadravat. Yeşillikler.
hads. Hızla kavrama, uzun boylu düşünmeye gerek kalmaksızın bilgi elde etme, hakikate süratle ulaşma. Sezgi.
hadsen. Birdenbire sezmekle, aniden sonuca ulaşmakla.
hadsi. Birdenbire sezmekle ilgili, zihnin hızlı fakat doğru bir şekilde sonuca ulaşması ile bilinen şey, sezgisel.
hadsiz. Haddi olmayan, sınırı bulunmayan, sınırsız.
hafa. Gizlilik, gizli olan şey, sır. İnce ve derin bir duygu. İnsandaki kalb, ruh, sır, hafa ve ahfa adlı beş batıni duyudan biri.
hafakan. Yürek oynaması, çarpıntı, sıkıntı.
hafaya. Hafi olanlar, gizli şeyler, gizlilikler.
hafaza. Muhafaza edenler, koruyanlar, koruyucular. İnsanın iyi ya da kötü amellerini kaydederek muhafaza altına alan yazıcı melekler.
hafazanallah. ‘Allah muhafaza eylesin, Allah korusun’ manasında kötü bir durumla karşılaşınca söylenen söz.
haffar. Kazıcı, kazan, hafriyat yapan. Mezar kazan, mezarcı.
hafız. Hıfz eden, hafızasına alan. Kuran metnini ezberlemiş kimse. Muhafaza eden, koruyan, koruma altına alan.
hafıza. Zihnin bilgileri kaydedip saklama yetisi, beynin bilgileri saklayan bölümü, bellek.
hafi. Gizli, saklı.
hafid. Torun.
hafide. Kız torun.
hafif. Tartıda ağır gelmeyen, ağır olmayan, yeğni. Kolay yapılabilen. Yorucu olmayan. Pek bir önemi olmayan. Hoppa, ağırbaşlı olmayan.
hafifmeşrep. Hoppa, oynak, ciddiyetsiz, iffeti konusunda titiz olmayan, serbest tavırlı.
hafiye. Bir kimse hakkında gizlice bilgi toplayan, bunları ilgili kişilere bildiren kimse, dedektif.
hafiz. Hıfzeden, koruyan, koruyucu. Rabbimizin ‘her şeyi koruyup saklayan, bütün varlıkları tehlikelere karşı muhafaza eden, güzün ölen canlıların öz bilgilerini tohumlarında ve çekirdeklerinde saklayan, evrende olup biten her olayı yazdırıp sonsuza gönderen, kullarının amellerini zayi etmeyerek hesap gününde ortaya çıkarmak üzere kaydettiren’ manasında ismi.
hafizane. Hafiz gibi, koruyucu biri olarak, muhafaza edercesine.
hafiziyet. Hafizlik, koruyuculuk.
hafriyat. Kazı işleri, kazmalar, kazılar.
hahnahah. İster istemez.
hah. İsteme, isteyiş.
haham. Yahudi din adamı.
hahambaşı. Bir ülkedeki Yahudilerin dini lideri, başı.
hahem. İsterim.
hahiş. İstek, arzu, talep.
hahişger. İstekli, arzulu.
haib. İstediğini elde edemeyen, mahrum, yoksun, bu sebeple üzgün, kederli.
haif. Kavf eden, korkan, korkak.
hail. Perde, ayırıcı engel.
hail. Korku verici, dehşete düşürücü.
haile. Yürek parçalayıcı hadise, içler acısı olay. Konusu böyle olan tiyatro eseri, trajedi.
hain. Emanete hıyanet eden, güveni kötüye kullanan. Karşıtı ‘emin’dir.
hainane. Hain birine yakışır biçimde.
haiz. Malik, sahip, bir vasfı taşıyan, söz konusu niteliğe sahip olan.
hak. Taş, metal, tahta gibi bir nesneyi oyarak resim yapma ya da yazı yazma.
hak. Doğru, gerçek. Karşıtı ‘batıl’dır. ‘Tüm hakikatlerin, gerçekliklerin kaynağı olan’ manasında ilahi isim. Pay, hisse. Ücret. Birine ödenmesi gereken şey. Dine, ahlaka, edebe uygun olan. Kelimenin hangi anlamda kullanıldığı ancak cümlenin yapısından ve sözün gelişinden anlaşılır.
hâk. Toprak, turab, yer.
hakaik. Hakikatler, gerçeklikler, esaslar, özler.
hakaikaşina. Hakikatleri bilen, anlayan, tanıyan.
hakaiknüma. Hakikatleri gösteren.
hakan. Eskiden Türklerde hükümdara verilen ad.
hakaret. Birini küçük düşürme, horlama, aşağılama. Küçük düşürücü söz söyleme veya davranma. Küçüklük, önemsizlik, değersizlik, düşüklük.
hakaretamiz. Hakaretle karışık, hakaretle beraber.
hakaretkarane. Hakaret edercesine, aşağılarcasına.
hakbin. Hakkı gören, gerçeği görebilen.
hakem. Haklı ile haksızı ayıran, haklı ile haksızın ayrılmasında aracılık eden kimse. Tarafların, hükmüne rıza göstermek üzere seçtikleri kimse. ‘Hüküm veren ve hükmünü yerine getiren’ manasında ilahi isim.
hakendiş. Hak için kaygılanan, ‘hak yerini bulmalı’ diye bir derdi olan duyarlı kimse.
hakeza. Bunun gibi, bu da öyle, yine öyle.
hakgu. Hak söyleyen, gerçeği dile getiren.
haki. Toprakla ilgili, toprak renginde. Topraktan yaratılmış, insan.
hakidan. Topraklar, yerler, yeryüzü.
hakikat. Gerçeklik. Gerçek olan, insan zihninden bağımsız biçimde var olan. Var olanın, gerçekleşenin, dış âlemde bulunanın zihindekine uygun olması, söz konusu edilen bir nesne veya olayın zihindeki bilgiye uyması. Bir şeyin özü, aslı, ruhu.
hakikatbin. Hakikati gören, görebilen.
hakikatdar. Hakikatli, bir hakikati olan.
hakikateda. Hakikate uygun davranan.
hakikatfeşan. Hakikat saçan, hakikati yayan.
hakikatmedar. Hakikatin kaynağı olan.
hakikatperest. Hakikate pek düşkün.
hakikatperestane. Hakikate düşkün birine yakışır biçimde.
hakikatşiken. Hakikati kıran, engelleyen, bozan.
hakiki. Doğru, gerçek, asıl, öz. Sahte olmayan.
hakîm. Hikmetle meşgul olan, varlıkların var ediliş nedenini araştıran kimse, düşünür, filozof.
hakîm. ‘Her fiilinde hikmet ve gayeler gözeten, her eserini bir sebebe bağlı olarak yaratan, asla abes iş yapmayan’ manasında ilahi isim.
hâkim. Hükmeden, hüküm veren, yargılayan. ‘Hak ve adalet üzere hükmeden, başkasını müdahale ettirmeden idare eden’ manasında ilahi isim.
hâkimane. Hâkim gibi, hükmedercesine, hüküm vererek.
hakîmane. Hikmetli bir biçimde, gayeler ve faydalar gözeterek, asla abes iş yapmayarak.
hâkimin. Hâkimler, hükmediciler, hüküm verenler.
hakîmiyet. Hikmet sahibi olma, işlerinde fayda ve gaye gözetme, abes iş yapmama, faydalı söz söyleme. bilgelik.
hâkimiyet. Hâkimlik, hükmedicilik, hüküm vericilik, egemenlik.
hakir. Kendi cinsinden olanlara oranla daha küçük olan. Hor, düşük, aşağı.
hakkalyakin. Bir şeyi kendisi yaşayarak veya yaşamışçasına kesinkes bilme, inanma. Mesela ateşin yakıcı olduğunu güvenilir birinden işiten ilmelyakin bilir, eli yananı gören aynelyakin bilir, kendi eli yanan hakkalyakin bilir.
hakkan. Hakka, gerçekten, doğrusu, evet öyle, haklısın, elhak.
hakkani. Hakla ilgili. Hakka ve adalete uygun.
hakkaniyet. Hakka ve adalete uygunluk.
haknüma. Hakkı gösteren.
hakperest. Hakka tapan, hakka pek düşkün olan, gerçeği seven.
hakperestane. Hakka pek düşkün biri gibi.
hakşinas. Hakkı tanıyan, hakkı sahibine vermekte titiz davranan.
hâl. Geçmişin sonu ve geleceğin başlangıcı olan şimdiki zaman. Durum, görünüş, nitelik, takat, öznenin ya da nesnenin vaziyeti. Tasavvuf terimi olarak hâl, kalbe kendiliğinden gelen sürur, hüzün, daralma, ferahlama, heybet, korku, ümit, hayret gibi manalar, feyizlerdir. Nefis galebe edince bunlar yok olur. Bir hâl süreklilik kazanırsa ‘makam’ diye adlandırılır.
hal. Bağlı olanı çözme, kapalı olanı açma, birleşik olanı ayırma, bütün olanı analiz etme, unsurlarına ayırma, başlanan bir işi sonuca ulaştırma.
hal’. Bir hükümdarı tahtından indirme, görevine son verme.
halâ. İçinde hiçbir şey bulunmayan fakat bir cisim tarafından işgal edilebileceği düşünülen boşluk.
hala. Bu zamana kadar, daha, şimdi bile, henüz, halen.
halas. Kurtuluş, kurtulma, esen kalma, bir beladan, musibetten, korkudan kurtulma, sıkıntılardan, hastalıklardan sıyrılıp arınma.
halaskar. Halas edici, kurtarıcı.
halat. Haller, durumlar.
halavet. Tatlılık, şirinlik, hoşluk.
halayık. Esir alınmış kadın, hizmetçi.
haldaş. Halleri aynı olanlar, aynı hali taşıyanların her biri.
hale. Gök cisimlerinin, özellikle ayın çevresinde görülen parlak daire, ayla.
halecan. Yürek çarpıntısı, kalbin heyecan duyup titremesi.
haledar. Haleli, aylalı, ışıkla çevrili.
halef. Birinin yerine geçen kimse, ardıl.
halel. Bozukluk, eksiklik, başkası tarafından verilen zarar.
haleldar. Başkası tarafından bozulmuş, zarar görmüş.
halen. Şimdiki halde de, şimdi de. Hal bakımından, durumca.
halet. Hal, durum, suret, nitelik. İnsanda bir nitelik meydana gelir de hemen yok olursa buna ‘halet’ denir. Tekrarlanır da yer ederse meleke, adet ya da karakter adını alır.
haletiruhiye. İnsanın ruh hali, ruhi durumu.
half. Arka, sırt. Bir kimsenin ardı sıra gelenler, nesli, zürriyeti
halhal. Kadınların ayak bileklerine taktıkları bilezik.
halık. ‘Her şeyi yoktan yaratan’ manasında ilahi isim.
halıkane. Yaratıcı olarak, yaratıcıya yakışır biçimde.
halıkıyet. Yaratıcılık.
halıki. ‘Yaratıcım! Yaradanım!’ manasında hitap.
hali. Boş, tenha, sahipsiz, ıssız, içinde bir şey bulunmayan yer.
hali. Halle ilgili ya da şimdiye ilişkin, şimdi olan.
haliç. koy, denizin karaya girintisi.
haliçe. küçük halı, kilim, seccade.
halid. Bozulmadan devam eden, nasılsa öyle sürüp giden, temelli, ebedi, baki.
halidiyye. Mevlana Halid isimli zatın tasavvuf yolu.
halif. yemin ederek sözleşenlerden her biri.
halife. Bir öncekinin yerine geçen, ardıl. Cinlerden sonra gelmesi sebebiyle insan.
halik. Helak olan, yıkılan, bozulan, silinip giden.
halil. Kişinin özel dünyasına girecek kadar yakın dostu.
halil. Bir kadının kocası, helali, zevci, eşi.
halile. Bir erkeğin nikahlı karısı, helali, eşi.
haliliye. Samimi dostluk, candan arkadaşlık.
halilullah. ‘Allah’ın dostu’ manasında İbrahim aleyhisselamın namı.
halilveş. Halil gibi.
halîm. İnsan için kullanılırsa yumuşak huylu, kızmayan, tahammül eden demektir. Rabbimizin ‘Kullarına karşı yumuşak davranan, günahkâra hemen ceza vermeyen’ manasında ismidir.
halime. Yumuşak huylu kadın.
Halime. Peygamber Efendimizin süt annesinin ismi.
halis. Saf, duru, katkısız, katışıksız. İhlaslı, riyakar olmayan.
halisane. Halis birine yakışır biçimde, başka bir amaç gözetmeksizin.
halisen. Halis olarak, ihlaslı bir biçimde, başka bir niyeti olmaksızın.
halisiyet. Halislik, saflık, duruluk, ihlaslı olmak, samimilik.
halita. Karma, karışık, katışık.
haliyet. Hal olma, hal oluş.
halk. Yaratılanlar, mahluklar. Bir ülkede, bir şehirde, bir mahallede yaşayan insanlar. Bir yerde toplanan kalabalık, ahali.
halk. Bir ölçüye göre yoktan yaratmak, yok iken var etmek. Bu terim sadece Allah hakkında kullanılır.
halka. Daire, çember. Etraf, çevre, muhit. Daire biçiminde insan dizisi.
halkiyat. Halk bilgisi, folklor.
hall. Bağlı olanı çözme, kapalı olanı açma, birleşik olanı ayırma, bütün olanı analiz etme, unsurlarına ayırma, başlanan bir işi sonuca ulaştırma.
hallac. Hallaç, pamuk veya yünü özel olarak yapılmış bir alet yardımıyla didik didik eden, kabartan kimse.
hallak. ‘Yaratma gücü sınırsız olan, sürekli ve pek çok eserler yaratan’ manasında ilahi isim.
hallakiyet. Yaratıcılık.
hallisna. ‘Bizi kurtar!’ manasında dua sözü.
hallüsinasyon. olmayanı varmış gibi görme ve işitme.
halt. Birbirine karıştırma. Yakışıksız söz söyleme, yersiz davranış sergileme.
haluk. İyi huylu, güzel ahlaklı, insaniyet sahibi, geçimli.
halvet. Tenha yer, tenha yerde yalnız kalma. Tenha bir yerde birileriyle baş başa kalma. Terim olarak, ıssız bir yerde sadece hak ile beraber olup gizlice söyleşmek manasına gelir. Uzlete oranla daha özeldir. İtikafa benzer, fakat halvet cuma mescidinde yapılmaz.
halvethane. Allah ile olmak ümidiyle yalnız kalınan ev, yer.
halveti. Halvetilik adlı bir tarikatın mensubu.
Halvetilik. Halvete ve gizli zikre büyük önem veren bir tarikat.
hamakat. Ahmaklık, bönlük, kıt akıllılık, budalalık.
Haman. Firavun adlı azılı kafirin dalkavuk veziri. Firavun düzeninde ‘tek adam’a yardım eden ‘ikinci adam’ tipi.
hamarat. Becerikli, elinden iş gelen, çalışkan.
hamaset. Bahadırlık, kahramanlık, yiğitlik.
hamasi. Hamasetle ilgili.
hamdüsena. Hamd ve sena, şükür ve övgü.
hamd. Nimet sahibini övgülerle anmak. Medih ve senadan daha ulvi olan ve şükrü de içine alan özel bir övgü biçimi. Şükre göre kapsamı daha geniştir. Şükür, verilen nimete mukabil edilir. Hamd, nimet verilmese de edilir. Bir de övgü manası vardır.
hamdele. ‘Elhamdülillah’ kelamı, sözü.
hamdiye. hamd ile ilgili olan, şükür ve övgüyle alakalı.
hame. Kalem. Başın tepe kısmı.
Hame. Peygamberimizih huzuruna ihtiyar bir adam suretinde gelip ona iman eden cinin adı.
hamele. Yüklenenler, taşıyanlar.
hamız. Ekşi, ekşimsi. Kimya dilinde asit.
hamızıkarbon. Karbonik asit.
hami. Himaye edici, koruyucu, kollayıp gözetici.
hamid. Sönmüş, sönük, işlevsiz, suskun, durgun.
hamîd. ‘Hamde layık olan, kendisine hamdedilen, esasen hamde ihtiyacı olmayan’ manasında ilahi isim.
hâmid. Hamd eden, elhamdülillah diyen.
hamie. Dumanlı, hararetli, volkanlı, alevli, çamurlu.
hamil. Yüklü, yüklenen, taşıyan.
hamile. Yüklü kadın, gebe.
hamim. Kaynar su, çok sıcak nesne.
hamis. Beşinci.
hamisen. Beşinci olarak, beşincisi.
hamiş. Bir mektubun altına veya bir kitap sayfasının yanlarına yazılan not.
hamiyet. Tahrik edici bir sebeple insanın galeyana gelmesi, coşması. Din ve millet gibi değerleri koruma ve bunlara hizmet etme duygusu. Muhabbet, hürmet, merhametin zaruri bir sonucu olan nitelik.
hamiyetfuruş. Hamiyet taslayan, milleti sevme, koruma, kollama davası güder görünen.
hamiyetkar. Hamiyetli.
hamiyetperver. Hamiyet sahibi, hamiyetli.
hamka. Budala, kıt akıllı, bön, ahmak.
haml. Yük, yüklenme, yükleme, taşıma, gebelik.
hamle. İleri atılma, saldırma, herekete geçme.
hammal. Hamal, yük taşıyıcı, ücret karşılığında yük taşıyan kimse.
hamr. Zihni uyuşturan, sarhoş eden madde, içki, şarap.
hamra. Kırmızı, kızıl.
hamse. Beş.
hamule. Yük, gemi yükü.
hamuş. Susmuş, suskun, sessiz.
han. ‘Okuyan, okuyucu’ manasında son ek.
han. Eski zaman oteli, yolcuların yeme, içme, dinlenme, yatma ihtiyaçlarını karşılayan bina.
han. Hükümdar, devlet başkanı.
han. Yemek sinisi, yemek tepsisi, sofra.
Hanbeli. Ahmed ibni Hanbel radıyallahu anha dayanan hak mezhep, bu mezhebe mensup kimse.
hancı. Han denilen eski zaman otelini işleten kişi.
hançere. Gırtlak, boğaz, özellikle sesin çıktığı kısım.
handan. Gülen, neşeli, şen, şakrak.
hande. Gülme, gülüş.
handikap. Bir işin yapılmasını zorlaştıran engel, sorun.
hane. Ev, bölüm, bölük, basamak.
hanedan. Köklü, asil ve büyük aile, ünlü bir tarihi şahsiyete dayanan soy.
Hanefi. İmamı Azam Ebu Hanife radıyallahu anhın adıyla anılan mezhep, bu mezhepten olan kimse.
hanende. Şarkıcı, şarkı okuyan, söyleyen.
hangah. büyük tekke, ibadet ve zikir için toplanılan yer. sofilerin usullerini uygulamak için toplandıkları yer. büyük tekkelere hankah, küçük olup yolcu dervişlerin barınmalarına yarayan tekkelere ‘zaviye’ denir.
hanif. İbrahim aleyhisselamdan geriye kalanlarla kulluk eden kimse, şirke düşmeyen, tevhide iman eden, özünü hakka yönelten mümin.
hanifen. Hanif olarak.
hanin. Hasret, ayrılık gibi bir sebeple inleme, feryat etme, sesli ağlama.
haninülciz’. Peygamber Efendimizin mucizelerinden biri. Efendimiz bir kuru direğe yaslanarak hutbe okurdu. Yeni minber yapılırken bu direk kaldırıldı. İşte o zaman o kuru direk, Efendimizin ayrılığına dayanamayıp yükses sesle inleyerek ağladı, orada bulunan bütün müminler bu acip hadiseye şahit oldular. Efendimiz elini üzerine koyup onu teskin etti, daha sonra minberin altına yerleştirdi.
hanis. Yeminini bozan kimse.
hankah. Büyük tekke, ibadet ve zikir için toplanılan yer.
hannan. ‘Kullarına pek çok acıyan’ manasında ilahi isim.
hannas. sinsice vesvese veren şeytan.
hanüman. Ev, yuva, ocak.
hanzale. Hanzal, meyvesi acı bir bitki, acı hıyar, ebucehil karpuzu.
haps. Hapis, alıkoyma, tutma, bir yere kapatıp dışarı çıkarmama.
har. Diken. Değersiz, itibarsız. Eşek. Gürültü patırtı. Hararet, sıcaklık. ‘Yiyen, içen’ manasında son ek.
harab. Harap, yıkık, kullanılmaz durumda olan.
harabat. Harabeler, harap yerler, yıkıntılar, eski yapıların kalıntıları. Hali harap olan kimseler. Mecazen, meyhane.
harabe. Harap halde olan yer, yıkıntı, virane.
harabegah. Harap yer, yıkıntı yeri.
harabezar. Yıkılmış yer, virannelik.
harabiyet. Harap olma, yıkılma.
harac. Müslüman olmayanlardan alınan vergi. Haraç, zorbalıkla alınan para.
haram. Dinin kesin olarak yasak ettiği şey, işlenmesi günah, inkarı küfür olan ilahi yasak.
harami. Haydut, yol kesen, şaki.
haramiyet. Haramlık, haram olma.
hararat. Hararetler, ısılar, sıcaklıklar.
hararet. Isı, sıcaklık. Vücut ısısı. Susuzluk. Heyecan, coşkunluk, aşırı istek.
harb. Harp, savaş.
harbe. Kısa mızrak.
harbi. Kendisiyle savaşılan ülkenin vatandaşı olan kimse, düşmanlardan bir birey. Harple ilgili, savaşla alakalı.
harbiye. Harple ilgili. Bir devletin askeri işleri. Askerlik ilmini ve savaş sanatını öğreten okul.
harbiyun. Savaş taraftarı olanlar.
harc. Harç, harcanan para, gider, vergi, alınan bir mal mukabili ya da devlete vergi olarak verilen para.
harcıalem. Herkese göre olan, herkeste bulunabilecek olan, bir özelliği olmayan, sıradan.
harcırah. Yol parası, yol masrafı olarak kullanılan para.
harç. Kum ile çimento karışımı inşaat malzemesi.
hardal. Tohumları çok küçük olan otsu bir bitki.
hardale. Hardal tanesi.
hardalmisal. Hardal gibi.
harec. Zorluk, güçlük, sıkıntı, eziyet, bir farzın yapılması veya haramdan sakınılması sırasında karşılaşılan güçlük.
harekat. Hareketler, kımıldanmalar, davranmalar, yer ya da durum değiştirmeler.
hareke. Kuran harflerinin okunuşunu belirleyen işaretler, esre, ötre, üstün, şedde, tenvin gibi semboller.
harem. Herkesin giremeyeceği yer. Evin kadınlara, kızlara mahsus kısmı. Hürmet edilmesi gereken yer ya da şey. Bir kimsenin hanımı, eşi.
haremeyn. Hürmete layık olan iki harem, iki yer, Kabe ve Efendimizin kabri, Mekke ve Medine.
harf. kendi başına bir manası olmayan her bir işaret.
harfiatıf. İki kelime veya iki cümleyi birbirine bağlayan ‘vav, fe’ gibi harfler.
harfitarif. Kelimenin başına gelip onu belirli kılan ön ek. Mesela ‘el-kitab’ belli bir kitaptır ama ‘kitab’ belirli olmayan herhangi bir kitaptır.
harfiye. Harf gibi olan, kendi başına bir manası olmayıp başkasının manasını bildiren.
harfiyen. Nasılsa öyle, aynen, tıpkısı.
harık. Yakıcı, yakan.
haric. Hariç, dış, dışarı, dışarıdan, bir nesnenin veya bir beldenin dışında kalan, yabancı, el.
haricen. Dışarıdan, dıştan, hariçten.
harici. Dışa ait, dış ile ilgili. ‘Hariciler’ denilen sapkınlardan bir kimse.
Haricilik. İslam tarihinde sapkın bir akım. Hazreti Ali radıyallahu anhın hilafetini tanımayan, dini katı ve kaba bir biçimde yorumlayan yıkıcı topluluk.
hariciyat. Dışta ya da dışarıda olanlar.
hariciye. Dışişleri, devletin dış ülkelerle ilişkileri konusunda çalışma yapan, ülke menfaatlerini korumaya çalışan bakanlık.
harik. Yangın, ateş.
harika. Her zaman her yerde rastlanmayan hayret uyandırıcı nesne, olay, kişi, olağanüstü şey.
harikanüma. Harika gösteren.
harikapişe. Harikalı, harika eserler yapan.
harikıyet. Harikalık, üstünlük, görülmedik olan.
harikulade. Normalin üstünde, alışılmışın üstünde, olağanüstü.
harim. Yabancıların girmesi yasak olan yer, harem.
harir. İpek elbise.
harir. Hararetli, ateşli.
haris. Tutkulu, hırslı, açgözlü, gözü doymaz, bir şeyi kendini paralarcasına isteyen.
hâris. Ekici. Koruyucu, bekçi, gözcü.
harisane. tutkulu bir biçimde, açgözlülere benzer şekilde, kendini paralarcasına.
haristan. Dikenlik, çalılık.
harita. Bir yerin coğrafi durumunu bildiren çizgiler, biçimler.
hark. Yakma, yanma, yangın. Yırtma, yarma. Yırtık, yarık.
hars. Ekin yeri. Mecazen kadın. Tarlayı sürüp ekin ekme.
Harun. Hazreti Harun aleyhisselam, güzel konuşmasıyla ünlü peygamber.
has. Hususi, özel, umumi olmayan, genelin zıddı, bir kimse için özel kılınmış, birine özgü. Halis, samimi. Hakiki, gerçek, kaliteli.
hasad. Hasat, ürün derme.
hasail. Hasletler, huylar, nitelikler.
hasais. Hasseler, nitelikler.
hasarat. Hasaretler, zararlar, kayıplar, hüsranlar.
hasaret. Zarar, ziyan, kayıp, hüsrana düşme, umduğunu bulamama acısı.
hasaset. Hasislik, küçüklük, düşkünlük, düşüklük.
hasb. ‘göre, dolayı, için, cihetiyle’ manasında ön ek.
hasbelbeşer. İnsanlık icabı, insan olmaktan ötürü.
hasbelkader. Kaderden dolayı, kader bakımından, kader icabı.
hasbetenlillah. Yalnız Allah için.
hasbi. Karşılık beklememek, gönüllü, samimiyetle, halisane.
hasbihal. Derdini anlatma, içindekileri söyleme, halini arzetme.
hasbiye. ‘Hasbünallahü ve nimel vekil’ ayeti.
hasbüna. Bize yeter. ‘Hasbünallahü ve nimel vekil’ yani ‘Allah bize yeter, o ne güzel vekildir’ ayetinin birinci kelimesi.
haseb. Kişinin kendinden kaynaklanan değeri, kadri, kıymeti, asaleti.
hased. Haset, kıskanma, çekememe. Bir kimsede bulunan nimetin ondan alınmasını, onun elinden gitmesini arzu etme.
hasen. Güzel. Dünya bakımından övgüye, ahiret yönünden sevaba sebep olan güzel iş veya hal.
hasenat. Haseneler.
hasene. Hasen kelimesinin müennes biçimi, güzellik. Elde edilince sevinilen nimet.
hasf. tutulma, ay tutulması, ışığın sönmesi.
hasıl. Husule gelen, ortaya çıkan. Ürün, meyve, elde edilen netice, gelir.
hasıla. Bir işten elde edilen gelir, netice, ürün.
hasılat. Ürünler, meyveler, neticeler, gelirler.
hasılıbilmasdar. Masdardan türeyen sonuç. Mesela öldürdü eylemi öldürmek masdarından türer. Eylemi yapan kimse özne odur.
hasım. Husumet eden ya da edilen kimse, davada karşı taraf, düşman.
hasîb. Hesap eden, hesaba katan. ‘Kullarının bütün fiillerinin hesabını gören, bütün yapıp ettiklerini hesaba katan, hesaplayan’ manasında ilahi isim.
hasid. Haset eden, çekemeyen, kıskanan, bir kimsede bulunan nimetin ondan gitmesini temenni eden.
hasin. Sağlam, dayanıklı.
hasir. Hüsrana düşen, zarar gören, umduğunu bulamamanın acısıyla kıvranan.
hasir. Hasret çeken, hasret ateşiyle yanan, özleyen.
hasis. Paraya, mala aşırı düşkün olması sebebiyle harcama yapmaktan kaçınan, pinti, cimri, eli sıkı. Basit, ufak, kötü, düşük.
hasisa. Bir şeye özgü olup başkasında bulunmayan özel nitelik.
hasiyet. Birine ya da bir şeye özgü nitelik, hususi özellik.
haslet. Yaratılıştan gelen özellik, huy, mizaç, tabiat, nitelik, karakter. Bu hasletler iyi ya da kötü, güzel veya çirkin olabilir.
hasm. Hasım, karşı taraf, düşman, bir davanın birbirine muhalif iki tarafından her biri.
hasmane. Hasım gibi, düşmanca, düşman gibi.
hasna. Güzel kadın ya da kız.
hasr. Bir şeyi yalnız biri için ayırma. Yalnız bir şeye yönelme. Sınırlı bir alan içine alma.
hasret. Özlem, özleyiş. Sevilen birinden ayrı kalması sebebiyle kalbi yakan duygu.
hasrınazar. Bakışı tamamen bir noktaya yönlendirme, hep onunla meşgul olma.
hass. özel, umumi olmayan, genelin zıddı, bir kimse için özel kılınmış, birine özgü. halis, samimi, gerçek, kaliteli.
hassa. His, duyu.
hassa. Bir kimseye ya da bir şeye özgü nitelik.
hassas. Dış dünyadan gelen etkileri hemen hisseden. Duyarlı, duygulu, çabuk etkilenen. Titiz, dikkatli, uyanık.
hassase. Hissetme yetisi, duygularla algılama kabiliyeti.
hassasiyet. Hassas olma durumu, hassaslık, duyarlık. İnsanın duyumlar alma, duygulanma yetisi.
hassaten. Hususen, bilhassa, özellikle.
hasse. Duyu, duyum organı.
hasud. Haset eden, çekemeyen, kıskanan, başkasının elinde bulunan şeylerin yok olup gitmesini isteyen.
hasudane. Kıskanırcasına, kıskanan biri gibi.
haşa. Bir kimsenin kabul edemeyeceği bir şeyden bahsederken söylediği, ‘asla, olamaz, öyle değil, kesinlikle imkansız’ manasına gelen ret sözü.
haşarı. Rahat durmayan, ele avuca sığmayan, çok yaramaz.
haşerat. Haşereler.
haşere. Böcekler, yılan, çıyan, akrep gibi küçük hayvancıklar.
haşhaş. Tek yıllık otsu bir bitki türü. Uyuşturucu yapımında kullanılan afyon maddesi bu bitkiden elde edilir.
haşhaşi. Esrar içen kimse. Haşhaşiler denilen sapık güruha mensup kişi.
Haşhaşiler. Selçuklular zamanında Hasan Sabbah adlı İsmaili bir din bilgini tarafından eğitilen, haşhaş bitkisinden elde edilen uyuşturu bir madde kullandıklarına inanılan, çete oluşturarak, gizlice örgütlenerek her yere sızıp devlet adamlarını öldüren, ne zaman nerede ortaya çıkacaklarının bilinmemesi sebebiyle şerlerinden korkulan sapkın bir fırka, güruh.
haşi. Huşulu, kalbi ürpertilerle saygılı, tevazu halinde, alçakgönüllü, hakka baş eğmiş, edepli.
haşiane. Huşulu, saygı dolu bir halde.
Haşimi. Kureyş kabilesinin Haşimiler kolundan olan, Peygamberimizin sülalesine mensup.
haşin. Kaba, kırıcı, incitici, katı, keskin.
haşir. Toplama, bir araya getirme. Kıyamet hengamında ölülerin diriltilip mahşer meydanında toplanması.
hâşir. Toplayan, bir araya getiren, ölen insanları diriltip ‘Arasat’ denilen meydanda toplayan, Allah.
haşiv. Yazı ve konuşmada gereksiz yere yazılmış ya da söylenmiş söz.
haşiye. Bir metnin herhangi bir noktasını açıklamak üzere sayfanın kenarlarına ya da altına yazılan yazı, not.
haşmet. Bir kimsenin, kendisine uyanların çokluğu oranında sahip olduğu büyüklük, ihtişam, görkem.
haşmetkarane. İhtişamlı bir halde, görkemli bir biçimde.
haşmetnüma. Haşmet gösteren, görkemini belli eden.
haşruneşr. Kıyamet esnasında dirilip toplanma ve hesap görüldükten sonra uygun yerlere yayılma, kiminin cennete, kiminin cehenneme gönderilmesi.
haşr. Haşir, toplama, bir araya getirme. Kıyamet hengamında ölülerin diriltilip mahşer meydanında toplanması.
haşriazam. Büyük haşir, kıyamet esnasında bütün ölülerin göz kırpışı kadar kısa bir sürede diriltilip toplanması. Yeni bedenler yaratılır, bunlara hayat verilir, ruhlar yeni bedenlerine yerleşir.
haşv. Haşiv, fazladan söz, sözde gereksiz fazlalık.
haşyet. Büyük bir zatın huzurunda kalbin saygıyla karışık bir korku duyması, yürek titremesi, ürperme. Can yakıcı bir olayın gelmesi ihtimaliyle kalbin acı duyması.
hat. Yazı, çizgi, sınır, rota.
hata. Yanlış, yanlışlık. Yanılma, yanılgı. Kusur, kabahat, günah. İstemeyerek işlenen suç, kasıtsız yapılan yanlış.
hatab. Odun.
hatadar. Hatalı, yanılan, yanılgı halinde olan.
hataen. Hata ederek, hata sonucu, yanılarak.
hatakar. Hata yapan, hatalı.
hatakarane. Hata edercesine.
hatar. Tehlike, emniyetsizlik, güvensizlik.
hataya. Hatalar, yanılgılar, yanlışlar.
hatem. Mühür, damga. Son, en son.
Hatem. İslam’dan kısa bir süre önce yaşamış son derece cömert bir zengin.
hatemiyet. Hatemlik, mühür olma. En son olma durumu.
Hatemülenbiya. Nebilerin sonuncusu, son peygamber ya da kendisinden önce gelen peygamberleri tasdik eden mühür manasında Peygamber Efendimizin namı.
hatf. Göz alma, göz kamaştırma.
hatıf. Göz alan, göz kamaştıran.
hatır. Düşünüp akılda tutma yetisi, zihin, hafıza. Yürek, duygu. İtibar, saygınlık. Kalbe gelip bir süre kalan düşünce.
hatıra. Yaşananlardan akılda kalan izler, hafızada kalan bilgiler, hatırlanan şeyler, anı.
hatırat. Hatıralar, anılar, hatırda kalanlar. Bir kimsenin hatırında kalanları yazmasıyla ortaya çıkan eser.
hatırlı. Hatırı sayılan, itibarlı, saygın kimse.
hatırşinas. Hatır sayan, hatır gözeten, gönül alan.
hatia. Hata, yanılgı, yanlış.
hatiat. Hatalar, yanılgılar, yanlışlar.
hatib. Hatip, hitap eden, konuşan, konuşmacı.
hatif. Duyu alanına girmeksizin seslenen, konuşan, bilgi veren manevi varlık, melek, cin. Duyu dışı alem, varlıklar.
hatim. Bitirme, sona erdirme, tamamlama. Kuran’ı baştan sona okuma.
hatime. Nihayet, son. Son söz, son kısım.
hatip. hitap eden, konuşan, dinleyicilere söz söyleyen.
hatm. bitirme, sonunu getirme, baştan sona okuma. mühür, damga, imza.
hatme. bir metni baştan sona okuyup bitirme.
hatta. ‘Bile, hem de, bundan başka, üstelik’ manasında anlamı kuvvetlendirmek için söylenen kelime.
hattat. Hat sanatçısı, güzel yazı yazan kimse.
hatve. Adım, bir adımlık mesafe.
hatveendaz. Adım atan.
havadis. Hadiseler, olaylar, haberler.
havai. Hava ile ilgili. Uçarı, ciddiyetten uzak, umursamaz, nefsinin arzularına göre hareket eden, sorumluluk yüklenmekten kaçınan, sebatkar olmayan.
havaic. İhtiyaçlar, hacetler, gerekli şeyler.
havale. İşin görülmesini başka birine bırakma, sorumluluğu bir başkasına aktarma, yetkisini bir başkasına devretme. Para ve benzeri bir şey gönderme. Küçük çocuklarda ve hamile kadınlarda görülen bir nevi hastalık.
havali. Civar, çevre, etraf, yöre.
havarık. Harikalar, alışılmışın üstünde olup hayret uyandıran şeyler.
havari. İsa aleyhisselama inanan ve ona yardım eden mümin kimse, yardımcı.
havaric. Hariciler, düzen tanımaz sapık bir dini akımın mensupları.
havariyyun. Havariler, İsa aleyhisselamın yardımcıları. Bunlar on iki kişidirler: Petrus, Yuhanna, Andreas, Filip, Toma, Bartalomi, Metiyya, Büyük Yakub, Küçük Yakup, Barnabas, Yehuda. Yehuda dinden döndü, yerine Matyes seçildi.
havas. En has olanlar, seçkinler, ilimde, marifette, hizmette en yüksek derecelere gelen kimseler.
havas. Hasseler, duyular, hisler, duygular.
havas. Hususlar, özellikler, konular.
havatıf. Hatıflar, göz kamaştıran şeyler.
havatır. Hatıralar, anılar, hatıra gelen fikirler, insanın kalbine gelen düşünceler.
havatim. Mühürler. Sonlar.
havf. Korku. Can yakıcı bir olayın olmasını ya da sevilen bir şeyin yitirilmesini bekleyen kimsenin kalbi acıtan duygusu.
havfullah. Allah korkusu.
havi. Kapsayan, ihtiva eden, içine alan, içeren.
haviye. Cehennemin en dehşetli yeri olan yedinci tabakası.
havl. Bir halden bir hale dönme. Etraf, çevre. Korku. Kuvvet, takat. Sene, yıl.
havra. Yahudilerin mabedi, sinagog da denilen ibadet yerleri.
havsala. Zihnin manaları alabilme kapasitesi, kişinin anlama, kavrama, kabul ve tahammül etme derecesi.
havz. Havuz.
havzıkevser. Kevser havuzu, cennette Peygamber Efendimize tahsis edilen ebedi havuz.
havza. Belirli kara parçası, sınırlı bölge.
haya. Erkeklik bezi, er bezi, testis, husye.
hayâ. Utanma hissi, nefsin sıkılmasıyla yüzde peyda olan kızartı, bir fiili işlemekten nefsin çekinmesi, kınanmaktan sakınarak onu terk etmesi. Namus, iffet, edep, ar.
hayal. Hakiki alemde olmayanı varmış gibi zihinde kurgulama, nesnelerin, olayların, kişilerin zihindeki suretleri, bir kimsenin ya da bir şeyin yansısı, kurgu, düş.
hayalalud. Hayalle karışık.
hayalat. Hayaller, kurgular, kuruntular.
hayalatihim. Onların hayalleri.
hayalatina. Bizim hayallerimiz.
hayalen. Hayal ederek, hayal ile, hayal yoluyla.
hayalet. Hayal ürünü olan görüntü, gerçekte bulunmayıp da kurgulanan şey.
hayalgul. Hayalen görülen korkutucu varlık, hayalet.
hayalhane. Hayal evi, hayal kurma gücü, zihnin kurgu merkezi, muhayyile.
hayali. Hayalle ilgili, hayal ürünü olan.
hayaliyyun. Hayal edilen şeyleri gerçek kabul edenler. Romantik sanat akımı mensupları.
hayalperest. Hayal peşinde koşan, işi gücü hayal etmek olan, hayal etmeyi pek seven.
hayat. Dirilik, canlılık. Yaşayış, yaşama süresi. Maişet, geçim.
hayatalud. Hayatla karışık.
hayatdar. Hayatlı, canlı.
hayatdarane. Hayatlı biri gibi.
hayateyn. İki hayat. Dünya ve ahiret hayatı.
hayatfeşan. Hayat saçan.
hayati. Hayatla ilgili. Hayatla alakalı olması sebebiyle önemi büyük olan.
hayatiyet. Hayat sahibi olma, canlılık, dirilik.
hayatkarane. Hayatlı gibi, hayatlı bir şekilde.
hayatmemat. Hayat ve ölüm.
hayatperest. Hayata, yaşamaya pek düşkün olan.
hayatperverane. Hayatı seven biri gibi.
haybe. Bedava, beleş. Boş, işe yaramaz.
haybet. Umduğunu bulamama, yoksun kalma, ümitsiz bir şekilde eli boş kalma.
haydar. Arslan. Kahraman, cesur, yiğit. Hazreti Ali radıyallahu anhın lakabı.
haydut. Yol kesip soygun yapan, eşkıya. Karşısındakinin hakkına tecavüz eden zorba, kaba kimse.
hayevan. Hayvan, canlı, hayatlı.
hayfa. ‘Yazık!’ manasında hayıflanma sözü.
hayhay. Peki, olur, baş üstüne.
hayhuy. Her kafadan bir ses çıkması sonucu oluşan gürültü patırtı. İnsanın vaktini zayi eden günlük uğraşlar.
hayıflanmak. Esef etmek, üzülmek, yerinmek.
hayır. İyilik. Sevap umarak yapılan yardım. Benimsenen, sevilen hal ve iş. Mal, servet.
hayırhah. Herkesin iyiliğini isteyen, iyiliksever.
hayırsız. Ne kendine ne de başkalarına hayrı dokunmayan, faydası olmayan.
hayız. Kadınlarda her ayın belirli günlerinde kanama ile kendini gösteren özel bir hal, adet görme, regl.
haylaz. Haşarı, yaramaz. İş yapmak istemeyen, avare, tembel, aylak.
hayli. oldukça, epeyce, bol, çok.
hayli. Epeyce, fazlaca, oldukça.
haylulet. Engel olma, araya girip perdeleme, önünü kapama.
hayluletiarz. Dünyanın ay ile güneşin arasına girip perde olması. Bu perdeleme sonucu güneşten aya ışık gitmez, ‘ay tutulması’ meydana gelir.
hayme. Çadır, otağ.
haymenişin. Çadırda oturan kimse, göçebe.
hayr. Hayır, iyilik.
hayran. Bir şeyi ya da bir kimseyi çok beğenen, takdir eden. Şaşan, şaşıp kalan.
hayrat. Hayırlar, iyilikler.
hayret. Harika bir varlık ya da olayla karşılaşan kimsenin duygusu, şaşma. Manevi bir makam. Bu makama çıkan mümin her şeye hayretle bakar. Yerde ve gökte yaratılan eserleri birer sayfa gibi okur, onlarda tecelli eden ilahi isimleri fark eder, imanını artırır.
hayretalud. Hayretle karışık.
hayretbahşa. Hayret veren.
hayretefza. Hayret uyandıran, artıran.
hayretengiz. Hayrette bırakan, hayret veren.
hayretfeza. Hayret artıran, uyandıran.
hayretkar. Hayretli, hayret eden.
hayretkarane. Hayret edercesine.
hayretnüma. Hayret gösteren, hayret hissi uyandıran.
hayretnümun. Hayrete düşüren.
hayriyet. Hayırlılık, hayırlı olma.
hayrülhalef. Bırakılan yeri dolduran hayırlı kimse.
hayse beyse. Kararsızlık, karışıklık, darlık.
haysiyet. Kişinin öz değeri, itibarı, saygınlığı.
haysiyetiyle. Bakımından, itibariyle, dolayı, dayanarak.
haysülayeşur. Hissedilip bilinmeksizin, farkında bile olunmadan.
hayt. İplik. Bağ, bağlantı, rabıta.
hayta. Haylaz, serseri.
hayvan. Hayatlı, canlı, diri. İnsana hizmet için ve başka bazı önemli gayeler için yaratılan malum canlı.
hayvanat. Hayvanlar, canlılar. Hayvanları inceleyen bilim, zooloji.
hayvani. Hayvana özgü, hayvanla ilgili.
hayvaniyet. Hayvanlık, canlılık.
hayy. Diri, canlı. ‘Ezelden beri gerçek hayat sahibi olan’ manasında ilahi isim.
hayyal. Hileci, dalavereci, aldatıcı.
hayyiz. Mekan, mevki, saha, alan.
hayz. Hayız, aybaşı, regl, kadınlarda her ayın belirli günlerinde kanama ile kendini gösteren özel bir hal.
haz. Hoşlanma hissi, hoşa giden bir şey sebebiyle oluşan tatlı duygu. Hisse, pay, kısmet.
haza. Bu, şu, o. Tam, tam manasıyla.
hazain. Hazineler.
hazakat. Ustalık, maharet, ihtisas.
hazan. Sonbahar, güz.
Hazar. Hazar denizi.
hazar. Barış, barış zamanı. Karşıtı ‘sefer’dir.
hazarat. hazerat, hazretler, büyük ve saygın kimseler.
hazcılık. Hazzı insan hayatının tek değer ve amacı sayan, haz veren her şeyin iyi olduğunu kabul eden öğreti, hedonizm, domuz felsefesi.
hazele. Reziller, alçaklar, yüzsüzler, bayağı kimseler.
hazer. Sakınma, çekinme, korunma, zarar verme ihtimali olan şeyden kaçınma.
hazerat. Hazretler, büyük ve saygın kimseler.
hazf. Kaldırma, silme, atma, yok etme.
hazık. Hazakatli, maharetli, hünerli, usta, işini iyi bilen, uzman.
hazım. Besinleri sindirme, sindirim.
hazır. Hazırda bulunan, huzurda olan, orada bulunan. Yapılıp tamamlanan. Yapılı halde satılan. Şimdiki zaman. Emek vermeden elde edilen.
hazırane. Huzurda bulunuyor gibi, orada gibi.
hazırun. Hazırda bulunanlar, bir yerde bulunanlar.
hazin. Hüzünlü, üzüntülü, üzüntü verici.
hazinane. Hüzünlü bir halde, üzgün bir biçimde.
hazine. Mücevher, altın, gümüş gibi kıymetli şeyler, bunların saklı tutulduğu yer.
hazinedar. Hazineyi korumak ve yönetmekle görevli kişi.
hazire. Mabet, tekke, türbe gibi yapıların bahçesinde bulunan etrafı çevrili mezarlık.
hazm. Hazım, sindirim.
hazm. İşin sonunu düşünerek hareket etme ahlakı, ihtiyat, dikkat, tedbir.
hazmınefs. Kendi adına içine sindirme, katlanma, karşılık vermeme.
hazravat. Yeşillikler.
hazret. Büyük birinin ya da kutsal bir şeyden söz edilirken isminin önünde söylenen saygı sözü. Tasavvufta beş tecelli derecesinin her biri.
hazrevat. yeşillikler.
hazzetmek. Hoşlanmak, zevk almak.
heba. Boşa gitme, ziyan olma.
hebaenmensura. Bir şeyin etrafa saçılıp ziyan olması, boşa gitmesi.
Hebenneka. Kendini akıllı sanan ahmak, budala, bön. Hebenneka adlı ahmak bir adamın isminden gelir. Bu adam öyle ahmakmış ki, uykudan uyanınca kendisini tanıyamaz, başkalarından ayıramazmış. Bu yüzden boynuna bir kolye takmışlar, ona bakar, ‘Tamam, bu benim’ dermiş.
heca. Hece. Harflerin dizilişi.
hecai. Heceyle ilgili.
hecaya. Heceler.
heccav. Hicveden, birini yeren, taşlayan.
hece. En az bir sesli harften, bazen de bir seslinin yanı sıra birkaç sessiz harften oluşan ve kelimeyi oluşturan ses öbeklerinden her biri.
hedaya. Hediyeler.
hedef. Nişan alınan yer, nişangah. Ulaşılmak istenen nokta, maksat, gaye.
heder. Boşa gitme, faydasız zayi olma.
hediye. Muhabbet nişanesi olarak birine karşılıksız verilen şey, armağan.
hedm. Yıkma, yıkım.
hedonizm. ‘Hayatın gayesi hazdır, iyi demek haz demektir, bilgilerimiz duygularımızla algıladıklarımızdan ibarettir’ tezini ileri süren felsefe, hedonizm, domuz felsefesi.
heft. Farsça yedi.
hefte. Hafta.
hegemonya. Baskısı altına olma, egemen olma, boyunduruk vurma, hakimiyet.
hekim. İşi hastalıkları teşhis ve tedavi etmek olan kişi, tıp doktoru, tabip.
helminmezid. Daha yok mu? Daha fazla olmayacak mı?
hela. Tuvalet, yüznumara, ayakyolu.
helak. Mahvolma, yok olma, silinip gitme, kökü kazınma, yerle bir olma. Umumi musibet. Perişan olma, bitkin duruma gelme.
helaket. Helak olma, mahvolma, yıkılma, yakım, felaket.
helal. Dinen yasak edilmeyen şey, haram olmayan. Bir kimsenin nikahlı eşi. İyi, hoş, güzel. Bazen aferin manasında da kullanılır.
helalleşmek. Karşılıklı olarak haklarını birbirine helal etmek.
helen. Yunan.
helenistik. Yunan kültür, medeniyet, tarih ve sanatıyla ilgili.
helezon. Kıvrımlı, yılankavi, iç içe daireler biçiminde.
helik. Helak olucu, yıkılıp gidici, yok olucu.
helümmecerra. ‘Var kıyas eyle! Gerisini sen anla!’ manasında bir tabir.
hem. Birlikte, beraber, üstelik, şu da var ki, zaten.
hemasır. Aynı yüzyılda yaşayanlardan her biri, çağdaş.
hemcins. Aynı cinsten olan.
hemdem. Birlikte bulunan, samimi arkadaş, dost.
hemdert. Derdi aynı, dert ortağı.
hemdest. el ele, birlikte, uyum içinde.
hemec. Kanatlı küçük böcek, at sineği.
hemeezost. Hepsi ondan.
hemeost. Hepsi o.
hemhal. Durumları aynı olan, haldaş.
hemheme. Rüzgar sesi.
hemişe. Devamlı, her zaman.
hemm. Hüzün, üzüntü, sıkıntı, gam, tasa.
hemmatla. Doğma yer ve zamanlarının aynı oluşu.
hempa. Ayakdaş, hayat yolunda beraber yürüyen. Kötü yolda beraber yürüyen kimselerin her biri.
hemrah. Yol arkadaşı, yoldaş.
hemraz. Sırdaş, birbirlerine sırlarını söyleyecek kadar yakın arkadaş.
hemşehri. Hemşeri, aynı şehirden olan kimselerin her biri.
hemşire. Bacı, kız kardeş. Hastahanelerde hastalara bakan, doktora yardım eden sağlık görevlisi, doktor yardımcısı.
hemta. eşi, benzeri, dengi.
hemze. elif harfinin öbür adı.
hemzemin. Zeminle aynı seviyede, yerle aynı düzeyde.
hendek. Uzunlamasına derin çukur.
hendese. Geometri. Mühendislik.
hendesevari. Hendese gibi.
hendesi. Hendeseyle ilgili, geometrik.
hengam. Zaman, mevsim, devir, çağ, sıra, an. Toplantı, cemiyet, dernek.
hengame. Gürültü patırtı, şamata, seslerin birbirine karışmasından çıkan gürültü. Kavga, çarpışma.
henienleküm. ‘Afiyet olsun! Helal olsun! Tebrik ederim!’ gibi manalara gelen bir tabir.
henüz. Daha şimdi, yeni. Daha, hala, şimdiye kadar.
herave. Baston, asa.
herc. karışıklık, fitne, fesat, karmaşa, anarşi.
hercai. Hercayi, kararsız, sebatsız, yanar döner, gelgeç. Bir çeşit menekşe.
hercümerc. Karışıklık, kargaşa.
herçibadabad. Her ne olursa olsun.
hergele. Binmeye, arabaya koşulmaya, yük taşımaya alıştırılmamış hayvan. Huysuz binek atı. Eşek sürüsü. Başıboş hayvan sürüsü. Terbiyesiz, edepsiz, serseri, soysuz.
hergiz. Katiyen, asla, hiçbir zaman.
herhalde. Mutlaka, ne yapıp edip, muhakkak. Büyük bir ihtimalle.
herif. Kaba adam, sıradan kişi.
herkül. Herakles, kuvvetiyle meşhur efsanevi bir adam. Kuvvetli, güçlü, iri kimse.
herze. Boş söz, saçma laf, gereksiz lakırdı.
herzegu. Saçma sapan konuşan, gereksiz ve anlamsız sözler söyleyen.
herzekarane. saçma sapan konuşarak.
hesab. Hesap. Konusu sayılar olan bilim, aritmetik. Matematik işlemi. Bir malın veya hizmetin tutarı. Bir işi yapmadan önce zihinde tasarlama. Tahmin, öngörü. Kulun mahşer meydanında dünyada yaptıklarının hesabını vermesi hadisesi.
hesabi. Hesapla ilgili. Hesabını bilen, parasını dikkatli harcayan. Kendi kazancını düşünen. Eli sıkı, cimri.
hesabat. Hesaplar.
hesti. Mevcut, varlık.
heterodoks. İman esaslarına uymayan. Temel ilkelere, kabullere, düşüncelere aykırı olan.
heva. Heves, istek, arzu, meyil. Nefsin zararlı arzuları.
hevai. Hevesi peşinde koşan, uçarı, sorumsuz.
hevaiye. Hava gibi olan latif şeyler. Heva kelimesinin tamlamalarda kullanılan dişil biçimi.
hevamm. böcekler, haşereler, kışın kaybolup yazın çıkan küçücük hayvancıklar.
hevaperest. nefsinin zararlı arzularının peşinde koşan.
hevaperestane. nefsinin zararlı arzularına tapınırcasına.
hevatif. sadece sesleri duyulan görünmez varlıklar.
heves. İstek, arzu, meyil, gelip geçici istek.
hevesat. Hevesler.
hevesi. Hevesle ilgili.
heveskar. Hevesli, istekli. Bir sanatı, işi sadece zevk için yapan, amatör.
heveskarane. Heves edercesine.
hevesperverane. Hevesine düşkün bir biçimde.
hevheve. rüzgarın esmesiyle çıkan yaprak sesi.
hevl. Korku, korkma, ürkme.
heyakil. Heykelle..
heyat. Heyetler, biçimler, görünüşler. Topluluklar, komiteler, ekipler.
heybet. Hürmetle karışık korku uyandıran görünüm, büyüklük, ululuk.
heybetnüma. Heybet gösteren, heybet izlenimi uyandıran.
heyecan. Ruhi coşku, coşkunluk, gönülde meydana gelen şiddetli dalgalanma, aşırı duygulanma.
heyecanat. Heyecanlar.
heyelan. Toprak kayması.
heyet. Bir işi yapmakla görevli topluluk, kurul. Dış görünüş, şekil, biçim, suret. Hal, durum. Gök ilmi.
heyhat. ‘Yazık, ne yazık, eyvah, ne kadar uzak’ gibi manalar ifade eden bir hayıflanma sözü. Elden gitmiş ya da elde edilmesi mümkün olmayan bir şeye karşı hasret, hüzün ve esefi bildirir.
heykel. Taştan, ağaçtan, bakırdan, alçıdan yapılan üç boyutlu suretler. Bedenler, cesetler.
heykeltıraş. Heykel yapan kişi.
heylulet. İki şeyin arasına girme, perdeleme, görüntüyü kapama.
heyula. Ürkütücü, korkutucu hayal. Ne olduğu anlaşılamayan pek büyük şey. Eski felsefede varlıkların aslı kabul edilen cevher, öz.
heyyin. Kolay.
hezar. Bin.
hezaran. Binler.
hezarfen. Bin fen. Elinden çok iş gelen yetenekli kimse, pek hünerli kişi.
hezecat. Ezgiler, nağmeler.
hezeliyat. Eğlendirmek amacıyla söylenen veya yazılan söz, mizah, şaka, latife.
hezeyan. Sayıklama. Saçmalama, saçma sapan konuşma.
hezeyanvari. Sayıklarcasına, saçma sapan konuşur gibi.
hezimet. Bozgun, tam bir yenilgi.
hezl. Eğelendirmek amacıyla yazılan ya da söylenen ciddiyetten uzak söz, mizah, şaka.
hıdırellez. Bahar bayramı olarak kutlanan altı mayıs günü. Efsaneye göre, Hızır ile İlyas’ın senede bir buluşma günü.
hıffet. Hafiflik, yeğnilik.
hıfz. Koruma, saklama, ezberleme. Duyular yoluyla zihne gelen suretlerin ve manaların korunması, saklanması, hatırda tutulması.
hıfzıssıhha. İnsan sağlığını korumak maksadıyla çalışmalar yapan hekimlik kolu, hijyen.
hıkd. Kin, intikam arzusuyla bekleme, bu esnada biriken öfke.
hıllet. En yakın dostluk, candan arkadaşlık.
hımbıl. Budala, aptal, salak, miskin, tembel.
Hımyata. Peygamber Efendimizin İbranice isimlerinden biri.
hımye. Perhiz, diyet.
hıncahınc. Tıka basa dolu.
hınsıyemin. yemin edip sonra bu yemini bozma.
hınzır. Domuz. Pis, gaddar, katı, inatçı, yaramaz.
Hıra. Hira, Peygamberimize ilk vahyin geldiği mağaranın adı.
hıraman. Edalı bir biçimde, nazlı nazlı, salına salına yürüyen.
hıraş. ‘Tırmalayan, kazıyan’ manasında son ek.
hırçın. Huysuz, çabuk sinirlenen, aksi, ters kimse.
hırdavat. Kilit, anahtar, tokmak, çivi, reze gibi madeni alet, edevat. Ufak tefek önemsiz şeyler.
hırgür. Kavga, gürültü, şamata, geçimsizlik.
Hıristiyan. Hıristiyanlık dininden olan, İsevi, Nasrani.
Hıristiyani. Hıristiyanlıkla ilgili.
Hıristiyanlık. İsa aleyhisselamdan sonra oluşturulan din, İsevilik, Nasraniyet. İsa aleyhisselamın isimlerinden biri olan Mesih kelimesinin Yunanca karşılığı Kristos’tur. Kristos dinini kabul edenler, ona mensup olanlar manasında Hıristiyan kelimesi buradan doğmuştur.
hırka. Kalınca bir kumaştan yapılmış dış elbise. Derviş giysisi.
hırkat. Yanma.
hırpani. Üstü başı perişan, eski püskü elbiseler giymiş, derbeder kimse.
hırs. Kişinin bir şeyi kendini paralarcasına aşırı istemesi, açgözlülük, gözü doymazlık, kanaatsizlik, bir şeye aşırı düşkünlük, ihtiras, tutku.
hırz. Emin yer, güvenli mekan. Nazardan koruduğuna inanılan muska, nazırlık vesaire.
hırzıcan. Bağrına basıp canı gibi koruma.
hısal. Hasletler, huylar, nitelikler.
hısas. Hisseler, paylar.
hısn. Korunak, sığınak, güvenli yer, kale.
hısset. düşüklük, adilik, küçüklük.
hışm. hışım, öfke, hiddet, gazap, kızgınlık.
hıtta. Memleket, ülke, diyar.
hıyaban. İki tarafında ağaçlar bulunan yol.
hıyanet. Hainlik, güveni kötüye kullanma, birine kendini güvenilir biri diye tanıttıktan sonra o güveni bozacak iş yapma, sadakatsizlik.
hıyar. Muhayyerlik, kabul edip etmemede özgür olma.
hıyatat. İplikler, ibrişimler.
hızan. Hazine.
Hızır. Kuran’da kıssası anlatılan bir peygamber veya veli.
hızlan. İflas etme, rezil olma, rahmetten yoksun kalma, yardımı beklenen kimsenin yardımını kesmesi. Hızlanın karşıtı ‘tevfik’tir.
hibe. Bir şeyi, iyilik etmek adına, geri almamak üzere birine bedelsiz verme, bağışlama, bağış.
hicab. Hicap, perde. Utanma, sıkılma, mahcubiyet. Hicap ‘örtülmesi gereken şeyi örten perde’ diye tarif edilir. Utanma manasının verilmesinin sebebi, utanılacak işler ve haller örtülmesi gereken şeyler olması sebebiyledir.
hicaz. Klasik musikimizde bir makam.
Hicaz. Mekke ve Medine şehirlerini de içine alan bölge.
hice. Hece, bir defada söylenebilen sözcük, kelimeyi oluşturan ses öbeklerinin her biri.
hiciv. Yerme, taşlama, falsolarını ve ayıplarını sayıp dökerek bir kimseyi iğneleme.
hicran. Ayrılık, ayrılık acısı. İnsanın içinde yer eden dinmez acı.
hicret. Bir yerden bir yere taşınmak, göç etmek. Peygamber Efendimizin Mekke’den Medine’ye göç etmesi. Mecazen, kötüden iyiye, dalaletten hidayete, günahtan sevaba, hatadan tevbeye, sefahattan takvaya geçiş, gidiş.
Hicrî. Hicretle ilgili, Hicri takvime göre. Peygamber Efendimizin hicretini başlangıç kabul eden takvim.
hicv. Hiciv, birini sözle yerme, taşlama, kötüleme.
hiç. Yokluk, adem, olmama, bulunmama. Değersiz, önemsiz. Katiyen, asla.
hiçahiç. Hçin de hiçi, hiç olmayan.
hiççilik. Nihilizm. Bütün gerçekleri ve değerleri inkâr eden, hakikatin nesnel bir temeli olmadığını, bilimin yalnızca bir yanılsama olduğunu ileri süren görüş, yokçuluk. Her türlü ahlaki, dini, milli, siyasi, toplumsal değeri reddeden, toplumun birey üzerinde hiçbir kısıtlamasını kabul etmeyen görüş.
hiçi. Hiçlik, yokluk, bulunmama. Boşluk.
hidayet. Hakka eriştirmek üzere rehberlik etme, yol gösterme. İman yoluna iletme. İman nasip etme, İslam ile şereflendirme. Karşıtı ‘dalalet’tir.
hidayetbahş. Hidayet bahşeden, imanı lütfeden.
hidayeteda. Hidayet sebebi olan, hidayet verici.
hiddet. Kızgınlık, öfke. Keskinlik, sertlik.
hidemat. Hizmetler.
hidiv. Vezir. Osmanlılar zamanında Mısır valilerine verilen unvan.
hidrojen. Kolayca yanan bir gaz. En hafif element. Bir bomba çeşidi.
hiffet. Hafiflik, yeğnilik.
hikayat. Hikayeler.
hikaye. Bir olayı sıra gözeterek anlatma, ayrıntılı biçimde anlatılan olay, Belli bir yer ve zamanda geçen olayların anlatıldığı, romana göre daha kısa olan edebi tür, öykü, kıssa, anekdot.
hikayet. Hikaye, öykü.
hikem. Hikmetler.
hikemi. Hikmetlerle ilgili, hikmetli.
hikemiyat. Hikmetli sözler, bilgelikle ilgili konular, felsefi düşünceler.
hikmet. Rabbimizin her eserini nice gayeler gözeterek yerli yerinde yaratması. Nesnelerin, olayların, eserlerin var oluş sebebiyle ilgili özel bilgi. Bir şeyin oluşundaki gizli sebep, sır. Hakikate uygun kısa söz. Sözle amelin birbirine uyması. Fayda, maksat, gaye, felsefe.
hikmetdarane. Hikmetli bir biçimde.
hikmeteda. Hikmetli.
hikmetfeşan. Hikmet saçan.
hikmetihükümet. Hükümetin karar ve uygulamalarının herkesçe bilinmeyen gizli gayesi, sebebi.
hikmetmedar. Hikmet kaynak olan, hikmet akıtan.
hikmetnüma. Hikmet gösteren.
hikmetperverane. Hikmeti severcesine.
hikmetresan. Hikmet getiren.
hikmetullah. Yaratılan varlıklarda tecelli eden, görünen ilahi hikmet, gaye.
hilaf. Ters, karşı, aykırı. Zıt olma, karşı olma, aykırılık.
hilafat. Hilaflar, karşı olmalar, aykırılıklar.
hilafet. Halifelik. Hilafet, Peygamber Efendimizden miras kalan dini, ilahi hükümleri uygulama ve yayma görevidir… Peygamberimizin ‘Hilafet otuz yıl sürer, sonra saltanat gelir’ sözü aynen gerçekleşmiştir. Hazreti Ebu Bekir ile başlayan hilafet Hazreti Hasan ile son bulmuştur. Hakiki hilafetin tamamı otuz yıl sürdü, ardından saltanat dönemi başladı. Hilafette halkın tercihi, seçimi, kabulü esastır. Saltanatta, halk iradesinin yerini akrabalık bağları aldı.
hilafi. İhtilaflı, ayrışma sebebi olan, aykırı.
hilafiye. Hilafi kelimesinin tamlamalarda kullanılan biçimi, dişili.
hilal. ara, aralık.
hilal. İnce yeni ay.
hilat. Devlet büyüğü tarafından iltifat maksadıyla birine giydirilen süslü elbise, kaftan.
hile. Birini aldatmak maksadıyla yapılan tertip, düzen. Kurtuluş çaresi, çare, çıkış yolu.
hilebaz. Hile yapan, hileci.
hilekar. Hile yapan, hileci.
hilekarane. Hile yaparcasına.
hilkat. Yaratma, yaratılma, yaratılış. Yaratılıştan gelen, sonradan kazanılmayan hal, özellik.
hilkaten. Yaratılışça, yaratılış bakımından.
hill. Helal, dince yasak olmayan.
hilm. Yumuşak huyluluk, hiddet gerektiren durumlarda bile kendine hakim olma, kızmama, gücü yetmekle birlikte cezalandırmama.
hilye. İnsanın dış görünüşüyle ilgili güzel nitelikler. Ziynet, süs. Peygamber Efendimizin beden yapısını, görünüşünü, eşsiz derecede güzel sıfatlarını tasvir eden, anlatan yazılar.
himar. Hımar, eşek, işlek.
himaye. Koruma, kollama, gözetme, esirgeme, sahip çıkma.
himayegerde. himaye etmiş, korumuş olan.
himayet. Himaye, koruma, kollama, gözetme.
himayetkar. Himayeci, himaye eden.
himayetkarane. Himaye edercesine.
himem. Himmetler.
himemat. Himmetler.
himmet. Kayırma, koruma ve yardım etme. Daha iyiye götürme meyli, arzusu, bu uğurda harcanan çaba. Bir işin üstüne iyice düşmek. Lütuf, kerem ve ihsanda bulunmak. Manen büyük kimselerin manevi yardımı, lütfu.
himmetperver. Himmet etmekten hoşlanan, hamiyetli gayretli.
hin. Kurnaz, sinsi.
hîn. Zaman, vakit.
hîna ki. Vakta ki, ne zaman ki.
Hindu. Hindistan halkından olan kimse. Hinduluk denilen yerel dinlerden birine inanan.
hipnotizma. Hipnoz durumu oluşturmak için yapılan işlem.
hipnoz. Hipnotizmacınin telkinleriyle olan yapay uyku durumu.
hipotez. Kurgu, kuram, varsayım, faraziye.
Hira. Peygamber Efendimize ilk vahyin geldiği mağara.
hirfet. Meslek, zenaat, iş.
hisab. Hesap, aritmetik.
hisal. Hasletler, nitelikler.
hisar. Bir yeri korumak amacıyla yapılan kuleli, etrafı hendekli küçük kale.
hisbaniye. Kuşkuculuk, şüphecilik, hiçbir konuda kesin hüküm vermeyen septikler ekolü.
hisse. Pay, kısmet.
hissedar. Hissesi olan, pay alan.
hissi. Hisle ilgili. Duygulara hitap eden. Duygusal.
hissikablelvuku. Bir olayı olmadan önce haber veren duygu, önsezi.
hissiselim. Kusursuz his, iyiyi kötüden ayırma duygusu, sağduyu
hissiyat. Hisler, duygular.
hitab. Hitap, karşısındaki kişiye ya da kişilere söz söyleme.
hitabat. Hitaplar, konuşmalar.
hitabe. Hitabet, konuşma, söz söyleme.
hitaben. Hitap ederek, söylemekle, konuşmakla.
hitabet. Konuşma, nutuk. Güzel ve etkili konuşma sanatı.
hitabi. Hitapla ilgili, konuşmaya ilişkin.
hitabiyat. Hitap esnasında söylenen sözler, konuşmaların metinleri.
hitam. Bitiş, son, son bulma, sona erme.
hitap. Konuşma, birine veya birilerine söz söyleme.
hiye. Hanımlardan söz ederken kullanılan ‘o’ zamiri.
hiyel. Hileler, aldatmacalar, dalavereler.
hiyerarşi. Makam sırası, üstünlük durumuna göre rütbelerin sıralanışı.
hiyeroglif. Eski Mısırlıların kullandıkları, resim ve şekillerden meydana gelen yazı.
hiza. Düzgün diziliş, bir çizgi üstünde yan yana ya da karşı karşıya, aynı düzeyde bulunma durumu.
hizb. Hizip, parti, topluluk, grup, güruh, taraftar. Kurán’ın beşer sayfalık her bir bölümü. Her gün düzenli olarak okunan ayetler, münacatlar, salavatlar.
hizbullah. Allah taraftarları, müminler grubu.
hizlan. Yardımsız kalarak zelil duruma düşme, düşkünlük, sefalet. İlahi lütuf, kerem, ihsan ve rahmetten yoksun kalma.
hizmet. Bir kimsenin yapmakla sorumlu olduğu iş. Bir kimsenin emrine uyarak işler yapma. Bir kimse ya da şeyin iyi durumda olması için gereken bakımı yapma. Kendi kararıyla başkalarına yararı olacak işler yapma ya da yapanlara katkıda bulunma.
hizmetkar. Hizmet eden.
hoca. İlim öğreten kimse, müderris, öğretmen. Dini hizmetlerde görevli kimse. Üstat, usta.
hocavari. Hoca gibi.
hod. Kendi, zatı.
hodbin. Yalnız kendini gören, kibirli.
hodbinane. Hodbince, yalnız kendini gören kibirli biri gibi.
hodendiş. yalnız kendisi için kaygı duyan.
hodfikir. hep kendi fikrini beğenen.
hodfuruş. benlik satan, kendini yükseklerde görüp öyle tanıtan.
hodfuruşane. benlik satarcasına.
hodgam. Yalnız kendini düşünen, her şeyi kendisi için yapan, başkalarını düşünmeyen, bencil kimse.
hodperest. Kendine düşkün, kendine tapan.
hodpesend. Kendini beğenen.
hodpesendane. kendini beğenmişçesine.
hodri. ‘İşte meydan, kendine güvenen ortaya çıksın’ manasında bir meydan okuma sözü. Genellikle ‘hodri meydan’ diye söylenir.
hodserane. kendi başına.
hokka. Kapaklı küçük kap. Mürekkep kabı. Hokkabazların hünerlerini gösrirken kullandıkları kap.
hokkabaz. El çabukluğu ile hünerler gösteren kimse, gözbağcı. Hilekar, yalan dolanla iş gören. İnsanları güldürüp eğlendiren komik kimse.
hol. Top. Evlerde oda kapılarının açıldığı genişçe yer, sofa. Kabul salonu.
holigan. Karşı tarafı tutanlara saldıran, zarar veren taşkın, azgın taraftar.
holizm. Bütüncülük. Bütünün, öğelerinin toplamından daha fazla bir şey olduğunu, parçanın bütün içindeyken değeri ile ayrıldığı zamanki değerinin aynı olmadığını, özellikle canlı yapılardaki öğelerin apayrı bir değer kazandığını ileri süren görüş.
homoseksüel. Helak edilen Lut kavminin yaptıklarını yapan, lutilik de denilen büyük günahı işleyen kimse. Kendi cinsinden olanla ilişki kuran cinsi sapık, eşcinsel, oğlancı, kulampara, sevici, lezbiyen.
hoppa. Fazla düşünmeden aklına eseni yapan, ciddiyetten uzak olan, vakarlı olmayan, delişmen, uçarı.
hoppala. ‘Bu da nereden çıktı!’ manasında bir hayret ve şaşma sözü.
hor. Değersiz, önemsiz, bayağı. ‘Yiyen, yiyici’ manasında son ek.
hora. El ele ya da omuz omuza dizilip ayaklarını yere vurarak oynanan bir halk oyunu.
horanta. Bir evde yaşayan bireyler, ev halkı.
horhor. Kesintisiz akan su.
hortlak. Geceleri dirilip mezarından çıktığına ve insanlara zarar verdiğine inanılan ölü.
hoş. Ruha güzel gelen, gönül okşayan, keyif veren, beğenilen.
hoşamedi. Hoş geldine gitme.
hoşbu. Güzel kokulu.
hoşnud. Hoşnut, gönlü hoş edilmiş, memnun.
hoşsohbet. Tatlı tatlı sohbet eden, sohbeti tatlı olan.
hoto. incelikten yoksun kaba adam.
hotoz. Kadınlara özgü süslü başlık. Kuşların tepesindeki süslü tüyler. Binalara, kapılara, pencerelere yapılan süslü tepelik.
hovarda. Keyfi için düşünmeden para harcayan. Zararlı arzularının peşinden giden.
hoyrat. Kaba, kırıcı, incitici, karşısındakinin incineceğini düşünmeden söz söyleyen ya da hareket eden. Halk edebiyatında mâni türünün adlardan biri.
hödük. Nezaketten nasibi olmayan, incelikten habersiz, görgüsüz, anlayışsız.
höllük. Kimi yörelerde bebeklerin altına bez yerine konan yumuşak toprak.
hu. Allah ismi yerine kullanılan ‘o’ zamiri, adılı.
hub. Muhabbet, sevgi.
hubab. Habbeler, daneler, tohumlar, bitki tohumları.
hubbucah. Makam sevgisi, insanların gözünde bir yer edinme arzusu.
hubs. Habislik, habaset, pislik, kötülük.
hubub. Habbeler, tohumlar, tahıl taneleri.
hububat. Buğday, arpa, mısır gibi tahılların taneleri.
hubur. Aşırı sevinç, sürur, ferahlık.
Hud. Hud aleyhisselam, ‘Ad’ kavmine gönderilen peygamber.
hud’a. Hile, düzen, kandırma, bir kez aldatma.
huda. İlah, rab, tanrı.
hudabin. Hakkı gören, bir ilaha inanan.
huda-i müstean. kendisinden yardım istenen ilah.
hudaperest. Bir ilaha tapan.
hudapesendane. hidayet yolunu kabul ederek.
hudaya. Ey ilah! Ey Rab!
huddam. Hizmetçiler. Hizmet eden cinler.
Hudeybiye. Peygamberimizin Mekkeli müşriklerle yaptığı barış antlaşması.
hudr. Yeşillik.
hudud. Hadler, ilahi kanunlara göre verilen cezalar.
hudud. Hudut, hatlar, sınırlar, çizgiler.
hudus. Meydana gelme, ortaya çıkma, var olma, vuku bulma. Ezeli olmama, sonradan yaratılma, yeniden vücuda gelme, yokken var olma. Allah ezeli, ondan başka her şey hâdistir, sonradan var edilmiştir.
huffaş. Yarasa, malum gece kuşu.
huffaz. Hafızlar.
hufre. Oyuk yer, kazılmış çukur.
hukuk. Haklar. Haklarla ilgili bilim dalı. Toplumun yaşayışını düzenleyen kuralların, yasaların tümü.
hukuki. Hukukla ilgili, hukuka uygun.
hukukiyyun. Hukukçular, hukuk ilmiyle ilgili kimseler.
hukukuibad. Kul hakları, kullar arasındaki haklar.
hukukullah. Allah celle celalühunun kulları üzerindeki hakları, ilahi haklar.
hulasa. Bir sözün ya da yazının özeti, sözün özü, özet, öz.
hulasaten. Hulasa olarak, özetle.
hulefa. Halifeler, ardıllar. Peygamberimizin manevi mirasını yüklenenler.
hulefayıraşidin. Rüşde ermiş, kamil, ergin halifeler: Hazreti Ebubekir, Ömer, Osman, Ali radıyallahu anhüm.
hulel. Hulleler, güzel elbiseler.
hulf. Dönme, aykırılık, beklenenin tersinin olması.
hulfülvaad. Sözden dönme, söz verip yerine getirmeme.
hulfülvaid. ‘Sana ceza veririm’ diye söylenen sözden dönme, cezalandırma sözünü yerine getirmeme.
hulk. Huy, insanın doğuştan gelen ya da sonradan kazandığı ruhsal durum. Nefse yerleşen, kişiliğin bir parçası olan iyi ya da kötü bir nitelik. Çoğulu, ahlak.
hulki. Hulka ilişkin, huyla ilgili.
hulkum. Boğaz.
hulle. Değerli elbise.
hullet. Hıllet de denir. Hakiki dostluk, candan arkadaşlık demektir.
hulud. Ebedilik, devamlılık, süreklilik, ölmezlik, sonsuzluk.
huluk. Huylar, ahlaklar, karakterler, kişinin temel nitelikleri.
hulul. İçine girme, dahil olma, nüfuz etme.
hululiye. Yaratıcının insan bedenine girerek insan suretinde göründüğüne inananların sapık mezhebi.
hulus. Halislik, saflık, arılık.
hulusi. Hulusa mensup, hulusla ilgili.
hulusiyet. Halislik, samimilik, temizlik.
huluskar. Hulus sahibi, samimi, ihlaslı.
hulv. Tatlı, güzel, hoş, iyi, halavetli.
hulya. Hülya, gerçekleşmesi umularak kurgulanan hayal, insanı avutan kurgu.
humari. İçki içildikten sonra insana arız olan sersemlik hali, sarhoşluk.
humari. Humarla ilgili, sarhoşluktan kaynaklanan.
humk. Budalalık, hamakat, ahmaklık.
humma. Hastalıktan gelen şiddetli ateş, ateşli hastalıkların genel adı, sıtma.
humret. Kırmızılık, kızıllık.
hums. Beşte bir.
humud. sönüklük. ne helal nimetlere ve ne de haram olana iştah duymama, şehvetsizlik.
hun. Kan, dem.
hunefa. Hanifler, tevhide iman edenler, halis bir gönülle hakka yönelenler.
Huneyn. Peygamberimizin savaşlarından biri.
hunhar. Kana susamış, kan dökücü, gaddar, zalim.
hunnes-künnes. Bir intizam ve güzellikle bir görünüp bir kaybolan yıldızlar.
hurafat. Hurafeler.
hurafe. Bir temele dayanmayan, semavi dine ve salim akla aykırı olan batıl inançlar. Dinin özünde bulunmamakla birlikte halk arasında yaygın olan uydurma inanışlar, bilgiler, öyküler, kıssalar.
hurafetkarane. Hurafe uydururcasına, hurafe söylercesine, uydurmalı bir biçimde.
hurafevari. Hurafe gibi, uydurma gibi.
hurda. Ufak, küçük. Kırıntı, döküntü. Kullanılmaz durumda olan eşya.
hurde. Hurda, ufak, küçük. Kırıntı.
hurdebin. Mikroskop, gözle görülemeyen ufak şeyleri gösteren alet.
hurdebini. Mikroskobik, ancak mikroskopla görülebilen küçük şey.
hurfe. Yoksunluk, talihsizlik.
huri. Pek güzel cennet kızı.
huriliyn. Tarifsiz güzellikte gözleri olan cennet kızları.
hurmet. Haramlık, yasaklık.
hurmetiriba. Faizin haram olması, emek sarfetmeksizin paradan para kazanmanın yasaklanması.
hurrem. Hürrem, şen, sevinçli, gönül açıcı.
hurşid. Güneş, şems.
huruc. Huruç, çıkma, çıkış. İsyan, ayaklanma, başkaldırma.
huruf. Harfler.
hurufat. Harfler.
Hurufilik. Kuran harflerinden gizli manalar çıkardıklarına inanan, ayetlerin açık manalarını önemsemeyip kendi yorumlarını esas alan batıni, batıl, sapık mezhep.
hurufuheca. Elifbada sırasına göre dizili harfler. Kelimelerdeki harflere ayrıca ses katan elif, vav, he, ya harfleri.
hurufumukattaa. Kesik okunan, bitişip kelime oluşturmayan harfler. Sure başlarındaki ‘elif, lam, mim’ gibi, ‘ya, sin’ gibi harfler.
huruş. Coşma, gürültü, şamata, telaş.
huruşan. Coşup çağlayan.
husema. Hasımlar, rakipler, düşmanlar, bir davada karşı tarafta yer alanlar.
husuf. Perdelenme, ay tutulması, ay tutulunca kılınan namaz.
husufat. Perdelenmeler, tutulmalar.
husul. Hasıl olma, peyda olma, meydana gelme.
husulpezir. Hasıl olmuş, meydana gelmiş.
husum. Hasımlar, düşmanlar.
husumet. Hasımlık, bir davada karşı karşıya gelme, düşmanlık.
husumetefza. Husumet saçan.
husumetkarane. Husumet edercesine, düşmanca.
husus. Umum olmayan, özel olan. Birine has olan, birine tahsis edilen. Mesele, mevzu, konu, madde, iş.
hususan. Hususen, hasseten, özellikle.
hususat. Hususlar, meseleler, konular.
hususen. Bilhassa, hasseten, özellikle.
hususi. Belli kişiye, yere, zamana, tarza özgü, özel olarak, kişiye özel.
hususiyat. Hususiyetler, özellikler. Bir kimsenin özel hayatıyla ilgili şeyler.
hususiyet. Hususi olma, birine has olma, özellik.
husye. Er bezi, testis, haya.
huşe. Başak, başak demeti.
huşeçin. Başak toplayan.
huşu. Son derece saygı hâli. Büyük birinin huzurunda duyulan korkuyla karışık saygı hissi. Kişinin kendini her an ilahi huzurda görüp tevazu göstermesi, nihayetsiz aciz, fakir, kusurlu bilmesi.
huşunet. Haşinlik, kabalık, kırıcılık, inciticilik.
huşyar. Hüşyar, aklı başında olan, sarhoş olmayan, uyanık.
hut. Büyük balık. Balık burcu.
hutame. Cehennem, cehennemin beşinci tabakası.
hutbe. Bayram namazından sonra ve cuma namazından önce imamın minbere çıkıp müminlere hitap etmesi, konuşması.
huteba. Hatipler, konuşmacılar.
hutur. Hatırlama. Kalbe gelip bir süre kalan düşünceler.
hutut. Hatlar, çizgiler, yollar, yazılar.
hutuvat. hatveler, adımlar, iki ayak arası uzunluklar.
huveynat. Huveyneler, mikroplar.
huveyne. Gözle görülemeyen, ancak mikroskopla görülebilen küçük canlı, mikrop.
huy. İnsanın kişilik yapısında yerleşmiş özellik. Yaratılıştan gelen ya da sonradan kazanılan sıfat.
huyut. İpler, iplikler, lifler, teller.
huzme. Demet, özellikle ışık demeti.
huzu. Tevazu hali, alçakgönüllü olmak, ilahi azametin önünde saygılı bir hal alma.
huzur. Bir kimsenin yanı, katı, indi, birinin yanında ya da bir yerde olma. İlahi huzurda bulunma hissi. Kalbin rahat olması, gönül sevinci.
huzuri. Huzurda olarak, yanında, katında, indinde bulunarak. Huzurla ilgili.
huzurkarane. Huzurda gibi, yanında gibi. Huzur duyarak.
huzuz. Hazlar, hoşlanmalar.
huzuzat. Hazlar, hoşa giden şeyler.
huzzar. Bir yerde hazır bulunan, huzurda olan kimseler.
hübub. Esme, üfürme.
hübut. Yukarıdan aşağıya inme.
hüccac. Hacılar, hac ibadeti yapanlar.
hüccet. Delil, kanıt, kanıt, belge. Kesin olsun ya da olmasın genel anlamda delil, kanıt.
hüccetullah. Allah tarafından ortaya konan delil.
hücciyet. Hüccet olma, delil olma.
hüceyrat. Küçücük hücreler, hücrecikler.
hüceyre. Küçük hücre, minnacık oda, odacık.
hücra. Ücra, ıssız, kimsesiz.
hücre. Küçük oda, odacık. Dokuları oluşturan küçük canlı birim. Mahkumların tek başlarına kondukları dar yer. İllegal, gizli örgütlerin az sayıda üyeden oluşan birimi.
hücum. Üstüne yürüme, saldırma, saldırı. İleri atıl emri.
hücumat. Hücumlar, saldırılar.
hüda. İlah, mabud.
hüda. Hidayet rehberi, hidayet, iman yolu.
hüdabin. Hakkı ve hakikati gören, iman eden.
hüdaperest. Hakka tapan, iman eden.
hüddam. Hizmet edenler. Bir kimsenin manevi tesiri altında kalıp hizmet eden cinler.
Hüdhüd. Süleyman aleyhisselamın haberci kuşu.
hüdhüdmisal. Hüdhüt kuşu gibi.
hükema. Hakîmler, bilgeler, düşünürler, filozoflar.
hükkam. Hâkimler, hükmedenler, hüküm verenler, sözü dinlenenler.
hükm. Hüküm, karar, yargı. Hakimiyet, hükümranlık. Tesir, etti, kudret. Emir, buyruk. Kuvvet, değer, geçerlik.
hükmen. Hükme göre, verilen hüküm sonucu.
hükmi. Hükümle ilgili, bir yargıya dayalı.
hüküm. Karar, yargı. Hakimiyet, hükümranlık. Tesir, etti, kudret. Emir, buyruk. Kuvvet, değer, geçerlik.
hükümdar. Hüküm sahibi, hükmeden, emir veren, devlet başkanı.
hükümet. Hükmetme, ülkeyi idare eden kimseler heyeti, yürütme işini yapanlar. Bir ülkenin yönetiminde rol alan kuruluşların tümü.
hükümferma. hüküm süren.
hükümlü. Hakkında hüküm verilmiş kimse.
hükümran. Hüküm süren, hükmeden, hakim olan.
Hülagu. Gaddar, zalim, hunhar, kan dökücü bir hükümdar.
hülasa. Hulasa, bir sözün ya da yazının özeti, sözün özü, özet, öz.
hülle. Geri dönüşü mümkün olmayacak biçimde boşanmış kadının kocasıyla tekrar evlenebilmesi için önce başka biriyle evlenmesi, onun da ya ölmesi ya da bu hanımı boşaması gerekir. Kuran tarafından belirlenen bu yasaya hülle denir. Hülleci denilen kimi insanlar bunu yapay bir biçimde yaparlar. Bu elbette geçersizdir, hiledir, kendini aldatmaktır.
hülleci. Hülle yapan kimse.
hülya. Hulya, gerçekleşmesi umularak kurgulanan hayal, insanı avutan kurgu.
hüma. Masallarda geçen devlet kuşu ya da talih kuşu denilen hayali kuş.
hümanizm. İnsan sevgisini her şeyden fazla önemseyen görüş. İnsanı en yüce değer olarak gören, bir tanrı yerine insanı tahta oturtan, dini inancın yerine insana olan inancı geçirmeye çalışan felsefi öğreti, insancılık.
hümayun. Mübarek, kutlu, mutlu. Padişaha özgü.
hümum. Hemler, gamlar, tasalar, sıkıntılar.
hüner. Ustalık, beceri, maharet, marifet.
hünerbaz. Hüner gösteren.
hünerver. Hünerli, becerikli, sanatkar, usta.
hünkar. Padişah, hakan. Manevi makam sahibi kişi, ruhlara hükmeden zat.
hünsa. İki cinsiyeti birden taşıyan canlı. Erkek ya da dişi diye kesin hüküm verilemeyen. Hem erkeklik hem de dişilik uzvu bulunan bitki.
hür. Yasalara aykırı olmamak kaydıyla dilediği gibi hareket edebilen, yasal haklarına sahip olan, kendi kendine karar verebilen, esir olmayan, özgür.
hürmet. Bir kimseye ya da bir şeye değer vermekten gelen çekinme ile karışık sevgi, saygı. Dinen yasak olma durumu, haramlık.
hürmeten. Hürmet ederek, saygı duyarak.
hürmetkar. Hürmet eden, saygılı.
hürmetkarane. Hürmet edercesine, saygılı bir biçimde.
hürr. Hür, özgür.
hürriyat. Hürriyetler, özgürlükler.
hürriyet. Hür olma durumu, hürlük, özgürlük, haklarına sahiplik, haklarını kullanabilme, adil kanunlarla konan sınırlar içinde kişinin şahane serbest olması.
hürriyetperver. Hürriyet taraftarı, hürriyeti seven.
hürriyetşiken. hürriyet kırıcı, özgürlükleri bozucu.
Hüseyni. Peygamber Efendimizin torunlarından Hazreti Hüseyin radıyallahu anha mensup olan.
hüsn. Hüsün, umumi manada hüsün, genel anlamda güzellik.
hüsna. En güzel.
hüsnühat. Güzel yazı yazma sanatı, hat sanatı, güzel yazı.
hüsnükabul. İyi karşılama, güzelce kabul etme.
hüsnükuruntu. Bir olayı, bir durumu gerçekte olduğu gibi değil de işine yarayacak biçimde, kendi lehine yorumlama.
hüsnümisal. Güzel bir örnek olmak.
hüsnüniyet. Niyetin güzel olması.
hüsnüzan. Zannın güzel olması, güzel sanmak, bir kimse veya bir olay hakkında güzel düşünmek, iyiye yormak. Karşıtı ‘suizan’dır.
hüsran. Zarar, kayıp, yitik acısı, elde edilemeyeni ya da kaçan fırsatı düşünerek çekilen ıstırap.
hüsrev. Hükümdar, padişah, şah.
hüsuf. Tutulma, özellikle ay tutulması, sönme.
hüsün. Umumi manada güzellik.
hüsünperest. Hüsne yani güzelliğe pek düşkün.
hüsünperver. Güzelliği seven.
hüsünşiken. Güzelliği kıran, bozan.
hüşdar. Huşdar, akıllı, uslu.
hüşyar. Huşyar, aklı başında olan, sarhoş olmayan, uyanık.
hüvallah. O Allah.
hüve. O.
hüvelbaki. Baki olan yalnız odur.
hüveyda. Besbelli, apaçık, aşikar, ortada.
hüveydanüma. Apaçık gösteren.
hüviyet. Kimlik, kişinin kendine özgü nitelikleriyle başkalarından ayrı olması.
hüzn. Hüzün, üzüntü, sevilen bir şeyin yitirilmesi ya da kötü bir durumun meydana gelmesi sebebiyle üzülme.
hüznengiz. Hüzün veren, üzen.
hüznengizane. Hüzün verircesine, üzercesine.
hüzün. Üzüntü, sevilen bir şeyin yitirilmesi ya da kötü bir durumun meydana gelmesi sebebiyle üzülme.
hüzünalud. Hüzünle karışmış, hüzünlü.
hüzünengiz. Hüzün veren, üzen.
hüzünengizane. Hüzün verircesine, üzercesine.
hüzüngah. Hüzün yeri.
ı
ı. Bu harf bazen terkip alameti olarak kullanılır. Bir sözün tamlama olduğunu belli eden alamettir. Mesela ‘büyük kitap’ manasına gelen ‘kitab-ı kebir’ tamlamasında ortadaki ‘ı’ terkip alametidir. Terkipler sondan başa doğru çözülür.
ıbrık. İbrik, bir nevi su kabı.
ıdlal. Dalalete düşürme, yanlış yola sürükleme, saptırma, azdırma.
ımame. Emame, sarık, taç.
ımızganmak. Uyuklamak, ayakta uyur duruma gelmek.
ır. Ezgi, nağme, yır.
ırak. Uzak.
ıraka. Akıtma.
ırgalamak. Yerinden oynatmak, sallamak, sarsmak, harekete geçirmek. İlgilendirmek.
ırgat. Toprak işlerinde çalışan işçi, ağır işlerde çalışan amele, gündelikçi.
ırk. İnsan türünün ortak bir atadan türemeleri sebebiyle oluşan çeşitleri, nesil, soy. Bir hayvan türünün kimi yönleriyle birbirlerinden ayrılan alt sınıfları.
ırkçılık. Bir ırkın başka ırklara oranla üstünlüğünü, bunun atalardan kalan biyolojik bir özellik olduğunu öne süren, ırkı millet olmanın temel unsuru kabul eden görüş, düşünce, inanç.
ırki. Irkla ilgili, ırka ait.
ırz. Namus, iffet, şeref, haysiyet.
ırza. İrza, razı etme.
ıs. Sahip.
ısfırar. Sararma, sarı olma.
ıskalamak. Hatalı vuruş yapmak, hedefi tutturamamak, sağlayamamak, atlamak.
ıskat. Sukut ettirme, düşürme. Yok etme, silme. Hükümsüz bırakma.
ıslah. Bozuk olanı düzeltip iyileştirme, iyi hale getirme.
ıslahat. Islahlar, düzeltip iyileştirmeler, iyi hale getirmek için yapılan çalışmalar, düzenlemeler.
ıslahhane. Islah evi, suçlu çocukları eğitip topluma kazandırmaya çalışan kurum.
ısrar. Üstüne düşme, tekrar tekrar isteme, üsteleme. Fikrinden, inancından dönmeme, ayak direme, direnme, inat etme.
ıssı. Sahibi.
ıssız. Kimse bulunmayan yer, tenha, boş.
ıstıfa. Bir küme içinden ayıklayıp iyisini seçip alma, seçme, süzme, ayıklama, saflaştırma.
ıstıfagerde. ayıklanmış, seçilmiş, saflaştırılmış.
ıstılah. Terim. Bir bilim ya da sanat dalında özel anlam kazanan kelime, sözlük anlamından farklı bir manada kullanılan sözcük. ‘Kavram’ın sözle ifadesi.
ıstılahat. Istılahlar, terimler.
ıstırab. Izdırap, acı, darlık, sıkıntı.
ıstırabat. Izdıraplar, acılar, darlıklar, sıkıntılar.
ışk. Aşk kelimesinin eski metinlerde rastlanan özgün biçimi.
ıtlak. Bırakma, salıverme, bırakma. Kayıt altına almama, sınırlandırmama. Talak verme, boşama.
ıtnab. Sözü uzatma, gereksiz ayrıntılarla doldurma.
ıtr. Itır, hoş koku, güzel kokulu bir bitki.
ıtri. Itırla ilgili, hoş koku.
ıtriyyat. Hoş kokular.
ıttıla. Bilme, bilgi sahibi olma, haberli olma.
ıttırad. Ittırat, birbirini sıralı ve düzenli bir biçimde izleme, ahenk, düzenlilik. Yeknesaklık, monotonluk, tekdüzelik.
ıyadet. Hastayı ziyaret edip hatırını sorma.
ıyal. Bir kimsenin geçindirmek zorunda olduğu kişiler, ayal, horanta.
ıyaz. İyaz, sığınma.
ızdırab. Maddi ya da manevi acı, azap, eziyet, darlık, sıkıntı, zahmet. Deprenme, hareketlenme. Darbetme, vuruşma. Bozulma, karışma.
ızdırabat. Iztıraplar.
ızdırar. Zorda kalma, mecbur olma, iradesi elinde olmama, kendisi tercih edememe.
ızdırari. Zorunlu, ister istemez, kendisi tercih etmeksizin, iradesi dışında.
ızrar. Zarar verme, zarara uğratma.
ıztırar. Zorda kalma, mecbur olma, iradesi elinde olmama, kendisi tercih edememe.
ıztıraren. Zorda kalarak, mecburen.
ıztırari. Mecburi, zorunlu, ister istemez, kendisi tercih etmeksizin, iradesi dışında.
i
i. Terkip alameti, tamlama belirtisi. Mesela ‘geçim derdi’ manasına gelen ‘derd-i maişet’ tamlamasında böyledir.
î. Mensubiyet işareti. Mesela ‘dinî’ kelimesinde ‘dine özgü, din alanında olan’ manası verir.
iade. Kendisine verilen bir şeyi geri verme, geriye döndürme, eski haline getirme, kendisine yapılanın aynısını yaparak karşılık verme.
iadeten. Geri verilmek üzere, geri vererek.
ianat. İaneler, yardımlar.
iane. Yardım, yardım maksadıyla istenen ya da yardım olsun diye verilen şey.
iaşe. Bir kimsenin yaşaması için gerekli olan şeyleri verme, yedirip içirme, besleme, geçindirme. Yaşamak için lazım olan şeyler, yiyecekler, içecekler.
iba. İmtina etme, kaçınma, çekinme, kabul etmeme, istememe.
ibad. İbadet edenler, kullar.
ibadat. İbadetler.
ibadet. Kulluk etme, ilahi emirleri yerine getirme, tapma, tapınma.
ibadetgah. İbadet yeri, ibadet edilen yer, mabet.
ibadethane. İbadet evi, mescid, cami ve benzeri yerler, içinde ibadet yapılan bina.
ibadetkar. İbadet eden, kullukta bulunan, tapan, tapınan.
ibadullah. Allah’ın kulları.
ibahat. İbahe edilenler, hakkında mübah, helal, yapılabilir hükmü verilenler.
ibahe. Mübah etme, helal kılma, bir şey hakkında yapılabilir hükmü verme.
ibahiye. İslamiyetin haram kıldıklarını helal sayanlar. ‘Her şey mübahtır, yapılabilir’ diyen sapık kimselerin görüşü. İbahilik, ibahiyun.
ibarat. İbareler, metinler, yazılar.
ibare. Bir konuyu anlatan kısa metin, birkaç cümlelik yazı.
ibaret. ‘Hepsi bu kadar, aslı böyle, ancak bu’ gibi anlamları içeren bir kelime.
ibate. Bir kimseyi gece yatırma, barındırma.
ibda. Daha önce görülmemiş güzel bir eser ortaya koyma. Modelsiz, örneksiz olarak yoktan yaratma. İbda edene ‘bedî’ denir. İbdanın inşadan farkı vardır. İnşa, mevcut malzemeleri belli bir tertibe göre bir araya getirerek yeni bir şey yapmak, yaratmaktır. Evrende bu iki eylem bir arada görülür. Mesela, yeni dünyaya gelen insanların maddi bedenleri inşaya, kendilerine özgü biçimleri, nitelikleri ibdaya örnektir.
ibdal. Bir şeyin yerine başka bir şey koyma, tebdil etme, değiştirme.
ibham. Kapalı bırakma, açıklamama.
ibka. Kalıcı kılma, bakileştirme, süreklilik kazandırma.
iblağ. Ulaştırma, yetiştirme, gönderme, eriştirme, haber verme.
İblis. Şeytan, şeytanın isimlerinden biri, şeytanların başı. Lügat bilginlerine göre kelime ‘son derece ümitsiz’ manasına geliyor. Rahmetten ümidini kesmesi sebebiyle şeytana bu ad verilmiş.
iblisane. İblisçe, şeytanca, şeytan gibi.
ibn. İbni, oğul, oğlu.
ibne. Lutilik de denilen sapık ilişkide pasif erkek, kadın rolü oynayan eşcinsel.
ibni. İbn kelimesinin terkip harfiyle birlikte yazılışı, söylenişi.
ibnullah. İsa aleyhisselamı yüceltme adına Hıristiyanlar tarafından kullanılan ‘Allah’ın oğlu’ manasındaki hatalı tabir.
ibra. Temize çıkarma, arıtma, arındırma, hakkındaki zanları, kuşkuları, töhmetleri giderme.
İbrahim. Hazreti İbrahim aleyhisselam.
İbrahimvari. İbrahim aleyhisselam gibi.
İbrani. Yahudi sülalesi, Yahudi soyundan olan kimse.
İbranice. İbranilerin dili, Yahudilerin lisanı.
ibraz. Bariz duruma getirme, ortaya koyma, gösterme.
ibre. Ölçü aletlerinde rakamları göstermeye yarayan mil, özel iğne.
ibret. Bir olaydan alınan uyarıcı ders. Bilgiye, gerçeğe eriştiren ayet, alamet, vesile.
ibretamiz. İbret dersi veren.
ibretfeşan. İbret saçan, ders alınacak şeyleri etrafa yayan.
ibretnüma. İbret gösteren, ders alınacak şeyleri nazara veren.
ibrik. Karınlı, ince boyunlu, kulpu olan, çaydanlığa benzer bir nevi su kabı.
ibrişim. Bükülmüş ipekten yapılmış iplik.
ibriz. Halis, saf, katkısız.
ibsar. Dikkatle bakma.
ibşar. Beşaret verme, müjdeleme.
ibtal. İptal, batıl hale getirme, hükümsüz bırakma, işe yaramaz bir duruma sokma, bozma, boşa çıkarma.
ibtalihis. Duyuları iptal etme, iş yapamaz hale getirme, anestezi.
ibtida. Başlangıç, başlama noktası, gelişen bir şeyin birinci evresi.
ibtidai. henüz gelişmemiş, başlangıçta olan, ilkel.
ibtidar. Başlama, bir işe girişme.
ibtihac. Neşelenme, gönlün şenlenmesi, sevinme.
ibtihal. Yalvarıp yakarma, niyaz etme.
ibtila. belaya yakalanmak. alışkanlık, tiryakilik.
ibtizal. çokluktan dolayı bol bol kullanma.
icab. Gereklilik, lüzum. Karşılık verme.
icabat. İcaplar, gerekler. Karşılık vermeler.
icabe. İcabet.
icabet. Karşılık verme, cevaplandırma, ilgisiz kalmama.
icabi. İcapla ilgili, gerektirme.
icabiye. Evrende olup biten her şeyin bir nedensellik bağlantısı içinde gerçekleştiğini, tüm olgu ve olayların nedenlerinin zorunlu sonucu olduğunu savunan anlayış, belirlenimcilik, determinizm.
icad. İcat, yeni bir şey bulma, bilinmeyen bir şey ortaya koyma. Zihinde yeni bir şey tasarlama, olmayan bir şey düşünme, kurgulama.
icadi. İcatla ilgili.
icar. Kiraya verme, kira.
icare. Kira.
icaz. Pek az sözle pürüzsüz ve kusursuz biçimde çok mana anlatma, sözü kısa ve özlü söyleme.
îcaz. Benzerini yapmakta insanı aciz bırakma, acze düşürme, yapmaya güçlerinin yetmeyeceğini ispat etme.
icazat. İcazetler, izinler.
icazdarane. İcazlı biçimde, az sözle çok mana anlatırcasına.
icazet. İzin verme, müsaade etme.
icazetname. Yeterlilik belgesi, diploma, verilen iznin ve yetkinin yazılı belgesi.
îcazi. Îcazla ilgili, mucize olan.
icazkar. İcazlı, sözü az manası çok olan.
icazkarane. Pek az sözle çok mana anlatarak.
îcazkarane. Benzerini yapmakta insanı aciz bırakırcasına, mucize olarak.
îcazvari. İnsan takatini aşan bir biçimde.
icbar. Cebretme, zorlama.
icl. Sığır yavrusu, buzağı, dana.
icla. Cilalama, parlatma, pürüzlerini giderme.
iclal. Bir kimsenin büyüklüğünü kabul edip saygı gösterme, tazimde bulunma, ikram etme, onun şerefine yakışır bir davranış sergileme. Büyüklük, ululuk, yücelik.
iclas. Tahta çıkarma, makamına yerleştirme, oturtma.
icma. Toplanma, cem olma, ictima etme. Bir mesele üzerinde birleşme. İslam bilginlerinin bir konu üzerinde görüş birliğine varmaları.
icmaen. topluca, birleşerek.
icmaıümmet. İslam bilginlerinin bir konu üzerinde görüş birliğine varmaları.
icmakarane. İcma edercesine, topluca, bir konu üzerinde birleşerek.
icmal. Özetleme, bir meseleyi ayrıntıya girmeden kısaca anlatma. Karşıtı o’lan tafsil’ ise meseleyi ayrıntılı biçimde açıklamak demektir.
icmalen. Kısaca, özetle, tafsilata girmeden.
icmali. Kısa, özetli, işin özünü verecek biçimde.
icra. İşi yürütme, yerine getirme, alınan kararları uygulama. Bir alacağı devlet eliyle tahsil etme.
icraat. İcralar, iş yürütmeler, alınan kararları uygulamalar.
ictihad. İçtihat, bir alimin ayet ve hadislerden hüküm çıkarmak için tüm gücünü kullanması, temel kaynaklardan hükümler çıkarma işlemi.
ictihadat. İçtihatlar, hüküm çıkarmalar.
ictihadi. İçtihatla ilgili, içtihat alanına giren.
ictihadiye. İçtihatla ilgili olan, içtihat alanına giren.
ictima. İçtima, toplanma, cem olma, bir araya gelme.
ictimaat. İçtimalar, toplanmalar.
ictimai. İçtimai, toplumla ilgili, toplumsal.
ictimaiyyat. Toplum bilimi, toplumu inceleyen bilim dalı, sosyoloji.
ictimaiyyun. Toplumu inceleyen bilim adamları, sosyologlar.
ictina. Derme, devşirme, meyve toplama.
ictinab. İçtinap, çekinme, uzak durma, yanaşmama.
ictinaben. İçtinap ederek, çekinerek, uzak durarak.
içkin. Bir şeyin içinde bulunan, süngerin içindeki su gibi varlığın bünyesine sızmış olan, mündemiç.
içkincilik. Tanrı ile evrenin bir ve aynı şey olduğunu, tanrının evrende içkin bulunduğunu ileri süren öğreti, tümtanrıcılık, kamutanrıcılık.
ictisar. Cesaretlenme, cesaret etme, cesur davranma.
içtihad. Bir alimin ayet ve hadislerden hüküm çıkarmak için tüm gücünü kullanması, temel kaynaklardan hükümler çıkarma işlemi.
içtihadat. İçtihadlar, hüküm çıkarmalar.
içtima. Toplanma, cem olma, bir araya gelme.
içtimaiyyun. Toplum bilimcileri, sosyologlar, toplumu inceleyen bilim adamları.
içtinab. Çekinme, uzak durma, yanaşmama.
id. Bayram.
idad. Hazırlama, geliştirme. Sayma.
idadi. Hazırlık devresi, yetiştirme dönemi.
idadiye. Eskiden ortaokul ve lise düzeyindeki okullara verilen genel ad.
idam. Yok etme. Kanun hükmünce öldürme, ölüm cezası.
idame. Devam ettirme, sürdürme.
idare. Yönetme, yönetim, çekip çevirme. Yönetim yeri.
idari. İdareyle ilgili, yönetimle alakalı.
idbar. Talihin kötüye gitmesi, işlerin tersine dönmesi. Karşıtı ‘ikbal’dir, yani talihin iyiye gitmesidir.
iddet. Sayılı, sayılmış. Boşanmış ya da kocası ölmüş kadının başka biriyle evlenmeden önce beklemesi gereken süre.
iddia. İleri sürülen düşünce, savunulan tez. Kendi fikrinde direnme, inat.
iddiaen. İddia ederek.
iddianame. İddiaların toplandığı yazı. Savcının mahkemeye sunmak üzere tutuklu hakkında yazdığı, ekseriyetle suçlayıcı nitelikte olan yazı.
iddihar. Biriktirme, depolama.
iddiharat. Biriktirmeler.
ideal. Hayalin gayesi, henüz fikir aşamasında olan, varılmak istenen en son hedef, ulaşılmak istenen en ileri düzey, ülkü.
idealizm. Bilgide düşünceyi esas alan ve varlığı düşüncenin kurduğunu kabul eden öğretilerin genel adı. Sanat ve edebiyatın gerçek yerine ideal olanı dile getirmesi gerektiğini savunan akım. Yüksek ahlaki amaçlara bağlanma ve bu uğurda yaşama durumu.
ideoloji. Politik ya da toplumsal bir öğreti oluşturan ve bir grup insanın davranışlarına yön veren politik, milli, dini, felsefi, ahlaki düşünceler bütünü. İdeleri, düşünceleri irdeleyen bilim dalı.
idgam. Tecvidde yan yana iki kelimeden birincinin son harfini okumayıp ikincinin baş harfini şeddeli okuma kuralı. Mesela ‘min rabbi’ yerine ‘mirrabbi’ okumak gibi.
idhal. İthal, içeri alma, dahil etme.
idhalat. ithalat, dışarıdan alımlar, içine almalar, içine koymalar.
idlal. dalalete götürme, saptırma, doğru yoldan yanlış yollara çevirme.
idman. Bir şeyi iyi yapabilmek için sürekli tekrarlama, alıştırma, ekzersiz, jimnastik yapma.
idrac. Dercetme, dahil etme, katma.
idrak. Kavrama yetisi, algı. Bir şeyi bir bütün hâlinde kavramak, iyice anlamak. Zihne duyularla gelen verilerin daha önce var olan bilgilerle karşılaştırılarak iyice kavranması.
idrar. Sidik.
ifa. Bir işi yapma, borcunu ödeme, sözünü yerine getirme, görevini yapma.
ifadat. İfadeler, anlatımlar.
ifade. Zihinde tasarlanan bir konunun söz ya da yazıyla bildirme, söyleme, anlatma. Tanık ya da sanığın gördüklerini, bildiklerini polise veya mahkemeye anlatması.
ifakat. İyileşme, hastalıktan kalkma, hastalıktan kurtulup tamamen iyileşinceye kadar aradan geçen zaman.
ifaza. Feyizlendirme, gürül gürül akıtma, bol bol verme.
iffet. Namus, haya, ırz, ar. Dürüstlük, temizlik, güvenilirlik.
ifham. Fehmettirme, anlatma, bildirme, anlamasını sağlama.
ifham. Susturma, muhatabı söz söyleyemez hale getirme.
ifk. İftira, bühtan, bir kimseye yapmadığı bir şeyi yükleme.
iflah. Felaha erme, tamamen kurtulma, esen olma, umduklarına kavuşma, başarma.
iflas. bir adamın bütün malının kaybetmesi, borcunu ödeyemeyecek duruma düşmesi, batması.
ifna. Fani etme, yok etme, silip atma.
ifrağ. Bir halden bir hale dönüştürme.
ifrat. Olması gerekenden fazlalık biçiminde sınırı aşma, pek ileri gitme, artı aşırılık.
ifratalud. İfratla karışmış.
ifratkar. İfrat eden, aşırı giden.
ifratkarane. İfrat edercesine, aşırı gidercesine.
ifratperver. İfratı seven, hep aşırı giden.
ifratperverane. İfratı severcesine, aşırı gidercesine.
ifraz. Bir bütünden bir parçanın ayrılması, bedenden sıvı akması, salgı.
ifrazat. İfrazlar, akıntılar, salgılar.
ifrit. Kuvvetli, becerikli, zaptı zor cin. Belasından korkulan, zararlı, kötü kişi.
ifsad. İfsat, fesat çıkarma, yıkma, bozma, karışıklık çıkarma, azdırma.
ifsadat. İfsatlar, bozmalar, azdırmalar.
ifşa. Faş etme, gizli olanı açıklama, sırrı ortaya dökme.
ifşaat. İfşalar, gizli olanı açık edecek açıklamalar.
ifta. Fetva verme, bir mesele hakkında dinin hükmünü söyleme.
iftar. Oruç açma, oruç açılırken yenen yemek, oruç açma zamanı.
iftihar. Fahretme, övünme, kıvanma.
iftiharkarane. İftihar edercesine, övünürcesine.
iftikar. Fakir olma, fakirliğini gösterme.
iftikarat. İftikarlar, fakirliğini göstermeler.
iftira. Bir kimseye aslı olmayan bir suç yükleme, bühtan, karaçalma.
iftirak. Ayrılma, ayrılık, hicran. Dağılma, parçalanma.
iftirakat. İftiraklar, ayrılmalar.
iftiraname. İftira yazısı.
iftiras. Parçalama, paramparça etme.
iftitah. Fethetme, açma, başlama. Namaza başlarken alınan tekbir.
igz. İngiliz.
iğbirar. Darılma, gücenme.
iğdab. Gazaplandırma, öfkelendirme, kızdırma.
iğdiş. Burulmuş, erkeklik bezleri alınmış.
iğfal. Gaflete düşürüp aldatma, ayartma, saptırma.
iğfalat. İğfaller, aldatmalar.
iğlak. Kapama, örtme. Kapalı anlatım, sözün net ve açık biçimde söylenmemesi.
iğmaz. Görmezlikten gelme, göz yumma.
iğna. Zengin etme.
iğtinam. Yağmalama, ganimet alma. Fırsatı ganimet bilme.
iğtisal. Yıkanma, gusletme.
iğtişaş. Karışıklık, kargaşa.
iğva. Baştan çıkarma, ayartma, azdırma.
ihafe. Korkutma, korku uyandırma.
ihale. İşi uygun olan birine verme. Birine havale etme.
iham. Vehme düşürme. Birden fazla anlamı olan bir kelimenin en az bilinen manasını kastederek kullanma.
ihanet. Hainlik etmek, arkadan vurmak, güveni kötüye kullanmak. Kişiyi önemsemeyerek küçük duruma düşürmek. Zıddı ikramdır, tekrimdir.
ihanetkar. İhanet eden, hain, güveni kötüye kullanan.
ihanetkarane. İhanet edercesine.
ihata. Etrafını çevirme, çepeçevre kuşatma. Bir meseleyi tam olarak anlama.
ihatat. İhatalar, kuşatmalar, çevrelemeler.
ihbar. Haber verme, haberdar etme, bildirme.
ihbarat. İhbarlar, haber vermeler.
ihda. Hidayet etme, doğru yolu gösterme. Hediye verme.
ihdas. Yeni bir şey ortaya çıkarma. Daha önce yapılmamış bir şey yapma.
ihfa. Gizleme, gizli hale getirme. Sessiz okuma.
ihfaf. Hafifletme.
ihkak. Hakkı yerine getirme.
ihkakıhak. Hakkı sahibine verme, hakkı yerine getirme.
ihkam. Tahkim etme, sağlamlaştırma, güçlendirme.
ihlaf. Yemin etme, yemin ettirme. Muhalif söz söyleme ya da tavır sergileme.
ihlak. Helak etme, yok etme, silip süpürme.
ihlal. Bozma, sakatlama, zarar verme. Kanuna ve kurala uymama.
ihlas. Halis olma, ikiyizlülük etmeme, samimiyet. İbadeti yalnız Allah için yapma. Karşıtı nifaktır, şirktir, riyadır. İhlasın en yüksek kısmı imandadır.
ihmad. Söndürme.
ihmal. Üstüne düşeni zamanında yapmama, boşlama, savsaklama, önem vermeme.
ihmalkarane. İhmal edercesine, savsaklarcasına.
ihrac. İhraç, dışa çıkarma, dışarı atma. Bir malı dış ülkeye satma.
ihracat. İhraçlar, dışarı çıkarmalar, dış ülkelere satışlar.
ihrak. Yakma, yandırma, ateşe atma.
ihram. Hac ibadeti sırasında giyilen dikişsiz elbise. Hacca giden kişinin bazı şeyleri kendine haram kılması, yasak etmesi.
ihraz. Erişme, ulaşma, kazanma.
ihsa. Sayma, sayım.
ihsan. Her ne yaparsa onu güzel yapma, güzel davranma, güzelce verme, iyilik etme. Allah’ı görür gibi kulluk etme. Dilimizde ‘iyilik etmek’ manası öne çıkmıştır. Evet, iyilik etmek bir ihsandır, fakat ihsan bundan ibaret değildir.
ihsanat. İhsanlar.
ihsanperver. İhsan etmeyi seven, ihsan eden.
ihsanperverane. İhsan etmeyi severcesine, ihsan eden birine yakışır biçimde.
ihsas. Hissettirme, üstü kapalı biçimde anlatma, sezdirme, duyurma. Hissetme, duyma, duyulardan biriyle bir şeyi algılama.
ihsasiye. Bilginin kaynağını duyular olarak gören felsefe, duyumculuk, sansüalizm.
ihtar. Hatırlatma. Kalbe bir mana bırakma. Dikkat çekme, uyarma.
ihtarat. İhtarlar, hatırlatmalar.
ihtardarane. İhtar eder gibi, hatırlatırcasına.
ihticac. Bir davada veya tartışmada hüccet ortaya koyma, delil gösterme.
ihtida. Hidayete erme, hak yolu bulma. İslam dinini kabul.
ihtifa. Gizlenme, saklanma, görünmez olma.
ihtifal. Kalabalık halde yapılan merasim, anma töreni.
ihtifalat. Törenler, merasimler.
ihtikar. Bir malı fiyatı artınca satmak üzere toplayıp saklama, vurgunculuk.
ihtilac. İhtilaç, çırpınma, çarpıntı, seğirme.
ihtilaf. Anlaşmazlık, uyuşmazlık. Farklı olma, ayrı gayrı olma, aynı olmama.
ihtilafat. Anlaşmazlıklar, uyuşmazlıklar, ayrılıklar.
ihtilafi. Üzerinde ihtilaf edilen, anlaşmazlık konusu.
ihtilafiye. İhtilaf konusu olan, üzerinde uzlaşılamayan.
ihtilal. Devrim, silah zoruyla devletin mevcut düzenini ortadan kaldırma çabası, silahlı isyan, ayaklanma, başarılı olunması halinde yapılan ani dönüştürme faaliyeti. Kargaşa, bozukluk, düzensizlik.
ihtilalat. İhtilaller, ayaklanmalar.
ihtilali. İhtilalle ilgili, ayaklanmaya ilişkin.
ihtilalkarane. İhtilal yaparcasına.
ihtilam. Düş azması, uykuda cenabet olma, boy abdesti alınması gereken duruma düşme.
ihtilas. Para ya da mal çalma, aşırma.
ihtilat. Birbirine karışma, karışıp görüşme.
ihtilatat. İhtilatlar, birbirine karışmalar.
ihtimal. Mümkün olma, olabilirlik.
ihtimalat. İhtimaller, olabilirlikler.
ihtimam. Himmet etme, çaba harcama. Dikkat etme, özen gösterme.
ihtimamat. İhtimamlar, çaba ve özen göstermeler.
ihtimamkar. Himmet eden, çaba harcayan, özen gösteren.
ihtimamkarane. Himmet edercesine, özen gösterircesine.
ihtira. Yepyeni bir şey ortaya çıkarma. Hiç yoktan yapma, yaratma.
ihtirai. İhtira ile ilgili, ihtira yoluyla meydana getirilmiş.
ihtirak. Tutuşup yanma.
ihtirakerde. İhtira eyleme, hiçten yapma ve yaratma.
ihtiram. Hürmet etme, saygı gösterme.
ihtiramat. İhtiramlar, hürmet etmeler, saygı göstermeler.
ihtiras. Tutku, aşırı istek, şiddetli arzu, kendini paralarcasına isteme.
ihtirasat. İhtiraslar, aşırı istekler, tutkular.
ihtiraz. Çekinme, sakınma, kaçınma.
ihtiraziye. İhtiraz edilen, çekinmekle ilgili olan, kaçınılan.
ihtisar. Kısaltma, sözün, yazının anlama zarar vermeden kısaltılması.
ihtisaren. Kısaltarak.
ihtisas. Birine özel kılma, hususi hale getirme, özelleştirme.
ihtisas. Hissetme, hislerden biriyle algılama, duyumsama.
ihtisas. Uzmanlık, belli bir alanda derin bilgi sahibi olma.
ihtisasat. İhtisaslar. Hislenmeler, duygulanmalar. Uzmanlıklar. Birine özel kılmalar.
ihtişam. İnsana tesir eden etkileyici görünüş, görkem.
ihtitam. Hitam bulma, sona erme, işin bitmesi, bitiş.
ihtiva. İçine alma, içinde bulundurma, kapsama.
ihtiyac. İhtiyaç, gerek duyma, gerek duyulan şey, gereksinim.
ihtiyacat. İhtiyaçlar, gereksinimler.
ihtiyar. İradesini kullanarak seçme, isteme, isterse yapma istemezse yapmama niteliği. İrade ile ihtiyarın farkı vardır. İhtiyar, irade sıfatının eylemidir. İnsan irade sıfatıyla ihtiyar eder, seçer.
ihtiyar. Yaşlı erkek, yaşlı.
ihtiyare. Yaşlı kadın.
ihtiyarem. İhtiyarım, yaşlıyım.
ihtiyaren. İhtiyar ederek, seçerek, isteyerek.
ihtiyarıcüzi. İnsana verilen az bir seçme kabiliyeti.
ihtiyari. İsteğe bağlı, istemekle, tercihe dayalı.
ihtiyarkarane. isteğe bağlı şekilde, seçip isteyerek.
ihtiyarsız. İstek dışı, istemeden.
ihtiyat. İlerisini düşünerek davranma, tedbirli hareket etme.
ihtiyaten. İlerisini düşünerek.
ihtiyati. İhtiyatla ilgili.
ihtiyatkar. İhtiyatlı, tedbirli.
ihtiyatkarane. İhtiyatlı birine yakışır biçimde.
ihtizar. Hazır olma, vakti gelme. Hazer etme, çekinme, uzak durma.
ihtizaz. Haz duyma, hoşlanma, keyif alma. Titreme, deprenme, sallanma, oynama, sarsılma.
ihtizazat. Haz duymalar, hoşlanmalar. Titremeler, deprenmeler.
ihvan. Kardeşler.
İhvanımüslimin. Müslüman Kardeşler. Arap ülkelerinde yaygın bir İslami hareketin adı.
ihvani. Kardeşlerim.
İhvanüssafa. On Birinci asrın ikinci yarısında ortaya çıkan ve ‘İslam dinini felsefe vasıtasıyla kuruntulardan ve hurafelerden arındırmak gerekir’ diyen bir ekol.
ihveti. Kardeşim.
ihya. Hayat verme, canlandırma. Yeniden can verme.
ihzar. Hazırlama, hazır hale getirme. Huzura getirme.
ihzarat. Hazırlamalar.
ihzari. Hazırlamakla ilgili.
ihzariye. Hazırlama. İhzari kelimesinin tamlamalarda ortaya çıkan dişili. Bir kimsenin mahkemeye getirilmesi için alınan para, mahkemeye davet için yazılan yazı.
ika. Oluşturma, yapma, etme.
ikaat. İkalar, yapıp etmeler.
ikab. En sonunda verilen şiddetli azap, dehşetli bir şekilde cezalandırma.
ikame. Yerine koyma. Birinin ya da bir şeyin yerine geçirme. Hakkını vererek namaz kılma.
ikamet. Bir yere yerleşip oturma, yerleşme. Farz namazdan önce kamet getirme.
ikametgah. İkamet edilip oturulan yer, kişinin aranınca bulunabileceği adres.
ikan. Yakinen bilme, kesin biliş, kuşkusuz bilgi edinme.
ikaz. Uyarma, uyarı, uyandırma.
ikazat. İkazlar, uyarılar.
ikazkar. İkaz edici, uyarıcı.
ikazname. Uyarı yazısı.
ikbal. Bir tarafa yönelme. Kıymet verme, iyi karşılama, saygı gösterme. Talihli olma, talihin bir kimseye yönelmesi. Yüksek makam.
ikdam. Bir şeyi elde etmek için azimle çalışma, çaba harcama.
ikebana. Belli kuralları olan çiçek düzenleme sanatı.
ikfa. Yazılışları ayrı fakat sesleri benzer kelimelerden kafiye yapma.
iklim. Bir yerin hava durumu. Bölge, ülke, kıta.
ikmal. Kemale erdirme, eksiklerini tamamlama, tam hale getirme.
ikna. İnandırma, inanmasını sağlama. Razı etme, kabul ettirme.
iknai. İkna ile ilgili.
iknaiyat. İkna etmek için söylenen sözler.
iknaiye. İknai kelimesinin tamlamalarda kullanılan biçimi.
ikon. Hıristiyanların kutsal kabul ettikleri resim ve heykeller.
ikra. Oku!
ikrah. Bir kimseyi istemediği bir şeyi yapması için zorlama, zorla yaptırma. Tiksinme, iğrenme.
ikram. Değer verip ağırlama, önemseyip yüksek mevki verme, saygın bir konuma getirme, yiyecek, içecek, hediye yahut başka bir şey sunma.
ikramat. İkramlar.
ikramiye. Ücretten başka armağan olarak verilen para. Piyango kumarını kazanan katılımcıya verilen para.
ikrar. Gizlemeyip söyleme, dile getirme, itiraf etme. İnancını açıklama.
ikraz. Borç verme, bir kimsenin parasını ya da ölçüyle alınıp satılan malını daha sonra mislini almak üzere bir şahsa vermesi.
iksir. Etkili ilaç. Simyacıların yani eski kimyacıların madenleri altın yaptığına inandıkları efsanevi sıvı. Tesiri pek büyük olan sebep, vesile.
iktibas. Bir kitabın ya da yazının bir kısmını kendi yazısına alma, alıntı. Eğer izinsiz alır da kendisi yazmış gibi bir izlenim verirse iktibas olmaz, intihal yani çalıntı olur.
iktibasen. İktibas ederek, alıntı yaparak.
iktida. Uyma, tabi olma, birini örnek alıp onun yaptıklarını yapma. Namazda imama uyma.
iktidaen. İktida ederek, uyarak.
iktidar. Kudret sahibi olma, güç yetirebilme. Ülke yönetimini elinde bulundurma. Hükmedenler, hükümet.
iktidarsız. Kudreti kafi gelmeyen, gücü yetmeyen. Cinsel gücü olmayan erkek.
iktifa. Yetinme, var olanı yeterli bulma, kafi görme.
iktifaen. İktifa ederek, yetinerek.
iktiham. Karşı durma, dayanma, katlanma. Bir işe girişme, saldırma.
iktiran. Yanına gelme, yakın olma, yaklaşma. İki şeyin bir arada gelmesi. İki nimetin bir arada bulunması.
iktisa. Kisve sahibi olma, giyme, giyinme.
iktisab. Kazanma, edinme, elde etme.
iktisad. İktisat, bir şeyi yaratılış maksadına uygun kullanma. Gerekenden ne fazla ne de eksik harcama, tutum. Üretim ve tüketim faaliyetlerinin nasıl düzenlendiğini inceleyen bilim dalı, ekonomi.
iktisadi. İktisatla ilgili, iktisada uygun, ekonomik.
iktisar. Kısa hale getirme, sözü kısa kesme.
iktiza. Gerekme, gerektirme, gerekli olma.
ilaahir. Bundan sonrakiler de böyle, bu minval üzere devam ediyor, sonuna kadar. Bir sözün başı söylenip sonu söylenmeyecekse bu tabir kullanılır.
ila. Kendinden sonra gelen kelimeye ‘e kadar’ anlamı katan ön ek.
îla. Yüceltme, yükseğe çıkarma, şanını, namını artırma.
îlaf. Isındırma, alıştırma, kaynaştırma, ülfet ettirme.
ilah. Hakikaten ibadete layık olan. Allah yegâne hak ilahtır. Başka şeylere ilah denmesi hatadır.
ilahe. Tanrıça, kadın tanrı, tanrı diye tapınılan kadın.
ilahi . İlahla ilgili, ilahın olan. ‘Ey ilahım!’ manasında hitap sözü.
ilahiyat. Konusu ilah olan bilim dalı. Felsefenin ilahlıkla ilgili kısmı. Tanrıbilim.
ilahiye. İlahi kelimesinin tamlamalarda kullanılan şekli. Teizm, deizm gibi felsefe ekolleri hakkında kullanılan terim.
ilahiyyun. İlahiyatçılar, tanrıbilimciler.
ilam. Bildirme, belli etme, anlatma. Mahkeme kararını bildiren yazı.
ilamaşallah. Allah dileyene kadar. Sonu gelmeyecek bir vakte kadar.
ilamname. Bildirme yazısı. Mahkemenin kararını bildiren yazı.
ilan. Duyuru, herkese duyurma, her yere yayma, halka bildirme, açıklama, meydana çıkarma.
ilanat. İlanlar, duyurular.
ilanihaye. Nihayete kadar, sonuna kadar.
ilanname. Duyurma yazısı, duyuru.
ilave. Ekleme, katma, ek.
ilaveten. Ek olarak.
îlayıkelimetullah. Allah kelimesini yani Allah adını insanlar nazarında yüceltip yayma, herkese duyurma, bildirme.
ilbas. giydirme, giydirilme.
ilca. Zorlama, mecbur etme, gerektirme, zorda bırakma. Bir şeyi elde etme ya da yapma konusunda içten gelen duygusal baskı.
ilcaat. Zorlamalar, baskılar.
ilel. İlletler, hastalıklar, marazlar, sakatlıklar. Temel nedenler, asıl sebepler, vesileler.
ilelebed. Ebediyete kadar, sonsuza dek.
îlem. Bil!
ilerlemecilik. Zamana paralel bir ilerlemeye inanan, insanın giderek daha yetkin bir bilgiye ve mutluluğa erişeceğini savunan görüş.
ilga. Kaldırma, hükümsüz bırakma, geçersiz kılma.
ilh. ‘İla ahir’ kelimesinin kısaltılmışı. ‘Sonu kadar devam ediyor’ demektir. Bir sözün baş kısmı yazılıp son kısmı yazılmak istenmiyorsa bu harfler konur.
ilhad. İmandan dönme, imansızlık, kafirlik, dinden çıkma, dinsizlik.
ilhah. Fazlaca üstüne düşme, zorlama, aşırı derecede ısrar etme.
ilhak. Katma, ekleme, ilave etme.
ilham. Esin, ruhta birdenbire beliren coşku, içe doğan şey. Allah tarafından insanlara, özellikle nebilere, velilere iletilen ilahi ilim.
ilhamat. İlhamlar, esinler, kalbe gelen manalar.
ilhamen. İlham olarak, kalbe ekilen bilgi ile.
ilhami. İlhamla ilgili, ilham sonucu.
ilim. Bilme, bilgi, bir şeyin zihne yansıyan ve hafızada saklanan sureti. Özneyle nesne arasındaki amaçlı ilişki sonucunda bilinen şey.
ilka. Ekme, atma. Koyma, bırakma, yerleştirme.
ilkaat. İlkalar, ekmeler.
ilkah. Dölleme, aşılama.
ilke. Temel düşünce, temel kanı, umde, prensip, düstur. Başka şeylere kaynaklık eden ilk madde, ilk unsur. Titizlikle uygulanması gereken ana kural.
ilkelcilik. İlkel hayat tarzını özleyen ve savunan akımların genel adı.
illa. İlle, ne olursa olsun, özellikle, aksi takdirde. Başka, ayrı, ancak.
ille. Ne olursa olsun, muhakkak. Bilhassa, özellikle.
ille. İllet kelimesinin bir başka biçimi.
illet. Gerçek neden, bir işi yapmaya sebep olan şey, bir şeyin var olması kendisine bağlı olan şey. mesela güneş ışık için illettir.
illet. Hastalık, sakatlık, maraz
illetigaiye. Gaye illeti, bir şeyin yapılma sebebi.
illetitamme. Tam illet, herhangi bir şeyin var olması için gereken sebep ya da sebepler. Bu sebebler var olunca netice ister istemez meydana gelir. Mesela, güneşin doğması gündüz için ‘tam illet’tir.
illiyet. Nedensellik. Biri olmadan öbürünün de ortaya çıkamayacağı iki şey arasındaki ilişkiye verilen ad. Mesela, gündüz ile güneş, yanma ile ateş arasında illiyet vardır.
illiyyin. Yüce göklerdeki een yüksek makam, cennetin en yüksek yeri.
illüzyon. Duyuların yanılması sebebiyle yanlış algılama. Mesela sallanan bir ipi yılan sanmak illüzyondur.
ilm. İlim, bilme, bir şeyin zihne yansıyan ve hafızada saklanan sureti.
ilmelyakin. İşiterek ya da okuyarak bilgi edinme yoluyla kesin biliş.
ilmi. İlimle ilgili, bilimsel. Nazari, kuramsal.
ilmihal. Hal bilgisi, dini bilgileri öğretmek amacıyla yazılmış kitap.
ilmiye. İlim adamları sınıfı, ilim ve ilmin tatbiki konularıyla ilgili kimseler.
ilmühaber. Bir kimsenin durumunu gösteren resmi belge, hal kağıdı.
ilsak. Yapıştırma, bitiştirme, kavuşturma.
iltibas. birbirine benzeyen şeyleri ayırt edemeyip birbirine karıştırma, şaşırıp ayıramama, bu konuda yanlışlık yapma, tereddüde düşme.
iltica. Sığınma, korunabilmek için güvenilir bir yere girme, birinden korunma isteme.
ilticagah. Sığınak, sığınılacak yer ya da kişi.
ilticakarane. İltica edercesine, sığınırcasına.
iltifat. Lütufkar davranma, gönül alma, güzel sözle okşama, söz ile lütuf.
iltifatat. İltifatlar, gönül almalar, lütfetmeler.
iltifatkarane. İltifat edercesine, lütfunu esirgemeden iyilik ve ihsanlarda bulunarak.
iltihab. Yanıp kızışma, alevlenme, bir organdaki yaranın cerahat toplanması sebebiyle hararetlenmesi, yanması, acı vermesi.
iltihak. Katılma, eklenme, ilave olma.
iltiham. Yaranın iyileşmeye yüz tutarak kapanması, yarık olan yerin kanatlarının bitişip kaynaşması.
iltika. Karşılaşma, kavuşma.
iltimas. Kayırma, birini tutma, bir kimseyi bir iş için tavsiye etme, torpil.
iltisak. Bitişme, yapışma, kavuşma.
iltiyam. Yaranın kapanıp iyileşmesi.
iltizam. Kendine lazım kılma, taraftar olma, gerekli bulma.
iltizamen. Taraftar olarak, kendisi için gerekli bularak.
iltizami. İltizamla ilgili olan, taraftar olmaya ilişkin.
iltizamiye. İltizami kelimesinin tamlamalarda kullanılan şekli.
iltizamkarane. Taraf tutarcasına, birinin yanında yer alırcasına.
iltizamperverane. Taraf tutmayı severcesine, taraf tutarak.
ilzam. Bir şeyi birine lazım kılma, gerekli hale getirme. Tartışmada fikirlerini güçlü bir biçimde savunarak muhatabını yenme, cevap veremez duruma getirme, susturma.
ima. Üstü kapalı biçimde anlatma, dolaylı anlatım, dokundurma.
imaat. İmalar, üstü kapalı biçimde anlatımlar.
imad. Direk, kolon, sütun. Yüksek yapı.
imaen. İma ederek, ima yoluyla.
imai. İma şeklinde, dolaylı yoldan anlatarak.
imal. Yapma, yapım, hammaddeyi işleyerek yeni bir ürün elde etme.
imalat. İmaller, yapmalar, yapımlar, bir ülkede veya bir fabrikada yapılan işler ve ürünler.
imale. Bir tarafa meylettirme, bir yana eğme. Şiirde bir heceyi ölçüye uydurmak için uzun okuma.
imam. Müslüman bir toplumun devlet başkanı. Mezhep kuran büyük alim. Bir ilimde öncü kabul edilen büyük bilgin. Tasavvufta rehber kabul edilen zat. Hazreti Ali’nin soyundan gelen saygın kimseler. Toplu kılınan namazlarda cemaate namaz kıldıran kişi. Lider, önder, rehber.
imame. Amame, sarık.
imamet. İmamlık, öncülük, önderlik, liderlik.
imamımahfi. Gizli imam. Şiilerin ‘On iki imamdan birisi hayattayken gizlendi, dünyanın son zamanlarında çıkacak’ dedikleri kimse.
imamımuntazır. Beklenen imam. Şiilerin ‘On iki imamdan birisi hayattayken gizlendi, şimdi bekliyor, dünyanın son zamanlarında çıkacak’ dedikleri kimse.
imamımübin. Kader defteri, yaratılan tüm varlıkların ve olayların yazılı olduğu manevi kitap.
im’an. İnceden inceye dikkatle araştırma, bakışta ve düşünmede derinlik.
iman. Kuvvetle inanma. Dinin temeli kabul edilen iman rükünlerini kalben tasdik edip dil ile ikrar etme. İradenin olumlu yönde kullanılmasından sonra kalbe ekilen nur.
imani. İmanla ilgili, inanmaya ilişkin.
imaniye. İnancılık, fideizm. İnancı her şeyin temeli kabul eden felsefe.
imanperver. İmanı seven, imana taraftar olan.
imar. Bir yeri bayındır hale getirme. Yapma, onarma, şenlendirme.
imarat. İmarlar, imar işleri.
imaret. Bir yeri bayındır kılma, bayındırlık. Yoksullara, düşkünlere ve fakir öğrencilere yardım etmek amacıyla kurulan kurum. Muhtaçlara yemek verilen yer.
imarkarane. İmar edercesine, bayındır hale getirircesine.
imate. Mevti yaratma, öldürme, ruhu bedenden ayırma.
imbik. Süzme aleti, akışkan maddeleri süzüp saf hale getirmeye yarayan alet.
imdad. İmdat, medet etme, yardımına yetişme. ‘Yardım edin!’ manasında yardım isteme sözü.
imdadat. İmdatlar, yardımlar.
imdi. Bunun için, bu sebepten, bundan ötürü, o halde, öyleyse.
imha. Yıkıp yok etme, ortadan kaldırma.
imhal. Mühlet verme, erteleme, süre verme, sonraya bırakma, daha sonra ele almak üzere bekletme.
imkan. Mümkün oluş, olabilirlik. Uygun, faydalanılabilir. Varlığı veya yokluğu zorunlu olmayan, vacip ya da muhal olmayan. Bu tasnife göre, Allah vacip, şeriki muhal, yaratılanların hepsi imkan sınıfına girer.
imkan delili. ‘Kainat, olması olmamasına eşit varlıklardan ibarettir. Bunların hiçbiri kendi iradeleriyle karar verip var olamazlar. Madem varlar, demek ki biri onların var olmasını tercih etti. Öyleyse bir tercih edici vardır’ diye özetlenebilecek delil.
imkanat. İmkanlar, olabilirlikler, olabilmeler.
imkanıadi. Her zaman olabilen, olmasında bir engel bulunmayan.
imkanıakli. Akıl yönünden mümkün olan, aklen mümkün olduğuna karar verilebilen.
imkanıörfi. Harika kabilinden olabilen, olması mümkün olan, zatında imkansız olmayan. Mesela, kırk günde bir yemek yiyerek hayatta kalmak böyledir. Bazı ermişler böyle yaşamakla imkan cihetini göstermişler.
imkanıvehmi. Yalnız vehimde olabilen, kurgulanan.
imkanızati. Bir şeyin aslında mümkün olması, vukuu mümkün olan.
imkanızihni. Zihinde olabilirliği düşünülen, düşüncede olabilen.
imkani. İmkanla ilgili, olabilen. Olması olmamasına eşit olan.
imla. Doldurma, doldurulma.
imla. Bir dilin kurallara uygun biçimde yazıya geçirilmesi, bir dildeki kelimelerin yazılma biçimi, doğru yazılması için belirlenen kurallar, kelimeleri doğru yazma bilgisi, yazım.
imrar. Geçirme, geçirilme, sürüp gitme.
imsak. Nefsine söz geçirip bir şeyden el çekme, kendini tutma, oruca başlama zamanı.
imtidad. Uzama, uzanma, uzayıp gitme. Mekan, uzam.
imtihan. sınav, sınama, tecrübe etme, bir kimsenin değerini ortaya çıkarmak için yapılan deneme.
imtihanat. imtihanlar, sınavlar, sınamalar, denemeler.
imtina. Uygun bulmayıp yanaşmama, çekinme, kaçınma. İmkansız olma.
imtinan. Minnet etme, görülen iyiliği unutmama. Minnet altında bırakma, iyiliği başa kakma.
imtisal. Misal edinme, uygun bulup benzemeye çalışma, ayak uydurma, uyma, uyulma. İtaat etme, emre uygun davranma.
imtisalen. Misal edinerek, uyarak.
imtiyaz. Benzerlerinden ayrılma, farkını ortaya koyma. Bir kişi ya da zümreye ayrıcalık tanıma. Yetkili merci tarafından verilen özel izin. Ayrıcalık.
imtiyazat. İmtiyazlar, ayrıcalıklar.
imtizac. İmtizaç, iyi geçinme, anlaşma, kaynaşma. İki ya da daha fazla şeyin birbirine karışıp bir olması. Birbirine uyma, uygunluk, uyuşma.
imtizacat. İmtizaçlar, uyuşmalar, karışmalar.
imtizackar. İmtizaç eden, birbiriyle uyuşan, kaynaşan.
imtizackarane. İmtizaç edercesine, kaynaşarak, uyuşarak.
in. Arapçada şart harfi, şart manasını ifade eden bir edat. Eğer, şayet.
inabe. Günalardan yüz çevirip hakka yönelme. Bir şeyhe bağlanma, derviş olma.
inad. İnat, ayak direme, fikrinden asla dönmeme, duruşunda ısrar etme.
inadi. İnatla ilgili, inada dayanan, ayak direme biçiminde.
inam. Nimet verme, nimetlendirme.
inamat. Nimetlendirmeler, nimet vermeler.
inamperver. Nimetlendirmeyi seven, sürekli nimetler veren.
inancılık. Fideizm. Dini konuların akıl yoluyla kanıtlanamayacağını fakat onlara iman edilebileceğini, inancın akıldan üstün olduğunu savunan anlayış.
inas. Ünsiyet ettirme, alıştırma.
inas. Nisalar, kadınlar.
inayat. İnayetler, yardımlar.
inayet. Yardım etme, yardım gönderme.
inayethah. Yardım isteyen.
inayetkar. İnayet edici, yardım eden.
inayetkarane. Yardım edercesine.
inayetname. Yardım yazısı.
inayetperver. Yardımsever.
inbat. Nebatın, bitkinin, otun bitmesini sağlama, bitirme, büyütme.
inbik. İmbik, süzme aleti, akışkan maddeleri süzüp saf hale getirmeye yarayan alet.
inbisat. Genişleme, yayılma. Kalbin ferahlayıp rahatlaması.
İncil. ‘Beşaret, müjde’ manasında İsa aleyhisselama verilen vahyin adı. İsa aleyhisselamdan sonra yazılan kitaplara da İncil denir. Bu kitaplar onun hayatını, gezilerini, vaazlarını, güzel ahlakını anlatırlar. Bir hayli kabarık olan İncil sayısı İznik Konsili tarafından dörde indirilmiştir: Markos, Yuhanna, Luka, Matta. Bunların, hem hepsine hem de her birine İncil denir.
incila. Parlama, aydınlık olma, pırıl pırıl görünme, belli olma, parlaklık, aydınlık.
incilab. Celp edilme, çekilme.
incimad. Donma, katılaşma, buzlanma, camit hale gelme.
incirar. Bir noktaya doğru çekilerek sona erme, sonuçlanma.
incizab. İncizap, birinin ya da bir şeyin cazibesine kapılıp çekilme, cezbolunma, ona meyletme.
incizabat. İncizaplar, çekilmeler.
incizar. Geri çekilme.
ind. Maddi ya da manevi yer, yan, kat.
indallah. Allah indinde, katında, yanında.
indelhace. Gerek duyulduğunda, ihtiyaç anında.
indeterminizm. Neden sonuç ilişkisinde zorunlu bir düzen bulunduğunu kabul etmeyen öğreti. Hem yaratıcı hem de insan özgür seçimler yapabilirler düşüncesi. Belirlenmezcilik.
indî. Bir kimsenin kendi düşüncesine dayanan, herkesçe kabul edilebilecek bir temele dayanmayan, öznel, sübjektif.
indifa. Def olma, ortadan kalkma. Püskürme, fışkırma, baş gösterme.
indillah. Allah indinde, Allah katında.
indimac. Dürülüp birbirine geçme, kilitlenme, kenetlenme.
indirac. Dercetme, içine koyma. Dercedilme, içine konulma.
indiras. Hiçbir iz kalmayacak biçimde silinme, yok olma.
indirgeme. Karmaşık olanı basit duruma getirme, yalınlaştırma, irca etme.
indirgemecilik. Karmaşık olguları basit öğelerine indirme, bu basit öğeleri gözlenen olgulardan daha gerçek sayma öğretisi. Söz gelişi, insan davranışlarını hayvan davranışlarıyla açıklamak indirgemeciliktir.
ineb. Üzüm.
infak. Hak yolunda harcama yapma, özellikle zekat verme. Nafaka verme. Bir malın mülkiyetten çıkartılıp başkasına verilmesi.
infaz. Bir emri ya da hükmü yerine getirme, verilen kararı uygulama. Sözünü geçirme.
infial. Dıştan gelen bir fiilden etkilenme, bir eylemin etkisi altında kalma. Kırılma, gücenme, darılma.
infialat. İnfialler, yapılan işlemden etkilenmeler. Kırılmalar, gücenmeler.
inficar. Fecrin doğması, tan yerinin ağarması. Tohumun çatlaması. Suyun yerden kaynayarak çıkması.
infikak. Kopma, ayrılma, ayrışma.
infilak. Patlama, yarıp ortaya çıkma.
infirad. İnfirat, ayrılıp tek başına kalma, yalnız olma. Meziyetleri sebebiyle başkalarından ayrılma.
infiradi. İnfiratla ilgili, ferdilikle alakalı, tekliğe, bireyliğe ilişkin.
infisah. Bozulma, dağılma, fesh olunma, hükmü kalmama.
infisal. Bulunduğu yerden ayrılma, yerini bırakıp gitme.
infitar. Yarılma, çatlayıp ayrılma.
inhidam. Yıkılma, yıkılıp harabe olma, hedm edilme.
inhilal. Dağılma, çözülüp ayrılma, ayrışma.
inhimak. Bir şeye düşkün olma, büyük bir istekle bir şeyin üzerine fazla düşme.
inhina. Yay gibi olma, kavislenme, eğilme, eğim.
inhiraf. Bulunduğu yönden başka bir yöne meyletme, dönme, sapma.
inhisaf. Tutulma. Ayın tutulması. Parlaklığını kaybetme, sönme.
inhisar. Bir yere ya da bir kimseye has olma, biri için özel hale getirme. Bir şeyin üretim, alım ve satım yetkisinin bir kişiye ya da kuruma verilmesi, tekelleştirme, monopol.
inhitat. İnme, çökme, kuvvetten düşme, inişe geçme, gücünü yitirme.
inhizam. Hezimete uğrama, yenilme, bozulma.
inidam. Yok olma, ademe gitme, mahvolma.
inikad. Akdetme, akit yapma, sözleşme. Düğümlenme, birbirine bağlanma.
inikas. Yansıma, aksetme, bir şeyin bir engele çarpıp geri gelmesi, bir cismin ayna gibi saydam yüzeylerde görünmesi.
inikasat. İnikaslar, yansımalar.
inkar. Tanımama, inanmama, kabul etmeme. Kafirlik.
inkari. İnkarla ilgili, inanmamaya ilişkin.
inkıbaz. Büzülme, tutukluk, gam hali, gönülde tasa, sıkıntı, kasvet olması.
inkılab. İnkılap, dönme, dönüşme, dönüşüm, kısa sürede bir halden başka bir hale geçme, devrim.
inkılabat. İnkılaplar, dönüşmeler, dönmeler.
inkılabvari. İnkılaba benzer biçimde, değişip dönüşme gibi.
inkıraz. Bitip tükenme, son bulma, sönme, çökme, yıkılma.
inkısam. Kısım kısım olma, bölünme, bölümlere ayrılma.
inkısar. Kısalma, kısa hale gelme, kasır olma.
inkısarat. Kısalmalar.
inkışa. Engellerin ortadan kalkmasıyla açılıp görünür olma, bilinme.
inkıta. Kesilme, arkası gelmeme, sürüp gitmeme, tükenme.
inkıyad. Bağlanma, boyun eğme, teslim olma, itaat etme.
inkıza. Kaderdeki bir hükmün kaza olması, gerçekleşmesi, olup bitmesi, sonlanması.
inkisaf. Kesif hale gelme, saydam olmama, tutulma. Güneş tutulması.
inkisar. Kırılma, kırıklık. Kırılıp gücenme. Beddua.
inkisarat. Kırılmalar, kırıklıklar.
inkisarıhayal. Hayal kırıklığı, hayal edilenin gerçekleşmemesi durumu.
inkişaf. Açılma, açılım, meydana çıkma, açık olma.
inkişafat. İnkişaflar, açılımlar.
inne. ‘Muhakkak, şüphesiz’ manasında sözü kuvvetlendirmek için kullanılan bir kelime.
inni. Eserden eser sahibine götüren delil, sonuçtan sebebe götüren kanıt.
ins. İnsan.
insa. Unutturma, nisyana düşürme.
insaf. Hakkaniyete uygun davranış, hakkı kabul edip söyleme, adaletten ayrılmama, her iki tarafı da düşünerek hüküm verme, söz söyleme, davranma.
insafkarane. İnsaf edercesine.
insan. Bütün varlıkların temel niteliklerini tohum hâlinde içinde taşıyan, evrenin varlık amacını bulmakla görevlendirilen, yaratıcısını tanıyıp kulluk etmesi için bu dünyaya gönderilen, sonsuz mutluluğu kazanmak ya da kaybetmek üzere sınanan, ilahi davetin en önemli muhatabı olan akıllı, şuurlu, özgür canlı. İnsan türünün her bir ferdi, bireyi. Nitelik bakımından ahlaklı kişi.
insanbilim. Hem genel anlamda insanı hem de insanın toplumsal durumunu, farklı yer ve zamanlarda yaşayan toplumların dil, din ve kültür özelliklerini inceleyen bilim, antropoloji.
insancılık. Felsefede, insanı en yüce değer olarak gören, bir tanrı yerine insanı tahta oturtan, dini inancın yerine insana olan inancı geçirmeye çalışan öğreti, hümanizm.
insanıkâmil. Mükemmel insan, olgunluk mertebesine ulaşmış, olumsuz duygularından arınmış, aklını, kalbini ve sair duygularını geliştirmiş insan. Esas insanıkamil Hazreti Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemdir. Öbür insanlar ona benzedikleri oranda kemal sahibi olurlar.
insaniyet. İnsanlık, insan olma durumu. İnsana yakışan hal, insanca davranış.
insaniyeten. İnsanlık bakımından.
insaniyetkarane. İnsana yakışır biçimde, insanca.
insaniyetperver. İnsanı seven, insana yakışan özellikleri seven.
insi. İnsanla ilgili, insan cinsinden, insana ilişkin, insanın olan.
insibab. Başka bir suya karışma, akıp dökülme, gidip katılma.
insibağ. Boyanma, bir şeyin rengine bürünme, sıbğalanma.
insicam. Düzgünlük ve uyumluluk, düzenli ve sıralı olma, uygunluk.
insilah. Silahlanma, silahlarla donanma. Soyulma, derisi yüzülme.
insiyak. Sevk edilme, gönderilme, bir hedefe doğru yönlendirilme.
inşa. Yapma, kurma, var olan malzemelerden yeni bir şey yapma.
inşaat. İnşalar, yapmalar, kurmalar, yapı işleri, yapım.
inşaallah. İnşallah, Allah dilerse, izin verirse, nasip ederse. İnsanın dilemesi önemlidir ama yetmez, Allah da dilemeli ki netice meydana gelsin. İnsan, dilemesinden sorumludur.
inşad. İnşat, bir şiiri kuralına uygun bir biçimde okuma, seslendirme. Şiir yazma, şiir okuma.
inşat. Neşelendirme, şenlendirme, gönül açma.
inşiab. Şubelere ayrılma, bölük bölük olma, dal budak salma, bölümlenme.
inşikak. Yarılma, ikiye ayrılma, parçalanma.
inşirah. Şerhedilme, açılma. Ferahlama, yürek genişlemesi.
intac. İntaç, neticelendirme, sona erdirme, sonuçlandırma.
intak. Dile getirme, söyletme. Konuşma kabiliyeti olmayanı konuşturma sanatı.
intakıhak. Bir kimsenin Allah tarafından konuşturulması, Allah’ın söyletmesi.
intaniye. Mikroplu hastalıklarla ilgili, mikrobik.
intiaş. Yorgunluktan sonra dinlenip canlanma, hastalıktan kalkıp iyi olma.
intiba. İzlenim, gözlemden sonra oluşan fikir, duygu, görüş ve anlayış. Resmi, sureti, izi çıkma. Tabedilme, basılma.
intibah. Uyanma, uyanış, uyanıklık.
intibahkarane. Uyanmışçasına.
intibak. Uyma, alışma, uyum. Belirlenen ölçülere uygun olma, uygun gelme.
intifa. Faydalanma, yararlanma. Sönme.
intiha. Nihayet bulma, sona erme. Nihayet, son, uç. Karşıtı ‘ibtida’.
intihab. İntihap, seçme, seçilme, seçim.
intihabat. İntihaplar, seçmeler, seçilmeler, seçimler.
intihal. Başkasının yazısını kaynak göstermeden alma, kendisi yazmış gibi yayımlama.
intihar. Kendi kendini öldürme, kendi canına kıyma. İslam dinine göre en büyük günahlardan biridir. Başka bir insanı öldürmek gibidir.
intikad. İntikat, edebi tenkit, eleştiri.
intikal. Bir yerden bir yere taşıma, taşınma, nakletme, nakledilme. Birinden öbürüne geçme.
intikam. İşlenen suça karşılık bir ceza verme. Öç alma, acısını çıkarma, düşmanına zarar verme.
intikamkarane. İntikam alırcasına, öç alır gibi.
intikaş. Nakşedilme, nakışlı olma.
intisab. İntisap, kendini bir şeye nispet etme, bir şeye bağlanma, mensup olma.
intisabi. İntisapla ilgili, bağlanmaya ilişkin.
intişar. Yayılma, neşrolma. Yayımlanma, neşredilme.
intişarat. İntişarlar, yayılmalar.
intizam. Düzgünce dizilme, düzgünlük, yerli yerinde olma, sıralı ve düzenli olma.
intizamat. İntizamlar, düzgünlükler, düzenlilikler.
intizamkarane. İntizamlı biçimde, düzgünce, yerli yerinde.
intizamperver. İntizamı seven, düzenden ve düzenli olmaktan hoşlanan.
intizamperverane. İntizamı severcesine.
intizar. Bekleme, gözleme, bekleyiş.
intizaren. İntizar ederek, gözleyip bekleyerek.
inzal. Zamana yaymaksızın bir kerede indirme. İnzalin tenzilden farkı vardır. Tenzil, zaman içinde kısım kısım indirme demektir.
inzar. Tehlikeyi haber verip korkutarak uyarma, ihtar edip çekindirme, sakındırma.
inzibat. Düzeni sağlama, asayişi temin etme, düzen verme, her şeyi el altında tutma. Bir garnizonda asayişi sağlamakla görevli personel.
inzimam. Üstüne ekleme, ilave etme, biri öbürüne katılma, birbirine eklenme.
inziva. Bir köşeye çekilme, bir işe karışmama, dünya işlerini bırakma, toplum hayatından uzaklaşma.
inzivagah. İnziva yeri, bir köşeye çekilinen tenha yer.
ipnotizma. Hipnotizma, telkin yoluyla uyutma, bir kimseyi sesle ve bakışla etkileme.
i’rab. Düzgün söz söyleme. Arapçada cümlelerin durumlarına göre kelimelerin yazılışındaki değişmeler. Bu değişimleri öğreten bilim dalı.
irad. İrat, gelir, getiri. Dile getirme, söyleme.
irade. Bir işin olmasını ya da olmamasını isteyebilme sıfatı, seçebilme yetisi, istem. İrade ile ‘ihtiyar’ın farkı vardır. İrade bir sıfattır, ihtiyar onun işidir. Yani insan irade sıfatıyla ihtiyar eder, seçer.
iradecilik. İnsana verilen yetiler arasında iradeye üstünlük tanıyan, doğayı ve insan davranışlarını irade kavramının ışığında yorumlayan felsefi akım, iradiye, volontarizm.
iradet. İrade, kişinin seçebilme sıfatı, istem.
iradevi. İradeyle, isteme ilişkin.
iradi. İradeyle ilgili, tercihe dayalı, isteyerek.
irae. Gösterme, göz önüne koyma.
iraka. Dökme, akıtma.
iras. Sebebiyet verme, sebep olma, meydana getirme. Miras bırakma.
i’raz. Yüz çevirme, başka tarafa dönme, ilgilenmeyerek yürüyüp gitme.
irca. Geri döndürme, çevirme, rücu ettirme.
irfan. Tanıma, bilme, anlama, biliş, anlayış. Gerçeği anlama hususunda güçlü seziş, kalbi uyanıklık. Müslüman düşünürlerin, yaratıcıyı ve yaratıcının isim, sıfat ve şanlarını bilmeye yarayan yollar için kullandıkları genel terim.
irhasat. Bir peygamberin kendisine vahiy gelmeden önceki harika halleri, onunla ilgili olarak meydana gelen harika olaylar.
ironi. Mizah, alay katarak anlatma, alaylı anlatım.
irrasyonel. Akıl dışı.
irrasyonalizm. Aklın gerçeği tam olarak bilemeyeceğini, bilginin aklı dışı yollarla elde edilebileceğini ileri süren felsefe.
irs. Ölen kimseden sonrakilere kalan şey, miras. Kalıtım, soya çekim.
irsa. Sağlamlaştırma, pekiştirme.
irsal. Gönderme, yollama, elçi gönderme.
irsalat. İrsallar, göndermeler, yollamalar.
irsaliye. Bir yere gönderilenlerin listesi.
irsiyet. Kalıtım, soya çekim, soydan geçen özellik, atalardan geçen benzerlik.
irşad. İrşat, hak yolu gösterme, gerçeği bulması için birine rehberlik etme, manen aydınlatma, gafletten uyandırma.
irşadat. İrşatlar, hak yolu göstermeler.
irşadgah. İrşat yeri, hak yolu gösterme yeri.
irşadi. İrşatla ilgili, hak yolu göstermeye ilişkin.
irşadkar. İrşat edici, hak yolu gösterici.
irşadkarane. İrşat edercesine, hak yolu gösterircesine.
irtibat. Bağlanma, bağlı oluş, bağlılık, bağlantı. İlgi kurma, ilgili oluş.
irtica. Gelinen noktadan geriye dönme. Yeniye karşı direnip eskiyi isteme durumu, gericilik. Rica etme, ümit bağlama.
irticac. Çalkalanma, heyecana gelme, sarsılma, hareket etme.
irticakarane. Geriye dönercesine, geriye dönmek ister gibi.
irticalen. Hazırlık yapmadan, ansızın, birdenbire, içine doğduğu gibi.
irticali. Hazırlıksız, birdenbire, içine doğduğu gibi.
irtidad. İrtidat, dininden dönme, Müslüman olan kimsenin dinini terk etmesi.
irtidadkar. Dininden dönen.
irtifa. yükselme, yukarı çıkma. yükseklik.
irtifak. Bir yere dayanma.
irtihal. Bir yerden başka bir yere göçme. Dünyadan ahirete gitme, ölme.
irtikab. Bir işe girişme. Kötü bir iş yapma, işleme.
irtisam. Resmedilme, resimlenme, resim haline gelme, bir yere resminin çıkması. İzdüşüm.
irtişa. Rüşvet alma, rüşvetçilik.
irza. Razı etme, gönlünü yapma, hoşnut etme.
irzak. Rızık verme, rızıklandırma.
isabet. Yerini bulma, rast gelme. Hedefi tutturma, hedefe ulaşma.
isabetiayn. Nazar değme, göz değmesi.
is’ad. Yukarı çıkarma, kaldırma, yükseltme. Mesut etme, mutluluk verme.
isaet. Kötü iş işleme, ihmal edip zarar verme.
isaf. Birinin arzusunu nazara alıp yardımına koşma, birine yardım etme.
isal. Ulaştırma, yetiştirme, eriştirme, vasıl etme.
isale. Akıtma, dökme, ulaştırma.
isar. Başkasının ihtiyacını kendi ihtiyacından önce düşünme, kendisi muhtaç olduğu halde başkasına verme ahlakı. Dökme, saçma. Tercih etme, seçme.
isbat. İspat, sabit kılma, sağlamca yerleştirme. Delil ve şahitler göstererek bir fikrin ya da davanın doğruluğunu ortaya koyma, tanıtlama.
isbatiyecilik. Pozitivizm, olguculuk felsefesi, bilgiye ulaşma yolunun sadece gözlem ve deney olduğunu savunan görüş. İnanılması gereken varlıkları gözle görülebilenlere indirgeyen bu felsefe, özü gereği imansızlığı netice vermiştir. Maddi bilimler alanında geçerli olması gereken bilgi kuramı manevi alanlara da uygulanınca olumsuz sonuçlar doğurmuştur.
İsevi. İsa aleyhisselamın dininden olan kimse. İsa aleyhisselama tabi olan, uyan, bağlanan.
İsevilik. İsa aleyhisselamın dini.
İseviye. İsa aleyhisselamın dininden olan. İsevi teriminin tamlamalarda kullanılan dişil biçimi.
İshak. Hazreti İshak aleyhisselam. Kuran’da anılan peygamberlerden biridir. İbrahim aleyhisselamın oğludur. Şam ve Filistin yöresi insanlarına peygamber gönderilmiş, kendisine kitap ya da sayfa verilmemiştir. İbrahim aleyhisselamın dinini yaymıştır.
ishal. Normalden daha çok, daha sık ve daha sulu dışkı çıkarma, amel, sürgün.
isim. Varlıkları belirgin, tanınır, bilinir kılmak, birbirinden ayırmak için kullanılan kelime, ad.
ismî. İsimle ilgili.
ismiyye. İsmî kelimesinin tamlamalarda kullanılan biçimi.
iska. Su verme, sulama.
iskan. Yerleştirme, bir yeri ev haline getirip oturma, yerleşim.
iskat. düşürme, düşürülme, hükümsüz bırakma, silip atma.
iskat. susturma, sükut ettirme. Muhatabını cevap veremeyecek duruma getirip susturma.
İskender. Miladdan yaklaşık üç yüz sene önce yaşamış ünlü hükümdar. Büyük İskender namıyla meşhurdur. Aristo’dan ders almıştır.
İslam. Teslim olma, tam bir güvenle bir daha geri almamak üzere kendini verme. Allah tarafından vahiyle belirlenen hak din. En son gelen hak dinin adı. İslamiyet.
İslambol. İstanbul’un eski adlarından biri.
İslami. İslam’la ilgili, İslam’a ait.
İslamiyet. İslam dini, Müslümanlık.
ism. Günah, suç.
ism. İsim, ad, varlıkları belirgin, tanınır, bilinir kılmak, birbirinden ayırmak için kullanılan kelime.
İsmail. ‘Allah işitir’ manasına gelen bir isim. İbrahim aleyhisselamın oğlu olan bir peygamber. Mekke havalisine peygamber gönderilmiştir. Peygamber Efendimizin büyük atasıdır.
ismet. Masumiyet, masul olma, günahlardan uzuk durma, nefsinin zararlı arzularına uymama, namuslu olma, haramlardan kaçınma. Peygamberlerin temel niteliklerinden biridir.
ismiazam. En büyük isim. Yaratılan varlıklarda en fazla görünüp beliren ilahi isim.
ismifail. Kimin iş yaptığını bildiren isim, özne.
ismihas. Hususi isim, özel isim, birine özgü olan ad.
ismimeful. Kendisine fiil uygulanan şey, nesne.
ismitafdil. Üstünlük ifade eden isim. Mesela ‘kebir’ büyük demektir, ismitafdil olan ‘ekber’ daha büyük manasına gelir.
ismî. İsimle ilgili, isme ilişkin.
ismiyun. İsimcilik felsefesini benimseyen kimseler, nominalistler.
ismullah. Allah adı.
isnaaşer. On iki.
isnaaşeriye. Hazreti Peygamberin soyundan gelen on iki imama inanmayı dinin temellerinden sayan kimselerin mezhebi, yolu. İmamiye.
isnad. İsnat, bir şeyi bir şeye dayandırma, ilgi kurma, birine sıfat yükleme. Hadisi rivayet edenleri bildirme, senet gösterme.
isnadat. İsnatlar.
isneyn. İki, ikinci. Pazartesi günü.
ispat. Hem mantık ilişkisine dayanan kanıtlama ve hem de sebep ilişkisine dayanan tanıtlama için kullanılan terim. Bir düşüncenin doğruluğunu mantık yoluyla ya da nedenler göstererek ortaya koyma işlemi. Bir şeyi var etme, meydana çıkarma. Olumluluk.
ispiritizma. İspirtizma, ruhçuluk, bir medyum vasıtasıyla ölmüş kimselerin ruhlarıyla iletişim kurduklarına inanan kimselerin görüşü.
ispiyon. Bir kimseyi sezdirmeden izleyerek yapıp ettiklerini ilgili kişilere bildirme.
isra. Gece yürüyüşü, yürüme. Terim olarak, Peygamberimizin Miraç mucizesinin Mekke ile Kudüs arasındaki kısmına denir.
israf. Haddi, aşma, taşkınlık, savurganlık, aşırı harcama, gerekenden fazla sarfetme. İsraf, sadece malda olmaz, her nimette olabilir. Tebzire benzer ama farkı vardır. Tebzir, hiç gerekli olmaksızın harcamak, ‘gereksiz yere’ saçıp savurmaktır. İsraf ise, gerekli yerde gereğinden fazla harcamaktır.
israfat. İsraflar, savurganlıklar.
İsrafil. Rabbimizin hayat vermekle ilgili iradesini gerçekleştirme hizmeti gören büyük melek.
İsrafilmisal. İsrafil aleyhisselam gibi.
İsrafilvari. İsrafil aleyhisselam gibi.
İsrail. Hazreti Yakub aleyhisselamın ‘abdullah’ manasında ibranice lakabı.
israiliyat. Beni İsrail’den kalan asılsız öyküler, hurafeler, mesnetsiz bilgiler, haberler, yorumlar.
İsrailoğulları. Beni İsrail. Lakabı İsrail olan Yakub aleyhisselamın soyundan gelenler. İçlerinde pek çok peygamber gelmiş bir kavim.
İstahrabat. Mecusilerin yani ateşe tapanların ünlü ateşlerinin bulunduğu yer.
istanbulin. Eskiden giyilen, etekleri uzunca, önü ilikli bir tür erkek ceketi.
istasyon. Bir binası da olan trene özgü durak. Bakım ve araştırma tesisi.
istatistik. Hüküm çıkarmak üzere bilgi toplama ve bu bilgileri sınıflandırma bilimi.
istavroz. Haç, haç işareti.
istebrak. Sırma ile dokunmuş bir tür kalın kumaş.
istiab. İçine alma, içine sığdırma. Kaplama, yayılıp zaptetme.
istianat. İstianeler, yardım istemeler.
istiane. Yardım isteme.
istiarat. İstiareler.
istiare. Ödünç alma, eğreti olarak kullanma. Benzetme unsurlarını açıkça söylemeksizin yapılan teşbih, bir kelimeyi başka anlamda kullanma, eğretileme. Kurnaz adama ‘tilki’ demek gibi.
istiaze. Sığınma. Şeytan ve benzeri zararlı şeylere karşı Allah’tan korunma isteme.
istibad. Uzak görme, uzak sayma, bazı manaları akıldan uzak görme, mümkün görmeme, yakıştırmama.
istibdad. İstibdat, baskı, zorbalık, dikta, baskıcı yönetim, bu türden yönetimin uygulamaları.
istibdadat. İstibdatlar, baskılar, baskıcı yönetimin uygulamaları.
istibka. Baki olmasını, sürüp gitmesini isteme, kalıcı kılma.
istibra. Temizlenme, arınma. İşedikten sonra idrarın iyice kesilmesini bekleme. Erkeklere özgü bir uygulama.
istibsar. Bir şeyi iyice anlamak için dikkatle bakma, üzerinde düşünme. Basiretli davranma, düşünceli hareket etme.
istibşar. Güzel bir haber alıp sevinme, beşaret alma, müjdelenme.
istibşarkarane. Müjde almışçasına.
istical. Acele etme, bir işin hemen olmasını isteme.
isticvab. Sorup cevap isteme, sorgulama.
istida. Yardım isteme, dileme. Dilekçe.
istidad. İstidat, yetenek, yatkınlık, bir halin kazanılmasına uygun olma durumu, bir varlıkta bulunan geliştirilebilir özler, tohum halinde bulunan özellikler. İstidatla kabiliyetin farkı vardır. Kabiliyet, kabul edebilir olma, dışarıdan gelen etkiye açık olma özelliğidir. Mesela, toprak ekin ekilmeye kabiliyeti olan bir maddedir ama taşta bu kabiliyet yoktur. İnsanın bilgin olma kabiliyeti vardır, çünkü ruhunda ilim istidadı taşır ama bir koyunda bu özellik yoktur.
istidadat. İstidatlar, yetenekler.
istidadi. İstidatla ilgili, yetenekle ilgili.
istidlal. Delil getirme, delile dayanarak hüküm çıkarma, bir tezin ispatı için ortaya kanıtlar koyma.
İstidrac. İstidraç, derece derece yükselme. Hak etmeyen kişinin talihinin yaver gitmesi, sonu zararla biten hayırsız başarı.
istidraci. İstidracla ilgili.
istif. Düzgün ve sıralı bir biçimde üst üste koyma, yerleştirme, yığma.
istifa. Kendi arzusuyla işten ayrılma, görevini bırakma.
istifade. Faydalanma, yararlanma.
istifadeten. Faydalanma bakımında.
istifaza. Feyiz alma, feyizlenme, manen gıdalanma. İman, nur ve ilim gibi şeyleri elde etme.
istifazaten. Feyizlenme bakımından.
istifham. Bir meseleyi anlamak üzere soru sorma.
istifra. İstifrağ, kusma. Boşaltma.
istifrağ. Boşaltma. Kusma.
istifsar. Bir konu hakkında ayrıntılı bilgi almak için soru sorma, anlamak için sorma.
istifta. Bir mesele hakkında dinin hükmünü sorma, fetva isteme.
istiftah. Siftah etme, başlama, başlangıç yapma, açma, açılma.
istigase. Yardım dileme, imdat isteme.
istiğfar. Mağfiret dileme, estağfirullah ve benzeri sözlerle günahlarından arınmayı isteme.
istiğna. Zengin olma. Zengin gibi davranma. Başkasından bir şey beklememe. Tok gözlülük. Bir şeye karşı nazlı davranma, tenezzül etmeme.
istiğrab. Yadırgama, garipseme, garip karşılama, şaşma.
istiğrabkarane. Garip karşılarcasına, yadırgarcasına.
istiğrak. Bir şeyin içine gömülme, garkolma, kendini unuturcasına dalıp gitme, esrime, dalgınlık.
istiğraki. İstiğrakla ilgili, kendinden geçmeye ilişkin.
istiğrakkarane. Kendinden geçercesine, dalıp gidercesine.
istihale. Hal değiştirme, bir halden başka bir hale geçme, durum değiştirme.
istihare. Hayır dileme. Bir işin iyi olup olmadığını anlamak üzere rüya görmek niyetiyle uykuya yatma.
istihaza. Hayız gören kadından fazlaca kan gelmesi, adet kanaması.
istihbab. Bir şeyi güzel saymak, güzel kabul etmek.
istihbabi. Güzel saymakla ilgili, güzel kabul etmeye ilişkin.
istihbar. Haber alma, taze bilgi edinme.
istihbarat. Haber almalar, taze bilgiler edinmeler, haberler.
istihdaf. Hedef edinme, hedef alma, önüne hedef koyma.
istihdam. Hizmet ettirme, hizmetine alma, iş yaptırma.
istihfaf. Hafife alma, hafif bulma, hafifseme.
istihkak. Hak etme, liyakat kazanma. Hak edilmiş olan.
istihkam. Tahkim edilmiş, sağlamlaştırılmış. Savunma amacıyla yapılan her türlü yapı, siper.
istihkar. Hakir görme, hor görme, küçümseme.
istihlaf. Halef bırakma, birini kendi yerine geçirme.
istihlak. Tüketim, tüketme.
istihrac. İstahraç, bir şeyi başka bir şeyin içinden çıkarma, çıkarım.
istihracat. İstihraçlar, çıkarmalar, çıkarımlar.
istihsal. Üretim, üretme, hasıl etme, husule getirme.
istihsan. Beğenme, güzel bulma, güzel sayma.
istihsan. Kale gibi bir yere sığınıp korunma.
istihsanat. İstihsanlar, güzel bulmalar, beğenmeler.
istihsankarane. Güzel bularak, beğenerek.
istihya. Haya etme, utanç duyma, utanma.
istihya. Hayatlandırma, yaşatma.
istihza. Biriyle eğlenme, ince ince alay etme, maskaraya alma.
istihzakarane. Alay edercesine.
istihzar. Hazırlama, hazır hale getirme. Hazırlanma, hazır hale gelme. Huzura getirme.
istihzarat. Hazırlıklar, hazırlamalar.
istikamet. Doğrultu, yön, cihet. Dosdoğru bir yolda olma, her türlü sapmadan ve aşırılıktan uzak bulunma.
istikbal. Gelecek zaman, karşılanan zaman. Karşılama. Bir tarafa yönelme.
istikbalbin. İstikbali gören.
istikbali. İstikballe ilgili, gelecekte olacaklara ilişkin.
istikbaliyat. İstikballer, gelecekte olanlar, gelecektekiler.
istikbar. Kibirlenme, kendini büyük görme, büyüklük taslama.
istiklal. Bağımsızlık, müstakil olma, kendi başına olup başkasının emri aldında bulunmama.
istiklaldarane. Bağımsız bir biçimde.
istiklaliyet. Bağımsızlık, baskı altında olmama durumu.
istikmal. İkmal etme, kemale erdirme, tamamlama.
istikra. Tümevarım yöntemi, olaylar arasındaki benzerliklerden yola çıkarak genel bir yargıya varma metodu, endüksiyon.
istikraen. İstikra bakımından, tümevarımla.
istikrah. Bir işi zorla yapma, başkasının baskısıyla iş işleme.
istikrah. Tiksinme, kerih görme, çirkin bulma, beğenmeme.
istikrar. Karar kılma, yerleşme, düzenli bir hal kazanma.
istikraz. Borçlanma, borç alma, ödünç alma.
istikşaf. Keşfetmeye çalışma, ayrıntısını anlamak için araştırma, yoklama.
istikzar. Pis görme, çirkin ve kötü diye niteleme.
istila. Kaplama, yayılma, bir yeri ele geçirme, işgal etme.
istilakarane. İstila edercesine, kaplarcasına, her tarafı ele geçirircesine.
istilam. Selamlama, selam vererek, el sürerek veya öperek saygısını gösterme.
istilhak. Kendine katma, ilhak etme.
istilzam. Lazım kılma, lüzumlu sayma, gerekme, gereklilik.
istilzaz. Lezzet alma.
istima. Dinleme, kulak verme.
istimal. Kullanma, kullanım.
istimalat. İstimaller, kullanmalar.
istimdad. Yardım isteme, imdat dileme.
istimdadgah. Yardım isteme yeri.
istimdadkarane. Yardım istercesine.
istimlak. Mülk edinme. Bir mülkü sahibinden alarak kamuya maletme, kamulaştırma.
istimna. Kendi kendine cinsel tatmin, mostürbasyon.
istimrar. Sürüp gitme, devam etme, sürekli olma.
istimsal. Misal edinme, model kabul etme, örnek alma.
istimzac. Bir kimsenin düşüncesini anlamaya çalışma, nabzını yoklama.
istinabe. Şahidin ya da zanlının mahkeme dışında bir yerde yetkililer tarafından ifadesinin alınması.
istinad. İstinat, bir şeye dayanma, dayanıp güvenme. Senet ya da başka bir belge gösterme.
istinaden. Dayanarak.
istinadgah. Dayanma yeri, dayanak.
istinaf. Yeniden başlama, baştan başlama. Birinci mahkemenin kararına itiraz eden kimsenin davasına bakan ikinci kademe mahkeme.
istinas. Alışma, ısınma, ürkmeme, ünsiyet etme.
istinbat. Bulup çıkarma. Zihin gayretiyle temel kaynaklardan manalar elde etme.
istinca. Tuvaletini yaptıktan sonra necasetten, pislikten temizlenme.
istinkaf. Uzak durup kabul etmeme, çekinme, katılmama.
istinkah. Bir kadını nikah etmeyi isteme, bir kadına evlenme talebinde bulunma.
istinkar. İnkar etme, bilmezlikten gelme, tanımama.
istinsah. Bir metni yazarak nüsha yani yazılı sayfa haline getirme, bir nüshayı tekrar yazarak çoğaltma.
istinşak. Abdest alırken buruna su çekme. Kuvvetle koklama ya da koklatma.
istintac. İstintaç, netice çıkarma, çıkarılma.
istintak. Konuşturma, söyletme, sorgulama.
istirahat. Rahat etme, dinlenme.
istirahatgah. Dinlenme yeri, rahat edilen yer.
istirahathane. Dinlenme evi, rahat edilen ev.
istirak. Hırsızlık etme, sirkat yapma, çalma.
istirakisem. Bilgi çalmak için gizlice dinleme.
istirca. Rica etme, dileme. Geri dönme, geri tepme.
istirdat. Geri alma.
istirham. Merhamet dileme, yalvarma.
istirhamkarane. Merhamet dilercesine.
istirhamname. Bir talepte bulunmak üzere yazılan yazı.
istisab. Güç sayma, zor kabul etme.
istisad. Uğurlu sayma, uğurlu sayılma.
istisal. Kökünden sökme, kökünü kazıma, temelinden itibaren temizleme, temizlenme.
istishab. Sahip çıkma. Birlikte götürme, yanına alma.
istisgar. Küçük görme, küçümseme.
istiska. Su isteme. Yağmur dileme.
istiskal. Birinin hareketini veya varlığını ağır bulup hoşlanmadığını sezdirme, yüz vermeme, aşağılama.
istismar. Ürün elde etmeye çalışma. Birinin iyi niyetini kötüye kullanarak çıkar elde etmeye çalışma, sömürme.
istisna. Ayırma, ayrı tutma, kural dışı bırakma, sıra dışında kabul etme. Kural dışı kimse ya da şey.
istisnaat. İstisnalar, kural dışı olanlar, sıra dışı tutulanlar.
istisnai. İstisna ile ilgili. Mantıkta bir kıyas. ‘Doğru olsaydınız yapacaktınız, yapamadınız öyleyse doğru değilsiniz’ cümlesi bu kıyasa bir örnektir.
istişare. Danışma, konuşma, işaret alma, tek başına karar vermeyip ilgili kimselerin de fikrini alma, ortak akılla düşünüp öyle karar verme.
istişari. İstişare ile ilgili, istişareye dayanan.
istişfa. Şifa dileme, hastalığın iyileşmesi için dilekte bulunma, şifa arama.
istişhad. Şahit gösterme, tanık sunma. Düşüncesini kanıtlamak için başka birinin sözünü örnek verme, alıntılama. Şehit olma, şehitlik.
istişmam. Koklama, kokusunu alma. Ufak tefek izlerden bir mana çıkarma, olup biteni hissetme, sezme.
istitaat. Takat getirme, gücü yetme, kudret.
istitaf. Yardım dileme, birinin acıyıp esirgemesini isteme.
istitafkarane. Yardım dilercesine.
istitar. Örtünme, kapanıp görünmez olma, setrolunma.
istitrad. İstitrat, asıl konudan olmayıp sırası gelmişken söylenen söz. Başka bir söz söyleyerek ya da bir mesele anlatarak yine dönmek üzere asıl konudan ayrılma, saplama yapma.
istitraden. İstitrat olarak, sırası gelmişken.
istitradî. İstitrat olarak yani sırası gelmişken söylenen söz.
istiva. Birbiriyle aynı seviyede olma, eşit düzeyde bulunma. Tam ortada olma, tam yerinde bulunma. Düz olma, düzlük.
istizah. İzah isteme, bir mesele hakkında açıklama talep etme.
istizam. Büyük tutma, büyük tanıma, gözünde büyütme.
istizan. İzin isteme.
istizhar. Bir kimseden arka çıkıp yardımcı olmasını isteme.
isyan. Karşı gelme, ayaklanma, baş kaldırma, boyun eğmeme, söz dinlememe.
isyankarane. İsyan edercesine.
işa. Yatsı, yatsı namazı vakti.
işaa. Bir haberi yayıp herkese duyurma, şayi etme.
işal. Şulelendirme, tutuşturma, yakma, alevlendirme.
işar. İşaretlerle bildirme, bir manayı simge diliyle anlatma.
işarat. İşaretler, belirtiler, dolaylı anlatımlar.
işaret. Herhangi bir araçla göstererek bildirme, dolaylı anlatım. Belirti, alamet.
işareten. İşaret ederek.
işari. İşaretle ilgili.
işba. Doyurma, tatmin etme, doyum.
işgal. Bir yeri kuvvet kullanarak alma, bir beldeyi ele geçirme. Meşgul etme, oyalama, işinden alıkoyma.
işgüzar. İş beceren, becerikli. Kendini göstermek için gereksiz yere işe karışan, çok iş yapıyormuş gibi bir görüntü vermek isteyen kimse.
işhad. İşhat, şahit gösterme, tanık etme.
işkal. Müşkil hale getirme, zorlaştırma. Güç anlaşılır olma, güçlük.
işkembe. Hayvan midesinin bir bölümü.
işkil. Kuşku, tedirgin edici şüphe, kuruntu.
işmam. Koklatma. Duyurma, hissettirme.
işmar. Manalı işaret, göz kırparak ya da başka bir mimik hareketiyle bir manayı anlatma.
işrak. Şirke girme, ortak koşma.
işrak. Işıklandırma, parlatma.
işrakiye. Hakikati bulmakta aklın yanı sıra sezginin de gerekli olduğunu öne süren felsefe. Keşif, ilham ve sezgi kavramları akımın temelini oluşturur.
işrakiyyun. İşrakiyeci felsefeciler.
işrab. İçirme. Bir manalı kapalı üslupla anlatma, çıtlatma.
işret. İçkili toplantı, içki içme.
iştial. Şulelenme, tutuşma, alev alma.
iştibah. Benzerlik, benzeme.
iştibah. Şüphelenme, şüphe etme.
iştibak. Birbiri içine girme, şebekelenme, örgülenme.
iştigal. Uğraşma, bir iş ile meşgul olma.
iştiha. İştah, meyil, yeme içme arzusu, cinsel istek.
iştihar. Meşhur olma, şöhret kazanma, ünlenme.
iştikak. Türeme, bir kökten kelimeler meydana gelmesi.
iştimam. Kokusunu alma, koklama.
iştira. Satın alma, alışveriş.
iştirak. Ortak olma, ortaklık etme, bir işde pay sahibi olma.
iştiyak. Büyük arzu duyma, özleme, hasretle isteme.
iştiyakat. İştiyaklar, şiddetli istekler.
iştiyakaver. İştiyak hissettiren.
iştiyakengiz. İştiyak uyandıran, şiddetle isteten.
işve. Bir güzelin gönül çekici durumu, şuh hali, cilvesi, nazı, edası.
işvebaz. İşve eden, işveli, naz edici, edalı.
ita. Verme, verilme. Ödeme, ödenme.
itaat. Söz dinleme, emre uyma, boyun eğme.
itaatkarane. İtaat edercesine.
itab. Paylama, azarlama.
itale. Uzatma, uzatılma.
it’am. Yemek yedirme, taam verme.
itba. Tabi kılma, kendine uydurma, arkasına takma.
itfa. Söndürme, söndürülme.
ithaf. Bir eseri, bir kitabı başına adını yazarak birine sunma. Hediye etme.
ithal. İdhal, dahil etme, içeri sokma, içeri koyma.
itham. Töhmet yükleme, suçlama, suç isnat etme.
ithamname. İtham içeren yazı, suçlama yazısı.
itibar. Saygı görme, saygı gösterme, değer verme, kendine değer verilme, saygınlık. Birine önem verme, önemseme. İbret alma.
itibaren. den başlayarak, den beri, den sonra.
itibari. Gerçekte öyle olmayıp da öyle sayılan, öyle kabul edilen, var sayılan.
itidal. Her nevi aşırılıktan uzak olma, ılımlı bir hâlde bulunma, ifrat ve tefrite düşmeme. Mutedil olma, yavaşlık, yumuşaklık, heyecana kapılmama.
itidalidem. Soğukkanlılık, coşup taşmaksızın düşünerek hareket etme.
itikad. Kalben tasdik ederek inanma, dinin temelini oluşturan meselelere şüphesiz iman etme. Bir dinin ya da mezhebin imanla ilgili kısmı.
itikadat. İtikatlar, kuvvetli inanmalar.
itikaden. İnanma bakımından.
itikadi. İnanmakla ilgili, inanç alanına giren.
itikaf. Bir Müslümanın beş vakit namaz kılınan bir mescitte ibadet niyetiyle bir süre durması. Dünyadan el etek çekme, yalnız kalma.
itila. Yükselme, yukarı çıkma, yüksek mertebelere geçme.
itilaf. Ülfet etme, birbirine ısınma, anlaşıp uyuşma, birbirine uyma.
itimad. İtimat, emniyet etme, güvenme, güvenip dayanma.
itimaden. Güvenip dayanarak.
itina. Dikkat etme, özen gösterme, özen, titizlik.
itiraf. Bir kimsenin bir sırrını, bir suçunu artık saklamayıp başkalarına söylemesi, ortaya dökmesi.
itiraz. Söylenen bir söze ya da yapılan bir işe karşı çıkma, kabul etmeme, karşı söz söyleme.
itirazat. İtirazlar, karşı çıkmalar.
itiraziye. İtiraz yazısı. Bir cümlede geçen ara söz.
itirazkarane. İtiraz edercesine, karşı çıkarcasına.
itirazname. İtiraz yazısı.
itisaf. Hak yoldan ayrılma, haksızlık etme, yolsuzluk.
itiyad. İtiyat, alışkanlık, adet edinme.
itizal. Uzleti tercih etme, ayrılıp yalnız kalma. Terk etme. Bir topluluktan ayrılma. Mutezile mezhebi.
itizar. Kusurunu bilip özür dileme, özrünü bildirme.
itkan. Bir eseri pürüzsüz, kusursuz ve sağlam yapma. Hiç kuşku duymaksızın kesinkes bilme.
itlaf. Telef etme, öldürme. Zayi etme, saçıp savurma.
itlak. Bağlama, asma.
itmam. Tamamlama, bitirme.
itminan. Tatmin olma, doygunluk, iç huzuru. Emin olma, emniyet etme, güvenme.
itminanbahş. Tatmin eden, doyuran.
itminankarane. Tatmin olurcasına.
itnab. Itnap, uzatma. Sözü gerekenden uzun söyleme.
ittiba. Tabi olma, uyma, ardı sıra gitme.
ittibaen. Tabi olarak, uyarak.
ittifak. Birleşme, hep bir araya gelme, yan yana olma, omuz omuza verme, birbirine uyup bütünleşme. İttifak da, ittihad da birleşme demektir ama aralarında fark vardır. İttihad, birden fazla şeyin birleşip tek şey olmasıdır. Mesela, hidrojenle oksijen ittihad eder ve su olur. İttifakta ise, birleşme vardır ama birleşenler kendi niteliklerini korurlar.
ittifaken. Birleşerek, hep bir arada.
ittifaki. Birleşmeyle ilgili, birlikte olmaya ilişkin.
ittifakkarane. İttifak edercesine, birleşircesine.
ittihad. İttihat, birlik, birleşme, iki şeyin bir tek şey olacak biçimde birbiriyle kaynaşması.
ittiham. Birisi tarafından suçlanma, kendisine suç yüklenme, töhmet altında bırakılma.
ittihamkarane. İtham edilircesine, suçlanırcasına.
ittihamname. İtham yazısı, suç isnat eden yazı.
İttihatçı. İttihad ve Terakki Partisi üyesi, taraftarı. Bir dernek olarak kurulan bu oluşum 1908 yılında parti haline geldi.
ittihaz. Edinme, alma, kabul etme, öyle sayma.
ittika. Korunma, sakınma, çekinme, kişinin imanından gelen bir hassasiyetle günahlardan uzak durması.
ittikan. Bir meseleyi kesin olarak bilme, kesin biliş.
ittikan. Kusursuzluk, sağlamlık, düzgünlük.
ittisaf. Bir sıfatla sıfatlanma, nitelenme, özellik kazanma.
ittisafkarane. Sıfatlanırcasına.
ittisak. Dizilme, bir düzene göre sıralanma, düzenli diziliş.
ittisal. Bitişme, kavuşma, ulaşma, birbirine temas etme, yakın olma.
ittizah. İzahlı olma, açıklanmış bir halde bulunma.
ittizan. Vezinli olma, ölçülü ve tartılı olma.
ityan. Belirgin hale getirme, açıklama, bildirme, söyleme.
ivaz. Karşılık, bir şeye mukabil verilen, ödenen bedel.
ivicac. Eğrilik, eğri büğrü olma, eğrilme.
ivicacat. İvicaclar, eğrilikler.
ivme. Hız, sürat. Hareketli bir nesnenin hızında birim zamanda oluşan değişme.
iyadet. Hatır sorma, gidip görme, hasta ziyareti.
iyadetülmariz. Hastayı ziyaret edip halini, hatırını sorma.
iyal. Iyal, bir adamın bakmakla yükümlü olduğu kimseler.
iyani. Belli olan, belirli hale gelmiş olan.
iyaz. Iyaz, sığınma.
iyd. Bayram.
iyelik. Sahiplik, mülkiyet.
iza. ‘Bir de bakılır ki, birdenbire, olduğu zaman’ manasında ön ek.
izaa. Zayi etme, kaybetme.
izabe. Eritme, eriyik haline getirme. Bir madenden çıkan hammaddeyi eriterek saf maden elde etme işlemi.
izac. İzaç, taciz etme, rahatsız etme, bunaltıcı davranma, canından bezdirme.
izacat. İzaçlar, rahatsız etmeler.
izae. Ziyalandırma, ışıklandırma.
izafe. Maletme, bağlama, yükleme, katma.
izafet. Bağlama, yükleme, nispet etme, birini öbürüne dayandırma.
izafi. İzafetle ilgili, geçerliliği şarta bağlı olan, göreceli. Varlığı başka bir şeyin varlığına bağlı olan.
izafiyet. İzafilik, görelilik.
izafiyetçilik. Kişiden kişiye değişmeyen nesnel bir gerçeklik bulunmadığını, hakikatin kişilere, zamanlara ve yerlere göre olduğunu ileri süren anlayış, rölativizm, görelilik.
izah. Bir şeyi anlaşılabilecek şekilde açıklama, açık bir duruma getirme.
izahat. İzahlar, açıklamalar.
izahen. Açıklayarak.
izale. Giderme, yok etme, ortadan kaldırma.
izam. Büyükler, ulular, seçkinler. Büyüklük, ululuk, azamet. Büyütme, büyükseme, büyük görme.
izan. Tereddütten sonra kesin karar verme. Kavrayış, anlayış, feraset.
izani. İzana ilişkin, azmetmekle ilgili.
izanruba. Büyüleyici, aklı baştan alıcı, göz kamaştırıcı.
izar. Bedenin belden aşağısını örten elbise.
izaz. Yüksek yer verme, saygın konuma getirme, ikramda bulunma, ağırlama.
izbe. Kuytu, harap, boş yer.
izdiham. Üst üste yığılma, aşırı kalabalık bir kitlenin kişiye zahmet verecek biçimde bir yere üşüşmesi.
izdivac. İzdivaç, zevç ya da zevce edinme, evlenme, eş edinme.
izdiyad. Ziyadeleşme, artma, çoğalma.
İzhar. Arapça dil bilgisi kitaplarından birinin adı.
izhar. Açığa vurma, meydana çıkarma, zahir hale getirme, görünür kılma.
izhar. Hazırlama, hazır hale getirme.
izid. Zerdüşt dinine inananların hayır ilahı, Yezdan.
izinname. İzin belgesi.
izlal. Zelil kılma, alçaltma, tahkir etme.
izmihlal. Bozulma, yenilme, silinme, yok olma, mahvolma, yıkılma, çökme.
izn. İzin.
izzet. Üstünlük, değerlilik, saygınlık. Yenilmezlik, üstesinden gelinemez güç sahibi olma.
izzetalud. İzzetle karışık, üstün ve saygın olmakla birlikte.
izzetinefis. İnsanın kendine saygısı, kendine önem atfetmesi, öz saygı, onur.
j
jaje. Herze, gereksiz lakırdı, saçma söz.
jakoben. Halk adına ama halka karşı devrimcilik yapan kişi. Halkın taleplerini kulak ardı eden baskıcı ve dayatmacı kimse.
jale. Çiy, şebnem. Sevgilinin yanağındaki ter damlası.
jaledar. Jaleli, üzerine çiy düşmüş.
jandarma. Bilhassa şehir dışında dahili asayişi sağlamakla görevli asker.
janr. Tür, cins, çeşit. Tarz, usul.
jansenizm. Kimi Hıristiyanlara özgü bir inanma biçimi. ‘Kader önceden belirlenmiştir. İnsan iradesinin hükmü yoktur. Takdir edilene karşı bir şey yapılamaz’ derler. İslam dünyasındaki sapkın Cebriye mezhebine benzer.
japone. Japonlara özgü, kolsuz kadın elbisesi.
jar. Bitkin.
jardiniyer. İçine çiçek ekilebilen süslü mobilya.
jartiyer. Çorapların sıyrılıp aşağı inmesini önleyen askı.
jegale. Feryat, çığlık, nara.
jelatin. Hayvan dokularının kaynatılmasıyla elde edilen pelte kıvamında saydam madde. Bir cins kağıt.
jenerik. Bir sanat eserinde o esere emek verenlerin adlarının geçtiği bölüm.
jengar. Pas, bakır pası.
jengari. Bakır pası renginde, bakır yeşili.
jenk. Yüz buruşuğu.
jenosit. Soykırım, bir ırkın, bir topluluğun bütün bireylerinin öldürülmesi ya da öldürülmeye çalışılması, imha edilmesi.
jeolog. Yeryüzü ilmi ile uğraşan kimse.
jeoloji. Yer bilimi, yeryüzünün yapısını inceleyen bilim dalı.
jest. Konuşma esnasında doğal bir biçimde yapılan anlamlı beden hareketi. Bir işi başarıyla yapana gösterilen takdir edici hareket, ifade, tavır.
jeton. Para yerine kullanılan parça, marka.
jey. Göl.
jigolo. Erkek fahişe, geçimini geçkin kadınlarla zina ederek sağlayan erkek.
jik. Yağmur damlası.
jile. Yelek.
jimnastik. İdman, bedeni güçlendirmek, zinde tutmak veya rahatlamak için yapılan hareketlerin tümü.
jimnaz. Jimnazyum, orta dereceli okul.
jive. Civa.
jiyan. Kükremiş.
Jöntürk. Genç Türk. Osmanlıların son döneminde yaşayan yenilik sevdalısı gençler.
jurnal. Günü gününe verilen gizli rapor. İspiyon. Günlük, günce. Haber.
jülide. Karmakarışık, perişan, dağınık, birbirine girmiş.
jüri. Bir mesele hakkında hüküm vermek üzere toplanan heyet, seçici kurul.
k
kâb. Uzaklık, mesafe.
kabahat. Kusur, çirkin iş yapma, azarlanmayı hak eden durum ya da davranış.
kabaih. Kabahatler, çirkin işler.
kabail. Kabileler, akraba topluluklar.
kabala. Kutsal kitaplarındaki harflere mistik anlamlar yükleyerek kutsal gizli anlamlarını bulmaya çalışan Yahudilerin öğretisi, tanrı ve evren anlayışı. Mensuplarına görünmez varlıklarla iletişime geçirmeyi vadeden oluşum.
kabalist. Kabala ile uğraşan, buna inanan, bu yolda ilerleyen kimse.
kabayih. Kabahatler, uygunsuz davranışlar, çirkin haller.
Kâbe. Müslümanların namaz kılarken yöneldikleri mukaddes bina. İbrahim aleyhisselam tarafından oğlu İsmail aleyhisselamla birlikte yapılmış mabet.
Kabıkavseyn. Peygamberimizin Miraç mucizesi esnasın ulaştığı son nokta, yaratılanların son sınırı. Kavseyn ‘iki yay’ demektir. Yaratılan imkan alemiyle yaratan vücup alemi iki daireye benzetilmiş, birinin bitip ötekinin başladığı nokta da bu tabirle ifade edilmiştir.
kabid. Tutan, sıkan, avuçlayıp alan. ‘Tutan, sıkan, kavrayan, daraltan’ manasında ilahi isim.
kabih. Dünyada ayıplanan, ahirette azaba sebep olan çirkin şey. Yakışıksız, ayıp, kötü.
Kabil. Adem aleyhisselamın çocuklarından biri. Kardeşini öldürüp katil olan kişi.
kabil. Kabul eden, alan, alıcı. Kabul edebilir olan. Uygun, elverişli. Tür, nev.
kabile. Birbirleriyle akraba olup beraber yaşayan insanlar. Arap toplumu altı tabakadan oluşurdu: şab, kabile, imaret, batın, fahz, fasile. Şab kabileleri, kabile imaretleri, imaret batınları, batın fahzları, fahz fasileleri içine alırdı. Bu sınıflandırmaya göre, Hüzeyme bir şab, Kinane bir kabile, Kureyş bir imaret, Kusay bir batın, Haşim bir fahz, Abbas bir fasiledir.
kabilihitab. Hitap edilebilir, konuşmak için uygun, söz anlayabilir.
kabilikıyas. Kıyas edilebilir, karşılaştırılabilir.
kabiliyet. Kabul edebilir olma, yaratılıştan gelen yatkınlık, uygunluk. Mesela, toprak ekin ekilmeye kabiliyeti olan bir maddedir, fakat taşta bu kabiliyet yoktur. Keza, bilgi edinme kabiliyeti insanda vardır ama koyunda yoktur.
kabin. Küçük oda, bölme. Gemi ve vapur kamarası.
kabine. Bakanlar kurulu, hükümeti oluşturan topluluk.
kabir. Mezar, ölen kimsenin bulunduğu yer. Kabir terimi ayrı bir alem olan ‘berzah’ için de kullanılır.
kabiz. Tutan, sıkan, kavrayan, kavrayıp alan.
kabl. Evvel, önce.
kablelbüluğ. Ergenlik döneminden önce.
kablelvuku. Bir olay olmadan önce.
kabr. Kabir, mezar.
kabristan. Kabirler yeri, ölüler yurdu, mezarlık.
kabulüadem. Yokluğunu kabul etme. İman esaslarına inanmamakla kalmayıp yokluğunu kanıtlamaya çalışma. Küfrün şiddetli, azılı, çetin kısmı.
kâbus. Korkulu rüya, karabasan.
kabz. Tutma, alma. Tutukluk hali.
kabza. Elin tutan kısmı, avuç. Bazı nesnelerin tutulacak yeri.
kabzıervah. Ruhların alınması. Azrail aleyhisselam tarafından ruhun bedenden alınıp Berzah alemine götürülmesi.
kabzımal. Mal alımı. Bir malı, özellikle sebze ve meyve türü şeyleri üreticiden alıp komisyon mukabilinde satıcıya ileten kişi, aracı.
kabzıruh. Ruhun alınması.
kadavra. Tıp öğrencilerinin üzerinde çalışması için hazırlanmış insan ya da hayvan cesedi.
kaddesallahüesrarehüm. ‘Allah onların sır duygularını mukaddes kılsın’ mealinde dua. Birden fazla evliyanın ismi anılınca söylenir.
kade. Oturma. Namazda oturuş, namazın oturularak kılınan bölümü.
kadem. Ayak. Bir adım uzunluk. Uğur. Bir ayak boyu uzunluk ölçüsü.
kademe. Basamak. Bir adımlık mesafe. Birbirini izleyerek yükselen katlardan her biri.
kader. Yaratılmış ve yaratılacak olan her şeyin Allah tarafından bilinmesi, takdir edilmesi, alın yazısı, yazgı. İslam inancına göre kader iradeyi hükümsüz kılmaz. Zira kişi, kaderinde olanı bilmez. İradesiyle seçer ve yapar. Sonra anlar ki bunlar kaderinde varmış.
kadercilik. Yazgıcılık, fatalizm. ‘İnsanın yapıp edecekleri önceden bellidir. Kişi bunlara aykırı bir şey yapamaz. İrade hükümsüzdür’ diye özetlenebilecek felsefi görüş. Bu görüş, iradenin rolünü ihmal etmesi sebebiyle sahih kader inancına aykırıdır. İslam alemindeki Cebriye mezhebine benzer.
Kaderiye. ‘Kul fiilin yaratıcısıdır’ diyen, kaderi inkar eden, aklı vahyin önüne geçiren mezhep, Mutezile.
kadı. Hakim, hüküm veren, mahkemelerde davaları görüp karara bağlayan.
kadıasker. Kazasker, ordu hakimi.
kadıyyülhacat. Hacetleri kaza eden, ihtiyaçları veren.
kadi. Kadı, hakim, hüküm veren.
kadib. Kılıç.
kadid. Kadit, çok zayıf, kuruyup kalmış, iskelet gibi olmuş.
kadim. Zaman bakımından çok eski. Ezeli, bir başlangıcı olmayan, sonradan meydana gelmeyen.
kadim. ‘Öncesiz olan, varlığının başlangıcı olmayan, sonradan meydana gelmeyen’ manasında ilahi isim. Karşıtı ‘sonradan olma’ manasında ‘hadis’tir.
kádir. Kudreti kâfi gelen, gücü yeten, yapabilir olan.
kadîr. ‘Her şeye gücü yeten, kudreti sınırsız olan’ manasında ilahi isim.
kadîrane. Kudretli birine yakışır biçimde.
kadirdanlık. Değerbilirlik, birinin kıymetini bilme.
Kadiri. Abdülkadir Geylani Hazretlerine dayandırılan tarikatın adı, bu tarikattan olan kimse.
kadiriyet. Kudret sahibi olma, güçlülük, gücü yeterlik.
kadirnaşinas. Değerbilmez, insanın ya da eline verilen nimetin kadrini, kıymetini, önemini bilmeyen, takdir edemeyen.
kadirşinas. Değerbilir, insanın ya da eline verilen nimetin kadrini, kıymetini bilen, önem veren.
kadiülhacat. İhtiyaçları kaza eden yani vaktinde veren.
kadr. Değer, kıymet. İtibar, şeref. Rütbe, paye. Derece, miktar. Kudretin büyük olması. Güç yetirme, karar verileni uygulayabilme. Ramazan ayının içinde bulunan kutsal gece, kadir.
kadran. Saat ve benzeri aletlerde üzerinde rakam ve işaretler bulunan levha.
kadro. Bir işi yapmakla görevli topluluk. Bu topluluk içindeki her bir makam, yer.
kadük. Hükümsüz, geçersiz. Bir engel sebebiyle yasalaşamayan tasarı. Tatbik edilmeyen proje.
Kaf. Masallarda adı geçen hayali dağ. Efsaneye göre, bu dağ dünyayı çepeçevre kuşatmıştır. Anka kuşu da bu dağda yaşar. Misal aleminden bir dağ.
kafadar. Kafa dengi, aynı kafada olan, düşünceleri birbirine benzeyen.
kafein. Kahve ve çayda bulunan, ilaç olarak da kullanılan, uyku açıcı özelliği olan madde.
kafeşantan. Müzikli eğlence yeri.
kaffe. Hep, bütün, tamamı.
kafi. Yeterli, yeten, yetişen, elveren, kifayet eden. Yetişir, elverir.
Kafi. ‘Her şeye bedel kullarına yeten’ manasında ilahi isim.
kafil. Kefil olan. Birinin yerine ödemeyi kabul eden. ‘O ödemezse ben öderim’ diyen kişi.
kafile. Birlikte yolculuk eden topluluk. Takım, güruh.
kafir. İmansız, dinsiz, tanrıtanımaz, ateist. Kuran’da belirtilen ve Hazreti Peygamber tarafından iletilen ilahi bilgilerin tümünü ya da bir kısmını inkar eden, kabul etmeyen kimse. Hakkı, hakikati örten, gerçeği görmek istemeyen, görmezlikten gelen.
kafirane. Kafirce, kafir gibi.
kâfirun. Kâfirler.
kafiye. Mısra sonralarındaki ses benzerlikleri.
kafiyeperest. Kafiye düşkünü, anlamı biçime feda edercesine kafiye yapma sevdalısı.
kafnun. ‘Kün’ yani ‘ol’ emrindeki harfler.
kafur. Kafur ağacının zamkından elde edilen, beyaz, yarı saydam, kokulu bir madde. Eski edebiyatımızda sevgilinin gerdanı kafura benzetilirdi.
kağnı. Tahtadan yapılan, öküzle çekilen, yük taşımakta kullanılan eski tip bir araba.
kah. Bazen, ara sıra, zaman zaman.
kahhar. Kahreden, mahveden, istediklerini zorla yaptırabilen. ‘Kendisine karşı gelenleri kahreden, mahveden, şiddetle cezalandıran’ manasında ilahi isim.
kahharane. Kahredercesine.
kahır. Derin üzüntü, içe işleyen keder. Zorlama, ezme, perişan etme.
kahil. Erişkin, olgun. Saçına ak düşmüş, yaşlanmış kimse. Tembel, gayretsiz.
kâhin. Kehanette bulunan, duyu alanına girmeyen bilgileri bildiğini iddia eden kişi. Bunların şarlatan olanları bulunduğu gibi, cinlerle irtibat kurup bilgi alanları da vardır. Fakat bu bilgiler yarım yamalaktır ve içine yalanlar karışır.
kahir. Kahreden, mahveden, yok eden. Üstün gelen, yenen, zorlayan, ezen.
kahpe. Namussuz kadın, arsız, orospu. Dönek, sözünde durmayan, kalleş.
kahr. Zorlama, mahvetme, ezme. Fazlaca üzüntü, içe işleyen keder.
kahraman. Bahadır, büyük işler başarmış kişi. Fars efsanelerinin meşhur cengaveri Rüstem tarafından mağlup edilen adamın adıdır. Bu ad zamanla sıfat olarak kullanılmaya başladı. Kahraman kelimesi kurgu ve olaya dayalı edebi eserlerde önemli kişiler için de kullanılır.
kahramanane. Kahramanca.
kahren. Zorla, zorlayarak, ezerek, kuvvet kullanarak.
kahriyyat. Kahırlar.
kaht. Kıtlık, yeterli ürünün bulunmaması, yiyecek bir şey bulamama durumu.
kahtırical. Adam kıtlığı, yetişmiş ilim, fikir ve devlet adamlarının olmaması.
kahtügala. Kıtlık ve pahalılık.
kahya. Büyük konaklarda ya da çiftliklerde işleri çekip çeviren kimse.
kaid. Lider, kumandan. Rehber, kılavuz, öncü.
kaide. Uyulmasına önceden karar verilmiş kural, usul. Temel, esas, dayanak. Bir şeyin dip kısmı. Bir bilim dalının temel ilkelerinden her biri.
kaideten. Kural olarak, kural bakımından.
kail. İnanmış, razı olmuş, kabul etmiş. Söz söyleyen, konuşan, anlatan.
kaim. Kıyam eden, ayakta duran, dikilen. Birinin yerine geçen, yerini tutan. Devam eden, sürüp giden.
kaime. Kaim kelimesinin tamlamalarda kullanılan biçimi.
kaime. Kağıt para. Kağıda yazılı ferman. Kitap yaprağı.
kain. ‘Kün!’ yani ‘Ol’ emriyle yaratılan, var olan, mevcut, varlık.
kainat. Yaratılmış varlıkların hepsi, var olanlar, âlem, evren.
kakavan. Düşüncesiz, anlayışı kıt, avanak.
kaknem. Kuru, sıska, yaşlı.
kakül. Alna sarkıtılan kısa saç demeti, perçem.
kalukil. ‘Dedi, denildi’ şeklinde söz aktarmalar.
kal. Söz, laf.
kal’. Kökünden koparma, söküp çıkarma. Yok etme.
kala. Kale kelimesinin eski metinlerde geçen asıl biçimi.
kalaid. Kiladeler, gerdanlıklar.
kalak. Sıkıntıda olma, gönlü daralma.
kalantor. Zengin olduğu halinden anlaşılan kerli ferli kimse.
kalb. Bir durumdan başka duruma çevirme, bir biçimden başka biçime döndürme.
kalb. Kalp, insanda duyguların merkezi olan manevi varlık. Yürek, gönül.
kalban. Konuşmacı, söz söyleyen.
kalben. Kalp ile, gönülle.
kalbetme. Dönüştürme, çevirme.
kalbi. Kalple ilgili, kalbe ait, kalpten, yürekten, gönülden.
kalbolma. Dönüşme, çevrilme, bir halden bir hale geçme.
kalebend. Kalebent, bir kalede kalma cezası verilmiş kimse, mahpus.
kale. Dedi.
kalem. Yazı yazmaya mahsus alet. Resmi dairelerde yazı işlerini yapan bölüm. Yontu işinde kullanılan çelik alet.
kalemşor. Kalemini silah gibi kullanan, başka yazarlarla kıyasıya tartışan, çarpışan yazar.
kalen. Konuşarak, söz söyleyerek.
kalender. Dünya olaylarına aldırmayan, her şeyi hoş gören adam. İbadetlerin görünmesine önem vermeyen, herkese tatlı söz söyleyerek kalp kazanmağa çalışan, farzları yapmaya dikkat eden ve dünyaya düşkün olmayan kimse. Kıyafetine dikkat etmeyen, giyim kuşamına özen göstermeyen kişi.
kalenderi. Kalenderilik adlı tarikata mensup kimse.
Kalenderilik. Alevi inancına dayanan, her türlü dünya bağlarından sıyrılmayı, başkalarının ne dediklerine önem vermemeyi öğütleyen eski bir tarikat.
kalensüva. Külah, serpuş, üzerine sarık sarılan koni biçiminde bere.
kaleydoskop. İçinde rengarenk parçacıklar bulunan, döndürüldüğü zaman çok güzel şekiller gösteren, çiçek dürbünü de denilen bir nevi alet.
kalfa. Bir zenaatte mertebesi usta ile çırak arasında olan kimse. Bir süre sonra ustanın yerini alması umulan kişi. Halife kelimesinden dönüşmüştür.
kali. Konuşmakla, konuşarak, söz söyleyerek.
kalib. Kuyu, eski zamanlardan kalma kuyu.
kalibre. Namlularda ve mermilerde çap ölçüsü. Bu ölçümü yapan alet.
kalil. Az, çok olmayan. Karşıtı ‘kesir’dir.
kalkale. Tecvidde bazı harfleri sarsarak, yankı vererek okuma kuralı.
kallavi. Eskiden vezirlerin giydikleri, üstü dar, altı geniş, üstüne sarık sarılan büyük kavuk. İri, büyük.
kalleş. Dönek, hileci, ikiyüzlü, sözünde durmaz, güvenilmez.
kalori. 1 gram suyun sıcaklığını 1 derece yükseltmek için gereken ısı birimi. Doku içinde yanan besinin vücut sıcaklık ve enerjisini sağlama değerini gösteren birimi.
kalp. İnsanda duyguların merkezi olan manevi varlık. Yürek, gönül.
kalp. Sahte, hileli, taklit, yalancı, aldatıcı.
kalpazan. Kalp para basan kimse, sahtekar.
kaltaban. Namussuz, yalancı, hileci, korkak.
kaltak. Namussuz kadın, kahpe.
kalubela. ‘Evet’ dediler. Kuran’da anlatılan, Rabbimizin ruhlara ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ diye sorması ve ruhların ‘Evet’ demeleri olayı.
Kalvencilik. Katolik mezhebinden ayrılarak oluşturulan protestanlık mezhebi kollarından biri. Jean Calvin tarafından kurulmuş, onun adıyla anılmıştır.
kalyon. Hem kürek hem de yelkenle yüzdürülen, ahşap savaş gemisi.
kam. Şaman. Şamanizm dininin saygın kişisi.
kâm. Meram, maksat, arzu, istek.
kamara. Gemilerde oda, gemi odası.
Kamer. Dünyanın uydusu olan Ay. Zaman dilimi olan aya ‘şehr’ denir.
Kameri. Ay takvimi, Arabi ay. Ay ile ilgili.
kameriye. Bahçe içinde bulunan, üstü kapalı, yanları açık, süslü oturma yeri.
Kamervari. Kamer misali, Ay gibi.
kamet. Boy, endam, insanın baştan ayağa görünüşü.
kamet. Namazın farzından önce okunan ezan. Kametin ezandan farkı ‘Kad kameti’ssalat!’ ibaresinin de yer almasıdır. Bu söz ‘Namaza için kalkın!’ demektir.
kamil. Kemal sahibi, yetkin, erişkin, olgun. Tam, eksiksiz, kusursuz.
kamilane. Kamilce, ergin birine uygun biçimde.
kamilen. Tamamen, bütünüyle, noksansız.
kamilin. Kamiller, erginler, olgun kimseler.
kamine. Saklı, gizli, belirsiz.
kamis. Gömlek. Bitkilerde zar.
kamp. Kırsal alanda kurulmuş geçici konaklama yeri.
kampüs. Bir üniversitenin binaları, bu binaların kurulu olduğu alan, yerleşke.
kamtarir. Çatık kaşlı.
kamu. Halkın bütünü, herkes, amme. Bütün, hep.
kamuran. Kamran, kam alan, muradına ermiş, arzusu yerine gelmiş, bahtiyar.
kamusal. Kamu ile ilgili, kamuya yani herkese ait. Şahsi ve mahrem olmayan. Bürokrasi ya da siyasi alanla ilgili olan.
kamus. Bir dilin bütün kelimelerini harf sırasına göre ihtiva eden büyük lügat kitabı, içerik bakımından zengin sözlük.
kamutanrıcılık. İlahla evreni bir ve aynı şey kabul eden, ilahın evrende içkin olduğunu ileri süren felsefi görüş, tümtanrıcılık, panteizm.
kanaat. Elindekinden hoşnut olma, çalışmasının sonunda eline geçene razı olma, kısmetini kabullenme. İnanıp kabul etme. Düşünce, görüş, kanı.
kanaatbahş. Kanaat veren, ikna edici, inandırıcı.
kanaatkarane. Kanaat eden birine yakışır biçimde.
kanadil. Kandiller, lambalar.
kandil. Sıvı haldeki yağa batırılmış fitilin yanma süresi boyunca ışık veren aydınlatma aleti, bir nevi ilkel lamba.
kâne. Oldu.
kangren. Dokuların çürümesi, işlevini yitirmesi.
kanıtlama. Kanıtlamak eylemi, doğru bir önermeye dayandırarak bir önermeyi kabul ettirmek, bir şeyin gerçek yönünü kanıtla ortaya koymak, ispat etmek. Mantıksal ilişkiye dayanır. Öncülleri doğru ise kesinlik ifade eder. ‘Sanatlı bir eser ustasız olmaz. İnsan sanatlı bir eserdir. Öyleyse onun sanatkâr bir ustası vardır’ gibi.
kani. Kanaat eden, eline verilene razı olan. İnanıp kabul eden, ikna olan.
kanit. İtaat eden, ilahi emirleri yerine getiren, günahlardan uzak duran.
kantar. Büyük tartı aleti. Yaklaşık 56 kilogramlık ağırlık birimi.
kantara. Kemerli köprü. Su kemeri.
kanun. Diz üstüne konarak çalınan telli bir çalgı aleti.
kanun. Yasa, yetkili bir meclis tarafından belirlenen ve mutlaka uyulması gereken kesin, genel, yazılı kural. Evrendeki olayların bir düzen içinde gerçekleşmesini sağlayan ilahi yasa, adetullah, sünnetullah.
kanunen. Kanun gereği, yasa bakımından.
kanuni. Yasal, kanuna göre. Kanuna uygun olan. Kanun koyan.
kanuniyet. Kanun olma durumu, kanunlaşma.
kanunname. Kanun yazısı, kitabı.
kanunperest. Kanun düşkünü, kanuna çok önem veren.
kanunuesasi. Temel kanun, anayasa.
kanunuevvel. Birinci kanun, aralık ayının eski adı.
kanunusani. İkinci kanun, ocak ayının eski adı.
kanyon. Dar vederin vadi, iki tarafı sarp kayalık olan, tabanında bazen su bulunan derin yarık.
kaparo. Pey akçesi, alışverişte taraflardan birinin öbürüne verdiği garanti parası. Günlük dilde bazen kapora olarak da kullanılır.
kapital. Sermaye, anamal.
kapitalist. Kar elde etmek amacıyla yatırım yapan kimse, sermayedar, anamalcı. Kapitalizmi benimsemiş kişi.
kapitalizm. Sermayenin en temel üretim aracı olduğu ekonomik sistem ya da üretim tarzı için kullanılan genel terim. Piyasa ekonomisi içinde özel girişime üretim sistemi.
kaplam. Bir kavram ya da terimin kendine özgü alt birimleri içinde taşıması, kapsam, şümul. Söz gelişi, varlık kavramı canlı ve cansız tüm varlıkları içine alır, bu onun kaplamıdır.
kapris. Gerçek bir ihtiyaca dayanmayan, yersiz, geçici istek, bencil arzu, heves.
kapsam. Bir kavram ya da terimin kendine özgü alt birimleri içinde taşıması, ihtiva etmesi, içermesi, kapsaması, şümul.
kapuçino. İtalyanlara özgü sütlü, kremalı kahve.
kaput. Kalın kumaştan yapılmış palto. Motorlu araçların motor kısmını örten kapak. Cinsel ilişkide erkek tarafından kullanılan ince kılıf, prezervatif, kondom.
kar. ‘Yapan, eden, çeken, işleyen’ manasında son ek.
kar. Ticarette elde edilen kazanç, para kazancı. Bir iş sonucunda elde edilen fayda. İş, amel.
karaşina. İşten anlar, işbilir.
karabet. Soyca yakınlık, akrabalık. Yakınlık, benzerlik.
karabina. Namlusunun uç kısmı geniş eski bir tüfek çeşidi.
karaborsa. Piyasadan çekilen bir malın aşırı kar amacıyla gizlice ve yüksek fiyattan alınıp satılması.
karain. Karineler, emareler, ipuçları, belirtiler.
karakter. İnsanda yer tutup kalan temel nitelik. Bir kimsenin kendine özgü nitelikleri. Bir şeyi başkalarından ayıran temel özellik. Kurguya dayalı edebi eserlerde kendine özgü nitelikleriyle canlandırılan kişilik, şahıs.
karakteristik. Dikkat çekici, ayırıcı.
karakuşi. Bir temele dayanmayan hüküm, keyfi karar.
karar. Bir mesele hakkında verilen hüküm, yargı. Varılan son durum. Bir yerde ve bir hal üzere durma, sebat etme, yerleşip kalma. Miktar, ölçü, derece.
karardade. Kararlaşmış, son halini almış, kararı verilmiş.
karargah. Karar kılınan, durulan, kalınan yer. Komuta kademesi de dahil askerlerin bulundukları mekân, askeri kuruluş, askerlerin konakladıkları yer.
kararname. Karar yazısı. Bakanlar, başbakan ve cumhurbaşkanı tarafından onaylandıktan sonra yürürlüğe giren karar.
karasevda. Başka hiçbir şeye yer bırakmayacak biçimde insanı kaplayan aşırı, karşılıksız, ümitsiz sevgi. Hayata karşı bağlılığın azalması, insanlardan uzak duruş ve derin bir keder biçiminde kendini belli eden rahatsızlık, malihülya, melankoli.
kâr-aşina. İş bilir, iş yapmaya alışık.
karavana. Kalabalık yerlerde kullanılan büyük yemek kabı.
karban. Kervan, birlikte yolculuk eden topluluk.
karbon. Bir element. Kömür.
kardeşane. Kardeşçe.
kargir. Taştan yapılmış bina, taş yapı.
kârhane. İş yeri, atölye, fabrika. Umumhane, genelev.
karındaş. Kardeş.
kari. Kıraat eden, okuyan, okuyucu, okur.
karia. Şiddetli bir ses çıkaracak şekilde ansızın çarpma. Birdenbire gelecek olan kıyametin isimlerinden biri.
karib. Yakın. Karşıtı ‘uzak’ manasında ‘baîd’.
karîb. ‘Kullarına pek yakın olan’ manasında ilahi isim.
kariban. Karban, kervan, kafile, toplu halde yolculuk edenler.
kariben. Yakın olarak, yakında.
kariha. Zihin gücü, düşünme kuvveti. Zorlamaksızın gelen fikir.
karin. Yakın, yan yana. Hısım, dost, arkadaş.
karine. Uzak ya da gizli olan manaları gösteren belirti, bir şeyin varlığına delalet eden emare ya da iz.
kariyer. Meslek, uzmanlık, makam.
karizma. Etkileyici nitelik, büyüleyicilik, çekicilik.
Karmatilik. Abbasiler zamanında ortaya çıkan, mal ortaklaşa kullanılmalı diyen, şarabı helal sayan, namazı günder dört rekata indiren sapık bir mezhep.
karn. İnsan ömrü kadar bir devre. Devir, dönem. Yüzyıl. Boynuz.
karulasa. Doktorun bedene vurarak muayene etmesi. Hata edeni uyarmak için kapıya vurur gibi hafifçe vurma.
Karun. Firavun zamanında yaşamış kibirli bir zengin. Fakire yardım etmeyen, ‘Ben bu serveti kendi ilmimle kazandım’ diyerek böbürlenen bir adam.
karye. Köy, beldeden küçük yerleşim birimi.
karz. Ödünç, borç.
karzen. Ödünç olarak.
karzıhasen. Beğenilen borç alıp verme biçimi, faiz alınmaksızın verilen ve alınan borç.
kasaid. Kasideler, övgü maksadıyla yazılan şiirler.
kasas. Kıssalar, ibret alınacak ünlü öyküler.
kasavet. Katılık, kalbin katı olması. Kasvet, tasa, gam, üzüntü.
kasd. Kast, kasıt, bir işi bile bile yapmak, bir hedefe doğrudan doğruya yönelmek, niyet, istek.
kasden. Kastederek, bilerek, niyet ederek.
kasdi. Kasıtlı olarak, kasıtla ilgili, bilerek.
kase. Tas, çanak.
kaselis. Kase yalayıcı, dalkavuk, yalaka.
kasem. Yemin, ant. Kasem lügatte ‘kendi payıma’ demektir. Yemin manasında terim haline gelmiştir.
kasemat. Kasemler, yeminler.
kasıd. Kasteden, bir maksat güden, niyet eden.
kasım. Taksim, eden, bölen, ayıran, paylaştıran.
kasır. Kısa.
kasır. Küçük saray. Kusurlu.
kasırga. Çok şiddetli rüzgar.
kasıt. Bir işi bile bile yapmak, bir hedefe doğrudan doğruya yönelmek, niyet, istek, kasd, kast.
kasi. Kasavetli, katı, duyarsız.
kasib. Kesbeden, kazanan, elde eden, edinen.
kasid. Kesat olan, sürümü olmayan, aranıp sorulmayan.
kaside. Birini ya da bir şeyi methetmek amacıyla aruz vezniyle yazılan şiir. Bu tür şiirlerin makamla okunma biçimi.
kasidehan. Bir kasideyi makamla okuyan.
kasir. Kısa.
kasirünnazar. Nazarı kısa, kısa görüşlü, uzağı göremeyen.
kasiye. Katı, sert, kasavetli, duyarsız. Kasi kelimesinin dişili.
kasr. Kasır, küçük saray.
kasr. Kısa, kısalık. Kısa kesme. Eksiklik, noksanlık.
kassab. Kasap kelimesinin eski metinlerde kullanılan şekli.
kassam. Taksim eden, kısım kısım ayıran, bölen.
kassas. Kıssacı, kıssa anlatan kimse.
kast. Kasıt, bir işi bile bile yapmak, bir hedefe doğrudan doğruya yönelmek, niyet, istek.
kast. Rütbe bakımından sınıflara ayrılmış toplumlarda birbirine kapalı her bir sınıf, bu sistemin adı.
kasvet. Sıkıntı, bunaltıcı durum, ruhsal daralma, keder.
kaşağı. Hayvan tımarında kullanılan, dişli, tarağa benzer madeni alet. Kaşıma aleti.
kaşane. Büyük ve süslü köşk, gösterişli ev.
kaşar. Tekerlek biçiminde bir peynir türü. Pişkin, hileci, açık göz kimse.
kaşif. Keşfeden, gizli olanı açıp gösteren. Bilinmeyen bir şeyi, bir yeri keşfeden, bulan.
kat’. Kesme. Geçme.
kat’a. Kesin olarak hayır, asla, katiyen.
katakulli. Hile, düzen, yalan dolan.
katar. Birbiri arkasına dizilmiş hayvan veya taşıt dizisi. Dizi, sıra.
katarakt. Beyaz bir perdenin gözü bürümesi sonucu oluşan göz hastalığı.
katarat. Katreler, damlalar.
katedral. Piskoposluk kilisesi, başkilise.
kategori. Makule. Birbiriyle ilgili ya da birbirine benzer şeylerden meydana gelen sınıf, grup. Felsefede varlık ya da düşüncenin bölüm ve türlerine verilen ad. Bir felsefe sisteminin temelinde bulunan ilke, fikir ya da kavram.
katharsis. İnsanın estetik deneyimler ve yaşantılar yoluyla olumsuz duygularından ve yıkıcı tutkularından kurtulması olgusuna verilen ad, arınma. Bu terimi sanatın amacının ahlaki arındırma olduğunu söyleyen düşünürler kullanmışlar.
katı’. Kateden, kesen, kesici. Durduran, kesen, bitiren.
katıüttarik. Yol kesici, haydut, şaki, eşkıya.
kati. Kesin, kuşkusuz, şüphesiz, kuşkusuz.
katib. Katip, yazıcı. Yazı yazmakla görevli memur.
katibane. Katip gibi, bir yazıcıya yakışır biçimde.
katibe. Yazıcı kadın, sekreter.
katibiumumi. Umumi katip, genel sekreter.
katibin. Katipler, yazıcılar.
katibinikiram. Değerli yazıcılar. İnsanın yapıp ettiklerini yazan saygın melekler.
katil. Katleden, öldüren, cana kıyan.
katiyet. Kesinlik, şüphesizlik.
katiyen. Kesinlikle, hiç kuşkusuz.
katiyyüddelalet. Kesin olarak anlama delalet etme.
katiyyülmetin. Metni kesin, şüphesiz.
katl. Katil, öldürme, cana kıyma.
katliam. Topluca öldürme, bir yerde bulunan insanların tamamını öldürme.
katmer. Kat, tabaka, bir şeyin kat kat olması.
katmerli. Kat kat.
Katolik. Papanın denetimi altında bulunan Hıristiyanlık mezhebi. Bu mezhepten olan kimse.
katran. Petrol ya da odunun damıtılmasından elde edilen, koyu kıvamda, siyah veya kahverengi bir madde.
katre. Damla.
katre-misal. Damla gibi.
katuf. Yavaş yürüyüşlü hayvan.
kavaf. Düşük nitelikli ayakkabı yapan ve satan kimse.
kavaid. Kaideler, kurallar.
kavanin. Kanunlar, yasalar.
kavat. Kavvad, pezevenk, zina günahına aracılık eden kimse, muhabbet tellalı.
kavî. Kuvvet sahibi. Bir şeye gücü yettiği gibi daha fazlasına da gücü yeten. Sağlam, güvenilir. Rabbimizin ‘sonsuz kuvvet sahibi’ manasında ismi.
kavil. Kelam, söz. Sözleşme, anlaşma.
kavim. Budun, ulus, aynı soydan gelen, dil, töre ve gelenekleri benzer olan topluluk, kavm. Peygamber gönderilen toplum.
kavis. Yay, eğri, kavs.
Kaviyy. ‘Kuvveti her şeye kafi gelen’ manasında ilahi isim.
kaviyyen. Kuvvetle, kuvvetli bir ihtimalle.
kavl. Kavil, kelam, söz. Sözleşme, anlaşma.
kavlen. Kavil ile, söz ile.
kavlileyyin. Yumuşacık söz ya da söyleyiş.
kavliracih. Tercih edilen kavil, üstün bulunan söz.
kavli. Kaville ilgili, sözel, söz ile, konuşarak, söz söyleyerek.
kavm. Kavim, ulus, budun, aynı soydan gelen, dil, töre ve gelenekleri benzer olan topluluk, kavm. Peygamber gönderilen toplum.
kavmi. Kavme mensup, kavimle ilgili.
kavmiyet. Kavimlik, bir kavme mensup olma, kavme bağlılık.
kavmiyetçilik. Kavimcilik, kavmini başka kavimlerden üstün görme, kavim davası gütme, ulusçuluk, ırkçılık.
kavmiyeten. Kavim olma bakımından, kavimce.
kavram. Bir nesnenin, bir duygunun ya da düşüncenin zihindeki soyut ve genel tasarımı, konsept, mefhum. Hayalden farkı vardır. Hayal, belli bir nesnenin zihindeki tasarımıdır. Kavram ise, geneldir. ‘Kedi’ni zihninde canlandırdın mı ‘hayal’ etmiş olursun. ‘Kedi’ kavramı ise bir türü dile getirir. İçinde bir sürü kedi olan bir kavramdır.
kavramcılık. Kısaca ‘Külliler yani tümeller zihni tasavvurlardır, ayrıca bir varlıkları yoktur. Zihin, kavramları tikel varlıklardan soyutlayarak ortaya çıkarır, onlara isimler ve simgeler takar’ diyen felsefi akım, konseptüalizm.
kavruk. Kavrulmuş. Vücut gelişimi yaşına oranla geri kalmış, büyüyüp gelişmemiş kimse.
kavs. Kavis, yay, eğri.
kavseyn. İki yay.
kavsıkuzeh. Rengarenk çizgili kavis, gökkuşağı.
kavvad. Kavat, günaha özellikle zinaya araç olan kimse, pezevenk.
kay. Kusuntu.
kayd. Kayıt, bağ. Yazı. Yitip gitmesi istenmeyen sözleri bir yere yazmaya kaydetme, yazıya kayıt denmiş.
kaydıhayat. Hayat kaydı, yaşama şartı.
kaygana. Çalkalanıp yağda pişirilmiş yumurta. Yumurtayla yapılan bir tatlı.
kaygu. Kaygı, endişe, can sıkıcı bir olay olmasını beklemekten doğan korku.
kayıd. Kayıt, yazma, bağ.
kayıt. Bağ, kayd. Yazı. Unutulmak istenmeyen sözlerin bir kenara yazılması sebebiyle yazıya kayıt, yazmaya kaydetme denmiştir.
kaylule. Sünnet olan öğle uykusu.
kaynata. Kayın peder.
kayser. Roma ve Bizans imparatorlarının lakabı.
kayy. Fakirlik, yoksulluk.
Kayyım. ‘Bütün iyilikleri kendinde toplayıp muhtaçlara ihsan eden’ manasında Peygamberimizin bir ismi.
Kayyum. ‘Başlangıcı olmaksızın kendi zatıyla var olan ve yarattıklarını varlık aleminde tutan’ manasında ilahi isim.
kayyum. Kayyim, camilerde hizmet eden kimse, cami hademesi.
kayyumiyet. Kayyum olma durumu, başlangıcı olmaksızın kendi zatıyla var olan ve yarattıklarını varlık aleminde tutan yaratıcının sıfatı, şanı, hali, işi.
kaza. Kaderde yazılanın gerçekleşmesi, yazılanın başa gelmesi. Eksik ibadeti tamamlama. Kılınmamış farz namazın borcunu ödemek üzere sonradan kılınan namaz, tutulmamış orucun yerine tutulan oruç birer kazadır. Günlük dilde kaza, bir kasıt olmaksızın meydana gelen, can ve mal kaybına sebep olan olaylar için kullanılır.
kazaen. Kaza olarak. Kaderde yazılı olanın gerçekleşmesi sonucu.
kazara. Kaza olarak, kasıtsız, niyet etmeden, istemeden.
kazasker. Eskiden ilim sınıfında en yüksek rütbe, kadıların başı olan kimse.
kazaya. Kaziyeler, hükümler, yargılar.
kazayayımakbule. Kabul edilmiş hükümler, saygın kimselerin sözlerinin kanıtsız kabul edilmesi, bilginlerin söylediklerini kanıt kabul etme.
kazayıhacet. İhtiyacını giderme, tuvalette yapılan işi yapma.
kazayışehvet. Şehvet arzusunu tatmin etme, gerçekleştirme.
kazazede. Kazaya uğramış, kaza geçirmiş.
kazf. Bir kimseye zina isnet etme.
kazfımuhsanat. Namuslu insanlara zina isnat etme, iftira atma, kara çalma.
kazım. Öfkesini yenen, öfkesinin gereğini yapmayıp içinde hapseden.
kazib. Kazip, yalancı, yalan söyleyen. Yalan.
kazibe. Yalancı, kazib kelimesinin dişili. Yalan söyleyen kadın.
kaziye. Hüküm, karar, yargı, bir yargıyı dile getiren cümle.
kazurat. Pislikler, süprüntüler, kirletici şeyler.
kebair. Büyükler. Büyük günahlar.
kebîkec. Kebikeç, eskiden yazma kitapları güve yememesi için yazılan tılsım.
kebir. Büyük, ulu. İhtiyar, yaşlı. Şiddetli, ağır. Rabbimizin ‘sonsuz büyük’ manasında ismi.
kebire. Büyük günah.
kebuter. Güvercin.
keder. Bulanıklık, bulanık ruh hali, bu halden kaynaklanan ruhsal bulantı, sıkıntı, tasa, gam.
keenlemyekün. Hiç olmamış gibi, yokmuş gibi.
keenne. Sanki, güya.
keennehu. Sanki o, onun gibi, ona benzer.
kefaet. Denklik. Birbirine uygunluk. Evlenecek bir kadınla bir erkeğin birbirinin dengi olması, birbirine uygun nitelikler taşıması.
kefalet. Birine kefil olmak, biri adına sorumluluk yüklenme.
kefaret. Bir günahın affını ümit ederek dünyada çekilen ceza.
kefe. Terazinin her bir gözü.
kefen. Müslüman cesedinin, yıkandıktan sonra, gömülmeden önce sarıldığı beyaz bez.
kefere. Kafirler, hakkı örtenler, iman hakikatlerini kabul etmeyenler.
kefeteyn. Terazinin iki tarafı.
keffaret. Kefaret. Bir günahın affını ümit ederek dünyada çekilen ceza. Mesela, bilerek orucunu bozanın altmış gün oruç tutması.
keffareten. Kefaret olarak, af vesilesi olsun diye.
keffaretüzzünub. Günahların kefareti, af vesilesi.
kefil. Kefalet eden, biri adına sorumluluk yüklenen, o yapmazsa ben yaparım diyen kimse. ‘Kullarının takat getiremediği yükleri üzerine alan’ manasında ilahi isim.
kefiye. Kimi ülkelerde erkekler tarafından kullanılan, omuzları da örtecek kadar büyük, püsküllü baş örtüsü.
kefne. Dikenli bir bitki. Dikiş işleri yapanların ellerini iğneden korumak için taktıkları demirli kayış.
kehanet. Duyu alanına girmeyen şeyleri haber verme, kahinlik.
kehanetfüruş. Kehanet yaparım diye caka yapan, kahinlik taslayan kimse.
kehf. Mağara, in. Sığınak.
kehfmisal. Mağara gibi.
kehkeş. Galaksi. Samanyolu.
kehkeşan. Galaksiler.
kehle. Bit, kan emici küçük parazit.
kehribar. Mıknatıs gibi çekim özelliği olan bir madde, fosilleşmiş reçine.
kehrüba. Kehribar kelimesinin eski metinlerdeki biçimi.
kekre. Tadı dili buracak biçimde acımsı ve ekşimsi olan.
kelal. Bitkinlik, yorgunluk, usanma hali.
kelam. Birbiriyle ilgili en az iki kelimesi olan anlamlı söz. Konuşma sıfatı.
kelam. Konusu iman esaslarının akılla ispatı olan bir ilim. İslam dininin ilkelerini akıl temeline oturtarak açıklamayı amaçlayan disiplin. Kelamcılar, inanç konularını bir takım deliller ileri sürerek kanıtlamaya çalışmış, bu konularla ilgili itirazlara cevaplar vermişler.
kelamıkibar. Bir büyük tarafından söylenmiş hikmetli söz, vecize, atasözü.
kelamımudari. En güzel Arapçayı konuşmasıyla tanınan Mudar kabilesinin şivesiyle söylenmiş söz. Kuran bu şiveye göre inmiştir.
kelamullah. Allah kelamı, sözü. Kuran-ı Kerim.
kelb. Kelp, köpek. Yırtıcı hayvan.
kelbiyet. Köpeklik.
kelbiyun. Dünyadan el çekmeyi ilke edinen felsefeciler, kinizm felsefesine mensup olan felsefeciler, kinikler, köpeksiler.
keler. Kertenkele, bukalemun gibi sürüngenlerin ortak adı.
kelile. Az gören kimse.
kelim. Kelam eden, konuşan. Kendisiyle konuşulan.
kelimat. Kelimeler, sözler.
kelime. Bir ya da birkaç heceden oluşan manalı söz, sözcük. Bir anlamı olan ses ya da simge. Kimi düşünürlere göre, sözel ve cismani olmak üzere iki türlü kelime vardır. Mesela, kalemle yazılan sözel ‘güneş’ kelimesi gibi gökyüzünde parlayan cismani ‘güneş’ de bir kelimedir. Kainat cisim halinde kelimelerden oluşan büyük bir kitaptır. İlim ve fikir adamları sürekli bu kitabı okumaktadırlar.
kelimeişahadet. Şahitlik kelimesi, tanıklık sözü. Allah’tan başka ilah olmadığını ve Hazreti Muhammed’in de onun hem kulu hem de peygamberi olduğunu dile getiren kelime, cümle, söz.
kelimetullah. ‘Allah’ kelimesi, ‘Allah’ sözü.
kellâ. Hayır öyle değil, asla, katiyen! Bir fikri, görüşü, sözü, ümidi veya talebi reddetmek için kullanılır.
kem. Fena, kötü, değersiz. Noksan, eksik, az.
kema. Gibi, misillü.
kemafissabık. Eskisi gibi, daha önceki gibi.
kemal. Mükemmellik, tamlık, erginlik, olgunluk, eksiksizlik.
kemalat. Kemaller, tamlıklar, olgunluklar, erginlikler.
kemali. Kemalle ilgili, olgunlukla alakalı.
Kemalizm. Kemalcilik. Mustafa Kemal tarafından ileri sürülen düşünceleri ve yapılan uygulamaları tartışılmaz tek doğru kabul eden dogmatiklerin inancı, dünya görüşü.
keman. Yay. Yaylı, dört telli bir çalgı aleti.
kemer. İnşa edilen eserlerde görülen kavisli yapı. Kuşak.
kemerbeste. Hizmete hazır durumda olan.
kemiyat. Kemiyetler, nicelikler.
kemiyet. Bir şeyin ölçülebilen ya da ölçülebilir olan durumu, nicelik, kantite. ‘Ne kadar?’ sorusunun cevabı olacak özellik ya da özellikler.
kemiyeten. Nicelik bakımından, sayı yönünden.
kemmen. Nicelik bakımından, sayıca.
kemter. İtibarsız, hakir, düşkün, aşağı.
kemterane. Kemter olana yakışır biçimde.
kenef. Tuvalet, hela, ayak yolu.
kenz. Define, hazine.
kenzimahfi. Gizli hazine.
kenzülarş. Arş hazinesi, bir dua.
kepaze. Rezil, şerefsiz, haysiyetsiz, değersiz, adi.
kerahet. İğrenme, tiksinme, istememe. Dinde terk edilmesi iyi olan bir şeyin terk edilmeyip yapılması. Harama yakın olanına ‘tahrimi’ ve helale yakın olanına ‘tenzihi’ kerahet denir.
keramat. Kerametler, erenlerin gösterdikleri harikalar, ilahi ikramlar.
keramet. İlahi izinle velilerin gösterdikleri harikalar, ilahi ikram. Peygamberlik davası gütmeyen şahıs eliyle harikulade bir olayın ortaya çıkması.
kerametfüruş. Keramet satan, keramet gösteren biri olduğuna halkı inandırmaya çalışan.
kerametkarane. Kerametli bir şekilde, harika bir biçimde.
kerametvari. Keramet gibi, insan takatini aşan bir şekilde.
Kerbela. Peygamber Efendimizin küçük torunu ve Hazreti Ali radıyallahu anhın oğlu olan Hazreti Hüseyin’in zalimler tarafından şehit edildiği yer.
kerem. Bu kelime Rabbimizi nitelemek için kullanılırsa ‘ikram etme, iyi davranma, cömertlik, bol bol vericilik’ manasına gelir. İnsan için kullanılırsa ‘asillik, soyluluk ve asilliğin gereği olan yücelik ve yardımseverlik’ anlamını ifade eder. Zıddı ‘leim’dir ki ‘mayası bozuk, alçak, cimri’ demektir.
keremkar. Kerem sahibi, ikramsever.
keremkarane. Keremlice, ikramsever bir biçimde.
keremnamdar. Keremiyle tanınan, bol bol ikram eden.
kerhen. İstemeyerek, zorlanarak, istemeye istemeye. İğrenerek, tiksinerek.
kerih. Tiksindirici, çirkin, pis.
kerîm. Kerem sahibi, ikram edici. Değerli, asil, şerefli, saygın. Rabbimizin ‘kullarına bol bol ikram eden’ manasında ismi.
kerimane. Kerim birine yakışır biçimde.
kerime. Kız evlat, bir kimsenin kızı.
kerimiyet. Kerimlik, kerem sahibi olma, ikram edicilik sıfatı.
kermes. Kilisede pazar ayininden sonra hayır işleri için yapılan satış. Bir dernek yararına düzenlenen yiyecek ya da eşya satışı.
kerrar. Tekrar tekrar saldıran.
kerrüferr. Savaşta geri çekilip tekrar saldırma.
kerrat. Kereler, defalar. Çarpım.
kerre. Kere, defa, kez.
kerremallahuveche. ‘Allah yüzünü ak etsin’ manasında bir dua.
kerrubi. İlahi yakınlık sahibi.
kerrubiyun. İlahi yakınlık sahibi seçkin melekler.
kerte. Derece, mertebe, radde. İşaret olarak atılan çentik, kertik, kerti.
kervan. Uzak yerlere giden yük hayvanları katarı, topluca yolculuk eden kafile.
kervansaray. Kervanların konaklaması için yapılmış büyük han, konaklama yeri.
kes. İnsan, kimse, kişi. ‘Herkes’ kelimesi buradan gelir. ‘Her’ ve ‘kes’ kelimelerinin bir araya getirilmesiyle oluşur. ‘Her insan’ demektir.
kesad. Kesat, durgunluk, ticarette sürümün az oluşu.
kesafet. Kesif olma durumu, kesiflik, koyuluk, yoğunluk. Sayıca çokluk. Saydam olmama. Bulanıklık, duru olmama.
kesalet. Üşengeçlik, tembellik, durgunluk.
kesan. Kesler, kimseler, kişiler.
kesb. Kesp, kazanma, edinme, işleme, insanın seçme hareketi, tercih etme fiili. Bir fayda elde etmeye veya bir zararı savmaya vardıran fiil.
kesbişer. Şer işleme, kötü iş yapma, kötülük yapma.
kesbi. Kazanılmış, kazanmakla ilgili, elde edilen. Sonradan kazanılan. Karşıtı vehbidir.
kese. Kısa yol, kestirme yol. Para konan küçük torba.
kesel. Üşengeçlik, uyuşukluk, gevşeklik, tembellik.
kesif. Koyu, yoğun, mat. Zıddı ‘şeffaf’ ya da ‘saydam’dır.
kesir. Çok, bol.
kesir. Kırılmış, parçalanmış.
kesr. Kesir, kırma, parçalama.
kesret. Çokluk, bolluk. Terim olarak kesret, varlıkların var olmalarını kendilerinden bilmek, bir tek zatın eserleri olduklarını düşünmemek, her birini müstakil olarak görmektir. Zıddı vahdettir. Her şeyi yaratıcısına nispet etmek, kendi başlarına bir varlıklarının olmadığını görmek, öyle inanmaktır.
kessaretüzzünub. Günahları çoğaltıcı, günahı artıran.
keş. ‘Çeken, çekici’ manasında son ek.
keşakeş. Çekişme, mücadele, keşmekeş.
keşf. Keşif.
keşfiyat. Keşifler, açmalar, görüp göstermeler.
keşide. Çekme, çekilme, çekilmiş, çekiliş.
keşif. Kapalı olanı açma, gözlerden gizli olanı ortaya çıkarıp bilinir hale getirme. Bir şeyin görünmesini engelleyen perdeyi açma. Perde arkasındaki gizli manaları ve hakiki halleri görme ve bilme. Evliyaların bazı gizli sırları görmeleri ve bilmeleri.
keşiş. Manastırda münzevi bir hayat yaşayan papaz, kıssis.
keşkül. Eskiden gezgin dervişlerin kullandıkları kayık biçiminde kap.
keşmekeş. Karışıklık, karmaşa, kaos. Çekişme, kavga.
keşşaf. Keşfeden, açan, gizli şeyleri bulup meydana çıkaran. Yürünecek yol hakkında bilgi edinmesi için önden gönderilen kimse. İzci.
keşti. Gemi, sefine.
ketebe. Katipler, yazıcılar. Hattatlık icazeti, izni. Yazma eserlerin sonuna konan ve eser hakkında bilgi veren kısım, jenerik.
ketenpere. Hile, tuzak. Dolandırıcılık.
ketf. Ketif, omuz, omuz kemiği.
kethüda. Makam sahibi kimselerin, zenginlerin işlerine bakan kimse, kahya.
ketm. Gizleme, sır tutma, söylememe.
ketum. Ketmeden, bir bilgiyi gizleyen, bilgi vermeyen, susmayı tercih eden, sır saklayan, sır tutan.
kevahin. Kahinler, falcılar, cinciler, gizli şeyleri bildiklerini söyleyen kimseler.
kevakib. Kevkebler, yıldızlar, gezegenler, gök cisimleri.
kevkeb. Yıldız, gezegen, parlak gök cismi.
kevkebi. Kevkeble ilgili, parlak gök cisimlerine ilişkin.
kevn. Olma, var olma. Varlık, vücut. Birdenbire meydana gelen varlık. ‘Kün’ yani ‘ol’ emriyle yaratılan varlık.
kevneyn. ‘Kün’ yani ‘ol’ emriyle yaratılan iki alem, dünya ve ahiret, ruh ve madde, görünen ve görünmeyen varlıklar.
kevni. Yaratılanlarla ilgili.
kevniyat. Kainatı inceleyen ilim dalı, kozmoloji, evren bilimi.
kevser. Bolluk, bereket, büyük hayır. Cennette bir havuz ya da nehir.
key. Ne zaman, ne vakit.
keyd. Hile, düzen. Bir kimseye sezdirmeden zarar vermek için yapılan plan.
keyf. Keyfiyet, nitelik.
keyf. Keyif, esenlik, sağlık, hoşlanma, hoş hal, arzu.
keyfe. Nasıl, nice.
keyfemayeşa. Nasıl isterse öyle, canı nasıl isterse.
keyfen. Nitelik bakımından.
keyfi. Keyfince, canı nasıl isterse öyle, kanuna değil kendi arzusuna uyarak.
keyfiyat. Keyfiyetler, özellikler, nitelikler, durumlar.
keyfiyet. Nitelik, bir şeyin sahip olduğu ve o şeyi tanınabilir, bilinebilir ve başkalarından ayırt edilebilir kılan özellik. ‘Nasıl, nice?’ sorularının cevabı.
keyfiyeten. Nitelik bakımından, vasıfça, kıymetçe.
keyif. Esenlik, sağlık. Ferahlık, rahatlık, huzur, hoşlanma. Heves, istek, arzu.
kez. Kere, defa, sefer.
keza. Yine, bu da onun gibi.
kezalik. Bu da öyle, keza, yine.
kezzab. Pek kazib, ileri derecede yalancı.
kıble. Namazda dönülen yön, Kabe tarafı.
kıblegah. Kıble yeri, Kabe.
kıblename. Kıble yönünü gösteren yazı, resim.
kıblenüma. Kıble yönünü gösteren.
kıdem. Eskiden kalmış olma durumu, eskilik. Hizmet süresi olarak üstünlük. Allah hakkında kullanılırsa ‘öncelik, öncesizlik, başlangıcı olmama’ manasına gelir. Karşıtı ‘sonradan olma’ manasında ‘hadis’ terimidir.
kılavuz. Yol gösteren, rehber.
kıllet. Bir şeyin az olması, azlık. Karşıtı ‘çokluk’ manasında ‘kesret’tir.
kılmak. Etmek, eylemek, yapmak.
kıraat. Okumak eylemi, okuma. Namazda Kuran ve dua okuma. Kendi kulakları işitecek kadar sesli okumağa ‘hafi’ yani gizli kıraat, yanındakilerin işiteceği kadar sesli okumağa ‘cehri’ yani açıktan kıraat denir.
kıraaten. Okumakla, okuyarak.
kıraathane. Kitap, gazete ve dergi de okunabilen kahvehane.
kırav. Çorak tarla, susuz arazi.
kırba. Deriden yapılmış su kabı.
Kırgız. Türk soylarından biri.
kırklar. Dünyayı manen idare ettikleri söylenen kırk ermiş kişi.
kırtas. Kağıt.
kısas. Kıssalar, hikayeler, ünlü öyküler, kasas.
kısas. Yapılana aynen karşılık verme, suçlu ne yapmışsa aynısını kendisine yapma cezası. Mesela bilerek ve isteyerek bir adamı öldüreni öldürmek bir kısastır.
kısasen. Kısas olarak, yapılana aynen karşılık vermekle.
kısım. Bölüm, bölük, taksim edilen yani bölünen parçaların her biri.
kısm. Kısım, bölüm.
kısmen. Kısım olarak, bir bölümü.
kısmet. Nasip, pay. Bölme, paylara ayırma. Paylaşma, bölüşme, üleşme.
kıssa. İbretli hikaye, dillerde dolaşan ünlü öykü. Macera, serüven.
kıssahan. Kıssa söyleyen, kıssa anlatan.
kıssat. Kıssalar, hikayeler, ünlü öyküler.
kıssis. Keşiş, papaz, manastır rahibi.
kıst. Tartı ve ölçüde adalet üzere davranma, adil olma, hak sahibine hakkını tam verme.
kıstas. Ölçü, ölçüt, mısdak, kriter. Büyük tartı aleti.
kışır. Kabuk.
kışla. Askerlerin barınmalarına mahsus bina veya yer.
kışr. Kışır, kabuk.
kışri. Kabukla ilgili, kabuk kısmı. Yüzeyde kalan, öze inmeyen, sathi, yüzeysel.
kıta. Kara parçası. Dört mısralık şiir, şiirin dört dizelik bölümü. Kesilmiş parça.
kıtal. Birbirini katletme, öldürme. Savaş, cenk.
Kıtmir. Kuran’da hikayeleri anlatılan Ashabıkehf adlı müminlerin köpeği. Tevazu sözü olarak da kullanılır.
kıtr. Erimiş bakır.
kıvam. En uygun derece, istenen durum, tav. Koyuluk, kesafet. Dik, direk.
kıyafet. Kılık, giyilen giysilerin tümü. Dış görünüş, biçim.
kıyafetname. Bir kavme ya da bir döneme özgü kıyafetleri anlatan kitap. Kişinin dış görünüşünden hareketle ahlakı, mizacı, karakteri hakkında bilgiler veren kitap.
kıyam. Kalkış, ayağa kalkma, ayakta durma. Baş kaldırma, ayaklanma. Saygıyla ayağa kalkma. Namazda ayakta durma. Kıyamette ölülerin dirilip kalkışı.
kıyamet. Kainatın yıkılıp son bulması, bütün canlıların ölmesi ve sonra ölülerin dirilmesi gibi büyük olayların tümü.
kıyas. Bir şeyi bir başka şeye göre değerlendirme, karşılaştırarak hüküm verme. Doğru olarak kabul edilen iki yargıdan bir üçüncü hükmü çıkarma temeline dayalı akılyürütme yöntemi. Meselâ, ‘Her insan ölümlüdür. Ömer insandır. Ömer ölümlüdür’ cümleleri bir kıyastır. ‘Her insan ölümlüdür’ birinci önerme, ‘Ömer insandır’ ikinci önerme, ‘Ömer ölümlüdür’ cümlesi hükümdür. Birinci ve ikinci önermelerden mecburen üçüncü cümledeki hüküm çıkar. Tasım.
kıyasat. Kıyaslar, karşılaştırmalar, bilinenlerden yola çıkarak yeni hükümleri bulmalar.
kıyasen. Kıyas yoluyla, karşılaştırarak.
kıyasıadli. Adalet kıyası, adalet hakikatinin ölümden sonra dirilmeye kanıt olması. Bu kıyas ‘Allah adildir, hak sahibine hakkını verir. Tam adalet bu dünyada tecelli etmiyor. Öyleyse bir başka alemde olacak’ diye özetlenebilir.
kıyasıakim. Kısır kıyas, doğru sonuç vermeyen karşılaştırma.
kıyasıbinnefs. Kendini ölçü kabul ederek, kendinde olanı başkasına da yansıtarak yapılan kıyas, karşılaştırma.
kıyasıfasid. Bozuk kıyas, ilgisiz öncüllerden yola çıkılarak yapılan karşılaştırma.
kıyasıistikrai. Ayrı ayrı olayları inceleyerek elde edilen bilgilerle bir genelleme yapma, bir hüküm verme, tümevarım.
kıyasıistisnai. Mantıkta bir kıyas tipi. ‘Doğru olsaydınız yapacaktınız, yapamadınız öyleyse doğru değilsiniz’ cümlesi istisnai kıyasa bir misaldir.
kıyasımaalfarık. Birbirine benzemeyen şeylerin kıyaslanması, gerçeklerle bağdaşmayan karşılaştırma.
kıyasımürekkeb. İkiden fazla öncülden oluşan kıyas.
kıyasıtemsili. Misalle kıyas yapma, örnekler sunarak yapılan karşılaştırma.
kıyasi. Kıyasla ilgili, karşılaştırmaya ilişkin.
kıylükal. Kilükal, dedikodu.
kıymet. Değer. Meziyet, üstün nitelik.
kıymetdar. Kıymetli, değerli.
kıymetşinas. Değerbilir, bir kimsenin ya da bir şeyin kıymeti bilen.
kıyye. 400 dirhem ya da 1282 gramlık ağırlık ölçüsü.
kızıl. Parlak kırmızı, al. İleri kertede olan, aşırı, şiddetli, yaman.
Kızılbaş. Hazreti Ali muhabbetini yol edinen Alevilere verilen isimlerden biri.
kızılelma. Türklerin cihan hakimiyeti ülküsüne verdikleri isim, ulaşmak istedikleri gaye.
kibar. Büyükler, ileri gelenler. Terbiyeli, ince, nazik, zarif kimse.
kibir. Büyüklenme, büyüklük taslama, kendini başkasından üstün görme. İman nurunun girmesine mani olan en kalın perdedir.
kibr. Kibir, büyüklenme.
kibritiahmer. Kırmızı kibrit. Efsaneye göre, cisimleri altın yapacak kadar etkili olan şey, iksir. Bakışı, konuşması, eserleri iksir gibi tesir eden alim, veli, eren, mürşit.
kibriya. Büyüklük, ululuk, azamet.
kifaf. Kefaf, yaşamaya yetecek kadar olup sahibini dilenmekten kurtaran rızık.
kifayet. Kafi olma durumu, yeterlik, yetişme, elverme.
kilükal. Dedikodu.
kile. Tahıl ölçmeye yarayan, yere, zamana ve tahıl türüne göre hacmi değişen ölçek.
kile. Denildi.
kilise: Hıristiyanların mabedi, ibaret yeri. Hıristiyanlarda yönetici makamında bulunan din adamları heyeti.
kilk. Kalem, kamış kalem.
kilki. Kalemle ilgili, kalem eseri.
kimya. Maddenin atom ve molekülleri bakımından yapısını, birbirine etkisini, birleşim ve dönüşümlerini inceleyen bilim dalı. Etkili ilaç. Nefsi arındırıp temizleyerek yüksek mertebelere çıkaran söz, yazı, öğüt.
kimyager. Kimyacı, kimya alanında uzman bilim adamı.
kimyahane. Kimyevi işlemlerin yapıldığı yer, laboratuvar.
kimyayıgayrıuzvi. İnorganik kimya, kimya biliminin konusu cansız maddeler olan bölümü.
kimyayıuzvi. Organik kimya, kimya biliminin konusu canlı maddeler olan kısmı.
kimyevi. Kimya ile ilgili, kimyasal, kimya alanında.
kin. Gizli düşmanlık, kalbin derinliklerinde gizlenip intikam için fırsat bekleyen düşmanlık.
kinai. Kinaye türünde.
kinaiyyat. Kinayeler.
kinayat. Kinayeler.
kinaye. Bir kelimenin gerçek manasının anlatılmak istenen başka bir manaya düşündürme aracı olması, manayı dolaylı anlatan söz, üstü örtülü, sitemli söz. Mesela bir kimse hakkında ‘Eli delik’ der, ‘Müsriftir, elinde mal durmaz’ demek isteriz.
kinayeten. Kinaye bakımından, kinaye yoluyla.
kindar. Kinci, içinde kin besleyen.
kinedar. Kindar, içinde kin besleyen.
kinik. Kinizme mensup kimse.
kinizm. Toplumun genel kabullerini yok saymayı, içinden nasıl gelirse öyle davranmayı, hiçbir şeye ihtiyaç duymaksızın kendi kendine yeter olmayı tavsiye eden ahlak öğretisi, sinizm, kelbiye.
kip. Kalıp, örnek. Fiil çekiminden ortaya çıkan biçimlerin her biri, siga.
kiram. Kerimler, değerli, saygın, asil ruhlu kimseler.
kiramenkatibin. İnsanın yapıp ettiklerini kaydeden değerli melekler, biri sevapları, öbürü günahları yazan iki melek.
kirve. Sünnet esnasında çocuğu tutan, sünnet giderlerini karşılayan, manevi baba kabul edilip saygı duyulan kimse.
kisb. Kesb, kesep, kazanma, edinme, işleme. Bir fayda elde etmeye veya bir zararı savmaya yarayan eylem.
kisbi. Edinmeyle ilgili, kazanmaya ilişkin, sonradan edinilen.
kise. Kese, küçük para torbası.
kisra. Eski İran şahlarının unvanı, namı.
kisve. Kılık kıyafet, elbise, giysi. Bir sınıf ya da mesleğe özgü kıyafet.
kişilik. Kişinin kendine özgü niteliklerinin bütünü, şahsiyet. Bir kimseye özgü belirgin özellik.
kitab. Kitap, yazı, üstünde yazı bulunan nesne. Kuran’ın isimlerinden biri. Kaderin yazılı olduğu levha.
kitabe. Yazılı levha, tabela, rakim, yazıt.
kitabet. Yazma işi, yazıcılık, yazı yazma ilmi.
kitabeten. Yazmakla, yazma bakımından.
kitabıkainat. Kainat kitabı. Bir kitap gibi yazılan, sayısız anlamlar ifade eden ve her kitap gibi yazarını gösteren kainat, evren.
kitabımübin. En yüksek hakikatleri apaçık anlatan kitap. Kuran. İlahi kudret kalemiyle bir kitap gibi yazılan kainat.
kitabımukaddes. Kutsal kitap. Tevrat, Zebur ve İncil’e verilen ortak ad.
kitabi. Kitaba uygun, kitapla ilgili. İlahi kitaplardan birine inanan. Kitaba uygun, düzgün.
kitabiyat. Kitap bilgisi. Belli bir konuyla ilgili kitapların tamamı, bibliyografya.
kitabullah. Allah’ın kitabı, Kuran.
kitap. Yazı, üstünde yazı bulunan nesne. Yazılı ve basılı yaprakların bir araya getirilmesiyle ortaya çıkan bütün. Allah tarafından bazı peygamberlere gönderilen bilgilerin tümü.
kitle. Kütle, yığın, öbek.
kiyaset. Uyanıklık, anlayışlılık, akıllılık.
kizb. Yalan.
klan. Aralarında kan bağı bulunan küçük topluluk.
klasik. Zamanla değerini yitirmeyen. Bilindik, alışılmış. Yalın, düzenli ve özlü anlatımı benimseyen sanat akımı.
klasisizm. Bir sanat yönelimi. Duyguları aklın denetimi altında tutar. Gösteriş ve abartıdan kaçınır. Oranların uyumuna dikkat eder. Kurguların dengeli ve tutarlı olmasına çalışır.
klinik. Hastahanelerde hastaya bakılan yer.
klişe. Üzerinde yazı ve resim bulunan, baskı yapmakta kullanılan levha, kalıp. Kalıplaşmış, basmakalıp.
kodaman. Mevki ve para sahibi, ileri gelen kimse.
kof. İçi boş olan, boş. Değersiz.
koğuş. Askeriyede ya da hapishanede büyük oda.
koket. Çok süslü giyinmiş kadın. Hafif meşrep kadın, yosma.
kokona. Kokana, Hıristiyan kadın, madam.
kolektivizm. Üretim araçlarının ve üretilen malların ortaklaşa kullanımı ve paylaşımı ilkesine dayanan ekonomik sistem, ortaklaşacılık.
kolordu. Ordunun bir bölümü.
kombine. Bir araya getirilmiş, birleştirilmiş.
komisyon. Belirli bazı işleri incelemesi ya da halletmesi için kurulmuş heyet, kurul.
komita. Siyasi bir maksat için bir araya gelenlerin oluşturduğu silahlı örgük.
komite. Bir konuyu incelemek, bir işi halletmek için kurulan heyet. Komita.
kompakt. Birbirine çok yakın biçimde sımsıkı yerleştirilmiş.
komple. Dolu. Tam, eksiksiz.
kompleks. Karmaşık, anlaşılması güç olan. Bilinç dışı eğilim. Bastırılıp içe atılmış, tatmin edilmemiş istekler, arzular. Külliye, aynı amaca yönelik olup bir arada bulunan yapıların tümü.
komplo. Bir kimse ya da bir toplum aleyhine alınan gizli karar, mekir, düzen.
kompozisyon. Bir düzen içerisinde ayrı unsurları bir araya getirip bütünlük oluşturma işlemi, tertip. Duygu ve düşünceleri güzelce ifade etmeyi öğreten ders, bu yolla ortaya konan eser.
komprime. Sıkıştırılıp küçültülmüş ilaç, hap. Tafsilatlı olmayan, mücmel, özet halinde, özlü.
kompütür. Bilgisayar.
komünist. Komünizme inanan kimse.
komünizm. Bütün malların kamu elinde olmasını ve ortaklaşa kullanılmasını benimseyen, özel mülkiyete hak tanımayan, dini reddeden, madde dışındaki tüm varlıkları inkar eden ekonomik, toplumsal, felsefi rejim, düzen, ideoloji.
konferans. Dinleyicilere herhangi bir konuda bilgi vermek amacıyla yapılan konuşma. Bir meseleyi halletmek üzere yapılan toplantı.
konformizm. İlke olarak ya da uygulamada, çevresinde kabul görmüş veya egemen durumda olan davranış modellerine ve düşünce tarzlarına itiraz etmeksizin uyan kimsenin hareket tarzı, uymacılık.
Konfüçyüs. Çinli düşünür. Çince adı, Kung. Çevreyle uyumlu bir hayat sürmeyi tavsiye ederdi.
kongre. Bir meseleyi halletmek üzere, kurumları adına delegelerin katılımıyla gerçekleşen toplantı.
konsept. Kavram, mefhum. Görüş, düşünce.
konseptüalizm. Kısaca ‘Külliler yani tümeller zihni tasavvurlardır, ayrıca bir varlıkları yoktur. Zihin, kavramları tikel varlıklardan soyutlayarak ortaya çıkarır, onlara isimler ve simgeler takar’ diyen felsefi akım, kavramcılık.
Konstantiniyye. İstanbul’un Müslümanlar tarafından fethedilmeden önceki adı.
kontekst. Bağlam, metin içinde bir parçanın öncesi ve sonrasına göre durumu, siyak ve sibakı.
kontenjan. Hak sahiplerine ayrılan pay. Miktar, kota.
koza. İçinde tohum veya henüz kelebek haline gelmemiş böcek bulunan mahfaza.
kozmoğrafya. Kainatı bir bütün halinde inceleyen astronomi dalı, gök ilmi.
kozmopolit. Muhtelif uluslardan kimseleri içine alan. Yabancılara hayranlık duyan, onlar gibi olmak isteyen, davranan, milletine özgü nitelikleri yitiren.
kozmos. Kainat, evren, kosmoz.
köhne. Eski, eskimiş, yıpranmış.
köle. Hür olmayan erkek, özgür olmayan kişi, savaşta esir alınan kimse.
kritik. Tenkit, eleştiri, bir şeyi inceleyip iyi ve kötü yönlerini ortaya koyma. Karar verilmesi zor olan hassas vaziyet, sıkışık durum.
kritisizm. Tenkitçilik, eleştiricilik. Akıl ve bilginin sınırlarını belirlemek üzere özellikle dogmacılık ve kuşkuculuk karşısında ortaya konulan felsefe yöntemi.
kroki. Bir yeri kabaca tanımlamak için çizilen basit harita.
ks. ‘Kuddise sırruhu’ yani ‘sırrı mukaddes olsun!’ diye evliyanın adı anılınca söylenen bir sözün kısaltılmışı.
kuartet. Dört kişilik müzik gurubu, bu grubun icra ettiği eser.
kubbe. Yarım küre şeklinde bina damı.
kubh. Kubuh, çirkinlik. Kötülük.
kubur. Kabirler, mezarlar. Lağıma bağlanan boru.
kuddisesırruhu. ‘Sırrı mukaddes olsun!’ manasında evliyanın adı anılınca söylenen bir söz. Buradaki ‘sır’ insandaki gizli duygulardan biridir.
Kuddüs. ‘Eksik ve kusurdan pak olan ve her şeyi kirlerden arındıran’ manasında ilahi isim.
kudema. Eskiden yaşamış büyükler, önde gelenler, kıdemli olanlar.
kudret. Kuvvet, güç, takat. Kişinin, irade ettiği bir fiili yapmaya ya da yapmamaya gücünün yetmesi. İlahi sıfatlardan biridir.
kudreti. Kudretle ilgili, güce ilişkin.
kudretyab. Gücü yeten.
kuds. Paklık, temizlik, kusursuzluk.
kudsi. Kutsi, kutsal, temiz, arınmış, yüce.
kudsiyan. Kutsiler, temiz ve pak olanlar.
kudsiyet. Kutsallık, yücelik, temizlik.
kudum. Uzaktan gelme, ayak basma.
Kudüs. Filistin’de bulunan ve kitabi dinlerin hepsi için önemli olan şehir.
kufi. Mushaf ve kitabe yazmakta kullanılan dik ve köşeli bir yazı stili, biçimi.
kufiyun. Kufeliler, Kufe ekolüne mensup olanlar.
kuh. Dağ, cebel.
kul. ‘De, söyle’ manasında emir sözü.
kul. Emir dinleyen, ibadet eden, köle, yaratık, insan, hizmetkar.
kulis. Tiyatroda perde arkası. Bir faaliyetin gizli cereyan eden perde arkası.
kulub. Kalpler.
kulunç. Romatizma türünden acı veren bir hastalık.
kum. Kalk!
kumandan. Komutan, askerlere emir veren kimse.
kumar. Para kazanmak amacıyla oynanan oyun. Büyük günahlardan biri.
kumarhane. Kumar oynanan yer.
kumistan. Kumluk yer, çöl.
kumpas. Baskı işinde kullanılan demir cetvel. Küçük nesnelerin boyutlarını ölçmeye yarayan hassas alet. Baş başa verip düzen kurma, gizli tertip, mekir.
kundak. Bebek sargısı.
kundak. Yangın çıkaran ateş parçası. Bebeklerin sarıldığı bez parçası.
kundaklama. Kendini gizleyerek yangın çıkarma. Sinsice bozgunculuk yapma.
kunut. İtaat, emir dinleyip isteneni yapma. Vitir ve benzeri namazlarda okunan dua.
kupür. Dergi veya gazeteden kesilmiş yazı.
kura. Ad çekme yoluyla herkesin payını kendisine verme.
kuram. Nazariye, teori. Uygulamalardan bağımsız olarak ele alınan soyut bilgi. Belirli bir konudaki görüşlerin tümü. Olayları açıklamak üzere sistemli bir biçimde düzenlenmiş kurallar bütünü.
Kurán. Allah tarafından Hazreti Muhammed sallallahu aleyhi ve selleme indirilen son ilahi kitap. ‘Pek çok okunan’ manasında ilahi kitabımızın en meşhur ismi.
Kuráni. Kuran ile ilgili, Kuran’dan olan, Kuran’a ilişkin.
kurb. Yakınlık, yakın olma.
kurban. Yakınlık. Yakınlık vesilesi. Malum ibadetin ismi. Dini bayramlardan birinin adı.
kurbet. Yakınlık. Hısımlık.
kurbiyet. Yakın olma durumu, yakınlık.
kurena. Karinler, yakınlar.
Kureyş. Peygamber Efendimizin kabilesi.
Kureyşi. Kureyş kabilesine mensup olan.
kurnaz. Kolay kanmayan, başkalarını kandırabilen, işine gelen hususlarda çok uyanık.
kurra. Kuran okuyucuları, Kuran’ı güzel okuyanlar.
kurre. Parlaklık, pırıltı.
kurun. Karnlar, çağlar, devirler, dönemler, zaman dilimleri.
kurunuuhra. Son çağlar.
kurunuula. İlk zamanlar, ilkçağ.
kurunuvusta. Orta zamanlar, ortaçağ.
kusur. Eksiklik, noksan. Hata, özür, sakatlık. Yersiz hareket, hoş olmayan davranış, kabahat.
kusur. Kasırlar, köşkler, görkemli evler.
kusurat. Kusurlar.
kusuriyet. Kusurluluk.
kusurkarane. Kusurluca.
kusva. Erişilecek olan en son nokta.
kuşe. Köşe, kuytu yer.
kuşku. Hakikati tam anlamıyla bilememekten ileri gelen kararsızlık durumu, bir nevi şüphe, tereddüt.
kut. Yaşamak için gerekli gıda, azık, yiyecek. Uğur, talih. Mutluluk, saadet.
kutb. Kutub, en büyük evliya.
kutbiyet. Kutub olma durumu, büyük evliyalık.
kutbuazam. En büyük kutub, zamanının en büyük evliyası.
kutbuşimali. Kuzey kutbu.
kutnu. Pamuklu dokuma, kutni.
kutr. Kutur, çap, daire biçimindeki şekillerin çapı. Taraf.
kutub. Büyük veli, en üstün evliya, pek değerli ermiş.
kuud. Oturma, namazın oturarak kılınan kısmı.
kuva. Kuvveler, kuvvetler. Yetiler, duyular.
Kuvayımilliye. Milli Kuvvetler. Birinci Dünya Savaşı esnasın yurdumuzun işgal altında kalması üzerine halk tarafından kurulan direniş örgütü.
kuvayısariye. Sirayet eden yani yayılan, bulaşan kuvvetler.
kuvve. Kuvvet. Yeti, yetenek. Duyu. Potansiyel.
kuvvet. Hayat sahiplerinin zor işlere gücünün yetmesi. Maddi veya manevi güç. Dayanıklılık. Bir etki meydana getirerek cisimleri hareketlendiren veya durduran sebep.
kuvvetperest. Kuvvete tapan, kuvvete pek fazla önem veren.
kuyud. Kuyut, kayıtlar. Bağlar.
kuyudat. Kayıtlar, bağlar.
kuzen. Dayı, teyze, amca veya hala oğlu ve kızı.
kuzine. Hem yemek pişirmeye hem de ısınmaya yarayan büyük soba.
kübra. En büyük. Mantık önermesinde büyük terim.
küduret. Bulanıklık, kederlilik, tasa, gam.
küffar. Kafirler.
küfr. Küfür, inkar, imansızlık, ateizm. Nankörlük. Nimet verenin hakkını yalanlamak üzere nimetin üstünü örtmek.
küfran. Nankörlük, iyilik bilmeme, yapılan iyiliği unutma.
küfranınimet. Nimete karşı nankörlük etme, şükretmeme, şükürsüzlük.
küfri. Küfürle ilgili.
küfriyat. Küfürle ilgili şeyler.
küfrümutlak. Tam kafirlik, dinin hiçbir meselesine inanmama durumu.
küfür. İmansızlık, dinsizlik, tanrıtanımazlık. Lügatte ‘örtmek’ manasına gelir. İman rükünlerini inkâr eden kimse hakkı örtmesi, hakikate gözünü yumup görmemesi sebebiyle kâfir diye adlandırılmıştır.
küfürbaz. Küfürcü, küfreden, ağzı bozuk.
küfüv. Birbirine uygun, denk, eş.
kühulet. Erginlik, olgunluk, orta yaşlılık.
külah. Tepesi sivri, dikişsiz, tek parça keçeden yapılmış baş giysisi, başlık.
külfet. Yük, zahmet, zorluk, sıkıntı, büyük masraf.
külhan. Hamam ocağı.
küll. Parçalardan meydana gelen bütün. Küllü meydana getiren parçalara ‘cüz’ denir. Mesela, insan bedeni bir külldür, kol onun cüzüdür.
külli. Bütünle ilgili, bütünü kapsayan. Kapsamlı, tümel, genel. Külliyi meydana getiren teklere ‘cüzi’ denir. Mesela, insan kavramı küllidir, içindeki belli bir birey cüzidir.
külliyat. Hepsi, tümü, geneli. Bir yazarın bütün eserleri.
külliye. İlgili tüm kısımların bir arada bulunduğu yapı.
külliyen. Tamamen, bütünüyle, hepsi.
külliyet. Tümellik, genellik, kapsamlılık.
kültür. Toplumsal anlamda, bir toplum tarafından üretilen ve o topluma temel özelliklerini veren değerlerin tümü. Bireysel anlamda, kişinin sahip olduğu bilgi, inanç, sanat, alışkanlık, ahlak ve benzeri özelliklerden oluşan nitelik.
kümbet. Kubbe. Damı kubbe biçiminde yapı. Üstü kubbe şeklinde olan mezar.
kümmelin. Kamiller, ergin kimseler.
künfeyekun. ‘Ol der olur’ manasına gelen ayet.
kün. ‘Ol’ emri.
küngan. Su borusu.
künh. Bir şeyin aslı, özü, gerçeği. Dip, kök.
künnes. Gece görünen yıldızlar.
künuz. Kenzler, defineler, hazineler.
künye. Bir kimsenin kimlik bilgilerini içeren yazı, kağıt, nesne. Lakap.
Kürd. Kürt, Müslüman bir kavim, o kavimden olan kişi.
Kürdi. Kürdistan bölgesinde doğmuş olan.
küre. Top gibi yuvarlak biçimli cisim.
küreselleşme. Dünyanın somut bir biçimde tek bir bütün olarak yapılaşması sürecine verilen ad. Herkesin herkesle iletişim kurabilmesi, yakınlaşması sebebiyle yeryüzünün ‘küçük bir köy’ gibi oluşu, globalleşme.
kürevi. Yuvarlak biçimli.
küreviyet. Yuvarlaklık.
küreyvat. Kürecikler, yuvarlak biçimli maddeler.
küreyvatıbeyza. Beyaz kürecikler, akyuvarlar.
küreyvatıhamra. Kırmızı kürecikler, alyuvarlar.
kürsi. Kürsü, hatiplerin, hocaların üstüne çıkarak konuşma yaptıkları yüksekçe yer. Üniversitelerde birim. Makam. Yedi semanın üstünde, arşın altında bulunan mahluk, ilahi isimlerin tecelli makamı.
küstah. Haddini bilmez, saygısız, utanmaz.
küsuf. Kararma. Güneş tutulması. Güneş tutulması vaktinde kılınan namaz.
küsufat. Kararmalar. Güneş tutulmaları.
küsur. Kesirler, artan parçalar, küçük miktarlar.
küsurat. Küsurlar, kesirler, küçük parçalar, pek az miktarlar.
küşa. Açan, açıcı.
küşad. Açma, açılış.
küşade. Açılmış, açık, ferah.
küşayiş. Açıklma, ferahlama, açıklık, ferahlık.
küşuf. Keşifler, keşfetmeler.
kütle. Yığın, öbek. İnsan topluluğu. Sosyal grup.
küttab. Katipler, yazıcılar.
kütüb. Kitaplar.
kütübhane. Kütüphane, kitaplık.
Kütübüsitte. Altı kitap. Buhari, Müslim, İbni Mace, Ebu Davud, Tirmizi, Nesai adlarıyla anılan altı hadis kitabı.
kütük. Resmi bilgilerin yazılı olduğu ana defter. Tüm adların yazıldığı büyük defter.
küvar. Petek, kovan.
L
lâ. Yok, hayır. Kelimeyi olumsuz yapan bir ön ek.
laakal. En azından, asgari, minimum.
labis. Elbise giymiş, libas giyinen.
labüd. Lazım, gerekli, zaruri, zorunlu. Elbette, mutlaka, muhakkak.
ladini. Din dışı, dinle ilgisi olmayan.
laedri. Bilmiyorum. Sanatkarı bilinmeyen eserlere imza yerine konan kelime. Laedriye denilen felsefeye mensup kişi, bilinemezci, agnostik.
laedriye. Bilinemezcilik, agnostisizm.
laf. Lafız, söz, lakırdı, konuşma. Faydası olmayan boş söz.
lafazan. Konuşkan, çok konuşan, geveze.
lafız. Ağızdan sesli olarak çıkan ya da yazılan söz. Manalı olursa ‘kelime’ diye adlandırılır.
lafızperest. Manayı kulak ardı edip lafza çok önem veren.
lafz. Lafız, ağızdan sesli olarak çıkan söz.
lafzan. Lafzen.
lafzen. Lafız ile, sözle, lafız bakımından.
lafzi. Lafızla ilgili, sözel.
lafziye. Lafzi kelimesinin dişili.
lafz-perdazane. Lafız yaparcasına, lafız düzenlercesine, söz düzercesine.
lafzullah. Allah lafzı, kelimesi.
lağv. Hükümsüz bırakma, ortadan kaldırma. Faydasız, boş. Yanılma, atlama, hata etme.
lahd. Lahit, kabir, mezar, sin.
lahık. Lahik.
lahik. Ulaşan, yetişen, eklenen, sonradan katılan.
lahika. Eklenen, katılan. Bir yazıya eklenen kısım, ilave, ek.
lahiyane. Oyun olsun diye, oyun gibi.
lahm. Et. Meyvenin yenen kısmı.
lahn. Güzel ses ya da melodili ses.
lahut. İlahi alem.
lahuti. İlahi alemle ilgili, ilahi aleme mensup.
lahza. An kısa zaman parçası, an.
laib. Oyun eden, oynayan, oyuncu.
laik. Önceleri ‘ruhban sınıfından olmayan kişi’ manasında kullanılırdı. Daha sonra ‘din ile dünya işlerini ayıran, dini dünya işlerine karıştırmayan, din dışı’ manasında kullanıldı.
laiklik. Hıristiyan Batı âleminde ortaya çıkan bir anlayış. Kilise ile devletin birbirini rahat bırakması. Devletle dinin ayrışması. ‘Ne din devlete ne de devlet dine karışmasın’ ilkesi. Devletin dini referans almaması.
lailaheillallah. ‘Allah’tan başka ilah yoktur’ manasında tevhid kelimesi, sözü.
laim. Levmeden, kınayan, çekiştiren.
lain. Lanet eden. Lanetli, lanetlenmiş, ilahi rahmetten mahrum kalmış.
lakab. Lakap, takma ad.
lakayd. Kayıtsız, ilgisiz, duyarsız.
lakaydane. Kayıtsızca, ilgisizce, ilgilenmeden.
lakırdı. Laf, söz.
lakin. Fakat, ama, ancak.
lakit. Bulunan nesne, buluntu.
lakita. Lakit kelimesinin dişili. Buluntu.
lal. Dilsiz, konuşamayan. Konuşmadan, sessizce.
lal. Parlak kırmızı renkli değerli taş.
lala. Erkek mürebbi, çocuk terbiyecisi.
lalettayin. Gelişigüzel, itina etmeksizin.
lalezar. Lale bahçesi.
lamekan. Bir mekanı olmayan, mekansız, yer tutmayan.
lameşru. Meşru olmayan, yasa dışı.
lamıcer. ‘Cer’ görevi yapan lam harfi. Kelimenin sonunu ‘i’ okutur. ‘Allah için’ manasına gelen ‘lillahi’ gibi.
lami. Parlayan, parıldayan.
lamise. Dokunma duyusu.
lanet. İlahi rahmetten uzak olma. Bir kimsenin rahmetten uzak kalmasını dileme.
lasiyyema. Özellikle, bilhassa, hususen.
laşe. Leş, kokmuş et, pis kokulu hayvan ölüsü.
laşek. Şeksiz, kuşkusuz.
laşey. Bir şey olmayan, hiç, sıfır, değersiz.
lataknetu. Kesmeyiniz.
latefna. Fani olmayan, yok olmayan.
latenahi. Nihayete ermeyen, sonu gelmeyen, sonsuz.
lateşbih. ‘Benzetmek gibi olmasın’ manasında bir tabir.
latif. Ağır ve kalın olanın zıddı, hafif ve yumuşak. Mesela ‘latif bir hava’ denir. Göze görünmeyen manasında da kullanılır. Mesela melekler için ‘latif mahluklar’ denir. Nazik muamele, kıvrak hareket, yerinde davranış, hoş hal için de latif derler. İncelik manası vardır. Mesela ince duygular için ‘latife’ denir. Yine, ince manalı hoş söze ‘latife’ derler. Bütün manaları güzel olması sebebiyle ‘güzel’ yerinde de kullanılır.
latîf. Lütfedici, lütuf eden. İnce, hoş, nazik. ‘İncelikli yollarla işler yapan, kullarına bol bol lütfeden’ manasında ilahi isim.
latifane. Latifçe.
latife. İnce duygu. İnsanın dahili duyularından her biri. Hoş söz, nazik şaka.
Latin. İtalya’nın Latium bölgesi halkından olan kimse. Latin kavmine özgü olup şimdi bizim de kullandığımız alfabe.
Latince. Latin kavminin dili. Bazı Avrupa dillerinin anası olan dil.
Latini. Latin kavmine mensup, Latin alfabesi.
laubali. Teklifsiz, ciddiyetsiz, senli benli, saygısız, ilgisiz, umursamaz.
laubaliyane. Laubali bir biçimde, saygısızca, ilgisizce.
lauhibbülafilin: Batıp gidenleri sevmem.
layakıl. Aklı başında olmayan, ne yaptığını bilmez durumda olan.
layemut. Ölümsüz.
layemutane. Ölümsüz biri gibi.
layenkatı. Kesilmeksizin, aralıksız, devamlı.
layeşur. Bilinçsiz, şuursuz.
layetecezza. Bölünemeyen, parçalara ayrılamayan.
layetefellel. Kırılmaz, körelmez.
layetegayyer. Tegayyür etmeyen, başkalaşmayan, değişmeyen.
layetenahi. Son bulmayan, nihayete ermeyen.
layetezelzel. Sarsılmayan, sarsılmaz, zelzelesiz.
layezal. Zeval bulmaz, bitmez, silinip gitmez.
layezali. Layezal kelimesinin dişili, zeval bulmayan.
layıha. Layiha, tasarı. Hakkında hüküm verilecek yazı, belge.
layık. Uygun, yaraşır, münasip.
layuad. Sayısız, addedilemeyen.
layuhad. Hadsiz, sınırsız.
layuhsa. Hesapsız, hesaplanamaz.
layuhti. Hata etmez, yanılmaz.
layutak. Güç yetmez.
layüsel. Mesuliyeti olmayan, sorgulanamayan, hesap sorulamayan.
lazım. Lüzumlu, gerekli.
lazım-amed. Lazım gelir, gerekir.
lazıme. Lazım, lüzumlu, gerekli.
lazımıbeyyin. Zorunlu olarak gereken, bir şey hatıra gelince hiçbir belirti bulunmasa da onunla beraber düşünülmesi zorunlu olan diğer bir şey.
lazımıhüküm. Hükmün yani verilen yargının gerektirdiği başka bir şey, gerekli bir anlam. Mesela ‘Allah doğmayan ve doğurmayandır’ ayetinin lazımı ‘İsa aleyhisselam ilah olamaz’ yargısıdır. Çünkü doğmuştur.
leb. Dudak. Kenar.
lebaleb. Dopdolu. Dudaklarına kadar yani ağzına kadar dolu.
lebbeyk. Buyurunuz, ne emredersiniz, emrinize amadeyim.
lebbeyk-zen. Lebbeyk diyen, buyurunuz diyen.
leben. Süt.
Lebid. Kabe duvarına asılan ünlü yedi şiirden birinin şairi.
lebiderya. Deniz kenarı, kıyısı.
ledün. Allah katı, yanı, indi, huzuru.
ledünni. Ledünle ilgili, ilahi sırlarla alakalı.
ledünniyat. Ledün bilgileri, Allah katından alınan özel ilimler.
leffen. İçine koyarak, sararak, bitiştirerek, iliştirilmiş olarak.
leh. Lehu, ona, onun için. ‘Lehine, lehinde’ biçiminde kullanılır. ‘Onun için, onun yararına, ona taraf olarak’ gibi manalara gelir.
lehçe. Bir dilin ses yapısı ve söz dizimi bakımından ayrılan kolu, diyalekt. Çağatay lehçesi, Anadolu lehçesi gibi. Söyleyiş tarzı, ağız.
lehf. Özleyip acı çeken.
lehiv. Eğlence, oyun.
lehülhamd. Hamd onun içindir. Hamd, hem şükür hem de medih manasını içine alan özel bir övgü biçimidir.
lehv. Eğlence, oyun, yararsız etkinlik.
lehviyat. Eğlenceler, oyunlar, manasız, boş, yararsız şeyler.
leim. Kınanmayı hak eden kimse, alçak, aşağılık, kötü, mayası bozuk.
lekedar. Lekeli, lekelenmiş.
lem. Parlama, parıldama.
lema. Parıltı, parlaklı.
lemaat. Lemeat, parıltılar, pırıltılar.
lemean. Parlama, parıldama.
lemeat. Parlamalar, parıltılar.
lemha. Bir göz atış, bir kez bakma.
lems. Dokunma, elle dokunarak hissetme.
lemyezel. Zeval bulmaz, yok olmaz, devamlı.
lenf. Beyaz kan.
lenfisam. Asla kırılmaz ve kopmaz.
lenger. Demir çapa.
lengerendaz. Demir atan.
lenterani. Beni asla göremezsin!
lerzan. Titreyen, titrek, lerzeli.
lerze. Titreme, titreyiş.
leşker. Asker.
letafet. Hoşluk, güzellik, incelik, yumuşaklık. Maddi olmama, göze görünmez olma.
letafetnüma. Letafet gösteren, kendisinde hoş güzellikler görünen.
letaif. Kalp, ruh, akıl, sır gibi manevi melekeler, batıni duyular. İncelikler, güzellikler. Latifeler, nazik şakalar.
levaih. Levayih, layihalar, tasarılar.
levaih. Levayih, levhalar.
levazım. Lüzumlu, gerekli şeyler. Ordunun silah ve cephane dışındaki ihtiyaçları. Bu ihtiyaçları karşılamakla görevli askeri sınıf.
levazımat. Lüzumlu alet, eşya, malzeme, gerekli şeyler.
levent. Denizci sınıfından asker. Endamı güzel, yakışıklı kimse.
levh. Levha.
levha. Üstünde yazı yazılabilen ya da yazılı, resim yapılabilen ya da yapılmış şey, tablo, tabela, rakim, satıh, yüzey.
Levhimahfuz. Korunmuş levha. Yaratılan varlıklarla ilgili bilgilerin yazılı bulunduğu kader levhası.
levhimahv-isbat. Yok edip var etme levhası. Bazı varlıklar silinirken yerlerine yenilerinin yaratıldığı şu kainat, gökyüzü, yeryüzü.
levlake. Sen olmasaydın. Kudsi Hadis olarak rivayet edilen ‘Sen olmasaydın bu alemi yaratmazdım’ sözünün ilk kelimesi. Bu söz sahih hadis kitaplarında lafız olarak yer almasa da benzer hadisler vardır. Muhakkik hadis alimlerine göre bu cümle aynı manaya gelen hadislerin bir hulasasıdır, manen hadistir.
levm. Kınama, aşağılama, ayıplama.
levn. Renk. Yüz rengi. Tür, çeşit, nev.
levs. Pislik, murdarlık, kir.
levvame. Levmeden, kınayan, kınayıcı, ayıplayıcı. Nefsin bir mertebesidir. Bu mertebede olan insan, zaman zaman günaha girebilir ama hemen arkasından pişmanlık duyar, kendini kınar, ayıplar, levmeder. Bu mertebenin üstün de mutmainne, altında emmare mertebeleri vardır.
leyal. Geceler.
leyl. Gece.
leyla. Zifiri karanlık gece.
leyli. Gececi, geceye mensup, geceyle ilgili. Yatılı.
leys. Yokluk, olmama, bulunmama.
leyse. Olmadı.
leyte. Keşke, ne olurdu.
leyyin. Yumuşak, mülayim.
lezaiz. Lezzetler, tatlı şeyler.
leziz. Lezzetli, tatlı.
lezizane. Leziz olana yakışır biçimde, lezzet verircesine, lezzet alırcasına.
lezzat. Lezzetler, tatlar.
lezzet. İnsana hoşlanma hissi veren özellik. Tat, zevk, haz, safa.
li. İçin, ötürü, nedeniyle.
lian. Lanetleşme, birbirine lanet etme. Kim haklı kim haksız ortaya çıksın diye haksız olan için lanet dileme.
liaynihi. Kendisinden dolayı, kendinden kaynaklanan bir sebeple.
libas. Elbise, giysi.
liberal. Kişi hürriyetine önem veren, devletin rolünü en aza indirmek isteyen düşünce, bu düşüncede olan kimse. Hemen her alanda özgürlükleri savunan kişi.
liberalizm. Kişi hürriyetine önem veren, siyasi ve ekonomik yapının bu temel üzerine kurulması için çalışan, devletçilik, toplumculuk gibi rejimlerin karşıtı olan görüşlerin ortak adı.
libido. Hayat enerjisi, yaşamaya karşı duyulan şiddetli arzu.
licam. Binek hayvanlarının ağzına vurulan gem, dizgin, yular.
lider. Bir topluluğun başkanı, öncüsü, önderi, imamı. Karizması ve etkili konuşmalarıyla kitleleri ikna edip harekete geçiren kişi.
lieclillah. Yalnız Allah için.
lif. Canlıların bünyelerinde bulunan iplik gibi ince ve uzun parça.
ligayrihi. Başkasından ötürü.
lihye. Sakal.
lika. Kavuşma, buluşma. Yüz, sima, çehre.
lillah. Allah için.
lillahi. Lillah, Allah için.
lillahilhamd. Hamd Allah içindir, Allah’a hamdolsun.
lilumum. Genel için, herkes için.
lime. Parça.
limit. Bir şeyin nicelik bakımından sınırı, erişebileceği en son nokta.
limmi. Ustadan esere, sebepten sonuca götüren delil, kanıt. Ateşin dumana delil olması gibi.
lirik. Duygu dolu, coşkun, içli.
lirizm. Kişinin duygularındaki coşku ve bu coşkunun etkili biçimde dile getirilişi.
lisan. Dil, konuşma dili, kelimelerden oluşan ve anlamları öbür insanlara aktarmaya yarayan araç. Belirli anlamları olan kelimelerden ve bir iletişim yöntemi olarak kullanılan konuşma formlarından meydana gelen yapı ya da bütün.
lisanen. Lisan yoluyla, dil ile.
lisanıhal. Hal dili. Varlıkların anlam ifade eden durumları. Mesela, yazılı bir harf ‘ben bir bir yazıcının eseriyim’ der. Evrendeki her varlık kendine özgü bir hal diliyle ustasını, sanatkarını, yaratıcısını anlatır, bildirir, tanıtır. İşte bu dile ‘hal dili’ denir. Her bir olay ve durum bu dilin kelimeleridir.
lisani. Lisana ilişkin, dil ile ilgili.
lisaniyat. Dilleri inceleyen ilim dalı, dil bilimi, filoloji.
lisans. Üniversiteden mezun olunarak alınan derece. Bir konuda verilen yetki belgesi.
lise. Aristoteles tarafından bir bahçe içinde kurulan okul. Latincesi lyceeum, Yunancası lykeion, Fransızcası lycee.
literatür. Edebiyat. Belli bir alanda yazılmış eser ve yazılar.
liva. Bayrak, sancak.
livata. Erkekler arasında cinsel ilişki, lutilik, eşcinsellik, oğlancılık, ibnelik. Üzerlerine taş yağdırılarak helak edilen Lut kavminin işlediği büyük günah.
livaülhamd. Hamd sancağı. Kıyamet günü mahşer meydanında Muhammed ümmetinin altında toplanacağı sancak.
livechillah. Allah için, Allah namına.
liyakat. Layık olma, uygunluk. Yeterlilik, yetenek.
lizatihi. Zatı için, kendisiyle.
loca. Hususi oda, özel bölme. Masonların toplantı yeri. Masonların dalları, kolları.
logo. Resim ve/veya harflerden oluşan işaret. Marka.
lohusa. Yeni doğum yapmış kadın.
lojistik. Bir orduya lazım olan şeyleri sağlamakla görevli asker sınıfı, destek birimi, levazım.
Lokman. Hikmetli sözleriyle ünlü bir zat. Peygamber mi, veli mi diye ihtilaf edilmiştir. Peygamber olma ihtimali daha kuvvetlidir.
lolo. Dalavere, oyun, gösteriş.
lonca. Eskiden aynı meslekten kimseleri içine alan esnaf kuruluşu.
lu’b. Oyun.
lugat. Lügat, sözlük, kelimelerin anlamlarını kısaca bildiren kitap. Bir kavmin dili. Bir dilde bulunan kelimeler.
lugatçe. Lügatçe, küçük lügat, mini sözlük.
lugavi. Lügatle ilgili, kelimelerle alakalı. Kelimelerin terim anlamı değil de kullanılan dildeki anlamı.
lugaz. Manzum yani şiir biçiminde bilmece.
lukata. Lükata, buluntu, yerde bulunan ve sahibi bilinmeyen mal.
lukman. Hazreti Lokman aleyhisselam.
Lut. Hazreti Lut aleyhisselam. Sodom halkına gönderilen bir peygamber.
luti. Lut kavminin yaptığını yapan kimse, livatacı, oğlancı, eşcinsel, ibne.
lüab-alud. Tükürüklü, salyalı. Henüz sindirilmemiş gıda.
lüb. İç, öz, özellikle meyvenin iç kısmı.
lügat. Sözlük, kelimelerin anlamlarını kısaca bildiren kitap. Bir kavmin dili. Bir dilde bulunan kelimeler.
lügatname. Sözlük metni, sözlük.
lügavi. Lügatle ilgili, sözlük bakımından, sözlükdeki, terim olarak değil kullanılan dildeki anlamı.
lüks. Yaşayışta şatafat, aşırılık, aşırı süs. Lüküs, kuvvetli ışık veren petrol lambası.
lü’lü. İnci.
lü’lü-misal. İnci gibi.
lümeya. Parıltıcık, küçük pırıltı.
lümme. Vesvese aleti, kuruntu üfleyen nokta, şeytani dil.
lümpen. Davranışları içinde yaşadığı topluma uygun olmayan, itici kimse.
lütf. Lütuf.
lütfen. Lütfederek, güzel ve şirin tavırla, iyilik ve ihsan ederek. ‘Lütfedip şu işimi yapınız, şunu bana veriniz’ anlamında bir nezaket sözüdür.
lütuf. Güzelce ve yumuşacık davranma, tatlı söz ve şirin hallerle gönlü hoş etme. İyilik ve ihsan etmek lütfun gerekleri ya da vesileleri olması sebebiyle lütuf kelimesi ‘iyilik ve ihsan’ manalarında da kullanılır.
lütufkar. Lütfeden.
lütufkarane. Lütuf edercesine.
lütufname. Lütuf mektubu, lütuf sembolü olan mektup.
lüzum. Gereklilik, gerekli olma.
lüzumi. Lüzum, lüzumla ilgili.
m
ma. Su.
maa. ‘Beraber, birlikte, ile’ manasında ön ek.
maabid. Mabetler, tapınaklar, ibadet edilen yerler.
maad. Mead, dönüp varılan yer, dönüş yeri, ahiret.
maada. Başka, gayri.
maadin. Madenler, metaller.
maahaza. Bununla beraber.
maaile. Aile ile birlikte, ailece.
maalesef. Esefle birlikte, esefle söyleyeyim, üzülerek ifade edeyim.
maalgayr. Başkasıyla birlikte.
maali. Yücelikler, ululuklar, üstün dereceler. Yüce şeyler, yüksek fikirler ve duygular.
maaliftihar. İftiharla, seve seve, övünerek.
maalim. Alametler, eserler, izler, semboller.
maaliyat. Yücelikler, yüce bilgiler, yüksek mertebeler.
maalkerahe. Kerahetle, hoş olmamakla birlikte.
maalkifaye. Yeterli olmakla birlikte.
maalmemnuniye. Memnuniyetle, memnun olarak, isteyerek.
maamafih. Mamafih, bununla beraber.
maani. Meani, manalar, anlamlar. Belagat ilminin sözün yerinde ve duruma uygun söylenmesini öğrenten dalı.
maarif. Marifetler, ilimler, fenler, bilimler, hünerler. Eğitim ve öğretim sistemi, kurumu.
maarifperver. Maarifi seven, koruyan, yayılmasına çalışan.
maariz. Dolaylı yolla anlatılan manaları.
maarizulkelam. Bir sözün açıkça anlattığı manasından başka dolaylı yoldan ifade ettiği bazı örtülü anlamları.
maasi. Measi, günahlar, isyanlar.
maasuret. Suret ile beraber, biçimle birlikte.
maaş. Yaşayış, dirlik. Yaşamak için gereken şey, geçimlik. Bir kimseye aydan aya ödenen para, ücret, aylık.
maaşen. Yaşayışça, geçim bakımından.
maaşir. Topluluklar.
maatteessüf. Esef ederek ifade edeyim ki, üzülerek belirteyim ki.
maayib. Meayib, ayıplar, utanılacak haller ve davranışlar.
maazallah. Allah esirgesin, Allah saklasın.
mabad. Son, arka, devam, sonrası, devamı, ötesi.
mabadettabiiye. Fizik ötesi, metafizik.
mabed. Mabet, ibadet yeri, tapınak.
mabeyn. İki şeyin arası, ara. Eski konaklarda haremlikle selamlık arasındaki oda, yer. Saraylarda selamlık dairesi.
mabeynci. Padişahla dışarısı arasında irtibatı sağlayan saray memuru.
mabihiliftihar. Kendisiyle iftihar olunan, övünülen.
mabud. Kendisine ibadet edilen demektir. Hak da olur batıl da. Put da mabuddur ama ona ibadet hak değildir.
mabude. Kendisine tapılan dişi put, dişi sayılan yapay tanrı, ilahe, tanrıça.
mabudiyet. Mabud olma vasfı, şanı, niteliği.
macera. İnsanın başından geçen olaylar dizisi, yaşanan sıra dışı olaylar, serüven.
macid. Yüce, şerefli, saygıya layık. ‘Her bakımdan şanı pek yüce’ manasında ilahi isim.
macun. Maddenin hamur kıvamında ezilmiş hali.
madalya. Başarılı kimselere takılan metalik nişan.
madalyon. İçine anı değeri taşıyan resim ve benzeri şeyler konup bir zincirle boyuna takılan süs eşyası.
madam. Müslüman olmayan evli kadın.
madde. Duyularla algılanabilen, bir kütlesi olan, bölünebilen, yer kaplayan, zaman ve mekanla sınırlı olan varlık.
maddeci. Maddeye aşırı kertede düşkün olan, parayı, malı çok seven. Maddecilik felsefesine inanan, materyalist.
maddecilik. Evrende maddeden başka gerçeklik bulunmadığını ileri süren ve maddi olmayan her şeyi inkâr eden felsefi akım, materyalizm.
maddeperest. Maddeye taparcasına düşkün olan.
maddeperver. Maddeyi pek seven, mala düşkün olan.
maddeten. Maddece, madde bakımından.
maddi. Madde ile ilgili, maddeden olan, madde bakımından. Karşıtı ‘manevi’dir.
maddiyat. Maddi şeyler, maddeler. Para ve malla alakalı olanlar.
maddiyun. Maddeciler, maneviyata inanmayan felsefeciler, maddenin hep var olduğunu, sonradan yaratılmadığını, bundan sonra da yok olmayacağını söyleyen kimseler. Her şeyi maddeye indirgeyen, maddeden başka varlık tanımayan düşünürler, materyalistler.
maddiyunluk. Maddeci felsefecilerin görüşü, materyalizm.
madele. Madelet, adalet üzere olma, adil davranma.
madelet. Hak sahibine hakkın vererek adaleti uygulama, adalet etme, hakkaniyet.
madem. Böyle olunca, bunun için, değil mi ki.
maden. Metal, altın, bakır, demir gibi maddelerin ortak adı, bu maddelerin çıkarıldığı yer. Kaynak, çıkış yeri. Maddi olmayan şeylerin çıktığı yere de mecazen maden denir.
madeni. Madenle ilgili, madene has, madenden yapılmış.
madeniyat. Madenler, metaller. Karşıtı ‘maneviyat’tır.
mader. Ana, anne, valide.
maderzad. Anadan doğma, doğuştan, yaratılıştan gelen.
madonna. Hanımefendi manasında Hazreti Meryem için kullanılan unvan. Hazreti Meryem resmi, heykeli.
madrub. Darbedilmiş, vurulmuş, dövülmüş. Mühür darbedilmiş, mühürlenmiş, damgalanmış.
madud. Madut, addedilen, sayılan, sayılı.
madum. Hiç var olmayan, ademde bulunan, yok.
madumat. Madum şeyler, yok olanlar.
madumiyet. Madum olma, yok olma, yokluk.
madun. Bir şeyin altı, alt tarafı. Makam ve rütbe bakımından aşağı durumda olan.
mafat. Telef olan, elden giden, kaybolan, yiten.
mafevk. Bir şeyin üstü. Makam ve rütbe bakımından yüksek durumda olan.
mafiha. Onun içinde, onda.
mafizzamir. Kendinde olan, içte gizlenen.
mafsal. Eklem, kol, bacak gibi uzuvların birleşme yerleri.
mafüvv. Affedilmiş.
mafya. Yasa dışı işler yapan, gerekirse cinayet işleyen, zorbalardan oluşmuş gizli örgüt, çete.
magazi. Din uğruna yapılan savaş, gaza. Bu savaşları anlatan hikayeler.
magazin. Halkın ekseriyetinin ilgisini çekecek konuları basitleştirerek anlatan, bol resimli, süreli yayın.
mağara. Dağlarda ve yer altında bulunan genişçe oyuk, kovuk, barınak.
mağara-misal. Mağara gibi.
mağazi. Magazi, din uğruna yapılan savaş, gaza. Bu savaşları anlatan hikayeler.
mağdub. Gazaba uğramış, hiddete maruz kalmış, kendisine kızılan. Allah tarafından gazap edilen kişi ya da topluluk.
mağdur. Gadre maruz kalmış, haksızlığa uğramış, kendisine zulmedilmiş kimse.
mağduriyet. Mağdur olma durumu.
mağfiret. Kulu işlemiş olduğu günahlardan arındırma, kötü amellerini silip yok etme, sicilini temizleme.
mağfur. Mağfiret edilen, günahtan arındırılan.
mağlata. Kafa karıştıran, yanıltıcı, aldatıcı söz.
mağlub. Mağlup, yenik, yenilmiş.
mağlubane. Yenilmiş bir halde.
mağlubiyet. Yenilgi.
mağmum. Gamlı, tasalı. Bulutlu, kapalı, kasvetli.
mağmure. Harap, viran, yerle bir.
mağrib. Güneşin gurub ettiği yer ve yön, batı. Akşam namazı vakti.
mağrur. Gururlu, gelip geçici şeylere güvenerek aldanan, böbürlenen.
mağrurane. Mağrur bir biçimde, gururlanarak.
mağruren. Mağrur olarak, gururlanarak, güvenerek.
mağşuş. İçine başka şey karışmış, karışık, hileli.
mağz. Bir şeyin özü, için. Kabuklu meyvelerin iç kısmı. İlik, beyin.
mah. Gökteki ay, kamer.
mahcemal. Ay gibi güzel.
mahpeyker. Yüzü ay gibi parlak ve güzel.
mahal. Yer, mevki, mekan, alan, bölge. Yerinde, uygun.
mahalle. Yerleşim birimlerinin çeşitli isimlerle birbirinden ayrılan, bir muhtar tarafından idare edilen kısımlarından her biri.
mahalli. Belirli bir yerle ilgili, yerel, yöresel.
mahamil. Kendisine hamledilen, yük ya da mana yüklenen şeyler. İhtimaller, olabilirlikler. Deve üzerine konan kabin biçimindeki sepetler.
maharet. Ustalık, beceri, hüner, meleke.
maharic. Mahreçler, bir şeyin içinden çıkılacak yerler.
maharim. Mahremler, yasaklar, gizliler.
mahasal. Hasıl olan, meydana gelen.
mahbes. Hapishane, cezaevi.
mahbub. Mahbup, sevilen, sevgili.
mahbubane. Mahbup biri gibi, sevilen birine yakışır biçimde.
mahbubat. Mahbuplar, sevilenler, sevgililer.
mahbubiyet. Sevilme durumu, sevilir olma şanı, bu adla anılan manevi bir makam, sevilene özgü makam.
mahbus. Hapsedilmiş, hapishaneye konmuş.
mahbusin. Mahpuslar, hapsedilenler.
mahbusiyet. Hapsedilmişlik, hapse atılmışlık.
mahcub. Mahçup, hicap eden, utanan, sıkılan, sıkılmış, utangaç, sıkılgan. Perdeli, örtülü.
mahcubiyet. Mahçup olma durumu, utangaçlık.
mahcur. Kısıtlı, türlü sebeplerden dolayı kısıtlanan, elindekilerini kullanma hakkı kendisinden alınan.
mahdud. Mahdut, hudutlu, sınırlı. Etrafı çevrilmiş.
mahdudiyet. Mahdut olma durumu, sınırlı oluş.
mahdum. Kendisine hizmet edilen kimse. Erkek evlat.
mahdumiyet. Mahdum olma durumu.
mahfaza. Koruyucu kutu, bir şeyi içine koyup saklamak için kullanılan kutu.
mahfe. Binek hayvanların üzerine konan ve içinde oturulan büyük sepet, kabin, mahmil.
mahfel. Kapalı ve özel bölme. Camilerdeki yüksek yer.
mahfi. Gizlenmiş, saklanmış. Gizli, saklı.
mahfiyat. Mahfi, gizli, saklı şeyler.
mahfuz. Hıfzedilmiş, gizlenmiş, saklanmış, korunmuş, korunan. Ezberlenip hafızada tutulan.
mahfuzat. Mahfuz şeyler, hafızada tutulanlar, korunanlar, saklananlar.
mahfuziyet. Mahfuz olma durumu, korunurluk.
mahi. Balık.
mahi. Mahveden, yok eden, silen.
mahir. Maharetli, hünerli, usta, becerikli.
mahirane. Mahir birine yakışır biçimde, ustaca.
mahitab. Mehtap. Dolunay.
mahiyat. Mahiyetler.
mahiyet. Bir şeyin özniteliği, maddi ya da manevi bir şeyin özü, aslı, iç yüzü. Zihinde var olan bir anlam, bir sorunun cevabı olması bakımından mahiyet, söz ile dile getirilmesi bakımından mana, sözden anlaşılıp zihinde oluşması bakımından mefhum, dış alemde var olması bakımından hakikat, başkalarından farklı olması bakımından hüviyet diye isimlendirilir.
mahiyyat. Mahiyat, mahiyetler.
mahkeme. Davaların görülüp hükme bağlandığı yer. Hüküm vermek üzere toplanan heyet. Yargılama işi, duruşma.
mahkianh. Kendisinden söz edilen, hikayesi anlatılan.
mahki. Hikaye olunan, anlatılan.
mahkum. Hakkında hüküm verilen kimse, hükümlü. Bir şeyi yapmaya mecbur olan.
mahkumiyet. Mahkum olma durumu, hükümlülük. Mecburiyet.
mahkur. Tahkir edilmiş, hakarete uğramış, aşağılanmış.
mahlas. Yazarın, şairin takma adı. Halas yeri, kurtuluşa erilecek yer, sığınak.
mahlu. İndirilen, düşürülen, hal edilen.
mahluk. Halkedilmiş, yaratılmış varlık.
mahlukat. Mahluklar, yaratılmış varlıklar.
mahlukiyet. Mahluk olma durumu, yaratılmış olma.
mahlut. İçine başka şeyler katılmış, karıştırılmış, halita haline getirilen.
mahmil. Yüklenen. Bir söze yüklenen anlamların her biri.
mahmil. Deve ve benzeri binek hayvanların sırtına konan ve içinde oturulan sepet, kabin.
mahmud. Methedilmiş, övülmüş, övgüye layık olan. ‘Kendisine hamdedilen, kulları tarafından medih, sena, övgü ve şükür edilen’ manasında ilahi isim. Peygamberimizin ‘övülmüş’ manasında isimlerinden biri.
mahmul. Yüklü, yüklenmiş, isnat edilmiş. Yüklem, özneye yüklenen eylem. Mesela ‘Allah birdir’ cümlesinde ‘Allah’ mevzu, ‘birdir’ mahmuldür.
mahmule. Yük, yüklenen şey.
mahmur. Uyku sersemi, uykulu. Baygın göz, baygın baygın bakan göz. Hamr yani aklı uyutan içki sebebiyle sersemlemiş, kendinden geçecek duruma gelmiş.
mahmuz. Hayvana ayakla dürtmek için çizmelerin arkasına takılan sivri metal parçası.
mahpus. Hapsedilmiş, bir yere kapatılmış, hapishaneye atılmış kimse.
mahrec. Mahreç, çıkış yeri. Harfin ağızdan çıkış biçimi. İlim alanında yüksek bir rütbe, kadılık payesi, hakimlik.
mahrek. Hareket eden bir cismin izlediği yol, çizgi, yörünge.
mahrem. Başkası tarafından görülmesi, bilinmesi, duyulması istenmeyen, gizlenen, saklanan şey. Başkasına haram olan. Evlenilmesi haram olan akraba.
mahremane. Mahremce, gizlice.
mahremiyet. Mahrem olma durumu, gizlilik, yasaklık.
mahrukat. Yakıtlar, yakmak için kullanılan maddeler.
mahrum. Yoksun, yoksun bırakılan, kendisine pay verilmeyen.
mahrumiyet. Mahrum olma durumu, yoksunluk.
mahrus. Korunan, gözetilen.
mahrut. Koni, tabanı daire biçiminde tepesi nokta olan, yukarıya doğru yükseldikçe düzenli bir biçimde daralan geometrik şekil.
mahruti. Konik, koni biçiminde olan.
mahrutunakıs. Kesik koni, tepesinden bir kısmı kesilmiş, noktanın yerini tabana göre daha dar bir daire almış olan koni.
mahsub. Hesap edilmiş, hesaplanmış, hesaba geçirilmiş.
mahsud. Haset edilen, kıskanılan. Hasat edilmiş, biçilip derlenmiş.
mahsuf. Husuf bulmuş, tutulmuş, gizlenmiş.
mahsul. Hasıl olan, elde edilen, ele geçen, ürün.
mahsulat. Mahsuller, ürünler.
mahsuldar. Mahsul veren, ürün veren, ürünü bol olan, verimli.
mahsur. Muhasara edilmiş, etrafı kuşatılmış, çevrilmiş. Sınırlanmış.
mahsus. Bile bile, özellikle, hususen. Birine ayrılmış, birine özel kılınmış, özel. Hissedilebilen, duyularla algılanabilir olan.
mahsusat. Hissedilebilen şeyler, duyu alanına giren varlıklar, duyumsananlar.
mahsusiyet. Mahsus olma durumu, birine özgü olma. Hissedilebilir olma.
mahşer. Kıyamet koptuktan sonra ölülerin dünyada yaptıklarından ötürü hesap vermek üzere dirilip toplanacakları yer.
mahşeri. Mahşerle ilgili, mahşeri andıran.
mahşernüma. Mahşeri andıran, mahşer izlenimi veren.
mahşernümun. Mahşer izlenimi veren, mahşer vaziyeti gösteren.
mahşuş. İçine girilmiş, lekelenmiş.
mahtum. Hatmedilmiş, hatem vurulmuş, mühürlenmiş, mühürlü. Hatmedilmiş, sonuna gelinmiş, bitirilmiş.
mahtumane. Bir kitabı hatmedip bitirince verilen ziyafet.
mahud. Mahut, bilinen, sözü edilen.
mahudiyet. Mahut olma, sözü edilir olma durumu.
mahuf. Korkulu, kendisinden korkulan.
mahur. Müzikte bir makam. Meyhane.
mahv. Yok etme, yok olma, silme, silinme.
mahviyet. Benlikten vazgeçme tavrı, tevazu, tam bir alçakgönüllülük.
mahviyetkar. Mahviyet üzere olan, pek mütevazı.
mahviyetkarane. Mahviyet üzere olan birine yakışır biçimde.
mahya. Kutsal gecelerde görülmesi için iki minare arasına gerilen ipler üzerine ampullerle yazılan yazı.
mahz. Yalınlık, sadelik. Sade, yalın, saf.
mahza. Yalnız, ancak, sadece.
mahzan. Mahza kelimesinin eski metinlerde yazılışı. Yalnız, sadece, ancak.
mahzen. Hazine odası, değerli şeylerin konduğu yer, yeraltı odası, depo.
mahzeniyet. Mahzen olma durumu.
mahzuf. Hazfedilmiş, çıkarılmış, kaldırılmış, silinmiş.
mahzul. Hızlana maruz kalmış, terk edilmiş, bırakılmış. Perişan, rüsva, rezil.
mahzun. Hüzünlü, üzüntülü, üzgün.
mahzunane. Mahzun bir halde, üzüntülü bir biçimde.
mahzuniyet. Mahzun olma durumu, üzgünlük.
mahzur. Hazer edilecek, çekinilecek, sakınılacak şey, sakınca.
mahzurat. Mahzurlar, sakınılan şeyler, sakıncalar.
mahzuz. Haz almış, hoşlanmış. Hoşlanılan şey.
mahzuzat. Hoşlanılan şeyler.
mai. Su cinsinden, su ile ilgili. Su renginde, mavi.
maide. Üzerine yemek konmuş sofra.
mail. Meyilli, eğilim duyan, istekli. Yatkın. Eğik, eğri. Andırır. Yörünge.
mailikamer. Ay eğrisi.
main. Tatlı duru su.
maişet. Yaşayış, yaşama, geçim. Yaşamak için gerekli şeyler, geçimlik.
maiyet. Bir kimsenin yanında bulunanlar, yanındakiler. Makam sahibi birinin yanında ve emrinde bulunanlar.
majüskül. Büyük harf. Karşıtı küçük harf manasında minüskül.
makabir. Mekabir, makberler, mezarlar.
makabl. Bir şeyin kendinden önce olanı, öncesi. Karşıtı ‘mabad’.
makad. Makat, oturak, arka.
makal. Mekal, söylenen ya da yazılan söz.
makalat. Makaleler, söylenen ya da yazılanlar.
makale. Yazılan ya da söylenen söz. Bir düşünceyi, bir görüşü savunmak, desteklemek, ikna edici biçimde açıklamak üzere yazılan yazı, edebi tür.
makalid. Mekalit, kilitler, anahtarlar.
makam. Durulan yer, kariyer, mevki, çaba sarfedilerek ulaşılan mertebe. Müzikte usul. Tasavvufta makam ‘kalbe gelen halin devamlı olması’ diye tarif edilir. Hal, kalbe gelen sürur, hüzün, daralma, ferahlama, heybet, korku, ümit, hayret, ihlas, hıllet gibi manalardır. Nefsin sıfatları ortaya çıkınca bunlar yok olur. Bir ‘hal’ süreklilik kazanırsa ‘makam’ diye adlandırılır.
makamat. Makamlar, mevkiler.
makamımahmud. Övülmüş makam. Sadece Peygamberimize verilen yüksek makam, en büyük şefaat makamı, yetkisi.
makami. Makamla ilgili.
makamperest. Makam düşkünü, makamı çok seven.
makar. Karar kılınan yer, durulan ve sürekli kalınan yer.
makasıd. Maksatlar, elde edilmek istenen şeyler.
makber. Mezar, kabir, sin.
makbere. Kabristan, mezarlık. Kabir, mezar.
makberistan. Kabristan, mezarlık.
makbul. Kabul edilen, reddedilmeyen. Beğenilen, geçerli.
makbulin. Makbul olanlar, kabul görenler.
makbuliyet. Makbul olma durumu, kabul edilebilirlik, geçerlilik.
makbuz. Kıymetli bir şeyin alındığına dair verilen imzalı kağıt, alındı belgesi.
makdurat. Kader ile takdir edilen şeyler. Bir kudretin etkisi altında olan şeyler, etkilenen varlıklar. Elden gelen işler.
makes. Yansıma yeri, akis yeri.
makhur. Kahra uğramış, mahvedilmiş, ezilmiş, mahvolmuş, işi bitmiş.
makir. Mekreden, hile yapan, hileci.
makis. Kıyas edilebilen, kıyas kabul eden, karşılaştırılan. Meks eden, durup bekleyen.
maklub. Kalbedilmiş, tersine çevrilmiş, başka hale dönüştürülmüş. ‘Makam, küçük, kabak, kütük, küllük’ gibi tersinden okununca değişmeyen kelime.
maklube. Maklub kelimesinin dişili. Bir yemek çeşidi.
makru. Kıraat edilen, okunan.
makrun. Yakınlaşmış, ulaşmış, yakın, bitişik.
maksad. Maksat, kastedilen, istenen, amaç, erek.
maksim. Bir şeyin taksim yeri, kısım kısım ayırma yeri.
maksimum. En çok, en büyük, azami.
maksud. Maksut, kastedilen, elde edilmek istenen.
maksudubizzat. Doğrudan kendisi kastedilen, istenen.
maksum. Kısım kısım ayrılmış, bölünmüş.
maksur. Kısaltılmış, kasredilmiş. Tahsis edilmiş, ayrılmış.
maksure. Camilerde hükümdarlara ayrılan etrafı çevrili yer.
makta. Kesme yeri, kesilme yeri, kesit, kesim.
maktel. Bir kimsenin katledildiği yer, öldürme yeri.
maktu. Katedelmiş, kesilmiş, kesik, kesit.
maktul. Katledilen, öldürülen.
makud. Bağlanmış, düğümlenmiş, aktedilmiş, sözleşmesi yapılmış.
makul. Akla uygun, akla yatkın, mantıklı. Akıllıca davranan, akıllı. Aşırı olmayan, mutedil. Akıl alanına giren, akılla anlaşılabilen, ispat edilebilen. Söylenmiş.
makulane. Makul biçimde, akla uygun bir halde.
makulat. Makul olan şeyler, akla uygun olanlar. Akılla ilgili bulunanlar. Akıl alanına girenler.
makule. Tür, takım, cins. Mantıkta kategori, ulam.
makuliyet. Makul olma durumu.
makulülmana. Mananın akıl alanına girmesi, akılla anlaşılabilir, tartılabilir olması.
makus. Tersin çevrilmiş. Bir şeyin aksi, zıddı, tersi.
makuse. Makus kelimesinin aynı manada dişili.
makusen. Tersine olarak, aksine, tersine.
Makyavelcilik. Politikada amaca erişmek için her yolu denemeyi, ahlak dışı da olsa her vesileyi kullanmayı hoş gören anlayış. Bitirilmiş, tamamlanmış.
makzi. Kaza olunan, yerine getirilen, ödenen.
mal. Bir kimsenin sahip olduğu her türlü değerli şey, mülk, varlık, servet.
malak. Manda yavrusu.
malamal. Lebalep, ağzına kadar dolu, dopdolu.
malayani. Manasız, faydasız, boş, saçma söz ya da iş. Boş, saçma, abes.
malayaniyat. Manasız, faydasız, saçma, boş şeyler.
malayutak. Takat getirilmez, güç yetmez, üstesinden gelinemez.
maletmek. Kendi malı haline getirmek. Malı gibi sahiplenmek, benimsemek.
mali. Malla ilgili, mal ve para konusunda. Gelir ve giderle alakalı.
malihülya. Hayata karşı bağlılığın azalması, insanlardan uzak duruş ve derin bir keder biçiminde kendini belli eden rahatsızlık, melankoli, kara sevda.
malik. Mülkü elinde tutan, sahip, hâkim, hükümran. ‘Her şeyin sahibi olan ve tüm varlıklara hükmeden’ manasında ilahi isim.
malikane. Büyük ve gösterişli ev, köşk.
malikane. Malik olana yakışır biçimde.
Maliki. İmamı Malik hazretlerine dayanan mezhep. Bu mezhepten olan kimse.
malikiyet. Malik olma durumu, hükümran olup hükmedebilme şanı.
maliye. Mal ile ilgili. Devletin gelir gider hesaplarıyla ilgili kurallar, mali işlere bakan kurum.
maliyet. Bir şeyin elde edilmesi için ödenen bedel, maletme değeri.
maltız. Malta halkından olan kimse. Taşınabilir, ayaklı, ızgaralı ocak.
malul. İlletli, sakat, hasta. İlletin yani sebebin sonucu.
maluliyet. Malul olma durumu.
malum. Bilinen, hakkında ilim sahibi olunan. Belli, aşikar.
malumat. Malum olan şeyler, bilinenler, bilgiler.
malumatfüruş. Bilgiçlik taslayan, kendini bilgili biri gibi gösteren.
malumiyet. Bilinir olma durumu.
malzeme. Lüzumlu olan şeyler, gerekli olan maddeler, araçlar, aygıtlar.
mamafih. Bununla beraber, böyle iken.
mamelek. Bir kimsenin olanca malı, nesi varsa hepsi, mal varlığı.
mamo. ‘Amcacığım’ manasından bir hitap sözü.
mamul. İmal edilmiş, yapılmış, işlenmiş.
mamulat. İmal edilmiş, yapılmış şeyler.
mamur. İmarlı, bayındır, şenlikli. İkamet edilen, oturulan. İşlenmiş, bakımlı.
mamure. Mamur yer, şehir, kasaba vesaire.
mamut. Soyu tükenmiş iri bir fil cinsi.
mana. Bir söz, hareket veya davranış yoluyla anlatılan ve muhatap tarafından anlaşılan şey, anlam. Kelimenin içeriği, özü. Dildeki işaretlerin ifade etmek istediği şey. Madde cinsinden olmayan.
manayıharfi. Harfin delalet ettiği anlam. Harfin kendi başına bir manası yoktur, başka bir manayı anlatmaya yarar. Kainattaki her bir varlık da bir harfe benzer. Ustasına delalet eder, onun güzel isimlerini tanıtır, anlatır.
manayıismi. İsmin delalet ettiği mana. Bir şeye isim nazarıyla bakılırsa, o yalnız kendi manasını anlatır. Zira ismin kendi başına bir anlamı vardır.
mancınık. İri taşları uzağa atmaya yarayan eski bir savaş aleti.
Mançur. Asya kıtasında yaşayan kavimlerden biri.
manda. Camus, camız, sığır türünden, siyah renkli, iri bir hayvan.
manda. Bir ülkenin başka bir ülkeyi yönetme yetkisi, vesayet.
mandarin. İmparatorun emrinde çalışan yüksek rütbeli Çin devlet memuru.
mande. Kalmış olan, kalmış, gidememiş, iş yapamaz durumda.
mandıra. Süt veren hayvanların beslendiği, süt ve süt mamulleri üretmek üzere oluşturulan yer.
manen. Mana bakımından, manaca, anlamca. Manevi yönden.
manend. Benzer, eş, misil, gibi.
mânevî. Mana ile ilgili, anlam yönüyle. Maddî olmayan, duyularla algılanamayan, özle ilgili.
maneviyat. Manevi haller, manevi şeyler.
manevra. Hareket kabiliyeti. Savaş oyunu.
mani. Türk halk şiirinde mısraları ekseriyetle yedi heceli, üçüncüsü serbest, öbürleri kafiyeli dört mısradan oluşan nazım şekli.
mani. Men eden, engel olan, engelleyici. ‘Dilediğini men edebilen, mani olma irade ve gücüne sahip olan’ manasında ilahi isim.
mania. Engel, set, perde.
manidar. Manalı, anlamlı.
manidarane. Manalı bir biçimde.
manifesto. Bir konu hakkında görüşlerin açıklandığı beyanname, bildiri.
Maniheizm. Mani isimli biri etrafında gelişen eski ve yerel bir din.
manipülasyon. Hileli yollarla yönlendirme, harekete geçirme.
manita. Yalan dolan, dalavere. Evlilik dışı birlikte olunan kadın, kapatma, sevgili.
mankafa. Kıt akıllı, anlayışsız, sersem, aptal.
mansıb. Devlet hizmetinde atama yoluyla gelinen makam, mertebe.
mansub. Nasbedilen, tayin edilen, atanan.
mansur. Kendisine nusret edilen,, mücadelesinde yardım gören, zafere ulaşan.
mansus. İyice kesinleşmiş, ayetle sabit, nass olan.
mantalite. Mentalite, zihniyet, düşünüş, anlayış.
mantık. Doğru düşünmenin kurallarını konu alan ve yöntemini belirleyen normatif bilim dalı. Doğru ile yanlışı ayırmaya yarar. Bunun için ilkeler, kurallar ve yöntemler ortaya koyar. Arapça ‘nutuk’ kelimesinden türemiştir. Nutuk teriminin akıl, hikmet, söz gibi manaları vardır.
mantıki. Mantıkla ilgili, mantıklı, mantık kurallarına uygun.
mantuk. Söylenmiş, konuşulmuş, denilmiş. Söz, kelam, nutuk.
manyetizma. Fizik biliminin mıknatısları ve bunların meydana getirdiği sonuçları inceleyen dalı. Muhatap üzerinde bir nevi uyku hali meydana getiren ve onu etkisi altına alan özellik, uygulama.
manzar. Bakış yeri, nazar edilen yer.
manzara. Nazar edilen görüntü, bakılan yer, bakınca görülenler.
manzum. Nazımlı, dizili, düzenli, sıralı. Belli bir düzene uyması sebebiyle şiire de manzum denmiştir.
manzumat. Manzumeler, sistemler, dizgeler.
manzume. Sistem, düzen, dizge. Nazımlı söz, şiir.
manzumeişemsiye. Güneş sistemi, güneşin gezegenleriyle birlikte oluşturduğu dizge.
mar. Yılan.
maral. Meral, dişi geyik.
maraz. Hastalık. Maddi de olur, manevi de. Küfür, nifak, şirk, kibir, haset de birer marazdır.
ma’raz. Ma’rez, bir şeyin arz edildiği, sunulduğu, teşhir edildiği, gösterildiği yer, sunma yeri, sergi, meşher.
marazi. Hastalıkla ilgili. Hastalık derecesinde.
mareke. Harp meydanı, çarpışma yeri, cenk yeri.
mareşal. En yüksek rütbe, bu rütbeyi taşıyan asker, müşir.
marez. Sergi, sergi açılan yer, arzetme mekanı, sunma yeri.
marık. Dinsiz, dinden çıkan.
maric. Dumansız ateş.
marid. Temerrüt eden, direnen, ayak direyen, inatçı.
marife. Belirtilmiş, belli, bilinen, tanınan.
marifet. Tefekkür, keşif ve ilham yoluyla elde edilen bilgi, ilahi ilim. Hüner, ustalık, beceri.
marifetaşina. Marifetin yabancısı olmayan, ilahi ilimleri bilen.
marifetname. Konusu marifet olan yazı, kitap, mektup.
marifetullah. Allah’ı tanıma, bilme, konusu Allah olan, ilahi şan, sıfat, isim ve fiillerden söz eden ilim.
marifetünnebi. Peygamberi tanıma, bilme.
mariz. Marazlı, hasta.
marka. Benzerlerinden ayırmak, sahibini bildirmek için bir nesnenin üzerine konan işaret, alamet, nişan.
Marksizm. Marx tarafından oluşturulan ideoloji, ütopya. Özel mülkiyete yer vermeyen, her şeyi ortaklaşa kullanmayı öngören, sınıfsız bir toplum hayali kuran öğreti.
marsık. Yarı yanmış kömür.
martaval. Saçma sapan, asılsız söz, uydurma haber, palavra.
martin. Tek kurşun atan, yivli bir tüfek.
maruf. Tanınan, bilinen, belli. Hak bilinen, dini bakımdan iyi olan.
marufiyet. Tanınır olma, tanınırlık, bilinirlik.
Marut. Sihir ilmini belleten iki melekten biri.
maruz. Sunulan, bildirilen, arzedilen. Bir kişi ya da olayla karşı karşıya kalan.
maruzat. Sunulanlar, bildirilenler, arzedilenler. Mevkisi küçük olanın büyük olandan istekleri.
marzi. Razı olunan, rıza gösterilen, hoşnut olunan, beğenilen.
marziyat. Razı olunan şeyler.
marziye. Marzi kelimesinin tamlamalarda kullanılan şekli, dişili.
masadak. Tasdik eden, uygun, nitelikleri daha önce belirtilen ölçülere uyan.
masal. Gerçek üstü olaylarla, serüvenlerle süslenmiş hayali hikaye. Çocuklara ibret için anlatılan öykü.
masarıf. Masraflar, giderler.
masarıfat. Masraflar, giderler.
masdar. Sudur yeri, çıkış yeri, kaynak, kök. Kendisinden fiil türetilen isim.
masdarımerre. Fiilin bir defa yapıldığını belli eden masdar.
masdari. Masdarla ilgili.
masdariyet. Masdarlık, çıkış yeri olma, kök olma.
masduk. Tasdik edilmiş, onaylanmış.
masiva. Bir şeyden başka olan her şey. Allah’tan başka her şey, tüm yaratılanlar, bütün varlıklar.
masivaullah. Allah dışında bütün varlıklar.
masiyet. İsyan, günah.
maskara. Tuhaf hareketlerle insanları eğlendiren, güldüren kimse, şaklaban. Haysiyeti yerle bir olmuş, gülünç duruma düşmüş, soytarı, rezil, kepaze.
maskaraalud. İçinde maskaralık olan, maskaralı, tuhaf, gülünç.
maskat. Meskat, düşülen yer.
meskatıre’s. Başın düştüğü yer, yani kişinin doğum yeri.
maslahat. Hayır, iyilik, fayda. Barış hali, dirlik, düzenlik. Mesele, husus.
maslahatdar. Maslahatlı, faydalı, iyi.
maslahaten. Maslahat bakımından, fayda yönünden.
maslahatkar. Maslahatlı, fayda sağlayan.
maslahatkarane. Maslahatlı biçimde.
masnu. Sanatlı yapılmış eser, sanat eseri.
masnuat. Masnular, sanatlı yapılmış eserler.
masnuiyet. Sanat eseri olma hali.
mason. Masonluk denilen kökü dışarıda yarı gizli bir derneğin üyesi. Dilimizde ‘İslam düşmanı, dinsiz, münafık, geniş meşrepli’ manalarında da kullanılır.
masonluk. Karşılıklı çıkar ilişkisi üzerine kurulu, Yahudi kültürü unsurlarına dayanan, loca adı verilen üniteler halinde örgütlenmiş kısmen gizli dernek.
masraf. Sarf edilen, harcanan, gider.
masruf. Sarf edilmiş, harcanmış. Çevrilmiş, döndürülmüş.
mass. Emme, somurma. Emen, emici, somurucu. Temas eden, dokunan, ilişen.
mastar. Duvarcıların kullandıkları ensiz, uzun, düz tahta, mıstar. Kalıp, ölçü.
mastur. Yazılmış, çizilmiş.
masum. Günahsız, suçsuz. Temiz, saf, lekesiz.
masumane. Masumca, günahsız bir halde.
masume. Masum kadın veya kız.
masumiyet. Masumluk, suçsuzluk, günahsızlık, temizlik.
masun. Korunmuş, muhafaza edilmiş.
masuniyet. Masun olma durumu, korunurluk.
maşaallah. Maşallah, Allah’ın dilemesiyle, Allah diledi.
maşer. Bir arada yaşayan topluluk, cemiyet, cemaat.
maşeri. Toplulukla ilgili, topluluğun olan.
maşraba. Maşrapa, su kabı.
maşrık. Güneşin doğduğu yer veya yön, gün doğusu, doğu.
maşuk. Kendisine aşık olunan, aşkla sevilen.
maşuka. Kendisine aşık olunan kadın, maşuk kelimesinin dişili.
matah. Bir kıymeti olan mal, eşya. Kelimenin orijinali ‘meta’dır.
matar. Yağmur.
matara. Yolculuk esnasında bele takılarak kolayca taşınabilen su kabı.
matba. Tab edilen, basılan.
matbaa. Kitap ve benzeri şeylerin basıldığı yer, basımevi.
matbaa-misal. Matbaa gibi.
matbah. Mutfak.
matbu. Basılmış, tab edilmiş, basılı.
matbuat. Matbaada basılanlar. Tabedilen dergi, gazete ve benzeri şeylerin genel adı, basın.
matem. Yas, ölen birinin ardından duyulan büyük acı sebebiyle ağlayıp inleme, neşe verici şeyleri terk etme.
matem-alud. Yasla karışık.
matemhane. Yas evi, yas tutulan ev.
materyalist. Materyalizme inanan, maddeci, sadece maddeyi var kabul eden, maddi olmayan her şeyi inkar eden.
materyalizm. Maddiyye, maddecilik, her şeyi maddeye indirgeyen, maddeden başka varlık tanımayan imansızların felsefesi.
matine. Tiyatro ve benzeri yerlerde gündüz gösterisi.
matiyye. Matiye, binek, taşıyıcı.
matla. Güneşin ya da ayın doğduğu yer veya zaman.
matlab. Talep edilen, istenen, istek.
matlub. İstenilen, aranan, arzu duyulan.
matlubat. Matluplar, istenenler, talep edilenler.
matmah. Tamah ile bakılan, göz dikilen, göz konulan şey.
matmazel. Müslüman olmayan bekar kız. Böyle kızlar için kullanılan hitap.
matrah. Vergiye esas tutulan değer, vergilendirilen kazanç.
matrud. Matrut, tardedilmiş, kovulmuş.
matruş. Tıraş olmuş, sakalsız.
matuf. Bir tarafa yönelmiş, eğilmiş. İsnat edilen, yöneltilen, yüklenen.
matufunaleyh. Kendisine atıf yapılan, isnat olunan, yöneltilen.
matumat. Yiyecek şeyler, yiyecekler.
Maturidilik. İmam Ebu Mansur Muhammed Maturidî adlı âlim tarafından kurulan, amelde Hanefi olan itikadî mezhep.
matvi. Dürülmüş, bükülmüş, kıvrılıp tıkılmış, kıvrılmış. Bir şeyin içine sarılmış.
maun. Yardım amacıyla verilen şey, zekat, sadaka.
maunet. Yardım, yardımlar.
maval. Bedevi Araplara özgü bir şarkı okuma biçimi, bir nevi uzun hava. Uydurma söz, yalan, palavra, martaval.
mavera. Bir şeyin ötesinde, arkasında, gerisinde bulunan, yer, zaman. Duyularla algılanan alemin ötesi, gerisi.
mavzer. Dakikada ortalama altı mermi atan bir nevi tüfek.
mayasıl. Kızarıklık, kaşıntı ve sulanmayla kendini gösteren bir nevi deri hastalığı. Basur, hemoroit.
maye. Maya, öz, temel, esas, asıl.
mayhoş. Tadı ekşiyle tatlı arasında olup daha çok ekşiye çalan, ekşimsi. Hoş olmayan, limoni.
mayi. Su gibi akan, akıcı madde, sıvı.
maytap. Havaya atılınca renk renk ışıklar saçan fişek, havai fişek.
mazahir. Mazharlar, görünme ve ortaya çıkma yerleri.
mazanne. Kesin olarak bilinip tanınmayan, hakkında zan beslenen, zannedilen, sanılan şey veya kimse.
mazarrat. Zararlar, zarar verici şeyler. Karşıtı ‘menfaat’.
mazbata. Zabıt belgesi, tutanak. İlgili kişilerce imzalanmış belge.
mazbut. Zaptedilen, tutulan, korunan. Kaydedilmiş, yazılmış, yazılı. Derli toplu, düzenli, düzgün.
mazeret. Bir kabahatin istenmeden yapıldığını gösteren ve hoş görülmesini gerektiren sebep. Zorlayıcı nedenleri söyleyerek özür dileme. İstenmeyen bir işten sıyrılmak için ileri sürülen bahane.
mazhar. Bir şeyin zuhur ettiği, zahir olduğu, ortaya çıktığı, göründüğü yer veya kimse, tecelli yeri. Mesela, aynaya bakarsan, ayna mazhar, sen zahir olursun.
mazhariyet. Mazhar olma durumu.
mazi. Geçmiş, geride kalmış zaman. Yaşanmış hayat.
maziyat. Geçmiş zamanlar, geçmiş zamanın içinde bulunan şeyler.
mazlum. Zulüm görmüş, kendisine haksızlık edilmiş, hakkı çiğnenmiş kişi. Yumuşak, uysal, sessiz kimse.
mazlumane. Zulüm görmüş biri gibi.
mazlumen. Zulmedilerek.
mazlumin. Zulmedilenler.
mazlumiyet. Mazlum olma hali, zulüm görme durumu.
mazmaz. Hem İbrahim aleyhisselama inen sayfalarda hem de sahih Tevrat’ta Peygamberimizin ismi.
mazmaza. Abdest ve gusülde ağıza su vermek, ağzın içini yıkamak.
mazmum. Zammedilmiş, eklenmiş.
mazmun. İnce anlamlı söz, her söylenişinde kendi manasından başka bir manayı hatıra getiren kelime. Mesela şiirde kirpik manasında kullanılan ok, kaş manasına gelen yay birer mazmundur.
maznun. Zannolunan, zanlı, sanık.
mazruf. Zarfa konan, zarfın içinde olan.
mazur. Mazereti olan, özrü bulunan.
mazuriyet. Mazur olma durumu, özür hali.
meab. Dönüp gelinecek yer.
meabid. Mabetler, ibadet yerleri, tapınaklar.
mead. Varılacak yer.
meahiz. Mehazlar, alma yerleri, ahzetme yerleri.
meal. Tevilden elde edilen mana. Bir sözün kısaca anlamı. Kurán ayetlerinin muhtemel manalarından her biri. Bu usulle oluşturulmuş çeviri metin.
meani. Manalar, anlamlar.
mearic. Miraclar, yükseltici araçlar, merdivenler, asansörler. Yukarı katlar. Yükselme dereceleri.
measi. İsyanlar, günahlar.
measir. Eserler, izler.
meayib. Utandırıcı şeyler, ayıplar.
mebadi. Mebdeler, başlangıçlar. Delile, bürhana, hüccete ve kanıta gerek olmaksızın bilinen şeyler.
mebahis. Mebhaslar, bahsedilen meseleler, bahisler, konular.
mebahisat. Mebhaslar, konular.
mebde. Başlangıç, başlama noktası.
mebğuz. Sevilmeyen, buğz edilen.
mebhas. Bahis yeri, konu bölümü, kendisi hakkında olumlu ya da olumsuz şekilde konuşulan inceleme konusu, konu, bölüm, fasıl.
mebhus. Bahsolunmuş, sözü edilmiş, hakkında konuşulmuş.
mebhut. Behte uğramış, hayrete düşmüş, şaşmış, şaşırmış.
meblağ. Tutar, para miktarı, ulaşılan toplam.
mebni. Bina edilmiş, kurulmuş. Bir şeye dayanan, istinat eden. Dolayı, ötürü.
mebrur. İyi olan, övülen, beğenilen, hayırlı, makbul.
mebsut. Bastedilmiş, yayılmış, serilmiş.
mebus. Seçilip gönderilen, tercih edilip atanan. Milletvekili. Peygamber olarak görevlendirilen, nebi, resul. Kıyamet günü diriltilip kaldırılan.
mebusan. Mebuslar, milletvekilleri.
mebzul. Bezledilmiş, bol bol verilmiş. Fazlasıyla bulunan, ucuz ve bol olan.
mebzuliyet. Mebzul olma durumu, bolluk, çokluk.
mecal. Takat, derman, güç.
mecalis. Meclisler, oturma yerleri.
mecaz. Bir sözün kendi manasından başka bir manada kullanılması. Kurnaz adama ‘tilki’ denmesi gibi.
mecazat. Mecazlar.
mecazi. Mecazla ilgili, mecazlı. Hakiki manada olmayan.
mecbur. Cebir altında bulunan, bir şeyi yapmak zorunda olan, zorunlu.
mecburiyet. Mecbur olma durumu, zorunluluk.
meccanen. Bedava, parasız, beleş.
mecelle. İçinde hüküm bulunan sahife. Kanunların bir araya getirildiği kitap. Derleme. Dergi. Ünlü bir fıkıh kitabının adı.
mecerre. Galaksi, milyarlarca yıldızdan oluşan gökyüzü varlıkları.
mecerretüssema. Gökteki galaksi, samanyolu galaksisi.
mechul. Meçhul, bilinmeyen, tanınmayan.
mechure. Nefesin tutulup sesin çıkarılmasıyla okunan harfler.
mecîd. Şanı pek yüce, şanlı. ‘Pek yüce, sonsuz şan sahibi’ manasında ilahi isim.
mecidiye. Sultan Abdülmecid tarafından bastırılmış yirmi kuruş değerinde gümüş para.
meclis. Toplantı mekanı, oturma yeri. Bir meseleyi konuşmak üzere bir araya gelenlerden oluşan topluluk, heyet, kurul.
meclub. Başka yerden celbedilmiş, çekilmiş, getirilmiş. Tutkun, meftun.
mecma. Toplanma yeri, toplanılan yer. Kavuşma, birleşme.
mecmu. Toplanmış, bir araya getirilmiş. Toplam, bütün, hepsi, hep.
mecmua. Bir araya toplanan şeylerin hepsi. Dergi, yazılar topluluğu. Muhtelif yazıların bir araya getirilmesiyle oluşturulan kitap.
mecnun. Cinli, deli, divane, çılgın. Kara sevdalı, aşk yüzünden aklı başından gitmiş. Mecazi aşkı yüzünden çöllere düşen Kays isimli şahsın lakabı.
mecnunane. Mecnun gibi, delicesine.
mecra. Cereyan eden yani akıp giden şeylerin kanalı, yolu, arkı.
mecruh. Yaralanmış, yaralı. Kuvvetli delillerle çürütülmüş, geçersiz kılınmış.
mecrur. Çekilmiş, sürüklenmiş. Başında cer harfi bulunup son harfi esre olan kelime.
me’cul. Yapılmış, yapma.
me’cur. Ecir alan, kendisine ecir verilen, ücret almayı hak eden, ödüllendirilen.
Mecusi. Mecusilik adlı dine inanan kimse.
Mecusilik. ‘Yezdan’ ve ‘Ehrimen’ adlı iki ilahlı müşrik bir din. Yezdan iyilik, Ehrimen kötülük tanrısı kabul edilir. Ateşi kutsarlar. Zend temel kitaplarıdır. Zındık kelimesi buradan gelir. ‘Zend kitabına inanan’ demektir. Daha sonra kafir manasında kullanılmıştır.
meczub. Cezbeli, kendini kaptırmış, başkasının etkisiyle davranan, aklı başından gitmiş. Deli, divane.
meczubane. Meczup gibi, cezbeye kapılmışçasına.
medar. Kaynak. Dayanak, destek, sebep. Dönme, dönüş. Dönüş yeri, yörünge, dönence.
medarımaişet. Geçim kaynağı, insanın yaşayabilmesi için gerekli olan şey.
medaris. Medreseler, dershaneler, okullar.
medayih. Medihler, övgüler. Medhe layık özellikler, hareketler.
medd. Uzatma. Suların kabarması. Karşıtı ‘cezir’.
meddah. Çok metheden, öven. Halka açık yerlerde taklitler yaparak, öyküler anlatarak dinleyicileri güldüren, düşündüren sahne sanatçısı.
medde. Uzatma işareti, bir harfin uzun okunması gerektiğini göstermeye yarayan işaret.
meddinazar. Uzaklara bakma.
meded. Medet, yardım.
mededkar. Yardım edici, yardımcı.
mededres. Yardıma koşan, birinin yardımına yetişen.
medeni. Adalet esası ve hukuk kuralları üzerine kurulu toplum hayatı yaşayan, topluluk halinde yardımlaşarak hayatını sürdüren, şehirli, kibar, nazik, terbiyeli, görgülü kimse. Medine’de inen ayet ya da sure.
medeniibittab. Yaradılışı icabı medeni olan.
medeniye. Medeni kelimesinin dişili. Medine’de inen sure ve ayetler.
medeniyet. Adalet esası ve hukuk kuralları üzerine kurulu toplum hayatı, örgütlü toplum hâlinde yaşama biçimi, düzenli ve ileri hayat seviyesi, şehirlilik. Zıddı, bedeviyettir. Bedevi terimi, kentlerden uzakta göçebe hayatı yaşayan topluluklar için kullanılır.
medeniyetperest. Medeniyete aşırı düşkün olan.
medeniyetperver. Medeniyeti pek seven, medeniyet taraftarı.
meder. Kuru çamur parçası, kerpiç, çakıl.
medfen. Defin mahalli, gömü yeri, mezar.
medfun. Defnedilmiş, gömülmüş, gömülü.
medh. Medih, övgü, irade sonucu olan bir güzellikten dolayı güzellik sahibini övme.
medhal. Duhul edilen yer, giriş yeri. Tesir, etki.
medhiye. Bir kimseyi veya bir şeyi övmek için yazılan yazı.
medhuş. Dehşete düşmüş, ürkmüş, korkmuş, şaşkın.
medid. Uzayıp giden, uzun.
medih. Övgü, irade sonucu olan bir güzellikten dolayı güzellik sahibini övme.
medîh. Medhe layık olan, övülmeyi hak eden.
medîha. Medîh kelimesinin dişili, övgüye layık olan, övgü gerektiren. Medih maksadıyla yazılmış şiir, methiye.
medine. Medeniyet yeri, medeni memleket, şehir. Eski adı ‘Yesrib’ olan ama Peygamberimizin hicretinden sonra bu adı alan şehir.
meditasyon. Etrafıyla ilgisini kesecek kadar kendi içine kapanıp derin derin düşünme, tefekküre dalma, murakabe.
medlul. Kendisine delil getirilen, delille bilinen, anlatılan, gösterilen. Diğer bir şeyin bilinmesinden kendisinin bilinmesi lazım gelen şey.
medluliyet. Medlul olma durumu.
medrese. Ders okunan ya da okutulan yer, dershane, okul.
Medresetüzzehra. Bediüzzaman Hazretleri tarafından Van ilinde kurulması tasarlanan üniversite.
medya. İletişim ve yayın organlarının tümüne birden verilen ad.
medyatik. Medyada sık sık yer alan, tanınan kimse.
medyum. Dış duyularla algılanamayan alemle bizim alemimiz arasında aracılık ettiği sanılan kişi.
medyun. Borcu olan, borçlu.
mefahim. Mefhumlar, kavramlar, aklın anladıkları.
mefahir. İftihar edilecek, övünülecek şeyler.
mefasid. Mefsedetler, fesat unsurları, bozucu şeyler.
mefatih. Miftahlar, anahtarlar.
mefatihülgayb. Gaybın miftahları, duyularla algılanamayan alanın anahtarları.
mefer. Kaçılacak yer, kaçıp sığınılacak yer.
mefhar. İftihar vesilesi, övünme sebebi olan kimse ya da durum.
mefharet. Fahirlenme, iftihar etme, övünme.
mefhum. Kavram. Bir nesnenin, bir duygunun ya da düşüncenin zihindeki soyut ve genel tasarımı. Hayalden farkını bilmek gerekir. Hayal, belli bir nesnenin zihindeki tasarımıdır. Kavram ise geneldir. Mesela evdeki ‘kedi’ni zihninde canlandırırsan ‘hayal’ etmiş olursun. ‘Kedi’ kavramı ise bir türü dile getirir. İçinde bir sürü kedi vardır.
mefhumumuhalif. Bir kavramın tam tersi olan kavram, aykırı anlam.
mefkud. Bulunmayan, yok olan.
mefkure. Ulaşılması düşünülen gaye, ideal, ülkü.
mefluc. Felçli, inmeli. Durmuş, çalışmaz hale gelmiş.
mefruş. Tefriş edilmiş, döşenmiş, döşeli.
mefruz. Farz kılınan. Mutlaka yerine getirilmesi gereken.
mefsedet. Bozma, azdırma, yozlaştırma. Bozukluk, fenalık, kötülük, fitne, fesat.
mefsuh. Feshedilmiş, hükmü kaldırılmış, geçersiz kılınmış.
meftuh. Fethedilmiş, açılmış. Ele geçirilmiş, zaptolunmuş.
meftuhane. Medreselerde birisi bir kitabı bitirirince veya yeni bir kitaba başlayınca tatlı veya yemek verme adeti.
meftun. Fitneye tutulmuş, büyülenmişçesine tutkun, kendini unuturcasına vurgun.
meftuniyet. Meftun olma durumu, tutkunluk, vurgunluk.
meftur. Füturda olan, bezgin, yorgun, usanmış. Fatır olan yaratıcı tarafından yaratılmış, mahluk.
meful. Fiilden etkilenen, kendisine fiil uygulanan. Yapılmış, işlenmiş, kılınmış. Nesne, tümleç.
mefuliyet. Meful olma durumu, fiilden etkilenme özelliği.
megaloman. Kendini büyük gören, kibir illetine tutulan kimse.
meğer. Halbuki, oysa ki. Yalnız, ancak, fakat, illa.
meh. Mah, ay.
mehabet. Heybetli olma, korkuyla karışık bir saygı hissi uyandıran büyüklük. Heybetli birinin huzurunda hissedilen duygu, korkuyla karışık saygı hissi.
mehafet. Korku duyma, korkma.
mehafetullah. Allah korkusu hissetme, Allah korkusu.
mehakim. Mahkemeler.
mehalik. Tehlikeli yerler ve olaylar, korkulan durumlar.
meharet. Maharet, ustalık, hüner.
meharic. Mahreçler, çıkış yerleri.
mehasin. Hüsünler, güzellikler.
mehaz. Ahzetme yeri, bir şeyin alındığı yer, kaynak. Kitap yazılırken faydalanılan kaynakların her biri.
mehazin. Mahzenler, depolar.
mehbit. İnilen yer, iniş yeri.
mehbut. Korkup şaşırmış, korku ve şaşkınlık içinde kalmış.
mehcur. Uzaklaşmış, ayrılmış.
mehd. Beşik. Bir şeyin ortaya çıktığı yer.
mehdi. Hidayete eren kimse. Hidayete vesile olan. Kıyametten önce geleceği haber verilen mübarek, nurlu âlim, veli, ermiş. Hakkında hadisler vardır.
mehdimisal. Mehdi gibi.
mehdiyyin. Mehdiler, insanların hidayetine vesile olan büyük zatlar.
mehenk. Mihenk, madenlerin ayarını ölçen ölçü taşı.
mehitaban. Parlayan ay, mehtap.
mehib. Mehabetli, heybetli, korkuyla karışık bir saygı uyandıran.
mehil. Bir iş için tanınan ek süre, mühlet.
mehir. Nikâh edilen kadına erkek tarafından verilen para ya da mal, nikah bedeli.
mehleke. Helak sebebi olan şey, tehlikeli kişi, olay.
mehlika. Yüzü ay gibi parlak ve güzel olan.
mehmaemken. İmkanlar oranında, mümkün olduğu kadar, olabildiğince.
mehmuse. Tecvid kuralı gereği fısıltıyla okunan harfler.
mehpare. Ay parçası, yüzü ay gibi güzel olan.
mehr. Mehir. Nikâh edilen kadına erkek tarafından verilen para ya da mal.
mehtab. Mehtap, ay ışığı, ay ile aydınlık gece. Dolunay.
mehter. Osmanlılarda askeri müzik takımı, bando. Mehter ekibinde yer alan kişi.
mehteran. Mehterler, mehter müziğini icra eden kimseler.
mehuz. Ahzedilmiş, alınmış, aktarılmış.
mehveş. Yüzü aya benzeyen, ay gibi olan.
mekadir. Miktarlar.
mekal. Makal, söz.
mekalid. Kilitler.
mekan. Yer, mahal. Durulan, oturulan yer, mesken. Cismin işgal ettiği ve içine boyutlarının girdiği boşluk. Bir cismi kaplayan başka bir cismin iç yüzeyi.
mekanet. Kuvvet, kudret, güç sahibi olma. Temkinli olma, metanet, vakar.
mekani. Mekanla ilgili, yere ilişkin.
mekanik. Kuvvetin madde ve hareket üzerindeki etkisini inceleyen fizik dalı.
mekanikçilik. Evrendeki bütün olayları maddi hareket ilkeleriyle açıklayan, canlı varlıklarla cansız varlıklar arasında fark gözetmeyen öğreti.
mekanizma. Bir makinenin uyum içinde çalışan parçalarının oluşturduğu düzenek. İşleyiş tarzı, tertip, düzen.
mekarim. Beğenilen güzel nitelikler, takdir edilip övülen özellikler.
mekatı. Maktalar, kesinti yerleri, kesitler.
mekatib. Mektepler, okullar. Mektuplar.
mekayis. Mikyaslar, ölçütler.
me’kel. Yemek yenilen yer.
mekfuf. Durdurulmuş, durgun.
mekik. Dokuma tezgahının sürekli hareket eden parçası.
mekin. Yerleşmiş, oturmuş. Nüfuzlu, itibarlı, saygın, güçlü, vakarlı.
mekkar. Mekreden, hileci, düzenbaz.
Mekki. Mekke şehrine mensup. Mekkeli. Mekke şehrinde inen sure ve ayet.
Mekkiye. Mekki kelimesinin tamlamalarda ortaya çıkan hali.
meknun. Saklanıp korunan, saklı, gizli.
meknuz. Hazinede korunan, gizlenen. Gömülü, saklı, gizli.
mekr. Hallerini öğrenerek kötülüğe sevk etmek ya da gayesinden alıkoymak için bir kimseye yapılan hile, palan, tuzak, tezgah, kumpas.
mekreme. İkram yeri, ağırlanma yeri. İkram, lütuf, ihsan.
mekruh. Tiksindirici, çirkin. Dinen hoş olmayan hal, tavır, davranış, hareket. Büsbütün haram olmamakla birlikte terk edilmesi iyi olan şeydir. Harama yakınsa ‘tahrimi’ diye anılır, helale yakınsa ‘tenzihi’ denir.
meks. Durma, duraklama, bekleme.
meksub. Kesbedilmiş, kazanılmış, elde edilmiş.
meksube. Meksub kelimesinin dişili, kazanılmış.
mekşuf. Keşfedilmiş, açılmış, bulunmuş.
mekteb. Mektep, okul.
mektebli. Mektepli, okullu, okula giden, okuyan.
mektub. Mektup, yazılmış, yazılı.
mektubat. Mektuplar.
mektube. Mektup kelimesinin dişili, yazılmış.
mektum. Ketmedilen, saklanıp korunan, saklı, gizli.
me’kul. Yenmiş, yenilmiş.
me’kulat. Yiyecekler, yenen şeyler.
melab. Oyun, oyuncak.
melabegah. Oyun oynanan yer.
melahat. Yüz güzelliği, güzellik, şirinlik.
melahim. Melhameler, kanlı savaşlar, şiddetli çarpışmalar.
melaib. Oyun yerleri. Oyunlar, oyuncaklar.
melaik. Melekler, melaike.
melaike. Melekler.
melaike-misal. Melekler gibi.
melaiketullah. Allah tarafından yaratılmış ve onun kulları olan melekler.
melal. Hüzün, keder, gam, can sıkıntısı, bezginlik, bıkkınlık, usanç.
melamet. Kınama, yerme, ayıplama, serzeniş. Nefsi sürekli kınamayı düstur edinen meşrep, anlayış.
melami. Melamilik tarikatından olan kimse.
Melamilik. Kendini kınamayı düstur edinen, sevaplarını saklayıp günahkar biri gibi görünmeyi önemseyen bir tarikat.
melanet. Melunluk, lanetli olma durumu. Lanete layık olan özellik, durum, davranış.
melankoli. Hüzünlü, üzüntülü, gam dolu ruh hali. Kara sevda, malihülya.
melbes. Giyilecek nesne, giysi, elbise, libas.
melbusat. Giyecekler, elbiseler.
melce. İltica edilen yani sığınılan yer ya da kimse, sığınak.
mele. Topluluk. Bir topluluğun ileri gelenleri, elitleri, uluları.
meleiala. Yüce topluluk, ileri gelen melekler cemaati.
melek. Nur unsurundan yaratılmış normal gözle görülemeyen varlık. Makamı sabittir. İlahi emirlere itaat eder, daima hayır işler, vazifesini yapar. Kötülük yapmaya kabiliyeti yoktur.
melekat. Melekeler, yetiler, beceriler.
meleke. Zihnin anlama, kavrama, hatırlama ve benzeri özellikleri. Tekrar tekrar yapmaktan dolayı kazanılan beceri, hüner. Nefse yerleşen nitelik, yatkınlık.
meleki. Melekle ilgili, melek gibi.
melekiyet. Melek olma durumu, meleklik.
meleksima. Melek yüzlü.
melekut. Pek büyük, uçsuz bucaksız. Malikiyet, hükümranlık, saltanat, azamet. Meleklere özgü alem. Varlıkların ilahi isimlere bakan iç yüzü.
melekuti. Melekutla ilgili.
melekutiyet. Melekut olma durumu.
melekülmevt. Ölüm meleği, can almakla görevli melek, Azrail aleyhisselam.
melez. Irkı karışık olan, iki ayrı ırkın ortak sonucu olan, kırma, katışık.
melfuf. Paketlenen, sarılıp sarmalanan. Ekte gönderilen, ekli, ilişik.
melfufat. Melfuf olan şeyler. Eklenen, iliştirilen yazılar.
melfufen. Ekli bir biçimde, eklenerek, iliştirilerek.
melfuz. Lafza dökülmüş, telaffuz edilmiş, söz haline getirilmiş, söylenmiş.
melhame. Kanlı savaş, şiddetli muharebe.
melhuz. Mülahaza edilen, ihtimal dahilinde görülen, düşünülen, beklenen.
melih. Güzel, şirin, sevimli.
melik. Hükümdar, saltanat sahibi. Hem malik hem de emir ve kudret sahibi. ‘Tüm varlıkların yegane maliki, hakimi, hükümranı’ manasında ilahi isim.
melike. Kadın hükümdar.
melil. Melûl, melalli, mahzun, üzgün, bıkkın, bezgin.
melisa. Melissa, oğul otu.
mellah. Denizci, gemici, kaptan.
melodi. Hoşa giden ses dizisi, ezgi, nağme.
melodram. Şarkılı konuşma. Müzikli dram.
melsuk. Yapıştırılmış, yapışmış, bitişik.
meluf. Kendisiyle ülfet edilen, alışılmış. Ülfet eden, alışan, alışkın.
melul. Mahzun, üzgün, kederli. Usanmış, bezgin, bıkkın.
melun. Lanetlenmiş, lanetli, rahmetten yoksun bırakılmış kimse.
melunane. Melun biri gibi.
melune. Melun, lanetli kadın.
melzum. Lüzumlu, lazım olan. Birbirini gerektiren, birbirinden ayrılması mümkün olmayan.
memalik. Memleketler, ülkeler.
memalik. Memlukler, köleler.
memat. Ölüm, mevt.
memdud. Uzatılmış, uzanmış, uzun.
memduh. Medhedilmiş, övülmüş. Methe değer, övgüye layık.
memer. Geçip gidilecek yer, geçit, yol.
memlu. Dolmuş, dolu.
memluk. Birinin mülkü olan şey. Köle, bende.
memlukiyet. Memluk olma durumu, kölelik.
memnu. Menedilmiş, yasaklanmış, yasak.
memnun. İyilik görüp sevinen, hoşnut, razı.
memnunane. Memnun bir halde.
memnuniyet. Memnun olma durumu.
memsuh. Meshedilmiş, çirkinleştirilmiş, sureti çirkin hale getirilmiş.
me’mul. Umulan, emel hissiyle gelmesi ya da olması beklenen.
me’mum. Bir imama uyanlar.
memun. Emin, emniyetli, güvenli, korkusuz.
Memun. Felsefe kitaplarını tercüme ettirmesiyle meşhur Abbasi hükümdarı.
memur. Emir altında olan, emredileni yapan. Maaş mukabilinde devlete hizmet eden.
memurin. Memurlar.
memuriyet. Memur olma durumu.
memzuc. Mezcedilmiş, mezcolmuş, birbirine karıştırılmış, karışık.
men. ‘Kim?’ sorusu. İyilik etme, ihsan.
men’. Yasaklama, yasak etme, mani olma.
menabi. Menbalar, kaynaklar.
menafi. Menfaatler, fayda verici şeyler, yararlar.
menafiz. Menfezler, delikler, gözenekler.
menahi. Nehyedilenler, yasaklananlar.
menahic. Minhaclar, yollar. Yöntemler, usuller, gidişat.
menakıb. Menkıbeler, hayat hikayeleri, özellikle önemli kişilerle ilgili öyküler.
menam. Uyku. Rüya.
menamen. Uykudayken. Rüyada.
menar. Işık tutucu. Minare. Nişan, işaret, alamet.
menare. Minare.
menasık. İbadet yerleri. Hacda sırasıyla yapılması gereken ibadetler.
menatık. Mıntıkalar, bölgeler.
menazır. Manzaralar, görünüşler.
menazil. Menziller, inilen yerler, inme yerleri, konaklar.
menba. Memba, kaynak.
menbit. Bitme yeri, otlu yer.
mence. Necat yeri, kurtuluş yeri.
mendebur. Hayırsız, işe yaramaz, aksi, pis.
mendirek. Yapay liman, küçük iskele.
mendub. Mendup, hakkında kesin bir emir bubunmamakla birlikte dine uygun olması sebebiyle beğenilen, dince kabul edilen güzel amel, davranış.
mendubiyet. Mendup olma durumu.
menecer. Sanatçıların, sporcuların, kurumların etkinliklerini düzenleyen, bu alandaki teknik meseleleri halleden yönetici, menajer.
menend. Eş, benzer, misil, denk.
meneviş. Bazı nesneler üstünde görülen renk dalgalanmaları.
menfa. Nefiy yeri, sürgün yeri.
menfaat. Fayda, yarar, çıkar.
menfaatdar. Menfaatli.
menfaatperest. Menfaatine taparcasına düşkün olan, yalnız kendi çıkarını düşünen.
menfez. Delik, yarık, gözenek.
menfi. Negatif, olumsuz. Her şeyi olumsuz yönden ele alan. Nefyedilmiş, sürgüne gönderilmiş, sürgün.
menfur. Nefret edilen, nefret uyandıran, tiksinilen, sevilmeyen.
menhi. Nehyedilen, yasaklanan, yasak.
menhiyat. Nehyedilenler, yasaklananlar, yasak şeyler.
menhus. Uğursuz, melun, meşum.
menhuse. Uğursuz kadın.
menimuhakeme. Yargılamayı durdurma.
meni. Dölsuyu, üremenin başlangıcını oluşturan sıvı.
menkıbe. Hayat hikayesi, anekdot. Örnek alınacak kişilerin hayatlarından kesitler sunan öykü.
menkuha. Nikahlı kadın, karı, eş.
menkul. Nakledilen, taşınan. Başka yer ve zamandan taşınıp anlatılan söz.
menkulat. Taşınanlar, nakledilenler.
menkur. İnkar edilen.
menkus. Tersine çevrilmiş, ters dönmüş.
menkuş. Nakışlanmış, üzerine süslemeler yapılmış, nakışlı.
menkuz. Nakzedilmiş, bozulmuş.
menn. Minnet etme, iyilik yapma, ihsanda bulunma.
Mennan. ‘Kullarına bol nimet ve ihsanlarda bulunan’ manasında ilahi isim.
menopoz. Kadında adet döneminin tamamen son bulması, gebe kalma ihtimalinin sona ermesi.
mensub. Mensup, intisap etmiş, nispetli, bir dine, mezhebe, görüşe, kişiye, yere bağlanmış, ilgili, ilişkili.
mensubat. Mensuplar, bağlılar, ilgililer.
mensubin. Mensup olanlar, ilgililer, ilişkide olanlar.
mensubiyet. Bir kişiye ya da yere mensup olma durumu, bağlılık, ilişkili oluş.
mensuc. Nescedilmiş, dokunmuş, dokuma yoluyla üretilmiş.
mensucat. Nescedilen, dokunan şeyler. Dokuma işi, tekstil.
mensuh. Neshedilmiş, hükmü kaldırılmış, geçersiz kılınmış.
mensur. Nesir biçiminde yazılmış, düzyazı biçiminde olan.
mensus. Ayet ve Hadis gibi kesin delillerle tesbit edilmiş olan.
menşe. Bir şeyin neşet ettiği yer, çıkıp meydana gelme yeri, kaynak.
menşur. Neşredilmiş, yayılmış, dağıtılmış, duyurulmuş. Padişahın önemli makamlara atama fermanı. Bayrak, sancak.
menus. Kendisine ünsiyet edilmiş, alışılmış. İnsana alışan, alışmış, alışık.
menut. Nitelenmiş, tanımlanmış.
menvi. Niyet edilen, niyetine girilen. Maksat, gaye, amaç.
menzil. Nüzul yeri, inilen yer, konaklama yeri. İki konak arası mesafe.
menzilgah. İnme yeri, oturulan yer.
menzilnişin. Bir menzilde oturan, bir yere yerleşmiş, konaklayan.
mera. Hayvan otlatılan yer, otlak.
merak. Bir şey aslını öğrenme arzusu. Bir şeyi bilme ve yapma hevesi. Heves, düşkünlük. Kaygı, tasa, kuruntu.
merakaver. Merak uyandırıcı.
merakib. Binekler, binilen şeyler.
merakiz. Merkezler, orta noktalar.
meram. Maksat, niyet, istek.
merasim. Tören. Belli kurallara göre yapılan resmi tören.
meratib. Mertebeler, rütbeler, dereceler.
meraya. Aynalar.
merbut. Rabıtalı, irtibatlı, bağlanmış, bağlı.
merbutiyet. Merbut olma durumu, bağlılık.
merc. Karışıklık.
mercan. Denizden elde edilen bir süs maddesi.
merci. Rücu edilecek, dönülecek yer. Bir iş için başvurulacak makam, müracaat yeri.
merciiyet. Merci olma, müracaat yeri olma durumu.
mercu. Ümit edilen, reca konusu olan, umulan.
mercuh. Başkası kendisine tercih edilmiş olan, tercih edilmeyen.
merd. Mert, adam, sözünün eri kişi, yiğit.
merdan. Mertler, mert kimseler, adamlar, yiğitler.
merdane. Mert birine yakışır biçimde, mertçe.
merdud. Merdut, reddedilmiş, geri çevrilmiş.
merdüm. İnsan, adam.
merdümgiriz. İnsanlardan kaçan, insanlar arasında bulunmaktan sıkılan, yalnızlığı seven.
merdümgirizane. Merdümgiriz biri gibi.
meret. Kötü, azgın, sıkıntı verici.
merfu. Refedilmiş, yükseltilmiş, kaldırılmış.
mergub. Mergup, rağbet edilen, istenilen, arzu edilen.
merhaba. ‘Rahat olun, hoş geldiniz, iyi günler, günaydın, selam’ anlamında bir selamlaşma sözü. Terimin orijinali ‘genişlik, bolluk, rahatlık’ gibi manalara gelen Arapça ‘merhaben’ kelimesidir.
merhale. İki menzil arası mesafe. Kademe, aşama, derece, basamak. Devre, dönem. Menzil, konak, yer.
merhamet. İhtiyacı olanlara kalben acıma ile birlikte acımanın gerekleri olan koruma, esirgeme, yardım etme arzularını da içine alan geniş bir kavram.
merhameten. Merhamet göstererek.
merhametkar. Merhametli.
merhametkarane. Merhametli birine yakışır biçimde.
merhem. Deri üzerine sürülerek kullanılan ilaçların ortak adı.
merhum. Rahmete ermiş kimse. Hakkın rahmetine kavuşmuş mümin erkek. Bu tabir ölmüş bir Müslümandan söz edilirken söylenir. Müslüman olmayan ölüler hakkında ‘vefat etmiş’ manasında ‘müteveffa’ tabiri kullanılır.
merhume. Merhum kelimesinin dişili. Ölüp rahmetli olmuş Müslüman kadın.
merhun. Rehin edilmiş, rehin bırakılmış, garanti olarak verilmiş. Bağlanmış.
meri. Görünür olan, görülebilen.
meri. Yürürlükte olan, hükmü geçerli.
merid. Hakka karşı direnen, inat eden, serkeş, azgın.
meridyen. Boylam, ekvatoru dikine kesen hayali çizgilerin her biri.
Merih. Bir gezegen ismi, Mars.
meriyet. Yürürlükte bulunma durumu. Görünür olma durumu.
merkad. Yatıp uyuma yeri. Mezar, kabir, makber.
merkeb. Binek, binilen şey. Merkep, eşek.
merkez. Bir yerin ya da şeyin orta noktası, ortadaki yer. Yönetim yeri.
merkezi. Merkezde olan, merkezle ilgili.
merkeziyet. Merkez olma durumu.
merkub. Üzerine binilen binek, binilen canlı ya da cansız vasıta.
merkuz. Dikilmiş, saplanmış.
mermi. Ateşli silahlarla atılan delici veya patlayıcı madde, kurşun, gülle.
mermuz. Remizli, dolaylı yoldan anlatılan, üstü kapalı biçimde ifade edilen.
merre. Bir kez, bir defa.
mersiye. Ölen birinin güzel niteliklerini sayıp dökerek ağlama. Bu maksatla yazılan şiir, yazı.
mert. Adam. Sözünün eri olan kimse, üstün karakterli, güvenilir kişi, yiğit.
mertebe. Rütbe, basamak, derece.
Merve. Kabe civarında mübarek bir tepe.
mervi. Rivayet edilen, nakledilerek anlatılan.
merzuk. Kendisine rızık verilmiş, rızıklanmış.
merzukiyet. Merzuk olma durumu.
mesa. Sabah akşam, her vakit.
mesabe. Derece, değer, ölçü, kerte.
mesabih. Misbahlar, lambalar.
mesacid. Mescitler, namaz kılınan yerler.
mesafe. Uzaklık, ara, iki nokta arası uzunluk.
mesağ. Müsaade, izin, ruhsat, cevaz.
mesaha. Yüz ölçümü. Bir yerin yüzeyinin ölçülmesi.
mesahif. Mushaflar, sayfalara yazılı Kuran’lar.
mesai. Sayetmeler, çalışmalar, emekler, çabalar. İş zamanı.
mesaib. Musibetler, insana isabet eden belalar, felaketler.
mesail. Meseleler. Konular, sorunlar.
mesaj. Gönderilen veya alınan haber, bilgi, yazı. Birine ya da birilerine bildirilmek, verilmek istenen ana düşünce.
mesak. Sevkedilen yer, gönderilme yeri.
mesakin. Meskenler, evler, oturulan yerler.
mesakin. Miskinler, hiç malı olmayan fakirler, yoksullar.
mesalih. Düzeltici ve iyileştirici şeyler, maslahatlar, faydalar.
mesalik. Meslekler. Benimsenen ekoller, gidilen yollar.
mesamat. Gözenekler, delikler.
mesame. Gözenek, delik.
mesane. İdrar kesesi, sidik torbası.
mesani. İkili şeyler, ikililer. İkilenen, tekrarlanan şeyler, ikilemeler.
mesanid. Mesnetler, dayanaklar.
mesar. Meserretler, sürurlar, sevinçler.
mesavi. Kötülükler, çirkinlikler, seyyieler.
mesbuk. Sabık olan, daha önce geçmiş, geride kalmış, sebkat etmiş.
mescid. Mescit, secde edilen yer. Müslümanların cemaat halinde namaz kıldıkları mabet. Büyük mescitlere cami denir.
Mescidiaksa. Mukaddes mescut, Kudüs şehrinde bulunan kutsal mabet.
Mescidiharam. Mekke’de bulunan mescit, Kabe. Hürmete layık olması ve Müslüman olmayanlara yasaklanması ın girmesinin yasak olması sebebiyle ‘haram’ diye sıfatlandırılmıştır.
mesel. Misal, örnek, numune. İbret verici söz, atasözü. İbret alınması için anlatılan küçük hikaye.
mesela. Misal olarak, örnek olarak, söz gelişi.
mesele. Düşünülecek husus, konu. Halli zor olan konu veya iş. Problem, sorun. Mantık terimi olarak ‘mesele’ kesin delille bilinen husus demektir.
meserret. Sürur, sevinç, şenlik.
meserretbahş. Sevinç veren, şenlik bağışlayan.
mesh. Dokunma, el sürme, sıvazlama. Bir şeyi silme, biçimini bozma.
meshur. Sihirlenmiş, büyülenmiş. Büyülenmiş gibi etki altında kalmış, tutkun.
mesih. Mesheden. ‘Silen, bozan’ manasında deccalın bir adı.
mesih. Olumlu manada İsa aleyhisselamın ismi, lakabı. Musa aleyhisselamın kanunlarındaki bazı katı hükümleri kaldırması ya da yumuşatması sebebiyle İsa aleyhisselama ‘Mesih’ denmiş.
mesihi. Mesihle ilgili.
mesil. Benzer, gibi.
mesil. İsal yolu, isale hattı, kanal, su yolu, suyun aktığı yatak.
mesire. Seyir mekanı, gezinti yeri.
mesiregah. Seyir ve gezinti yeri.
meskat. Sukut yeri, düşülen yer.
meskatıre’s. Başın düştüğü yer, bir kimsenin doğum yeri.
mesken. İskan için kullanılan mekan, ikamet edilen, oturulan yer, ev.
meskenet. Miskinlik, yoksulluk, âcizlik.
meskun. İskan için kullanılan mekan, oturulan yer. Yurt edinilmiş yer.
meslek. Bir kimsenin kendi yapısına uygun bulup süluk ettiği, yürüdüğü, gittiği yol, aklen, kalben, amelen yürünen yol. İş kolu, geçim yolu.
mesmu. İşitilmiş, duyulmuş.
mesmuat. İşitilenler.
mesmum. Zehirlenmiş.
mesned. Mesnet, dayanak, destek.
mesnevi. Her beytinin mısraları kendi arasında kafiyeli bir şiir türü. Bu nazım biçimiyle üretilmiş eser.
mesnun. Eskiden beri süregelen, alışılmış. Peygamberimizin sünneti olan hal, tavır, davranış, hareket.
mesruk. Hırsız tarafından çalınmış, sirkat edilmiş.
mesrur. Sürurlu, sevinçli, memnun, mutlu.
mesrurane. Mesrur bir biçimde, sevinç duyarak.
mesruriyet. Mesrur olma durumu.
mess. Temas etme, dokunma, değme.
mest. Hazla kendinden geçen, esrime halinde olan.
mest. İnce ve su geçirmez malzemeden yapılan, çorap gibi ayakkabının içine giyilen, abdest alırken meshedilmesi ayakları yıkamak anlamına gelen ayak giysisi.
mestane. Mestolmuş birine yakışır biçimde, kendinden geçmişçesine.
mestî. Mestle ilgili, meste ilişkin, mest.
mestur. Setredilmiş, örtülmüş, örtülü.
mestur. Mastur, satır satır yazılmış, çizilmiş.
mesture. Tesettürlü hanım, örtülü kadın.
mesturiyet. Mestur olma durumu.
mesud. Mesut, saadetli, mutlu.
mesudane. Mutlu bir biçimde.
mesudiyet. Mutlu olma durumu.
mesudiyetkarane. Mutlu olan biri gibi.
mesul. Yapıp ettikleri yüzünden hesap vermeye mecbur olan, sorumluluk yüklenen, sorumlu.
mesuliyet. Mesul olma durumu, sorumluluk.
me’sur. Tesirli, etkili.
mesva. Mesken, ev, konak.
meşagil. İnsanı meşgul eden şeyler, meşgaleler, meşguliyetler, uğraşlar.
meşahir. Meşhurlar, ünlüler, tanınmış kimseler.
meşahir. Meşherler, teşhir yerleri, sergiler.
meşaiyyun. Gezimciler. Gezerek felsefe yaptıkları için bir kısım filozoflara bu ad verilmiş. Aristo’dan etkilenen ve yalnız akıl ile gerçekleri arayan bir felsefe ekolünün mensupları.
meşakk. Zorluklar, sıkıntılar.
meşakkat. Zorluk, sıkıntı.
meşale. Bir ucunda ateş yanan sopa, ucu alevli aydınlatma aracı.
meşalkeş. Meşale taşıyan. Mecazen ‘yol gösterici, aydınlatıcı, rehber, önder’ manasında kullanılır.
meşarib. Meşrepler, gidişatlar, hareket biçimleri.
meşayih. Şeyhler, pirler, tarikat öncüleri.
meşbu. İyice dolmuş, dopdolu, doymuş, doygun.
meşcere. Bol ağaçlı yer, ağaçlık.
meşegah. Meşelik, meşe ağaçlarıyla kaplı yer.
meşeme. Uğursuz, fena, kötü.
meşgale. Meşgul olunan şey, iş, uğraş.
meşgul. Bir şeyle uğraşan, iş üstünde olan, iş yapan.
meşguliyet. Meşgul olma durumu.
meşhed. Bir kemsenin şehit olduğu yer. Şehidin gömülü olduğu yer.
meşher. Teşhir yeri, serip gösterme yeri, sergi, fuar.
meşhud. Müşahade edilen, şahit olunan, görülen, gözlemlenen.
meşhudat. Müşahede edilenler, şahit olunanlar, görülenler, gözlemlenenler.
meşhudiyet. Meşhud olma durumu.
meşhun. Doldurulmuş, dopdolu, dolu.
meşhur. Şöhretli, ünlü, tanınmış.
meşid. Harçla yapılmış sağlam bina.
meşiet. Meşiyet, dileme, arzu, istek.
Meşihat. Osmanlı Devleti zamanında din işleri merkezi, şeyhülislamlık makamı, kurumu, yeri.
meşk. İdman, alıştırma, talim. Hocanın talebeye tekrar ederek öğrenmesi için gösterdiği örnek yazı, eser.
meşketmek. Hocası tarafından verilen bir eseri, yazıyı, konuyu öğrencinin kendi kendine sürekli tekrar etmesi.
meşkuk. Hakkında şek edilen, kuşku duyulan, şüphe uyandıran, şüpheli.
meşkur. Teşekküre ve şükre layık olan, kendisine şükredilen.
meşmeşiye. Maddi gözle görülemeyen, ermişler tarafından sözü edilen misali bir alem.
meşreb. Meşrep, davranış biçimi, yaşayış tarzı, gidiş, usul, yol. Bir kimsenin yaratılışında bulunan kendine özgü nitelik, karakter, huy.
meşreben. Meşrep bakımından, gidişçe.
meşrık. Maşrık, doğu, güneşin doğma yeri ve yönü.
meşru. Dince yasaklanmayan, şeriata, kanuna, yasaya uygun olan.
meşrubat. İçilecek şeyler, içecekler.
meşruh. Şerh edilmiş, açıklanmış.
meşruhat. Şerh yazıları, açıklamalar.
meşruiyet. Meşru olma durumu, dine, kanuna, şeriata uygunluk.
meşrut. Şarta bağlı olan, şartlı, koşullu.
meşruta. Meşrut kelimesinin dişili, şarta bağlanmış.
meşruti. Meşrutiyetle ilgili.
meşrutiyet. Devletin bir hükümdarın başkanlığı altında bakanlar kurulu ve millet meclisi tarafından idare edildiği yönetim biçimi. Osmanlıların son zamanlarında uygulanan rejim.
meşrutiyetperver. Meşrutiyeti benimseyen, seven.
meşşaiyyun. Gezimciler, Aristocular. Kadim Yunan felsefesinin etkisi altında İslam dünyasında gelişen bir felsefenin mensupları.
meşşata. Eskiden gelin başı yapan, gelini süsleyen, düğün yerini bezeyen kadınlara verilen ad, bezekçi.
meşum. Şumlu, uğursuz, meymenetsiz.
meşumane. Uğursuz birine yakışır biçimde.
meşume. Uğursuz kadın.
meş’ur. Şuur alanına girmiş, şuuruna varılmış, fark edilmiş.
meşveret. Bir konu hakkında ilgili kimselerle fikir alışverişi yapma, görüşüp konuşma, bilen kimselere danışma, istişare etme.
meta. Ticaret malı, alınıp satılan değerli mal, sermaye.
metafizik. Fizik ötesi, duyularla algılanamayan alemle alakalı. Bu alanı konu edinen felsefe dalı.
metafor. İstiare, eğretileme. Bir konuyu misalle, temsille anlatma.
metali. Gök cisimlerinin doğduğu yerler.
metalib. Talep edilen şeyler, istenenler.
metamorfoz. Başkalaşım, bir halden başka bir hale geçme, tegayyür.
metanet. Dayanıklılık, dayanma, sağlamlık, sarsılmazlık.
metazori. Zor kullanılarak, zorla.
metbu. Kendisine tabi olunan, uyulan.
metbuiyet. Metbu olma durumu.
metelik. Osmanlılar zamanında çıkarılan ve değeri bir kuruşla yirmi kuruş arasında değişen akçe, para. Günümüzde pek az para manasında kullanılır.
meth. Medih, övme, övgü.
methiye. Bir kimseyi veya bir şeyi methetmek, övmek amacıyla yazılmış yazı.
metin. Elle yazılmış ya da matbaada basılmış yazı, yazı parçası, tekst.
metin. Metanetli, dayanıklı, sarsılmaz, sağlam.
metinane. Metin birine yakışır biçimde.
metod. Metot, usul, bir amaca ulaşmak için tutulan yol, yöntem.
metodik. Bir metodu olan, metotlu.
metodoloji. Mantık ilminin metotları inceleyen dalı, yöntem bilimi, usul ilmi, usuliyat.
metres. Bir erkekle nikâhsız yaşayan kadın.
metropol. Bir ülkede öbür şehirlere oranla ekonomi, nüfus ve kültür bakımından daha gelişmiş olan şehir.
metruk. Terk edilmiş, bırakılıp gidilmiş.
metrukat. Terk edilenler. Ölmüş bir kimsenin geride bıraktığı mallar, eşyalar.
Metta. Hazreti Yunus aleyhisselamın annesi.
meunet. Bir kimsenin ölmeyecek kadar yiyip içeceği.
me’va. Varılacak yer, mekan, yurt, mesken. Cennetlerden biri.
mevacid. Vecit halleri, coşku dolu durumlar.
mevad. Maddeler. Hususlar, konular, meseleler.
mevahib. Mevhibeler, karşılıksız verilen şeyler, hediyeler.
mevakıf. Mevkıflar, duracak yerler, duraklar.
mevaki. Mevkiler, yerler.
mevali. Osmanlılar zamanında üst düzey bilginler, mollalar. Özgür bırakılmış köleler, azatlılar.
mevalid. Mevlidler, doğmalar, üremeler.
mevalid. Yeryüzünün ürünleri, yaratıklar.
mevalidiselase. Madenler, bitkiler ve hayvanlar olmak üzere yeryüzünün üç ürünü.
Mevamit. Eski kutsal kitaplarda Peygamberimizin bir ismi.
mevani. Maniler, engeller.
mevasim. Mevsimler.
mevat. Hayatsız şeyler, cansız varlıklar, ölüler.
mevazin. Mizanlar, tartılar, teraziler.
mevc. Dalga. Titreşim.
mevce. Dalga.
mevcud. Mevcut, vücuda gelmiş, var olan, bulunan.
mevcudat. Mevcutlar, varlıklar, yaratılan şeylerin tamamı.
mevcudiyet. Mevcut olma durumu, varlık.
mevduat. Geri alınmak üzere bırakılan şeyler, emanetler. Bir bankaya faiz almak üzere yatırılan paralar.
meveddet. Dostluk, sevme, sevgi.
mevetan. Canı olmayan nesneler.
mevfur. Tam, çok, bol.
mevhibe. Bir sebep olmaksızın verilen, hibe edilen, bağış olarak verilen, bağış, hediye.
mevhube. Mevhub, bir karşılık alınmaksızın verilmiş şey, hibe, ihsan, bağış.
mevhum. Vehmedilen, vehimde olan, kuruntuya dayanan, olmayıp da var gibi düşünülen.
mevhumat. İnsanın vehminde bulunan şeyler, kuruntu ürünleri, uydurmalar.
mev’id. Söz verme, vaat. Verilmiş sözün yerine getirildiği ya da getirileceği yer ve zaman.
meviza. Mevize, kalbi yumuşatan nasihat, insana tesir eden ve nefsi düzelten söz, konuşma, öğüt.
mevkıf. Duracak yer, durak.
mevki. Bir olayın vaki olduğu yer. Makam, rütbe. Durum, vaziyet. Tek başına söylenince sadece ‘yer’ manası anlaşılır.
mevkib. Binekli veya yaya giden kafile, topluluk.
mevkuf. Tutulan, durdurulan. Tutuklu, alıkonmuş. Vakfedilmiş. Meydana gelmesi bir başka şeye bağlı olan.
mevkufen. Tutularak, durdurularak, tutuklu olarak.
mevkufiyet. Mevkuf olma durumu, tutukluluk.
mevkute. Vakitli, vakti belli olan. Periyodik, süreli süreli yayın.
mevla. Efendi, sahip, terbiye edici. ‘Kainatın ve içindekilerin hakiki sahibi, maliki, efendisi’ manasında Allah.
mevlana. Efendimiz, sahibimiz.
mevlevi. Mevlevilik tarikatından olan kimse.
Mevlevilik. Hazreti Mevlana’ya dayandırılan tarikat.
mevlevimisal. Mevlevi gibi.
mevlevivari. Yürüyerek ve dönerek zikreden mevleviler gibi.
mevlid. Doğma, doğuş. Peygamber Efendimizin doğduğu geceye verilen ad, bu münasebetle yazılan ve okunan şiir.
mevlud. Doğmuş, dünyaya gelmiş. Yeni doğmuş çocuk. Mevlid kelimesinin halk dilinde söylenişi.
mevrid. Varılan yer, kavuşma yeri.
mevrus. Miras yoluyla gelen, miras olarak verilen veya alınan şey.
mevrusat. Miras yoluyla gelenler.
mevsuf. Tavsif edilmiş, vasıflandırılmış, nitelenmiş, nitelenen.
mevsuk. Bir vesikaya dayanan, belgeli, sahih, doğru, gerçek, sağlam.
mevsukan. Belgeli bir biçimde, şüphesiz.
mevsul. Kavuşmuş, ulaşmış.
mevt. Ölüm.
mevta. Ölmüş kimse. Meyyitler, ölüler.
mevt-alud. Ölümle karışık.
mevti. Ölümle ilgili.
mev’ud. Vadedilmiş, söz verilmiş. Vakti belirlenmiş, vakitli, vadeli.
mevzi. Bir şey konulacak yer, konum, mahal, yer.
mevzu. Ele alınan konu, sözü edilen mesele.
mevzu. Bir yere koyma, vazetme. Uydurulmuş, uydurma, düzme.
mevzuat. Yürürlükte olan kanunlar, yasalar, kurallar. Ele alınan konular, hususlar.
mevzubahs. Mevzuubahis, söz konusu olan, hakkında konuşulan mesele.
mevzun. Tartılmış, ağırlığı ölçülmüş, vezinli, ölçülü. Biçimli, orantılı, düzgün.
mevzunen. Mevzun olarak, vezinli, ölçülü, biçimli, tartılı şekilde.
mevzuniyet. Mevzun olma durumu, tartılı, ölçülü, biçimli oluş.
mey. Mey, şarap, içki. Mecazen feyiz ve ilim manasında kullanılır.
meyadin. Meydanlar, alanlar.
meyan. Bir şeyin ortası, orta, ara.
meydan. Düz saha, üzeri boş alan.
meyelan. Meyiller, eğilimler, bir tarafa yönelmek için duyulan istekler.
meyhane. Mey evi, şarap içilen yer.
meyil. Eğilme, eğilim, yönelim. Bir kimse ya da şeye duyulan sevgi, arzu, istek.
meyl. Meyil, eğilim, yönelim.
meymenet. Uğurlu oluş, kutluluk, bereket.
meymun. Meymenetli, uğurlu, kutlu, bereketli.
meysir. Kumar.
meysur. Kolaylaştırılmış, kolay kılınmış, kolay.
meyus. Ümitsiz, ümidi kesilmiş, yeise düşmüş.
meyusane. Meyus bir biçimde, ümitsizce.
meyusiyet. Meyus olma durumu, ümitsizlik.
meyvedar. Meyve veren, meyveli.
meyyal. Meyilli, eğilimli, istekli. Eğik, eğimli.
meyyit. Ölmüş insan, ölü.
meyyite. Ölmüş kadın.
mezad. Mezat, artırmalı satış.
mezahib. Mezhepler, dinde yorum farkından doğan yollar.
mezahim. Zahmetler, zorluklar, sıkıntılar, güçlükler.
mezahir. Görünme yerleri, zuhur alanları. Ortaya çıkmış, zuhur etmiş şeyler, varlıklar. Mezherler, çiçekli yerler.
mezak. Zevk alma, lezzet duyma, lezzet, tat.
mezalim. Zulümler, haksızlıklar, eziyetler, işkenceler.
Mezamir. Mezmurlar, Davud aleyhisselama inen Zebur adlı kitabın bölümleri.
mezar. Ziyaret edilen yer. Ziyaret edilmesi sebebiyle ölü gömülen yere de mezar denir. Kabir, makber.
mezaristan. Mezarlık, kabristan.
mezaya. Meziyetler, üstün vasıflar, güzel nitelikler.
mezbaha. Hayvan boğazlanan yer, kanara.
mezbele. Süprüntü dökülen yer, süprüntülük, çöplük.
mezbuhane. Boğazlanır gibi, boğazlanıyormuşçasına.
mezbur. Yukarıda sözü edilen, anılan.
mezc. İki veya daha fazla şeyi katıp karıştırma.
mezci. Katma ve karıştırmakla ilgili.
Mezdekilik. Mezdek tarafından Beşinci Yüzyılda İran’da kurulan batıl din. Zerdüşt dininin devamıdır. Malların ve kadınların ortaklaşa kullanılması gerektiğini söyler.
meze. İçki içilirken yanı sıra atıştırılan şeyler. Tat, çeşni, çerez. Mizah, alay.
mezellet. Zelil olma, alçalma, zelillik, aşağılık, bayağılık.
mezheb. Mezhep, gidilen yol. Dinin esaslarında aynı olmakla birlikte ayrıntılarında farklılık gösteren kollar. Benimsenen görüş, tutulan yol.
mezhebi. Mezheple ilgili, dinde gidilen yola ilişkin.
mezher. Çiçek bahçesi, çiçeklik.
mezhere. Çiçeklik, çiçekli yer.
mezid. Ziyade etme, artırma.
meziyat. Meziyetler, üstün ve güzel nitelikler.
meziyet. Üstün ve güzel nitelik, beğenilen özellik.
meziyyat. Meziyat, meziyetler, üstün özellikler.
mezkur. Zikredilen, anılan, daha önce söylenmiş olan.
mezmum. Zemmedilmiş, yerilmiş, kötülenmiş, kötü.
mezraa. Mezra, ziraat yapılan yer, ekin yeri, tarla.
mezruat. Zeredilenler, ekilenler, ekinler.
mezun. İzinli, yetkili. Bir okulu bitirmiş.
mezuniyet. Mezun olma durumu.
mezura. Genellikle muşambadan yapılan bir buçuk metre uzunluğundaki şerit metre.
mezür. Ölçü. Mezura.
mıh. Büyükçe çivi.
mıknatıs. Bazı metalleri kendine çekme özelliği olan madde.
mıknatısiyet. Mıknatıs olma özelliği, çekicilik.
mıncıklamak. Üst üste elleyip durmak, elle sıkıp sıkıp bırakmak.
mıntıka. Kendine özgü özellikleri bulunan kara parçası, bölge.
mıntıkat. Mıntıkalar, bölgeler.
mısdak. Bir şeyin doğru olup olmadığını ölçmeye yarayan şey, kıstas, kriter, ölçüt, ilke.
mısfat. Süzgeç.
mısra. Şiirin her bir satırı.
mıstar. Düzgün yazı yazmak için kullanılan alet, cetvel.
mıymıntı. Çok yavaş ve ağır davranan, aşırı tembel, mızmız, pısırık.
mızıkçı. Uydurma bahanelerle bir oyunu, bir işi bırakan, oyun bozan.
mızmız. Her şeyde kusur arayan, her şeyi önemsiz ayrıntılarına kadar kurcalayıp can sıkan.
mızrak. Eski zaman savaşlarında kullanılan bir savaş aleti.
mızrap. Telli sazları çalmaya yarayan küçük alet.
miad. Miat, belli bir süre. Bir işin yapılması için belirlenen, tanınan süre. Söz verilen zaman ya da yer. Kullanma ya da yıpranma süresi.
midad. Yazı mürekkebi.
midevi. Mideyle ilgili, mide hakkında.
midilli. Küçük boylu bir at cinsi.
miftah. Fethedici, açıcı alet, anahtar.
migren. Yarım baş ağrısı.
mihad. Yatak, döşek.
mihal. Kuvvet. Azap.
mihaniki. Hiç düşünmeden makine gibi yapılan hareket, mekanik.
mihanikiyet. Mekanik olma durumu.
mihek. Küçük çivi.
mihenk. Altının ayarını anlamaya yarayan taş, denek taşı. İyiyi kötüyü ayıran şey, kıstas, ölçüt, kriter.
mihman. Misafir, konuk.
mihmandar. Misafir kabul eden, misafiri olan kimse. Misafirlerle ilgilenen görevli.
mihnet. Zahmet, meşakkat, zorluk. Üzüntü, dert, elem, keder, gam. Bela, musibet, afet.
mihr. Güneş. Sevgi. Mehir.
mihrab. Mihrap, camilerde imamın namaz kıldırdığı yer.
mihrak. Odak, mercekten gelen ışınların toplanma noktası. Düşünceleri aynı olan kimselerin birleştikleri nokta, merkez, odak.
mihriban. Muhabbetli, şefkatli, dost.
mihrican. Sonbahar, güz. Eski İranlıların kutladıkları bir bayram.
mihver. Tekerlek ve benzeri şeylerin etrafında döndüğü eksen, mil. Üzerinde dönüp dolaşılan önemli nokta, mühim mesele, esas, öz. İki kutup arası çizgi.
Mikail. Dünya işlerini, özellikle rızıkları tanzim etmekle görevli büyük melek, dört büyük melekten biri.
mikat. Bir iş için önceden belirlenen süre, zaman, mekan, yer. Buluşma yeri ve zamanı.
mikdar. Miktar, bir şeyin ölçüsü, sayısı, nicelik durumu. Kıymet, değer, derece.
mikro. Başına getirildiği kelimeye ‘çok küçük’ anlamı katan ön ek.
mikrop. Sadece mikroskopla görülebilen, bir kısmı hastalık sebebi olan küçük canlı.
mikyas. Kıyas aracı, ölçü aleti, kıstas, ölçüt.
mikyasvari. Mikyas gibi, ölçü aletine benzer biçimde.
mil. İğne gibi ince metal.
mil. Sel birikintisi.
milad. Milat, doğum vakti, doğum günü. Miladi takvim başlangıcı kabul edilen gün. Hıristiyanlara göre İsa aleyhisselamın doğum günü.
miladi. Milada dayanan, milada göre. İsa aleyhisselamın doğumunu başlangıç kabul eden takvim.
milel. Milletler, uluslar. Dinler, ümmetler.
milenyum. Bin yıllık zaman dilimine verilen ad.
milis. Sivil ordu, savaş zamanlarında orduya yardım eden halk gücü.
milk. Mülk kelimesinin bazı eski metinlerde kullanılan şekli.
millet. Lügatte ‘takip edilen yol, etrafında birleşilen mana’ diye tanımlanır. Bu yol ya da mana bir din veya felsefe olabilir. Mesela Hıristiyanlar, Yahudiler, müşrikler birer millettir. Sonradan aynı dili konuşanlara da millet denmeye başlandı. Kuran, vahye iman edenlerin tümüne birden ‘İbrahim milleti’ der.
milletdaş. Aynı milletten olan.
milletperver. Milletini seven.
milli. Milletle ilgili, milletin olan, millete mensup, milleti ilgilendiren.
milliyet. Milli olma durumu, milli nitelikleri taşıma. Bir kimsenin mensup olduğu millet.
milliyetçilik. Milletin mutlak ve temel bir değer olduğunu kabul eden anlayış. Milletini sevme, milletine tutkun olma, her zaman milletinin çıkarlarını düşünme, millet menfaatini şahsi menfaatinden bile üstün görme anlayışı, tutumu, inancı. Kimi düşünürlere göre olumlu ve olumsuz olmak üzere iki türü vardır. Kişi, milletini başka milletlerden üstün görüyor, onları ezmeye ve sömürmeye çalışıyorsa olumsuz milliyetçidir. Milletine sevgisi nedeniyle büyük bir çaba göstererek hizmet ediyor ama başka milletleri küçük görmüyor, ezmeye, yutmaya, sömürmeye çalışmıyorsa olumlu milliyetçidir.
milliyetperver. Milletini seven.
mim. Kuran alfabesinin yirmi dördüncü harfi.
mimar. İmar eden, bina tasarlayan kimse.
mimik. Yüz ve el hareketleriyle bir duyguyu, bir düşünceyi anlatma hüneri. Yüz hatlarının değişmesi sonucunda ortaya çıkan yüz ifadeleri.
mimli. Mim harfiyle işaretlenmiş, önemli yerlerine mim harfi konmuş kitap, yazı vesaire. Hakkında kuşku duyulan, dikkat edilmesi gereken kimse.
min. Arapçada ‘den, dan’ manasında kelime.
mina. Mine, cam, billur, sırça, şişe. Kıymetli madenleri kaplamaya yarayan cama benzer tabaka, sır.
Mina. Hacılar tarafından ziyaret edilen kutsal mekanlardan biri.
minarat. Minareler.
minber. Cami ve mescitlerde hutbe okumak için kullanılan yüksek yer. Minber genellikle mihrabın sağ tarafında bulunur. İmam, cuma namazından önce ve bayram namazından sonra buraya çıkar, cemaate hitap eder.
mineral. Nebati veya hayvani olmayan inorganik doğal madde, maden.
minhac. Geniş ve açık yol. Bir kimsenin bir amaca ulaşmak için tuttuğu yol, benimsediği inanç, görüş, anlayış. Meslek, metot, yöntem.
minimal. En küçük, en az, minimum, asgari.
minimum. En küçük, en az, asgari seviyede.
minnet. İyiliğe karşı duyulan şükran hissi, teşekkür. İyilim, ihsan, yardım, bağış. Yapılan iyiliğin yükü altında ezilme, kendini borçlu hissetme. Yapılan iyiliği başa kakma.
minnetdar. Kendisine iyilik edene minnet duyan, kendini borçlu hisseden.
minnetdarane. Minnet duyarcasına, minnet edercesine.
mintarafillah. Allah tarafından.
mintan. Yakasız, uzun kollu bir nevi erkek gömleği.
minval. Tarz, yol, gidiş, biçim, şekil.
minyatür. Kitap, kutu, madalyon ve benzeri nesneleri renkli ve küçük resimlerle süsleme sanatı. Bu yolla yapılan küçük ve renkli resim.
minyon. Ufak tefek, çıtı pıtı.
mir. Bey, amir, emir, baş, başkan.
mira. Hakaret kastıyla tartışarak muhatabını küçük düşürücü sözler söyleme.
mirac. Miraç, merdiven, yükseltici araç. Hazreti Muhammed sallalahu aleyhi ve sellem Efendimizin büyük mucizelerinden birinin adı. Allah azze ve celle, Resulünü bütün mülkünde gezdirmiş, saltanatının azametine şahit yapmıştır.
miraciye. Miracı anlatan eser. Mevlidin miraçla ilgili bölümü.
miracvari. Miraç gibi.
miralay. Eskiden askerlikte bir rütbe, albay.
miras. Ölen kimseden yakınlarına kalan mal, mülk, para.
mirasyedi. Mirasa konan, çalışıp çabalamadan servet sahibi olan kimse. Mal kıymeti bilmeyen, elindekini düşüncesizce harcayan müsrif kişi.
mirat. Ayna, gözgü.
miri. Devlet malı olan, resmi.
mirkat. Mertebe, rütbe, merdiven, basamak.
mirliva. Eskiden askerlikte bir rütbe, tuğgeneral.
mirsad. Rasat yeri, gözetleme yeri, gözlem evi.
mirza. Bey, beyzade, efendi, seyyid.
misafir. Sefer eden, yolculuk yapan, konaklayan, konuk.
misafirhane. Misafir evi, konuk olunan ev.
misafirperver. Misafiri seven, konuksever.
misak. Büyük sözleşme, söz alıp verme, söz alma, antlaşma.
misal. Örnek, numune. Benzer, gibi. Suya, aynaya yansıyan görüntü. Bir alem ismi, insandaki hayal alemine benzeyen bir alem.
misalimusaggar. Küçültülmüş örnek. Kainatın hulasası, özü olan insan.
misali. Misal halinde, hakiki olmayan. Misalle ilgili.
misbah. Lamba, kandil.
misdak. Mısdak, bir şeyin doğru olup olmadığını ölçmeye yarayan şey, kıstas, kriter, ölçüt, ilke.
misfat. Mısfat, süzme aleti, süzgeç.
misil. Eş, benzer, bir şeyin dengi. Bir sayının katı.
misilleme. Bir kimsenin davranışına karşı aynı şekilde karşılık verme.
misillü. Benzer, gibi.
misküanber. Misk ve amber, iki güzel koku maddesi.
misk. Bir nevi güzel koku maddesi.
miskal. Bir ağırlık ölçüsü birimi. Yaklaşık dört buçuk grama tekabül eder.
miskin. Rızkını kazanmaktan aciz kimse, biçare, hiç malı olmayan, fakir olmasına rağmen kimseden bir şey istemeyen, yoksul. Dilimizde tembel, uyuşuk, pısırık, mıymıntı manalarında da kullanılır.
mislen. Misli kadar, benzeri, dengi.
misleyn. İki misil, iki benzer, birbirinin dengi.
misli. Benzeri, eşi, dengi.
misliyet. Benzerlik, eşlik, dengi olma.
mismar. Mıh, çivi, demir kazık.
mistar. Düzgün yazı yazmak veya çizgi çizmek için kullanılan cetvel.
mistik. İçle ilgili, batıni, deruni. Batılıların tasavvuf, tarikat ve velayet gibi kavramlara karşılık olarak kullandıkları terim.
mistisizm. Derunilik, sırrilik, gizemcilik. Hakikate sezgi ve sevgi yoluyla ulaşılabileceğini ileri süren öğretilerin tümünü kapsayan felsefi ve dini terim. Mantık ve muhakeme ile ulaşılamayan bilgilerin gönül gözüyle elde edilebileceğini ileri süren anlayış.
misvak. Kullanılması sünnet olan diş temizleme aleti. Misvak ağacından elde edilen bir dal parçasıdır.
misyon. Önemli vazife, özel görev. Bu görevi üstlenen heyet, kurul, ekip.
misyoner. Bir misyonu yerine getiren, vazifeli, görevli. Hıristiyanlığı yaymakla görevlendirilen kimse, rahip, papaz.
mişar. Onda bir.
mişkat. İçine mum, kandil, lamba konan yer, oyuk, tava.
mişvar. Tavır, davranış, gidiş, tarz, üslup, eda, yürüyüş biçimi.
mit. Eski zamanlardan bahseden efsane, söylence, olağanüstü olaylardan bahseden halk hikayesi. Bir esasa dayanmayan hayal ürünü şey.
miting. Toplumun dikkatini çekmek, taraftar toplamak, bir amaca ulaşmak için genellikle meydanlarda yapılan planlı toplantı.
mitoloji. Mitleri inceleyen bilim dalı. Mit, efsane, söylence kabilinden anlatılan ve çoğu hayal mahsulü olan şeylerin tümüne birden verilen ad.
mitralyöz. Makineli tüfek.
miyan. Meyan, orta, ara.
miyar. Bir şeyin ayarını belirlemede kullanılan ölçü. Özellikle altın, gümüş gibi metallerin ölçütü. Bir kişi, fikir, görüş ve kavramı değerlendirmede esas alınan kıstas, kriter, ilke.
miyop. Uzağı iyi göremeyen.
mizac. Mizaç. Huy, yapı, yaradılış, karakter.
mizah. Komedi, gülmece. Maksadı güldürmek, eğlendirmek, hoşça vakit geçirtmek olan sözlü veya yazılı sanat türü.
mizan. Tartı, terazi, ölçü aleti. Mikyas, ölçü. Kanun, yasa, hak, hukuk, adalet. Mahşer meydanında, hesap gününde amelleri tartacak terazi.
mizancık. Küçük terazi, ölçücük.
mizanpaj. Kitap, dergi, gazete, broşür olarak yayımlanacak yazıların, aralarına resimler, figürler, çizimler de katarak sayfalar biçiminde düzenlenmesi, sayfa tanzimi, düzenlemesi, sayfa düzeni.
mizanpajcı. Sayfa düzenlemesi yapan kimse.
mizansen. Bir oyunu sahneye koymak için yönetmen gözetiminde yapılan her türlü çalışma, sahneleme.
mizanülhararet. Isıyı ölçen alet, termometre.
mizanülhava. Hava basıncını ölçen alet, barometre.
mizenend. Söylüyorlar, dem vuruyorlar.
moda. Her alanda fakat özellikle giyim kuşamda toplumu etkileyen gelip geçici yenilik ve değişiklik. Toplumda bir süre kabul görüp uygulanan tarz, stil, biçim, eda, üslup, tavır.
model. Benzeri yapılmak üzere örnek alınan nesne, numune, misal, örnek.
modern. İçinde bulunulan çağa uygun olan, yeni. Yaşanılan çağı yansıtan, gösteren. Batılıların yaptıklarına benzer, batılı.
modernist. Modermizmi benimsemiş kimse.
modernizm. Modern olmanın gerekliliğini savunan felsefi tavır. Yeni ve çağdaş olan şeylere düşkünlük. Modernist felsefenin bazı özellikleri vardır. Geleneksel olan yerine yeni olanı koyma, yerleşik olanı yeni ortaya çıkana uydurma, gerçekliğin insan zihni tarafından kesin olarak bilinebileceğine inanma, tüm insanların her yerde aynı olduğunu kabul, ulus devlet fikri, bir ilah yerine insan tekini öne çıkarma vesaire.
Moğol. Asya kıtasında bulunan Moğolistan ülkesinde yaşayan kavim, ulus, bu ulusa mensup kimse.
mojik. Mujik, Rus köylüsü.
mokasen. Kısa ökçeli bağsız ayakkabı.
molla. Büyük alim, hoca. Eskiden medrese hocalığından kaza makamına geçen alim. Medrese talebesi.
monat. Felsefede bütün varlıkların yapı taşı olan, bölünemeyecek kadar küçük cevherlere verilen ad, Leibniz felsefesi terimi.
monizm. Bircilik. Varlıkları bire indiren görüş. ‘Yalnız madde vardır, düşünce onun yansısıdır’ diyen maddeciler gibi, ‘Yalnız düşünce vardır, madde onun yansısıdır’ diyen düşünceciler de bircidir.
monoton. Hep aynı tonda olan, yeknesak, tekdüze.
monşer. Dostum, azizim. Günümüzde Batı hayranı, teslimiyetçi tipler için alay yollu kullanılan tabir.
montaj. Birleştirme, bir araya getirme, parçaları birleştirerek bir bütün oluşturma, tertip etme.
moral. Kişinin inancından kaynaklanan ruh kuvveti, dayanma gücü. Ahlak, ahlak ilmi. Ahlakî.
mors. Nokta ve çizgilerden meydana gelmiş özel bir alfabe kullanan telgraf sistemi.
mort. Latince ‘ölü’ demektir, argoda ölen kimse için kullanılır.
moruk. Yaşlı, ihtiyar erkek. Dilimize ermeniceden geçmiştir. Kabadır.
Moskof. Rus kavmi, Rus ırkına mensup, Rus.
mostra. Numune, model, örnek. Satılan malın en gösterişlisi olup vitrinde en öne konan.
motif. Bir süslemeyi oluşturan unsurlardan her biri. Bir sanat eserinde sık sık tekrarlanan unsur.
motivasyon. Bir şeyi öğrenme veya bir işi yapma arzusu, şevk.
mozaik. Küp biçimindeki küçük ve renkli taş, mermer, tuğla parçacıklarının yan yana yerleştirilmesiyle yapılan süs, resim, figür, döşeme, kaplama, sıva.
möble. Mobilya.
mönü. Yemek listesi. ‘Menü’ de denir.
mösyö. Bay manasında Fransız erkeklere hitap sözü.
muabbir. Rüyaları tabir eden, tabirci, yorumcu.
muaccel. Ertelenmeyip öne alınan, hemen yapılan ya da verilen, acele, peşin.
muacciz. Taciz eden, aciz bırakan, sıkıcı, bıktırıcı, bezdirici.
muaddel. Tadil edilmiş, ılımlı hale getirilmiş, değiştirilmiş.
muaddil. Tadil eden, ılımlı hale getiren, denkleştiren.
muadele. Birbirinin dengi olma durumu, denklik, eşitlik.
muadil. Birbirinin dengi, denk, dengeli.
muaf. Affolunmuş, bağışlanmış. Bir yükümlülüğü kaldırılan, ayrı tutulan.
muahede. Birbiriyle ahitleşme, sözleşme, antlaşma.
muaheze. Paylama, azarlama, çıkışma.
muahhar. Tehir edilmiş, geriye bırakılmış, ertelenmiş, sonraki.
muahhir. Tehir eden, erteleyen. ‘Hikmeti icabı dilediğini tehir eden, sonraya bırakan’ manasında ilahi isim.
muahid. Muahede yapan, ahitleşen, sözleşmeye taraf olan.
muakıb. Takip eden, birinin peşi sıra giden. İkaba uğratan, ceza veren, cezalandıran, azap eden.
muakıd. Sözleşen, akit yapan.
muakkib. Takip eden, peşi sıra giden, izleyen.
mualece. Bir hastalığı tedavi için ilaç kullanma, ilaç, em.
mualla. Yüce, yüksek. Mertebesi üstün, yüksek seviyeli.
muallak. Bir şeye asılmış olan, asılı, askıda. Bir şeye asılı olmaksızın havada duran. Yapılması, olması bir şeye bağlı olan.
muallekat. Muallakat, talik edilenler, asılanlar, asılı olanlar.
Muallekatıseba. İslam öncesi dönemde Kabe duvarına asılan yedi şiir, yedi askı.
muallel. İlletli, kusurlu, sakat. Bir sebebi bulunan.
muallem. Talimli, eğitilmiş, öğretilmiş.
muallim. Talim yaptıran, ilim belleten, öğretmen.
muallime. Kadın öğretmen.
muamelat. Muameleler, karşılıklı davranışlar, işlemler.
muamele. Bir amelde bulunma, iş işleme, işlem yapma, birbiriyle iş görme, davranma, davranış.
muamma. Bilmece. Halli güç mesele, konu, iş.
muammaalud. Bilmeceli. Halli güç yanları olan.
muammer. Yaşayan, hayatta olan. Uzun ömür süren, uzun ömürlü.
muanaka. Boyun boyuna sarılma, sarmaş dolaş olma, kucaklaşma.
muanan. Ananeli, kişiden kişiye rivayet edilen, elden ele aktarılan.
muanid. İnat eden, inatlaşan, inatçı.
muannid. Muanid, inat eden, inatlaşan.
muannidane. Muannid birine yakışır biçimde.
muanven. Bir unvanla tanınmış, unvanlı, namlı.
muaraza. Karşı delil sunarak tartışma, çatışma. Karşı koyma, engel olma ve önleme. Hasmın delil getirdiği davanın ispatını engellemek için karşı delil ortaya koyma.
muarefe. Birbirini tanıma, tanışma.
muareke. Kavga etme, savaşma, vuruşma.
muarız. Karşı çıkan, çekişen, çarpışan, karşı kanıtlar sunarak tartışan.
muarra. Soyunmuş, çıplak duruma gelmiş. Temizlenmiş, arı duru olmuş.
muarreb. Araplaşmış. Arapçalaşmış.
muarref. Tarif edilmiş, tanımlanmış, tanıtılmış.
muarrif. Tarif edici, tanıtıcı. Eskiden saraylarda konukları karşılayan, gezdiren kimse.
muasır. Aynı asırda, yüzyılda, çağda yaşayan, çağdaş.
muaşaka. Karşılıklı aşk ilişkisi, aşıkdaşlık, birbirini tutkuyla sevme.
muaşeret. Bir arada güzelce geçinme, hoş bir ilişki içinde olma. Görgü.
muateb. İtap edilen, paylanan, azarlanan.
muattal. İşlemez, kullanılmaz, atıl durumda olan, terk edilmiş. İşsiz, boş.
muattar. Itırlı, güzel kokulu.
muattıl. İmansız, tanrıtanımaz.
muattıla. İmansız olan, tanrıtanımaz.
muavenet. Yardım etme, yardım.
muavenetdar. Yardım eden, yardımcı.
muavenetdarane. Yardım edercesine.
muaveneten. Yardım ederek, yardımcı olarak.
muavenetkarane. Yardımcı olurcasına.
muavin. Yardım eden, yardımcı.
muavvizeteyn. İki koruyucu, okuyanı nazar, büyü gibi şeylerden koruduğuna inanılan ve ‘kuleuzü’ diye başlayan iki sure, Felak ve Nas sureleri.
muayene. Ne olduğunu anlamak için gözden geçirme, inceleme, yoklama. Teşhis koymak için hastaya bakma.
muayyen. Belirgin, belli.
muayyeniyet. Muayyen olma durumu.
muayyeniyetçilik. Determinizmi benimseyen kimse, varlıkların nedenlerin zorunlu sonucu olduğunu söyleyen, sebeplere, vesilelere ilahlık payesi ya da ilahlıktan pay veren felsefe, belirlenimci.
muazzam. Pek büyük, kocaman, azametli.
muazzeb. Eziyet çeken, azap içinde olan.
muazzez. İzzetli, şerefli, saygın, değerli, kıymetli.
muazzib. Eziyet veren, azap eden.
mubah. Mübah, yapılmasında sakınca olmayan, işlenmesi günah olmayan, serbest bırakılan. Yürümek, yemek, içmek, uyumak gibi şeyler.
mubassır. Gözcü, gözetici, gözetmen, bakıcı.
mubikatıseba. Helak edici yedi büyük günah. İnsan öldürmek, zina etmek, şarap içmek, anne baba ile ilgiyi kesmek, kumar oynamak, yalancı şahitlik etmek, dine zarar verecek bidatlara taraftar olmak.
mubsırat. Gözle görülebilen şeyler, görünen varlıklar.
mucib. Gereken, gerektiren, icap eden ya da ettiren. Hayrete düşüren, acip olan. İcabet eden, cevap veren, karşılık veren.
mucibibizzat. Zatıyla icabet eden, karşılık veren. İster istemez yapmak zorunda olan.
mucid. Mucit, icat eden, yepyeni bir şey yapan, görülmedik şeyler ortaya koyma kabiliyeti olan. ‘Yoktan icat eden, var eden’ manasında ilahi isim.
mu’ciz. İnsanı aciz bırakan, benzeri yapılamayan.
muciz. Kelimeleri az olmakla birlikte anlamca zengin söz, icazlı, veciz, özlü söz.
mu’cizane. İnsanı aciz bırakırcasına, insanın yapamayacağı biçimde.
mucizane. İcaz üzere, en kısa fakat en manalı sözlerle anlatarak.
mu’cizat. Mucizeler, insanı aciz bırakan harikalar.
mu’cizbeyan. Beyanı yani anlatımı mucize olan, benzeri yapılamayan.
mucize. İnsanların yapamadığı harika, insanın benzerini yapmakta aciz kaldığı iş ya da eser. Peygamber vasıtasıyla yaratılan harikulade eser ya da olay. Mucize, keramet ve istidrac dıştan bakılınca birbirine benzer ama hükümleri ayrı ayrıdır. Keramet, peygamberlik davası gütmeyen bir şahıs eliyle harikulade bir olayın zuhur etmesidir. Eğer bu harika kamil iman sahibi birinde olmazsa ‘istidrac’ adını alır.
mucizekar. Mucize sahibi, mucizeli.
mucizekarane. Mucize sahibine yakışır biçimde, mucize gösterircesine.
mucizevari. Mucize gibi.
mucizevi. Mucize gibi, mucize ile ilgili olarak.
muciznüma. Mucize gösteren.
mucizülbeyan. Beyanı yani anlatımı mucize olan.
Mudar. Mudar kabilesi. Bu kabile fasih, düzgün, güzel Arapça konuşmasıyla meşhurdur.
mudarebe. Dövüşme, birbirine vurma, vuruşma.
mudga. Bir çiğnem et parçası.
mudhike. Mudhik kelimesinin dişili, kendisine gülünen, güldürücü, komik, soytarı.
mudıll. Dalalete düşüren, doğru yoldan ayıran, saptıran.
mudi. Bir şeyi emanet olarak veren, bırakan. Bankaya para yatıran kimse.
mudil. İçinden çıkılmaz, çetin, güç, zor.
mufaddel. Üstün kılınmış, üstün tutulmuş.
mufaddıl. Üstün kılan, üstün tutan.
mufassal. Tafsilatlı, ayrıntılı, detaylı.
mufassalan. Mufassal bir biçimde, tafsilatlı, ayrıntılı, geniş.
mugaddi. Gıdalı, besleyici, besin maddesi bakımından zengin.
mugalata. Yanıltıcı sözlerle aldatma, zihin bulandırma, yanıltmaca.
muganni. Ezgili bir biçimde seslendiren, ses sanıtçısı, şarkıcı, hanende.
muganniye. Ses sanatçısı kadın.
mugayeret. Birbirinin gayrı olma, başkalık, aykırılık.
mugayir. Başka türlü olan, uymayan, aykırı, zıt.
mugayyebat. Dış duyularla algılanamayan gayba mahsus şeyler.
mugayyebatıhamse. Beş bilinmeyen.
mugayyer. Tağyir edilmiş, başka biçime sokulmuş.
mugis. İstigase edene yani yardım isteyene yardım eden, imdada koşan.
muğbeçe. Mecusi tapınaklarında görevli çocuk. Meyhanede şarap sunan kimse, meyhaneci çırağı.
muğber. Gücenmiş, darılmış, küskün, kırgın.
muğlak. Kapalı, anlaşılması zor olan, açık ve net olmayan, çapraşık, karışık.
muğni. Zengin eden, zenginlik veren, başkasına muhtaç etmeyen.
muhabbet. Sevgi. Sevda, aşk. Sohbet, yarenlik. Dostluk, bağlılık.
muhabbetdar. Muhabbet eden, sevgi gösteren, seven.
muhabbetdarane. Muhabbet eden birine yakışır biçimde, seven biri gibi.
muhabbethane. Sevgi evi.
muhabbetkarane. Muhabbet eden biri gibi, severcesine.
muhabbetullah. Allah sevgisi.
muhaberat. Haberleşmeler, yazışmalar.
muhabere. Haberleşme, yazışma.
muhabir. Haberci, haber getiren, haber veren.
muhacerat. Hicret etmeler, göçler.
muhaceret. Hicret etme, bir yerden bir yere göçme, göç etme.
muhacim. Hücum eden, saldıran.
muhacir. Hicret eden, göçen, göçmen. Medine’ye hicret etmiş Mekkeli sahabiler.
muhacirin. Muhacirler.
muhadderat. Namuslu, iffetli kadınlar.
muhaddesun. Kendilerine ilham verilen kimseler, manevi kaynaktan kalbiyle bilgi alanlar.
muhaddis. Hadis alimi, hadisleri derleyen, sınıflandıran, rivayet eden, yayan, bu hususta kitaplar yazan kimse.
muhaddisin. Muhaddisler, hadis alimleri.
muhafaza. Hıfzetme, koruma, koruyup gözetme.
muhafazakar. Muhafaza edici, koruyucu, korumacı. Bir toplumun ruhu hükmünde olan dini, milli, tarihi değerleri korumaya çalışan kişi. Mevcut ilke, yasa ve yaşama biçiminin aynen devamından yana olan, yenilikleri istemeyen kimse, tutucu.
muhaffef. Hafifletilmiş.
muhafız. Muhafaza eden, koruyan, gözeten. Koruma görevlisi.
muhakat. Taklit etme.
muhakemat. Muhakemeler, akıl yürütmeler, hüküm çıkarmalar.
muhakeme. Akıl yürütme, hüküm çıkarma, eldeki verilerden yola çıkarak bir sonuca ulaşma çabası. Öncül olarak alınan bilgilerden mantık kurallarına uygun bir biçimde düşünce üretme, sonuç çıkarma, yargıya varma işlemi. Yargılama.
muhaki. Bir şeyin taklidi, kopyası, benzeri.
muhakkak. Hakikat olmuş, gerçekleşmiş. Kesin, kati, şüphesiz, mutlaka.
muhakkik. Hakikati araştıran, gerçekleri bulmaya çalışan, araştırmacı.
muhakkikane. Muhakkik birine yakışır biçimde.
muhakkikin. Muhakkikler, hakikati araştıran, bulmaya çalışan kimseler.
muhal. İmkansız, olması, yapılması, gerçekleşmesi mümkün olmayan. Mesela bir cismin aynı anda hem hareket halinde olması hem de durması muhaldir.
muhalat. Muhaller, imkansızlıklar.
muhalefet. Uymama, aykırı olma. Karşı gelme, karşı çıkma, aykırı düşünceler ileri sürme.
muhalif. Uygun olmayan, uymayan, aykırı. Karşı olan, karşı çıkan.
muhaliyet. Muhal olma durumu, imkansız oluş.
muhalled. Sürekli, kalıcı, ebedi, sonsuz.
Muhammed. Pek çok övülen, tekrar tekrar övülen, övgüye layık olan. Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellemin en meşhur ismidir.
Muhammedî. Hazreti Muhammed sallallahu aleyhi ve selleme iman etmiş, onunla ilgili, onun ümmetinden olan.
muhammen. Tahmin edilen.
muhannes. Yumuşak, gevşek. Kalleş, korkak, alçak. Kadın gibi davranan erkek, kadınsı, yumuşak.
muharebat. Muharebeler, savaşlar.
muharebe. Harp etme, savaşma, harp, savaş, çarpışma.
muharib. Muharip, harp eden, savaşan, savaşçı.
muharref. Tahrif edilmiş, lafzı, anlamı veya her ikisi değiştirilmiş, bozulmuş, başka şekle sokulmuş. Bu terim daha ziyade Tevrat ve İncil için kullanılır.
muharrem. Haram kılınmış, yasaklanmış şey. Hicri yılın ve kameri ayların ilki, ay takvimine göre birinci ay, aşure ayı.
muharremat. Haram edilen şeyler.
muharreme. Muharrem kelimesinin dişili, haram kılınmış, yasaklanmış.
muharrer. Tahrir edilmiş, yazılmış, yazılı.
muharrib. Muharrip, tahrip eden, harap eden, yıkan.
muharribane. Muharrip birine yakışır biçimde.
muharrif. Tahrif eden, bir yazının harfleriyle oynayan, değiştiren, bozan.
muharrik. Hareket ettiren, kımıldatan, yerinden oynatan. Tahrik eden.
muharrike. Muharrik kelimesinin tamlamalarda görülen biçimi.
muharrir. Tahrir eden, yazı yazan, yazar, yazıcı. Tahrir, bir adamın kendi akıl ve hayal ürünü olan şeyleri yazmasıdır. Telif ise, kitaplarda var olan bilgileri derleyip tertip ederek yazmaktır. Tahrir edene muharrir, telif edene müellif denir. Fakat zamanla bu ince fark kaybolmuştur.
muhasama. Husumet etme, hasımlık, düşmanlık. Birbiriyle uğraşma, didişme, sürtüşme. Bazen muhasame veya muhasamet diye de yazılır.
muhasamat. Muhasamalar, hasımlıklar.
muhasara. Etrafını kuşatma, sarma, bir yerin giriş çıkış yollarını kapama.
muhasebe. Hesap etme, hesap görme, hesaplama, hesaplaşma.
muhasım. Aralarında husumet, hasımlık, çekişme, sürtüşme bulunanların her biri.
muhasib. Muhasip, muhasebe işini yapan, muhasebeci.
muhassal. Hasıl olan, süzülüp alınan, elde edilen, kazanılan, ürün.
muhassala. Muhassal kelimesinin tamlamalarda görülen biçimi.
muhassas. Tahsis edilmiş, bir kimse için ayrılmış.
muhassıl. Hasıl eden, meydana getiren, ortaya çıkaran, üreten.
muhassıs. Tahsis eden, biri için ayıran, özel kılan.
muhassısa. Muhassıs kelimesinin dişili, tahsis eden, özelleştiren.
muhat. İhata edilmiş, kuşatılmış, etrafı sarılmış.
muhatab. Muhatap, hitap edilen, kendisine söz söylenen kimse.
muhatabane. Muhatap gibi, muhatap konumunda.
muhatabin. Muhataplar, kendilerine söz söylenen kimseler.
muhatara. Hatarlı hal, tehlikeli durum, korku ve endişe verici vaziyet.
muhaverat. Muhavereler, karşılıklı konuşmalar.
muhavere. Karşılıklı konuşma.
muhavvef. Korkulu, korku verici.
muhavvel. Tahvil edilmiş, değiştirilmiş, başka şekle sokulmuş. Havale edilmiş, ısmarlanmış, başka birine yükletilmiş.
muhavvif. Korku verici, korkutucu.
muhavvifane. Korkutan biri gibi.
muhavvil. Tahvil eden, değiştiren, başka şekle sokan.
muhayyel. Hayal edilmiş, zihinde canlandırılmış, hayal ürünü.
muhayyelat. Hayal edilenler, hayal ürünü olan şeyler.
muhayyer. Bir kimsenin tercihine bırakılmış, seçmeli. Müşteriye beğenmezse iade etme imkanı sunan satış, bu yolla satılan mal. Dilediği gibi davranmakta özgür olan kimse.
muhayyile. Hayal kurabilme yetisi.
muhayyir. Hayret ettiren, hayrette bırakan, şaşkınlık veren, şaşırtan.
muhayyirülukul. Akılları hayrette bırakan.
muhazi. Aynı hizada olan, aynı sırada bulunan.
muhbir. Haber veren, haber getiren. İhbar eden, şüpheli şahısları yetkili makama bildiren.
muhbirisadık. Doğru haber veren güvenilir kimse. Peygamber Efendimiz hakkında kullanılan sıfatlardan biridir.
muhdes. İhdas edilmiş, sonradan meydana getirilmiş, sonradan yaratılmış.
muhdis. Sonradan var eden.
muhık. Muhik, hakkı yerine getiren, haktan ayrılmayan, adaletli.
muhib. Muhabbet duyan, sevgi besleyen, seven.
muhibban. Muhabbet besleyenler, sevgi duyanlar, ahbaplar, dostlar.
muhibbiyet. Muhib olma durumu, sevene özgü makam. Rabbini seven kulun manevi makamı.
muhik. Hakkı yerine getiren, haktan ayrılmayan, adaletli.
muhil. İhlal eden, ayrıştıran, bozan. Havale eden, ihale eden, başkasına yükleyen.
muhin. Hor eden, alçaltan, ihanet eden.
muhiş. Dehşete düşüren, korkutan, korku veren.
muhit. Gayet büyük deniz, okyanus.
muhit. İhata eden, kuşatan demektir. ‘İlmi, iradesi ve kudretiyle her şeyi kuşatan’ manasında ilahi isim.
muhita. Muhit kelimesinin dişili, ihata edici, kuşatıcı.
muhitülmaarif. Çeşitli bilgileri içine alan kitap, ansiklopedi.
muhkem. Tahkim edilmiş, sağlamlaştırılmış, sağlam, dayanıklı. Manası açık ve net olan, başka türlü yorumlanması mümkün olmayan ayet, hadis, söz.
muhkemat. Muhkemler, anlamı net ve açık ayetler.
muhles. İhlası devamlı olan, her işini hep Allah için yapan, ameline hiçbir zaman riya karıştırmayan.
muhlis. İhlaslı, yaptıklarını sadece Allah için yapan, ikiyüzlü davranmayan, samimi.
muhlisane. Muhlis birine yakışır biçimde, ihlasla.
muhlisen. Muhlis olarak, ihlaslı biçimde.
muhrib. Muhrip, tahrip eden, harap eden, yıkan.
muhrik. Yakan, yakıcı, ihrak edici.
muhsan. Nikah edilmiş ya da edilebilir nitelikte, hür, iffetli Müslüman kadın.
muhsanat. Muhsan kadınlar.
muhsi. İhsa eden, sayan, sayısını bilen. ‘Her şeyin sayısını, miktarını bilen’ manasında ilahi isim.
muhsin. Muhsin, ihsan eden, iyilik yapan, güzel davranan, her ne yaparsa güzel yapan, Rabbini görür gibi kulluk eden. ‘İhsan eden, kullarına güzel davranan’ manasında ilahi isim.
muhsinin. Muhsinler, ihsan edenler, yaptıklarını pek güzel yapanlar.
muhtac. Muhtaç, ihtiyacı olan, ihtiyaç duyan.
muhtar. Kendi iradesiyle hareket edebilen, baskı altında olmayan. Özerk, otonom. İhtiyar edilmiş, seçilmiş.
muhtariyet. Muhtar olma durumu. Özerklik, otonomi.
muhtasar. İhtisar edilmiş, kısaltılmış, ayrıntıları çıkarılmış, kısa.
muhtasaran. Kısaltılarak, kısaca.
muhtedi. Hidayete eren, doğru yolu bulan, imana gelen.
muhtefi. İhtifa etmiş, gizlenmiş.
muhtekir. İhtikar yapan, yüksek kar elde etmek amacıyla pahalanınca satmak üzere piyasadan mal toplayan, madrabaz, vurguncu, spekülatör.
muhtel. İyi niteliklerini yitirmiş, bozulmuş, bozuk.
muhtelefünfih. Hakkında anlaşmazlık olan, üzerinde uzlaşılamayan.
muhtelif. Türlü türlü, tek tür olmayan, birbirine uymayan, aykırı.
muhtelife. Muhtelif kelimesinin tamlamalarda ortaya çıkan dişili.
muhtelit. İhtilat etmiş, karışmış, karışık, karma.
muhtemel. İhtimal dahilinde, olabilir, olası.
muhtera. İhtira olunmuş, yeni bulunmuş, ortada yokken var edilmiş. Hiç yoktan uydurulmuş.
muhteraat. İhtira olunmuş, yeni bulunmuş şeyler.
muhterem. Hürmet edilen, saygın, sayın.
muhteri. İhtira eden, daha önce olmayan bir şeyi bulup ortaya çıkaran, yepyeni bir şey yapan.
muhterik. Yanan, yanmış.
muhteris. İhtiraslı, tutkulu, ateşli, coşkulu, çok arzulu. Doymak bilmeyen, kanaat etmeyen, haris.
muhteriz. İhtiraz eden, sakınan, çekinen, aşırı derecede ölçülü hareket eden, çekingen.
muhtesib. Muhtesip, şeri yasaların uygulanıp uygulanmadığını denetlemek, halkın emirlere ve yasaklara uymasını sağlamakla görevli zabıta memuru.
muhteşem. İhtişamlı, gösterişli, görkemli, saygı ve hayranlık uyandıran.
muhteva. Bir nesnenin içinde bulunan şey, içerik.
muhtevi. İhtiva eden, içine alan, kapsayan.
muhteviyat. Bir nesnenin içinde bulunan şeyler, içindekiler.
muhtıra. Hatırlatma, ihtar etme. Bir şeyi hatırlatmak ya da bur konu hakkında uyarıda bulunmak üzere yazılan yazı. Hatırlamak amacıyla yazılan yazı, not.
muhti. Hata yapan, yanılan. Hata yaptıran, yanıltan.
muhyi. ‘İhya eden, hayat veren, dirilten, canlandıran’ manasında ilahi isim.
muhyiddin. Dini canlandıran.
muid. İade eden, geri döndüren, eski haline getiren. ’Silinip giden, görünmez olan, ölen varlıkları yeniden var edene, döndüren, yaratan’ manasında ilahi isim.
muin. İnayet eden, yardım eden, yardımcı olan.
muiz. İzzet verip şereflendiren, aziz eden, yücelten, güçlendiren.
mujik. Rus köylüsü.
mukabele. Karşılık verme, karşılık. Karşı karşıya bulunma. Karşılaştırma. Bir kimse ezberden Kuran okurken öbür müminlerin ellerindeki mushaflara bakarak okunanı takip etmeleri.
mukabeleten. Karşılık olarak.
mukabil. Bir şeyin tam karşısına gelen, karşı karşıya olan. Karşılık, karşı. Bir söz veya davranışa karşı yapılan.
mukaddem. Önce gelen, önde bulunan. Zaman bakımından daha eski, evvelki, önceki. Öncelik verilen, öncelikli.
mukaddema. Bundan önce, evvelce, önce.
mukaddemat. Mukaddemeler, başlangıçlar, girişler, önsözler.
mukaddeme. Bir kitapta ana konulardan önce okuyucuyu hazırlamak amacıyla yazılan bölüm, önsöz, başlangıç, giriş. Bir işin veya olayın başlangıcı.
mukadder. Kader ile belirlenmiş, takdir edilmiş. Sözde ve yazıda lafı olarak yazılmamakla birlikte sözün gelişinden anlaşılan.
mukadderat. Kader ile belirlenen hususlar, takdir edilenler, yazılanlar, alın yazısı, yazgı, kader.
mukaddes. Kutsal olan, temiz, pak, eksikten ve kusurdan uzak.
mukaddesat. Mukaddes olan şeyler, kutsal olanlar.
mukaddim. Takdim eden, sunan. ‘Dilediğini öne geçiren, ilerleten, daha başarılı kılan’ manasında ilahi isim.
mukaddime. Mukaddeme, başlangıç, önsöz.
mukaddir. Takdir eden, değer biçen, kıymet belirleyen. ‘Olmasını dilediği şeyleri ezelde takdir eden, belirleyen’ manasında ilahi isim.
mukaffa. Kafiyeli, mısra sonlarında ses benzerlikleri olan.
mukallid. Mukallit, taklit eden, bir başkasına benzemeye ya da benzetmeye çalışan, öykünen. Kanıt aramaksızın başka birinin sözünü tutan ve amelini öykünen. Kendisi içtihat yapamadığı için bir müçtehide tabi olan, uyan.
mukannen. Kanunla belirlenmiş, şaşmaz bir düzenle meydana gelen, zamanı ve miktarı kesinkes belli olan, kurallı, düzenli.
mukannin. Kanun koyan, düzenleyen.
mukarenet. Bitişiklik, yakınlık, iki şeyin yan yana olması, gelmesi.
mukarib. Birbirine yakın.
mukarin. Bitişik, yan yana, birbirine yakın.
mukarreb. Yaklaşmış, yakın.
mukarrebin. Mukarrebler, yakın olanlar. Allah’a manen yakın zatlar, melekler.
mukarrer. Kararlaştırılmış, hakkında karar verilmiş. Gerçekleşmesi kesin, kati. Takrir edilmiş, söylenmiş, anlatılmış.
mukarrib. Takrib eden, yaklaştıran, yakın duruma getiren.
mukassem. Kısımlara ayrılmış, taksim edilmiş, bölünmüş.
mukassi. Kasvetli, sıkıntı veren, sıkıcı, bunaltıcı.
mukatele. Birbirini katletme, öldürme, savaşma, çarpışma, kavga, savaş.
mukatil. Mukatele eden, savaşan, vuruşan.
mukatta. Parça parça kesilmiş, parçalara ayrılmış, kesik ayrı. Sure başlarında bulunan, birbiriyle bitişmeyen ve kesik kesik okunan şifreli harf. ‘Elif, lam, mim’ ya da ‘ya, sin’ gibi.
mukattaat. Mukattalar, kesik okunan harfler.
mukattar. Damla damla akan, damla halinde. Damıtılmış, damıtık, saf.
mukavele. Kavilleşme, sözleşme. Sözleşme belgesi, senet.
mukavemet. Karşı koyma, dayanma, direnme, direniş.
mukavemetsuz. Dayanma gücünü yok eden, direnme gücünü ortadan kaldıran, dayanılmaz.
mukavemetşiken. Mukavemeti kıran, dayanma gücünü azaltan.
mukavim. Mukavemetli, dayanıklı, dirençli.
mukavves. Kavisli, yay gibi bükülü, kemerli, eğri.
mukavvi. Kuvvet veren, kuvvetlendiren, takviye eden, kavi eden.
mukavvis. Kavis veren, büken, yay gibi eğrilten.
mukayese. Kıyas etme, kıyaslama, karşılaştırma. Bir şeyi benzerleriyle karşılaştırarak ölçme.
mukayyed. Mukayyet, kaydedilmiş, bağlanmış, kayıtlı, bağlı.
mukbil. İkbal sahibi, bahtı açık, talihli, yüksek makamlara erişmiş.
mûkız. İkaz eden, uyandıran, uyaran, uyarıcı. Gafletten uyandıran, gerçeği anlamasını sağlayan.
mukil. ‘Hataları affeden’ manasında ilahi isim.
mukim. İkamet eden, oturan, yerleşmiş, yerleşik. Misafir olmayan, seferi sayılmayan. ‘Her şeyi ilim ve kudretiyle ayakta tutan’ manasında ilahi isim.
Mukimüssünne. Esas Tevrat ve Zebur kitaplarında Peygamberimizin ismi.
mukit. ‘Her yaratılmışın azığını veren’ manasında ilahi isim.
mukni. İkna eden, inandıran, inandırıcı.
mukniyane. Mukni birine yakışır biçimde, ikna edercesine, inandırarak.
muksit. Hakkaniyet üzere hareket eden, bütün işleri dengi dengine birbirine uygun olan.
muktazi. Muktezi, iktiza ettiren, gerektiren, gerektirici, gerekli, gereken.
muktebes. İktibas edilen, bir yerden alınan, alıntı.
muktedabih. İktida edilen, kendisine uyulan.
mukteda. Kendisine iktida edilen, uyulan, örnek alınan, rehber kabul edilen.
muktedayıküll. Kendisine her bakımdan uyulabilecek kimse, her cihetle örnek, rehber, mürşit.
muktedi. İktida eden, birine uyan, tabi olan, birinin izinde yürüyen. İmama uyup arkasında namaz kılan.
muktedir. İktidar sahibi, kudreti yeten, gücünü kullanabilen.
muktedirane. Gücü yeter biçimde.
muktesid. Muktesit, iktisat eden, tutumlu. Elindeki nimeti yaratılış kastına uygun biçimde kullanan, gerekenden ne fazla ne de eksik harcayan.
muktesidane. Muktesit birine yakışır biçimde.
mukteza. İktiza eden, lazım olan, gereken, gerek, icap.
muktezi. İktiza ettiren, gerektiren, gerektirici.
mukteziyat. Mukteziler, gerektiren şeyler, gerekçeler.
mumaileyh. Mümaileyh, adı geçen, sözü edilen.
mumatala. Sohbet eder gibi karşılıklı konuşma.
mumatalaihak. Hak sohbet, gerçek üzere sohbet eder gibi karşılıklı konuşma.
mumdar. Mum tutan, aydınlatan.
mumya. Çürümesin diye ilaçlanmış ve özel bezlere sarılmış ceset.
munatıf. Bir tarafa yönelen.
munazzam. Tanzim edilmiş, nizam verilmiş, düzenlenmiş.
munazzım. Tanzim eden, nizam veren, düzenleyen, dizen.
mundar. ‘Murdar’ kelimesinin halk dilindeki biçimi. Kirli, pis, iğrenç.
munfasıl. Fasıl fasıl olmuş, ayrılmış.
munis. Ünsiyet edilebilen, sıcakkanlı, cana yakın, sokulgan. Kendisine alışılmış, yadırganmayan.
munkabız. İnkıbaz halinde olan, daralmış, büzülmüş, tutuk. Sıkıntılı, neşesiz.
munkalib. İnkılap etmiş, dönüşmüş, değişmiş.
munkarız. Münkariz, inkıraz etmiş, bitmiş, sönmüş.
munsarif. Geri dönen, çekilip giden, ayrılan.
munsıf. Munsif, insaflı, muhatabının hakkını teslim eden, adaletli davranan, vicdanlı.
munsıfane. Munsifane, insaflı birine yakışır biçimde.
muntabık. İntibak eden, uyum sağlayan, uyan.
muntazam. Tanzim edilmiş, intizamlı, düzenli, yerli yerinde.
muntazaman. İntizamlı bir biçimde, düzenli olarak.
muntazar. Ümitle gözlenip beklenen, umulan.
muntazır. Ümitle gözleyip bekleyen, gözleyen, bekleyen.
muntazıran. Gözleyerek, bekleyerek.
muntazırane. Bekler gibi, gözleyip beklercesine.
munzam. Zammolunan, ilave edilen, katılan, eklenen.
murabba. Dört unsur ya da dört parçadan meydana gelen, dörtlü. Kare. Dörder mısralı bentlerden meydana gelen şiir.
murabıt. Rabıtalı, bağlanmış, bağlı. Müslümanların güvenliği için sınırları bekleyen mücahit.
murad. İrade edilen, olması istenen, arzu, dilek, istek.
murafaa. Mahkemede davalı ve davacının hakim huzurunda durması, duruşma.
murahhas. Ruhsatlı, izin almış, izinli. Devlet adına görevli kimse, delege.
murakabe. Bakıp gözetme, göz altında bulundurma, denetleme, denetim. Mümin kişinin nefsini ıslah etmek amacıyla kendini denetlemesi, eksik ve kusurlarını görmeye çalışması.
murakıb. Murakabe eden, denetleyen, gözetleyen, denetçi.
murassa. İnci, elmas, yakut gibi kıymetli taşlarla süslenmiş, mücevherlerle bezenmiş, bezekli, süslü.
murassaat. Süslenmiş şeyler, süslemeler, süsler, bezekler.
murdar. Pis, kirli, iğrenç. Yenmesi haram olan hayvan. Dine uygun kesilmemiş hayvan.
murdia. Sütanne.
murebba. Terbiye görmüş, terbiye edilmiş.
mûris. İras eden, sebep olan, gerektiren, kazandıran, meydana getiren. Miras bırakan kimse.
murtabıt. İrtibatlı, rabıtalı, bağlı.
murtaza. Kendisinden razı olunmuş, beğenilmiş, seçilmiş. Hazreti Ali radıyallahu anhın lakabı.
mûsa. Vasiyet edilen, vasiyet olunan. Vasi tayin edilmiş, vasi seçilmiş.
musab. Kendine bir şey isabet eden, isabet alan.
musaddak. Tasdik edilmiş, onaylanmış, doğrulanmış, tasdikli.
musaddak-kerde. Tasdik edilmiş, onaylanmış, doğrulanmış.
musaddık. Tasdik eden, onaylayan, doğrulayan.
musaddıkane. Tasdik ederek, onaylayarak, tasdik edercesine.
musafaha. Tokalaşma, el ele tutuşarak selamlaşma, iki şahsın avuç içleri temas edecek biçimde birbirinin elini tutması.
musaffa. Tasfiye edilmiş, saf hale getirilmiş, yabancı maddelerden arıtılmış, temizlenmiş, temiz, arı duru, saf.
musaffi. Tasfiye eden, arıtan.
musağğar. Musaggar, küçük duruma getirilmiş, küçültülmüş.
musahabe. Karşılıklı konuşma, sohbet etme.
musahabet. Musahabe, karşılıklı konuşma, sohbet etme.
musahale. Kolaylaştırma, sehil hale getirme.
musahere. Evlenme veya süt emme sebebiyle meydana gelen akrabalık, sıhri hısımlık.
musahhah. Tashih edilmiş, sahih hale getirilmiş, düzeltilmiş, hataları, kusurları giderilmiş.
musahhar. Teshir olunan, emir altında olan, emri yerine getiren. Esir alınan, esarete düşürülen.
musahharane. Musahhar birine yakışır biçimde.
musahhariyet. Musahhar olma durumu.
musahhih. Tashih eden, düzelten. Matbaada basılacak metnin hatalarını, kusurlarını düzelten.
musahhihane. Musahhih birine yakışır biçimde, tashih edercesine.
musahib. Musahip, sohbet arkadaşı, biriyle karşılıklı konuşan kimse. Makam sahibi kimselerinde yanında bulunup onlarla sohbet ederek hoşça vakit geçirmelerini sağlayan nüktedan, bilgili, zeki, hoşsohbet kimse.
musalaha. Kavga ve savaşı bırakıp sulh yapma, barışma, anlaşma, uzlaşma.
musalahakarane. Musalaha edercesine, barışırcasına.
musalahat. Musalahalar, barışmalar.
musalla. Namaz kılınan yer, namazgâh. Cenaze namazı kılınan yer.
musallat. Tasallut eden, sataşan, sıkıntı verecek, bıktıracak biçimde bir kimsenin üzerine düşen.
musalli. Namaz kılan, beş vakit namazını eda eden.
musammem. Hakkında kesin karar verilmiş, karar alınmış, kararlaştırılmış.
musandıra. Duvarı boydan boya kaplayan yüklük, yatak vesaire konacak dolap. Büfe niyetine kullanılan süslü dolap.
musanna. Sanatlı, sanatkar elinden çıkmış, ustaca yapılmış eser.
musannef. Tasnif edilmiş, sınıflandırılmış, derlenip toplanmış. Yazılmış, telif edilmiş.
musannif. Tasnif eden, sınıflandıran, bölüm bölüm ayıran. Kitap telif eden kimse, yazar, müellif.
musarrah. Tasrih edilmiş, sarih hale getirilmiş, açıkça söylenmiş, ortaya konmuş, açıklanmış, açık.
musattah. Eni ve boyu olup derinliği olmayan, satıh yani düzlem halinde bulunan.
musattaha. Musattah kelimesinin aynı manaya gelen dişili.
musavver. Bir suret verilmiş, bir şekle, bir biçime sokulmuş. Tasavvur edilmiş, zihinde tasarlanmış, canlandırılmış.
musavvibe. Masavvib, tasvip eden, uygun bulan. ‘Dört mezheb de haktır, ayrıntılarda birden fazla hak olabilir’ diyenler.
musavvir. Tasvir eden, suret veren, biçimlendiren. Tasvir yapan, ressam. Her varlığa ayrı bir suret, şekil, biçim veren, suretleri yaratan’ manasında ilahi isim.
musavvire. Musavvir kelimesinin aynı manada dişili.
musavviriyet. Musavvir olma durumu, suret vericilik.
musaykal. Saykal vurulmuş, cilalanmış, cilalı.
Musevi. Musa ile ilgili, Musa’ya ait, mensip. Hazreti Musa aleyhisselama iman eden, inanan, tabi olan, uyan. Yahudi.
mushaf. Sayfalardan meydana gelen nesne, kitap. Kuran metnini ihtiva eden, elle tutulup gözle görülen kitap, Kuran-ı Kerim.
musıka. Musika, üflemeli bir müzik aleti, çalgı.
musıki. Musiki, müzik.
musır. Israr eden, ayak direyen, direnen, geri adım atmayan.
musırrane. Israrlı bir biçimde, ısrarla.
musi. Vasiyet eden. Tavsiye eden. Vasi tayin eden.
musib. İsabet eden, hedefini bulan, şaşmayan, isabetli, doğru.
musibat. Musibetler, kişiye isabet eden, başa gelen felaketler.
musibet. İsabet eden afet, felaket, sıkıntı ve benzeri olay ve durumlar.
musibetzede. Musibete uğrayan, kendisine bir felaket isabet eden, belaya çarpılan.
musika. Üflemeli bir müzik aleti, çalgı.
musiki. Müzik, duygu ve düşünceleri uyumlu seslerle ifade etme sanatı. Bu nevi sanat eserlerinin çalınıp söylenmesi. Ahenkli ses, melodi, nağme, ezgi.
musikişinas. Musikiyi bilen, musiki ile uğraşan.
muska. İçinde tehlikelerden korunmak amacıyla yazılmış yazılar bulunan, muşambaya sarılıp genellikle boyuna takılan nesne, nüsha.
muskıt. İskat ettiren, düşürten, düşmesine sebep olan.
muslih. Islah eden, iyi bir hale koyan, iyileştiren, düzelten. Sulhu sağlayan, barıştıran, ara bulan kimse.
muslin. Hafif pamuklu kumaş.
Mustafa. Istıfa ettirilmiş, arındırılmış, safi hale getirilmiş, cinsi içinde en halisi, en iyisi olarak seçilmiş olan. Bu anlamı ile Peygamber Efendimizin hem sıfatı hem de ismi.
mustatil. Uzayan, uzamış, boyu eninden uzun olan. Dikdörtgen biçiminde olan.
muşta. Yumruk. Yumruğun etkisini artırmak için ele takılan demir parçası.
muştu. Müjde, beşaret, sevindirici haber.
mutâ. İta olunan, verilmiş olan, verilen, veri.
muta’. Kendisine itaat edilen, sözü dinlenilen.
mutaassıb. Mutaassıp, taassub sahibi, kendi fikrini, görüşünü, tarafını aşırı derecede tutan, kendisinin olana sımsıkı sarılan, bağnaz, tutucu, fanatik.
mutaassıbane. Mutaassıp birine yakışır şekilde, bağnazca.
mutabaat. Tabi olma, uyma.
mutabakat. Uygunluk, birbirine uyma durumu. Bir konu üzerinde anlaşma, uzlaşma.
mutabasbıs. Yaltaklanan, dalkavukluk eden, dalkavuk, yalaka.
mutabık. Birbirine uyan, uygun. Bir konu üzerinde anlaşan, uzlaşan.
mutad. Mutat, pep olagelen, adet olan, alışılmış.
mutaf. Etrafında tavaf olunan, dönülen. Serbest bırakılmış, salıverilmiş.
mutaffifin. Ticarette muhatabının hakkını tam vermeyenler.
mutahhar. Tahir hale getirilmiş, temizlenmiş, paklanmış.
mutahhir. Tathir eden, temizleyen, paklayan, maddi ve manevi kirlerden arındıran.
mutallaka. Tatlik edilmiş, kocası tarafından boşanmış kadın.
mutalsam. Tılsımlı, büyülü, sihirli.
mutantan. Tantanalı, şatafatlı, görkemli, gösterişli.
mutasallıf. Bilgiçlik taslayan, kendini çok bilgili gibi gösteren, gösterişçi, şarlatan.
mutasarrıf. Tasarruf eden, sarfiyat yapan, çekip çeviren, yetki sahibi. Kendinde kullanım ya da yönetim yetkisi bulunan.
mutasavver. Tasavvur edilen, tasarlanan, zihinde canlandırılan. Yapılması düşünülen, niyetine girilen.
mutasavvıf. Tasavvuf yolunu benimseyen, nefsini kötülüklerden arındırmak ve manen yükselmek için çaba harcayan kimse, sufi.
mutasavvıfane. Mutasavvıf birine yakışır biçimde.
mutasavvıfin. Mutasavvıflar, tasavvuf adamları, sufiler.
mutasavvife. Tasavvuf yolunda yürüyenler, sufiler.
mutasavvire. Suretlendirilen, suretlenen, tasarlanan.
mutavaat. İtaat etme, boyun eğme, karşı çıkmama.
mutavassıt. Vasat olan, orta halde olan, ortada bulunan, orta. Vasıtalık eden, aracı olan, aracı.
mutavattın. Bir yeri vatan edinen, yerleşip yurt yapan.
mutavele. Uzatma, sürüncemede bırakma.
mutavvel. Uzun uzadıya anlatılmış, uzatılmış, uzun.
mutazammın. Tazammun eden, İçine ya da üstüne alan, içeren, kapsayan. Kefil olan, biri adına sorumluluk yüklenen.
mutazarrır. Zarar gören, zarara uğrayan.
muteber. İtibarı olan, hatırı sayılan, itibarlı, saygın, değerli. İnanılır, güvenilir.
mutedil. İtidalli, ılımlı, orta halli, ölçülü, ılımlı, dengeli, aşırılıklardan uzak.
mutedilane. Mutedil bir biçimde.
mutekad. İtikad edilen, inanılan şeyler.
mutekadat. İtikad edilenler, inanılan şeyler.
mutekid. Mutekit, itikat eden, inanan, inançlı.
mutekif. İtikafta olan, ibadet için bir köşeye çekilen.
mutel. İlletli, sakat, hasta.
mutemed. İtimat edilen, güvenilen, güvenilir, inanılır, itimada şayan kimse. Resmi ya da sivil büyük kurumlarda maaş, yolluk ve benzeri para işleriyle görevli kimse.
mutemid. İtimat eden, güvenen.
mutemidane. İtimat eden biri gibi, itimat edip güvenerek.
mutena. İtina edilen, özen gösterilen, itinalı, özenli. Benzerleri arasında üstün nitelikleriyle kendini belli eden, seçkin.
muteriz. İtiraz eden, karşı çıkan.
muterizane. Muteriz birine yakışır biçimde, itiraz edercesine.
mutezat. Tezatlı, birbirine zıt, aykırı.
mutezil. Topluluktan ayrılıp bir kenara çekilen.
mutezile. Mutezil kelimesinin aynı anlamda dişil biçimi. Dini yorumlarında akla haddinden fazla önem veren, kaderi inkâr eden ve ‘kul fiilini yaratır’ diyen sapkın mezhep, yarı felsefi görüş. ‘Kaderiye fırkası’ diye de bilinir.
mutfi. İtfa eden, ateşi söndüren, söndürücü.
muti. İtaat eden, boyun eğen, söz dinleyen, tabi olan, uyan. Uysal, yumuşak başlı, itaatkar, uyumlu.
mu’ti. İta eden, veren.
mutlak. Sınırlandırılmamış, salıverilmiş, serbest, kayıtlı olmayan, sınır konmayan. Kesin, kati, tam, eksiksiz. Katkısız, saf. Karşıtı, mukayyettir. Kayıtlı, bağlı, sınırlı demektir.
mutlaka. Ne olursa olsun, her şeye rağmen, her durumda, kesin olarak, şüphesiz, muhakkak, kesinkes.
mutlakıyet. Mutlak olma durumu. Yetkilerin padişah, hakan, kral ve benzeri bir hükümdarın şahsında toplandığı idare şekli.
mutmain. Tatmin olmuş, huzura kavuşmuş, rahatlamış, emniyete ermiş.
mutmainane. Mutmain birini yakışır biçimde, tatmin olarak.
mutmainne. Mutmain kelimesinin tamlamalarda ortaya çıkan aynı manadaki dişil biçimi. Kendini ıslah yolunda ilerleyen nefsin bir mertebesi.
mutneb. Itnablı, uzatılmış, uzatılan, uzun.
muttala. Ittıla peyda edilen husus, bilgi alanı, bilinen şey.
muttali. Bir işi, bir olayı haber almış, haberli, öğrenen, bilen, vakıf.
muttarid. Muttarit, hiç değişmeden birbiri ardınca olan, düzenli bir biçimde birbirini izleyen, tekdüze sürüp giden, düzenli, sıralı.
muttasıf. Bir sıfatla tavsif edilmiş, bir nitelikle nitelenmiş, kendisinde söz konusu bir nitelik bulunan.
muttasıl. Yan yana olan, bitişmiş durumda, bitişik. Fasılasız, ara vermeksizin, aralıksız, biteviye.
muvacehe. Yüz yüze gelme, yüzleşme. Karşı, ön, huzur.
muvafakat. Uygunluk, uygun gelme, uyma. Uygun bulma, razı olma, kabul etme.
muvaffak. Başarı kazanmış, başarılı olmuş, başarılı. İlahi tevfike mazhariyet, ilahi iradenin insan tarafından isteneni uygun bulması, desteklemesi sonucu başarılı olan.
muvaffakiyat. Başarılar, başarmalar.
muvaffakiyet. Başarılı olma durumu, başarı.
muvaffakiyetkarane. Muvaffak olmuş birine yakışır şekilde, başarılı biçimde.
muvafık. Uygun, münasip, yerinde. Aynı görüşü paylaşan, aynı tarafı destekleyen, muhalif olmayan
muvahhid. Muvahhit, tevhid ehli, tek ilaha inanan, ‘Allah birdir, ondan başka ilah yoktur’ diye iman eden, başka hiçbir şeye ilahlık payesi vermeyen kimse, halis mümin.
muvahhidin. Muvahhitler, tevhide iman edenler.
muvahhiş. Korkutup ürküten.
muvakkat. Belli bir zamana özgü, vakitli, geçici, süresi sınırlı.
muvakkaten. Geçici olarak.
muvakkit. Dünyanın hareketine göre vakitlerini tayin eden, özellikle namaz vakitlerini belirleyen, halka bildiren kimse, vakitçi.
muvasala. Ulaşma, kavuşma, birleşme, visal. Ulaşım.
muvasalat. Kavuşmalar, ulaşmalar. Bir yere ulaşma, varma, varış.
muvazaa. Danışıklı iş, çarpışma, şike. Faraziyelerden, varsayımlardan, kurgulardan yola çıkarak tartışma.
muvazenat. Muvazeneler, dengeler.
muvazene. Dengeli olma durumu, denge. Tartıda eşitlik, denklik.
muvazenet. Denk ve dengede olma durumu, denklik.
muvazi. Nitelik bakımından aynı, benzer, denk, misil. Paralel, koşut.
muvazzaf. Kendisine bir görev verilmiş kimse, vazifeli, görevli. Mesleği askerlik olan, silah altına alınan kimse.
muvazzah. İzah edilmiş, vuzuha kavuşturulmuş, açıklanmış, vazıh, açık.
muvazzıh. İzah eden, tavzih eden, vuzuha kavuşturan, açıklayan.
muzaaf. İki kat, kat kat, üzerine eklemeler yapılarak artırılmış.
muzaf. Eklenmiş, katılmış, ilave edilmiş, izafe olunmuş.
muzaffer. Zafer kazanmış, savaşta üstünlük elde etmiş, bir işi başarmış.
muzafferen. Muzaffer olarak, zafer kazanarak.
muzafferiyet. Muzaffer olma durumu, zafer kazanma.
muzafunileyh. İsim tamlamasında tamlayan, belirten.
muzahref. Sahte süsle, aldatıcı boyayla, yalancı yaldızla süslenmiş olan. Süprüntü, atık, çöp, pislik.
muzahrefat. Muzahref olan şeyler, sahte süslerle değerli gösterilmeye çalışılan işe yaramaz şeyler. Süprüntüler, atıklar, çöpler.
muzam. Bir şeyin en büyük kısmı. Büyütülmüş olan.
muzari. Arapçada hem şimdiki zamanı hem de geniş zamanı içine alan fiil kipi.
muzdarib. Iztırap çeken, sıkıntılı.
muzhir. İzhar eden, görünür duruma getiren, gösteren, ortaya koyan.
muzır. Zarar veren, zararlı.
muzî. Ziyalı, ışık veren, aydınlatan. Parlayan, parlak.
mûzî. Eziyet eden, inciten, rahat bırakmayan.
mûzib. Muzip, tazip eden, sıkıntı veren, rahatsız edici tavırlar takınmayı huy edinen, insanlara takılmaktan hoşlanan, çok şaka yapan.
muzlim. Zulmetli, karanlıklı, karanlık.
muzlimane. Muzlim olarak, karanlıklı bir biçimde.
muzmahil. İzmihlale uğramış, çökmüş, yıkılmış, dağılmış, perişan olmuş. Silinip gitmiş, yok olmuş.
muzmer. Gizlenmiş, saklanmış, gizli, saklı, örtülü.
muztar. Bir işi yapması için zorlanmış, zorda kalmış, baskı altında, çaresiz, mecbur.
muztarip. Izdırap çeken, acı içinde kıvranan, maddi manevi bir sıkıntısı olan.
mübadele. Tebdil etme, bedel olarak bir şey verip başka bir şey alma, değiş tokuş, değişme.
mübadelet. Mübadele, bir şeyi başka bir şeyle değişme.
mübadil. Mübadele eden, değiştiren, değiş tokuş yapan.
mübah. İşlenmesi ne sevap ne de günah olan, ne emredilen ne de yasaklanan iş, fiil, davranış.
mübahase. Bir konu üzerinde karşılıklı konuşma, sohbet etme, söz etme, bahsetme.
mübahat. Mübah olan, haram kılınmayan şeyler.
mübahat. Güzellik ve benzeri hususlarda övünmeler.
mübahesat. Mübahaseler, bir bahis üzerinde karşılıklı konuşmalar, sohbetler.
mübalagat. Mübalağalar, abartmalar.
mübalağa. Bir şeyi olduğundan daha büyük, daha fazla gösterme, abartma. Bir iş veya davranışta aşırıya kaçma, haddi aşma.
mübalağa-cuyane. Mübalağa edercesine, abartırcasına.
mübalağakarane. Mübalağa eden, abartan birine yakışır biçimde.
mübalat. Kayırma, koruma, himaye etme. İlgi, alaka, dikkat, özen, itina.
mübarek. Hayırlı, uğurlu, kutlu. Hürmete layık, muhterem, muteber, saygın. Bereketli, verimli.
mübarekat. Mübarek şeyler.
mübarekiyet. Mübarek olma durumu.
mübareze. Meydana çıkıp er dilemek suretiyle teke tek vuruşma, çarpışma. Kavga, çarpışma, dövüşme.
mübarezekarane. Mübareze eden biri gibi.
mübaşeret. Başlama, girişme. Dokunma, temas etme.
mübaşir. Beşaret veren, müjdeleyen, habercilik eden. Bir işe başlayan, girişen. Dokunan, temas eden. Mahkemede sırası geleni adıyla çağırıp içeri alan görevli.
mübayaa. Satın alma.
mübayenet. Birbirine uymama, uymazlık, tutmazlık, başkalık.
mübayin. Farklı, başka, ayrı, uymaz. Karşı, zıt.
mübdi. İbda eden, yeni bir eser ortaya koyan. ‘Her şeyi yoktan var eden, modelsiz, örneksiz yaratan’ manasında ilahi isim.
mübeccel. Tebcil edilmiş, yüceltilmiş, yüce.
mübeddel. Tebdil edilmiş, değiştirilmiş, başka bir şekle sokulmuş.
mübeddil. Tebdil eden, değiştiren.
mübelliğ. Bir emri, bir bilgiyi yerine, muhatabına tebliğ eden, ulaştıran, bildiren. İman hakikatlerini insanlara ileten.
müberhen. Bürhanlı, delilli, ispatlı, kanıtlanmış.
müberhene. Müberhen kelimesinin aynı anlamda dişili, bürhanlı, delilli, ispatlı.
müberra. Kirlerden ve kusurlardan beri olan, arındırılmış, arınmış, arı duru. İlgisi kalmamış, alakası kesilmiş.
mübeşşer. Müjdelenmiş, beşareti verilmiş, müjde almış.
mübeşşir. Tebşir eden, beşaret veren, müjdeleyen, müjdeci.
mübeşşirane. Müjdeci birine yakışır biçimde, müjdeleyerek.
mübeşşirat. Müjdeleyici haberler, müjde içeren bilgiler. İçinde müjdeler bulunan rüyalar.
mübeyyen. Beyan olunmuş, açıklanmış, açıkça ortaya konmuş.
mübeyyin. Beyan eden, açıklayan, açıkça ortaya koyan.
mübeyyiz. Müsveddeleri temize çeken, beyaza geçiren.
mübezzir. Tebzir eden, malını, parasını gereksiz yere harcayan, saçıp savuran.
mübhem. Müphem, belirsiz, kapalı, bilinmeyen.
mübhic. Sevindiren, şenlendiren, behcet veren.
mübîn. Beyan eden, açıklayan, kendisi de gayet açık olan, belli, açık. ‘Her şeyi apaçık beyan eden, açıklayan’ manasında ilahi isim.
mübrem. Kaçınılmaz, vazgeçilmez, zaruri, zorunlu.
mübteda. Müpteda, başlangıç, bidayet. Sonradan meydana getirilen, yaratılan. İsim cümlesinde özne. Mesela, ‘Men rabbüke’ yani ‘Senin Rabbin kimdir?’ cümlesinde ‘Men’ mübteda, ‘Rabbüke’ onun haberi, yani yüklemidir. ‘Senin Rabbin’ lafzı, ‘men’ yani ‘kim’ öznesine ‘yüklenmiş’tir.
mübtedi. Müptedi, yeni bir şey ortaya çıkaran. Bidat çıkaran, dinde olmayanı dine sokan. Yeni başlayan, acemi, ilkel.
mübtediyane. Müptedi birine yakışır biçimde, bidat çıkarırcasına, dinde olmayanı dine sokarcasına.
mübtela. Düşkün, tutkun. Bir kimseye bela gelmesi, ibtilaya uğrama.
mübtezel. Bol, ucuz, değersiz.
mübtıl. Mubtıl, iptal eden, geçersiz kılan, batıl hale getiren, yürürlükten kaldıran.
mücab. Kendisine cevap verilen, icabet edilen, karşılık verilen.
mücadele. Tartışma, uğraşma, didişme. Bir işin üstesinden gelmek için bıkmadan, usanmadan çalışma, uğraşma. Savaşma, çarpışma, cidal etme.
mücahedat. Mücahedeler.
mücahede. Cihat etme, Allah yolunda var gücüyle çaba harcama, çalışma, gerekirse savaşma, vuruşma. Kişinin kendini ıslah etmek için uğraşması, didinmesi, nefsiyle çarpışması.
mücahid. Mücahede eden, cihada giden, Allah yolunda elinden geleni yapan, savaşan, çarpışan.
mücahidane. Bir mücahide yakışır şekilde.
mücahidin. Mücahitler, cihat edenler, Allah yolunda çaba harcayanlar, çalışanlar, savaşanlar.
mücanebet. Uzak durma, uzaklaşma, kaçınma, çekinme.
mücanis. Cinsi aynı olan.
mücavebe. Birbirine cevap verme.
mücaveret. Civarda olma, yakınında bulunma, komşuluk, yakınlık.
mücavir. Civarda olan, komşu, yakın.
mücazat. Suça karşılık ceza verme, cezalandırma.
mücazefe. Sözle karşısındakinin hakkını örtme, aldatma.
mücazif. Sözle karşısındakinin hakkını örten, aldatan.
mücbir. İcbar edici, mecbur bırakan, zorlayan, zorlayıcı.
mücedded. Müceddet, tecdit edilen, yenilenen, yeni.
müceddid. Müceddit, yenileyen, yenileyici. Hadiste her asırda geleceği müjdelenen zat, iman hakikatlerini zamanın anlayışına uygun biçimde anlatmakla görevlendirilen nurlu alim.
müceddidiyet. Müceddit olma durumu, yenileyicilik.
mücehhez. Yapacağı iş için gerekli cihazlarla teçhiz edilmiş, donatılmış, donanmış, donanımlı.
mücella. Cilalanmış, cilalı, parlak, pürüzsüz.
mücelled. Mücellet, ciltli, ciltlenmiş kitap.
mücellid. Mücellit, çiltçi, kitaplara cilt yapan kimse.
mücemmil. Güzellik veren, güzelleştiren. ‘Her şeyi kendisine uygun bir şekilde güzelleştiren’ manasında ilahi isim.
mücerreb. Tecrübe edilmiş, denenmiş, sınanmış.
mücerred. Mücerret, soyut, maddi varlıklardan ayrı olarak sadece zihinde düşünülen kavram. Yalın, çıplak. Evli olmayan. Delilsiz dava, kanıtsız iddia. Felsefi terim olarak, nesnelerin, olayların, görüngülerin kendilerinden ayrı olarak düşünülen ya da değerlendirilen nitelikleri için kullanılan sıfat. Mesela, ‘güzellik’ kavramı soyuttur, görünür güzellerden soyutlama yoluyla elde edilir.
mücerredat. Mücerretler, soyut kavramlar. Manevi varlıklar, duyu alanına girmeyen şeyler.
mücessem. Cisim halinde bulunan, elle tutulur, gözle görülür olan, cisimlenmiş, cisimli.
mücesseme. Mücessem kelimesinin aynı manada dişili.
mücessime. Allah’ı cismi olan bir varlık gibi tasavvur eden, insan suretinde olduğunu ileri süren batıl mezhep.
mücevher. Elmas, inci, yakut, zümrüt gibi kıymetli nesnelerden yapılmış değerli süs eşyası, pırlanta. Elmas, inci, yakut, zümrüt gibi şeyler.
mücevherat. Mücevherler, pırlantalar.
mücevvef. İçi boş, kof, oyuk.
mücib. İcabet eden, cevap veren, karşılık veren. ‘Duaya icabet eden, cevap veren, kullarının isteklerini karşılayan’ manasında ilahi isim.
mücir. ‘Kullarının hemen yakınında olup, yardım isteyince yardım eden’ manasında ilahi isim.
mücmel. İcmalli, özetlenmiş, özet halinde.
mücmelen. Kısaca, özetle.
mücrim. Cürüm işlemiş, suçlu. Terim olarak ‘teslim olmayan, karşı çıkan, suç işlemeyi inatla sürdüren, azgınlık eden’ demektir. Karşıtı ‘müslim’dir.
mücteba. Seçilmiş, seçkin.
müctehid. Müçtehit, içtihat yapan, ayet ve hadislerde açıkça belirtilmeyen hususlarda yine ayet ve hadislerden hareketle hüküm çıkaran büyük alim.
müctehidin. Müçtehitler.
müctemi. Müçtemi, toplanmış, bir araya gelmiş, toplu.
müctemian. Toplu halde, topluca.
müctenib. Müçtenip, sakınan, çekinen, uzak duran, karışmayan.
müctenibane. İçtinap edercesine, kaçınırcasına, sakınırcasına.
müczil. Çoğaltan, bollaştıran, cezil hale getiren.
müçtehidin. Müçtehitler.
müçtemian. Toplu halde, topluca.
müçtenibane. İçtinap edercesine, kaçınırcasına, sakınırcasına.
müdafaa. Def etme, saldırılara karşı koyma, savunma. Kendini ya da bir başkasını söz veya yazı ile savunma.
müdafaaname. Bir kimseyi ya da bir fikri savunmak amacıyla yazılmış yazı.
müdafaat. Müdafaalar, savunmalar.
müdafi. Müdafaa eden, savunan, saldırıyı def eden.
müdahale. Dahil olma, içine girme, karışma, katılma.
müdahene. Dalkavukluk, ikiyüzlülük.
müdahhar. Depolanmış, birikmiş, iddihar olmuş.
müdahil. Dahil olan, karışan, katılan, giren.
müdahin. Müdahene eden, dalkavukluk yapan, birilerine yaranmaya çalışan.
müdakkik. Tetkik eden, dikkatle inceleyen, incelemeci.
müdakkikane. Müdakkik birine yakışır biçimde.
müdakkikin. Müdakkikler, incelemeciler.
müdana. Müdahene kelimesinin halk ağzındaki biçimi. Minnet etme, boyun eğme.
müdara. Başkalarının fikirlerine uyarcasına hareket etme. Zahiren dost gibi görünme. Yüze gülme, dalkavukluk etme.
müdavele. Tedavülde tutma, alıp verme, elden ele gezdirme, alışveriş. Bir mesele hakkında karşılıklı konuşma, istişare etme, müzakere.
müdavemet. Devam etme, aralıksız sürdürme, kesintisiz çalışma, devamlılık, süreklilik.
müdavim. Bir yere devamlı gidip gelen, bir işi devamlı yapan, devamlı, sürekli.
müdayene. Borç alıp verme, karşılıklı borçlanma.
müdd. 875 gram ağırlık.
müddea. İddia edilen, davası güdülen mesele, ısrarla savunulan husus. Dava sebebi, dava konusu. Tez, sav.
müddehar. İddihar olunmuş, biriktirilmiş, depolanmış.
müddeharat. Biriktirilen, depolanan şeyler.
müddei. İddiacı, davacı, ısrarla direnen. Birini dava eden, dava açan.
müddeiiumumi. Herkes adına dava açan, davacılık eden, savcı.
müddeiyat. İddia edilen şeyler, davası güdülen konular, savunulan hususlar.
müddessir. Örtüsüne bürünen, sarınan. Mecazen, içine kapanan, kendisiyle meşgul olan. Peygamberlik kisvesi giyinen, risalete bürünen.
müddet. Bir olayın başıyla sonu arasındaki zaman, süre.
müdebbir. Tedbir alarak idare eden, sonunu düşünerek iş yapan, önceden hesaplayıp işini ona göre ayarlayan, tedbirli, ihtiyatlı.
müdebbirane. Müdebbir birine yakışır biçimde, gerekli önlemleri alarak.
müdekkik. Müdakkik, tetkik eden, dikkatle inceleyen, araştıran.
müdellel. Hakkında delil bulunan, delille ispatlanmış olan, delilli, kanıtlı.
müderris. Medreselerde ders okutan bilgin, medrese hocası.
müderrisin. Müderrisler, medreselerde ders veren hocalar.
müdevven. Tedvin edilmiş, derlenip düzenlenmiş. Divan haline getirilmiş, kitaplaştırılmış.
müdevver. Yuvarlak. Devredilmiş, devirli. Devreden, dönen.
müdevveriyet. Müdevver olma, yuvarlaklık. Devretme, dönme.
müdhiş. Müthiş, dehşet veren, korkutan.
müdir. Müdür, idare eden, yöneten.
müdrik. İdrak eden, kavrayan, anlayan. Erişen, ulaşan. Yetişkin, ergin.
müdrike. Müdrik kelimesinin dişili. İdrak etme yetisi, kavrama kabiliyeti.
müdrir. İdrar söktürücü.
müdür. İdare eden, yöneten.
müebbed. Müebbet, ebediyen, sonsuza kadar, ebedi, daimi.
müeccel. Tecil edilmiş, ileriki bir tarihe bırakılmış, ertelenmiş.
müeddeb. Müeddep, edeplenmiş, edepli, terbiyeli.
müeddi. Bir şeyin meydana gelmesine sebep olan, sebebiyet veren.
müekked. Tekit edilmiş, kuvvetlendirilmiş, kuvvetli, sağlam.
müekkede. Müekked kelimesinin aynı manada dişili.
müekkel. Müvekkel, vekil edilen kimse, vekillik eden.
müekkid. Müekkit, tekit eden, pekiştiren, kuvvetlendiren.
müekkil. Müvekkil, vekil eden, bir kimseyi kendisine vekil atayan.
müellef. Telif edilmiş, birbirine uygun hale getirilmiş, alıştırılmış. Yazılıp kitap durumuna getirilmiş.
müellefat. Yazılmış eserler, telif olunmuş yazılar, kitaplar.
müellif. Telif eden, kitap yazan, yazar. Müellifin muharrirden farkı vardır. Mevcut bilgileri derleyip ustaca bir araya getirerek yazana müellif, kendi karihasının, aklının, duygularının meyvelerini yazana muharrir denir. Fakat zamanla bu incelik kaybolmuştur.
müellifin. Müellifler, yazarlar.
müennes. Dişil, dişi olanın sıfatı. Kelimeleri erkek ve dişi diye ayıran Arapça, Fransızca gibi dillerde dişi sayılan kelime, feminen, dişil.
müesser. Tesir altında kalan, etkilenen, kendisine tesir edilen.
müesses. Tesis olunmuş, kurulmuş, kurulu.
müessese. Kurulup meydana getirilmiş yapı, kuruluş, kurum. İşletme.
müessif. Esef veren, üzüntü veren, üzen, üzücü.
müessir. Tesir eden, tesirli, etkili.
müessiriyet. Tesirli olma durumu, etkililik.
müessis. Tesis eden, kuran, kurucu.
müevvil. Tevil eden, bir sözü muhtemel manalardan biriyle yorumlayan. Kendi bakış açısına göre yorum yapan.
müeyyed. Müeyyet, teyit olunmuş, desteklenmiş, kuvvetlendirilmiş.
müeyyid. Teyit eden, kuvvetlendiren, destekleyen.
müeyyide. İnsanlara kanun, kural, tüzük ve benzeri şeyleri uygulatma kudreti, yaptırma gücü, yaptırım. Bir işin yapılmaması durumunda uygulanacak kanun, tüzük ve benzeri şeyler.
müezzin. Ezan okuyan, Müslümanları namaza davet eden kimse.
müfad. İfade olunan mana, sözden anlaşılan anlam.
müfadale. Üstünlük yarışı, kim daha faziletli diye yarışma.
müfahare. Fahirlenme, iftihar etme, karşılıklı övünme.
müfarakat. Ayrılık, ayrı düşme.
müfarık. Ayrılan, ayrılmış.
müfehhimane. Tefhim eden, anlatan birine yakışır biçimde, anlatarak.
müfekkir. Fikir üreten, düşünen.
müfekkire. Tefekkür kabiliyeti, düşünme yetisi.
müferrah. Ferahlanmış, içi açılmış, gönlü rahata ermiş.
müferrih. Ferahlık veren, ferahlatıcı, iç açıcı, gönlü rahatlatan.
müferrik. Tefrik eden, ayıran, ayırıcı.
müfesser. Tefsir edilmiş, açıklanmış, yorumlanmış.
müfessir. Tefsir eden, açıklayan, yorumlayan, yorumcu. Kuran ayetlerinin manalarını açıklayan kimse, bu hususta kitaplar yazan alim.
müfessirin. Müfessirler, yorumcular, Kuran alimleri.
müfettehat. Fethedilenler, açılanlar, açıklananlar. Ele geçirilenler.
müfettiş. Teftiş eden, bir işin usulüne uygun yapılıp yapılmadığını denetleyip bunu bir raporla bağlı olduğu kuruma bildiren görevli.
müfid. Faydalı, fayda veren. İfade eden, anlatan.
müflih. Felaha kavuşan, hem cezadan kurtulup hem de umduklarına kavuşan.
müflihin. Müflihler, felaha kavuşanlar, kurtulanlar.
müflis. İflas etmiş, sermayesini batırmış, borcunu ödeyemez hale gelmiş kimse.
müfred. Müfret, tek, tekil, yalın, ek almamış, kendi başına.
müfredat. Müfretler, tekler, tekiller, yalınlar. Bütünü bilinen bir konunun ayrıntıları. Eğitim ve öğretimde uygulanan program.
müfreze. Bir vazife yapmak üzere büyük askeri birlikten ayrılan kol.
müfrit. İfrat eden, haddi aşan, aşırı giden, aşırı.
müfritane. Müfrit birine yakışır biçimde, ifrat edercesine, aşırı derecede.
müfsid. Müfsit, fesat çıkaran, ifsat eden, bozgunculuk yapan, bozan.
müftehir. İftihar eden, övünen.
müftehirane. İftihar eden eden birine yakışır biçimde, övünerek.
müftereyat. İftiralar, uydurmalar, asılsız yakıştırmalar.
müfteri. İftira eden, yalan uyduran, kara çalan.
müfteris. Yırtıcı.
müfteriyane. İftira eden birine yakışır biçimde, iftira edercesine.
müfti. Müftü, fetva veren, bir konu hakkında dinin hükmünü bildiren kişi. İl ve ilçelerde imam, hatip, müezzin gibi din görevlilerinin amiri olan kimse.
müftiyülenam. Halka fetva veren müftü, büyük alim.
mühakat. Taklit etme, benzerini yapma.
mühdi. Hidayete erdiren, iman yolunu bulmakta birine vesile olan. Hediye veren.
mühec. Ruhlar, canlar.
mühefhef. Narin, ince, nazik.
mühendis. Hendeseci. Matematik, fizik, kimya gibi bilimleri uygulayarak yol, baraj, köprü, makina, bina, ilaç yapımı gibi etkinlikleri planlayan, uygulatan kimse.
mühevvil. Korkutucu, korku verici.
mühevvin. Kolaylaştıran, gevşeten.
müheykel. Heykelleşmiş, heykel biçimini almış.
müheymin. ‘Devamlı gözetip koruyan, gözetici, koruyucu’ manasında ilahi isim.
müheyya. Hazır, amade.
müheyyic. Müheyyiç, heyecanlandıran, coşku uyandıran, coşturan.
mühezzeb. İyi duruma getirilmiş, düzeltilmiş. Temizlenmiş.
mühezzib. Düzelten, iyileştiren. Temizleyen.
mühib. Heybetli. Korku verici.
mühim. Ehemmiyetli, önemli.
mühimmat. Mühim şeyler, önemli ve gerekli olanlar. Savaş için gerekli olan silah, mermi vesaire.
mühlet. Belli zaman, belirli süre, vade.
mühlik. Helak edici, yok edici, öldürücü.
mühmel. İhmal edilmiş, bırakılmış, boşverilmiş, önemsenmemiş.
mühr. Mühür, damga.
mühre. Kağıtları pürüzsüz hale getirmek için kullanılan yuvarlak biçimli alet.
mühtedi. Hidayete eren, iman eden, kendi dinini bırakıp İslam dinine giren.
mühür. İmza yerine kullanılan damga.
müiz. ‘İzzet veren, yükselten, şeref kazandıran’ manasında ilahi isim.
müjde. Muştu, beşaret, sevindirici haber.
müjdekarane. Müjdeli biçimde.
müjgan. Kirpikler, kirpik.
müjik. Rus köylüsü.
mükabere. Büyüklük taslama. Tartışmada çok laf ederek karşısındakini yenmeye çalışma, hakikati bulma niyeti olmaksızın çekişme, doğru ortaya çıktıktan sonra da yanlışı savunmayı sürdürme, büyüklenme.
mükabir. Kendini büyük gören, yanlışı inatla savunup lafazanlıkla haklı çıkmaya çalışan.
mükafat. Ödül, güzel bir iş veya davranış sahibine hakkı kadar ya da daha fazlasıyla karşılık verme.
mükafaten. Ödül olarak.
mükaleme. Karşılıklı konuşma, birbirine kelam etme.
mükaşefe. Meydana çıkarma, görünür ve bilinir hale getirme. Dış duyularla algılanması mümkün olmayan ilahi sırları, bilgileri kalben keşfetme, bilme.
mükatebe. Yazı ile haberleşme, yazışma.
mükebbir. Tekbir getiren, ‘Allahuekber’ diyen.
mükedder. Kederli, bulanık, saf olmayan. Kederli, üzgün, gamlı. Tekdir edilmiş, azarlanmış.
mükellef. Bir işi yapmak zorunda olan, yükümlü. Emek verilerek hazırlanmış, gösterişli, şatafatlı. Dini emirleri yerine getirmek zorunda olan ergin kimse.
mükellefin. Mükellefler.
mükellefiyet. Mükellef olma durumu, yükümlülük. Yapılması zorun olan iş ya da davranış.
mükemmel. Kemale ermiş, tamam olmuş, tam, eksiksiz, kusursuz.
mükemmelen. Mükemmel bir biçimde.
mükemmeliyet. Mükemmellik, tamlık.
mükemmil. Kemale erdiren, tamamlayan, tamamlayıcı.
mükerrem. İkrama mazhar olmuş, keremli, değerli, saygın.
mükerrer. Tekrar edilmiş, tekrarlanmış.
mükerreren. Tekrar ederek, tekrar tekrar.
mükerrir. Tekrar eden, tekrarlayan.
mükesser. Kesretli hale gelmiş, çoğaltılmış. Kırılmış, kırık.
mükevven. ‘Kün’ yani ‘ol’ emriyle yaratılmış, meydana getirilmiş.
mükevvenat. Mükevvenler, yaratılmışlar, kainat ve içindeki varlıklar.
mükevvin. Yaratan, meydana getiren, var eden.
mükeyyif. Keyif verici.
mükeyyifat. Kahve, sigara ve benzeri keyif verici şeyler.
mükezzib. Tekzip eden, yalanlayan.
mükreh. İkrah olunan, kerhen iş yaptırılan, bir işi yapması için zorlanan.
mükrih. İkrah eden, zorlayan.
mükrim. İkram eden.
mükrimane. Mükrim birine yakışır biçimde.
mükteseb. Müktesep, kesbedilmiş, kazanılmış, edinilmiş.
müktesebat. Kesbedilmiş, kazanılmış şeyler, edinilmiş bilgiler.
mülabeset. Benzerlik sebebiyle birbirine karıştırılma, ayırt edilememe.
mülaebe. Birbiriyle oyun oynama, oynaşma.
mülaene. Lanetleşme, birbirine lanet etme.
mülaet. Bir örtü adı.
mülahaza. Dikkatle bakma, iyice düşünme, düşünce.
mülahhas. Hulasa edilmiş, özetlenmiş, özü çıkarılmış.
mülakat. Birbirine kavuşma, bir araya gelip karşılıklı konuşma, görüşme. Röportaj.
mülaki. Kavuşan, buluşan, görüşen.
mülatefe. Latife etme, edep sınırları içinde kalarak şakalaşma.
mülayemet. Mülayim olma, yumuşaklık, yumuşak huyluluk.
mülayim. Yumuşak, uysal, uyumlu.
mülayimane. Mülayim birine yakışır biçimde.
mülazemet. Bir şeyi kendine lazım kılma, lüzumlu sayma, bir kimseye, yere veya şeye sıkıca bağlanma. Bir yere devam etme.
mülazım. Bir şeyi kendine lazım kılan. Askerlikte şimdi ‘teğmen’ denilen bir rütbenin eski adı.
mülemma. Renk renk, alacalı. Parlak, parıltılı. Bulaşmış, bulanmış.
mülevven. Renkli, rengi olan. Boyanmış, boyalı.
mülevves. Bulaşık, kirli, pis, iğrenç.
mülevvesat. Mülevves, bulaşık, kirli ve pis şeyler.
mülevvin. Levn yani renk veren, renklendiren, boyayan.
mülga. İlga edilmiş, kaldırılmış.
mülhak. İlhak edilmiş, katılmış, eklenmiş. Bir merkeze bağlı olan.
mülhakat. Mülhak olan, katılan şeyler. Bir merkeze bağlı olan kaza, nahiye, köy gibi yerleşim birimleri.
mülhem. İlham edilmiş, esinlenmiş. İlhama mazhar olmuş, kendisine ilham verilmiş.
mülhemane. İlhama mazhar olmuş birine yakışır biçimde, ilham edilircesine.
mülhid. Mülhit, imandan dönen, inanmayan, kafir, dinsiz, zındık.
mülhik. İlhak eden, katan, ekleyen.
mülhim. İlham eden, esin veren.
mülk. Bir kimsenin tasarrufu altında bulunan varlık, sahip olunan şey. Bir şeyin dış yüzü, varlıkların bize görünen yüzü, dış duyularla algılanabilen görünür alem. Hâkimiyet, hükümranlık, egemenlik, yetki, sahiplik.
mülkiye. Devlet bünyesinde hizmet eden vali, kaymakam ve benzeri yönetici sınıf.
mülkiyet. Mülk sahibi olma durumu, mülk sahipliği.
mülsak. Karışık, yapışık.
mültebis. İltibas edilen, karıştırılan, ayırt edilemeyen, bulanık.
mülteci. İltica eden, sığınan. Ülkesini terk edip başka ülkeye sığınan kimse, sığınmacı.
mültefit. İltifat eden, güzel sözlerle gönül alan, güler yüz gösteren.
mültefitane. Mültefit birine yakışır biçimde, lütfederek, güler yüz göstererek.
mültehab. İltihaplı, cerahatli, yaralı.
mülteka. Kavuşma zamanı ve yeri, kavşak.
mültekit. Bir yitik bulan, buluntuyu elinde tutan.
mültezim. Kendine lüzumlu kılan, kendi üzerine alan.
müluk. Melikler, hükümdarlar, hakanlar, krallar.
mülzem. Tartışmada ilzam edilmiş, cevap veremez duruma getirilmiş, susturulmuş.
mülzim. Tartışmada ilzam eden, muhatabına kuvvetli kanıtlar sunarak fikrini savunamayacak hale getiren.
mümaileyh. Kendisinden söz edilen.
mümanaat. Mani olma, engelleme.
mümanea. Birbirine mani olma.
mümaresat. Mümareseler, uzmanlaşmak için yapılan alıştırmalar.
mümarese. Uzmanlaşmak için yapılan alıştırma. Maharet, alışıklık, ustalık.
mümas. Temas eden, dokunan.
mümaselet. Misil olma, birbirinin dengi olma, denklik.
mümasil. Misli, dengi, benzeyen, benzeri.
mümaşaat. Mümaşat, hoş geçinme, anlaşma yolunu seçme, uyumluluk.
mümaşaatkar. Hoş geçinen, anlaşma yolunu seçen, uyumlu davranan.
mümaşat. İş yürüsün de faydalı bir netice ortaya çıksın diye hoş geçinme, anlaşma yolunu seçme, uyumluluk.
mümatala. Mümatale, savsaklama, geciktirme, borcun vadesini uzatma.
mümehhed. Yayılmış, serilmiş, yayılı, serili. Muntazam, düzenli, düzgün.
mümessel. Temsil edilmiş, temsil edilen.
mümesselileh. Temsile muhatap olan kimse, misalin muhatabı, hakkında temsil getirilen.
mümessil. Temsil eden, bir topluluk adına konuşma ve karar verme yetkisine sahip kimse, yetkili.
mümessilat. Mümessiller, temsilciler.
mümevveh. Vehmin ürünü olan, kurgudan ibaret.
mümevvehat. Bir vehimden, kuruntudan ibaret şeyler.
mümeyyiz. Temyiz eden, ayırt eden, ayıran, temyiz edici, ayırıcı. Bir kimseyi veya şeyi başkalarından ayıran, seçkin duruma getiren.
mümeyyize. Mümeyyiz kelimesinin aynı manada dişili, ayırt eden, ayırıcı.
mümid. İmdada koşan, yardım eden. Uzatan, uzatıcı.
mümin. İman eden, inanan. Allah tarafından peygamberlere indirilen ilahi bilgilerin hepsine şüphesiz iman eden, inanan. ‘Kalplerde iman nurunu ışıklandıran, kullarına güven veren’ manasında ilahi isim.
müminane. Mümin birine yakışır şekilde, inanarak.
müminat. Kadın müminler.
müminin. Müminler, iman edenler, inananlar.
müminun. Müminler, inananlar.
mümit. İmate eden, mevti yaratan, öldüren, öldürücü. ‘Mevti yani ölümü yaratan’ manasında ilahi isim.
mümkin. Mümkün, olabilir, olması ihtimal dahilinde.
mümkinat. Mümkün olanlar, olabilenler.
mümkine. Mümkün, olabilen, olabilir.
mümsike. İmsak eden, tutan, tutma eylemini yapan. Mümsik kelimesinin aynı manada dişili.
mümtaz. İmtiyazlı, seçkin, üstün.
mümtazane. Mümtaz bir biçimde, imtiyazlı biri gibi, seçkin birine yakışır biçimde.
mümtaze. Seçilmiş, ayrılmış. Mümtaz kelimesinin aynı manada dişili.
mümtaziyet. Mümtaz olma durumu, seçkinlik.
mümted. İmtidat eden, uzayan, uzayıp giden, uzanmış.
mümtehine. İmtihan olunan, sınanan, denenen. Mümtehin kelimesinin dişili.
mümteni. Olması imkansız, mümkün olmayan. İmtina eden, çekinen.
mümtenia. Mümteni yani olması imkansız şey. Mümteni kelimesinin tamlamalarda kullanılan dişili.
mümteniat. Mümteni yani olması imkansız şeyler.
mümtesil. İmtisal eden, uyan, tabi olan, boyun eğen.
mümtezic. İmtizaç eden, birleşen, kaynaşan, iç içe olan.
mümtezic. Mümtezic kelimesinin dişili. İmtizaç eden, birleşen, kaynaşan, iç içe olan.
mümtezicen. İmtizaç ederek, birleşerek, karışıp kaynaşarak.
münaam. Nimete nail olan, nimetlenen.
münacat. Dua, niyaz, sessizce yalvarış, gizli yakarış.
münadi. Nida eden, seslenen, bir haberi yüksek sesle duyuran, tellal.
münadim. Yok olan, yok olucu, ademe giden.
münafat. Birbirini nefyeden, olumsuzlayan, karşıtlık, aykırılık.
münaferat. Münaferetler, karşılıklı nefretleşmeler.
münaferet. Karşılıklı nefret, birbirinden nefret etme, birbirini sevmeme, hoşlanmama.
münafese. Karşılıklı nefis davası gütme, birbirini çekememe.
münafık. Nifak üzere olan, inanıyor gibi görünmekle birlikte aslında inanmayan kimse, gizli kâfir.
münafıkane. Münafıkça, münafık biri gibi, münafık birine yakışır biçimde.
münafıkun. Münafıklar, mümin görünmekle birlikte aslında kâfir olanlar.
münafi. Nefyeden, olumsuzlayan, uymaz, uymayan, zıt, aykırı.
münakale. Nakletme, bir şeyi bir yerden başka yere taşıma, götürme.
münakaşa. Tartışma, çekişme, ağız kavgası. Bir mesele hakkında tartışma.
münakaşat. Münakaşalar, tartışmalar, çekişmeler.
münakaza. Birbirini nakzetme, zıtlık sebebiyle birbirini çürütme.
münakazat. Münakazalar.
münakeha. Nikahlanma, evlenme.
münakız. Birbirinin nakizi, biri ötekini nakzeden, çözen, çürüten.
münakid. Taraflarca akdedilmiş, kabul edilip onaylanmış. Düğümlenmiş, bağlanmış, bağlı.
münakis. Akseden, yansıyan, yansımış. Yankı yapan, yankılanan. Tersine çevrilmiş.
münakkaş. Nakşedilmiş, nakışlı, bezekli, süslü, resimli, işlenmiş, işlemeli.
münasebat. Münasebetler.
münasebet. İki şey arasındaki ilişki, ilgi. Uygun olma, uygunluk, orantılılık. Sebep, vesile.
münasebetdar. Münasebetli, ilgili. Uygun, yerinde, nispetli, orantılı.
münasebetdarane. Münasebetli olarak, ilişki kurarcasına. Uygun bir biçimde, uyarcasına.
münasebetsiz. İlgisiz. Uygunsuz, yakışıksız, yersiz. Yersiz ve yakışıksızca konuşan ya davranan kimse.
münasib. Münasip, ilişkili, ilgili. Uygun, yakışır, orantılı.
münatıf. Bir tarafa yönelen, meyleden.
münavebe. Nöbetleşme, sırasıyla yer alma ya da görev yapma.
münavebeten. Nöbetleşe, sırayla.
münazaa. Niza etme, çekişme, ağız kavgası yapma.
münazara. Kuralına uygun biçimde konuşup tartışma, tarafların karşılıklı deliller ileri sürerek kendi nazar, görüş ve düşüncelerini savunmaları biçimindeki tartışma, konuşma. Münazarada, her tartışmacı kendi nazarını yani konuya bakışını, konu ile ilgili düşüncesini ortaya koyar, savunur, böylece gerçeklere ulaşılmaya çalışılır.
münazarat. Münazaralar, kurallı tartışmalar.
münazaünfih. Üzerinde niza edilen, tartışılan mesele, konu, şey. Niza sebebi, çekişme vesilesi.
münazır. Münazara eden, tartışan.
münazil. Bir görevden azledilmiş, bir makamdan indirilmiş, işten çıkarılmış. Kendi başına bir köşeye çekilen, uzlet eden.
münbais. Gönderilen, gönderilmiş. İleri gelen, çıkan.
münbasit. Yayılan, genişleyen. Ferahlamış, açılmış, sevinçli, mesrur.
münbit. İnbata uygun, gelişme ve büyüme niteliği olan, verimli.
münceli. Parlayan, ortaya çıkıp görünen, parlak. Parlak bir biçimde apaçık görünen.
müncelib. Celbedilen, çekilen.
müncemid. Müncemit, donmuş, donuk.
müncer. Bir yere ya da yöne doğru çekilen, sürüklenen. Bir duruma ya da yere varıp son bulan, sona eren.
müncezib. Bir şeye, yöne veya yere doğru cezbedilen, çekilen, çekilmiş.
müncezibane. Cezbedilircesine, çekilircesine.
münci. Necat veren, kurtaran, kurtarıcı.
mündefi. Def olunan, giderilen, savulan, atlatılan, uzaklaştırılan.
mündemic. Bir şeyin içinde saklı olan, içine bırakılmış, içine konmuş, içinde yer almış. Felsefi terim olarak, varlığın içinde bulunan, süngerin içindeki su gibi varlığın bünyesine sızmış ya da sinmiş olan.
münderecat. Bir şeyin içinde bulunanlar, içerdikleri, içindekiler.
münderic. Bir şeyin içine dercedilen, konulan, konulmuş, içinde bulunan.
münderis. İzi kalmayan, tamamen yok olan, yerinde yeller esen.
münebbih. İntibah veren, tenbih eden, uyandıran, dalgınlıktan kurtaran.
müneccemen. Necim necim, parça parça, kısım kısım.
müneccim. Necimlere yani yıldızlara bakarak anlamlar çıkarmaya çalışan, yıldız falcısı, astrolog. Gökbilimci, astronom.
münekker. Tarif edilmemiş, tanımlanmamış. Tanınmayan, bilinmeyen, belirsiz. Karşıtı ‘muarref’.
münekkid. Münekkit, tenkit eden, eleştiren, eleştirici, eleştirmen. Bir eseri olumlu ve olumsuz yönlerini belirterek değerlendiren kimse.
münevver. Nurlu, aydınlatılmış. İlimle aydınlanmış, bilgili, kültürlü kimse, aydın.
münevvil. Yiyecek içecek gibi temel nimetleri sunan, veren.
münevvim. Tenvim eden, uyku veren, uyutan, uyutucu. Karşıtı ‘münebbih’.
münevvir. Tenvir eden, nurlandıran, aydınlatan.
münezzeh. Nezih olan, temiz, arınmış, noksan ve kusurdan uzak bulunan. Yaratıcının yaratılmışlarda bulunan noksan sıfatlardan beri yani ırak olması durumu.
münezzehiyet. Nezihlik, her nevi kusurdan uzak olma, kusursuzluk.
münfail. Fiilden etkilenen, fiili kabul eden, tesir altında kalan, etkilenen, etkilenmiş, üzerinde fiil icra edilen, özne olmayan, nesne konumunda bulunan.
münfasıl. İnfisal etmiş, bölünmüş, ayrılmış.
münfehim. Fehmedilen, anlaşılmış olan.
münfek. Kopup gitmiş, ayrılmış, sökülmüş.
münferid. Münferit, fert olarak, tek başına, yalnız, bireysel.
münferiden. Tek başına, yalnız olarak, ayrı ayrı, teker teker.
münfesih. Feshedilmiş, bozulmuş, hükmü kaldırılmış, artık yürürlükte olmayan.
münfetiha. Fethedilen, açılan, açılmış.
münfetiha. Münfetih kelimesinin dişili, açılan, açılmış. Dil üst damaktan ayrılırken ağızdan çıkan harfler.
münhafıza. Harf söylenirken dilin alt damaktan ayrılması durumu.
münhal. İnhilal etmiş, çözülmüş, ayrışmış. Boş, işsiz.
Münhamenna. Peygamber Efendimizin tahrif edilmemiş Tevrat’ta geçen isimlerinden biri.
münhani. Eğri, eğik. Eğri çizgi.
münhaniye. Münhani kelimesinin dişili, eğri, eğik.
münharif. İnhiraf etmiş, yoldan çıkmış, sapmış, doğru gitmeyen, çarpık.
münhasır. Birine ya da bir şeye hasredilen, yalnız birinin olan, başkasıyla ilgisi bulunmayan, özel olarak ayrılan.
münhasıran. Yalnız birine özgü olmak üzere, özel olarak, yalnızca, sadece.
münhasif. İnhisafa uğramış, hasfolmuş, tutulmuş. Sönükleşen, parlaklığını yitirip görünmez hale gelen, sönük. Bu kelime daha ziyade ay için kullanılır.
münhedim. Hedmedilmiş, inhidama uğramış, yıkılmış, yerle bir olmuş, harap.
münhezim. Hezimete uğramış, bozguna maruz kalmış, bozulmuş, yenilmiş.
münib. Günahlarından pişman olup dönen, hakka yönelen, tam bir tevbeyle kendini Rabbine teslim eden.
münif. Yüce, büyük, ulu.
münim. İyilik etmeyi seven, yedirip içiren kimse. ‘Nimet veren, nimetlendiren’ manasında ilahi isim.
münimane. Münim birine yakışır biçimde, nimet vererek, nimet verici olarak.
münir. Nurlandıran, nur yayan, ışıklandıran, aydınlatan, aydınlatıcı.
münkabız. İnkıbaza maruz kalan, kabz halinde bulunan, tutuk, durgun, sıkıntılı. Karşıtı ‘münbasit’.
münkad. İnkıyad eden, boyun eğen, uyan, tâbi olan.
münkalib. İnkılap eden, dönüşen, değişen.
münkasım. Taksim olunmuş, kısım kısım ayrılmış, bölünmüş.
münkatı. Kat edilen, kesilen, kesilmiş, ayrılmış.
münkariz. İnkıraz etmiş, adı sanı kalmamış, yok olmuş, sona ermiş.
münkazi. Kaza olmuş, son bulmuş, sona ermiş, işi bitmiş.
Münker. Kabir âleminde insanı sorguya çeken meleklerden biri. Münker ve Nekir kabir aleminde görevli külli melek türlerinin cüzi iki ferdidirler. Polis ve asker kelimeliri nasıl hem bir türün hem de birer ferdin ismiyse, Münker ve Nekir de öyledir.
münker. İnkar edilen, reddolunan, kabul edilmeyen. Hoşa gitmeyen, beğenilmeyen. Dince uygun görülmeyen, haram, yasak.
münkerat. Dince red ve inkar edilen, uygun görülmeyen şeyler, kötülükler, haramlar, günahlar.
münkesif. Tutulmuş, küsufa uğramış. Parlaklığını yitirmiş, artık parlamayan. Bu tabir daha ziyade güneş için kullanılır.
münkesir. Kırılmış, kırık. ‘Mecazen’ kırgın, gücenmiş.
münkeşif. Keşfedilmiş, örtüsü açılmış, bulunmuş.
münkeşife. Münkeşif kelimesinin aynı manada dişili.
münkız. Kurtaran, kurtarıcı.
münkir. İnkar eden, kabul etmeyen, tanımayan. İmansız, kafir.
münkirane. Münkir birine yakışır biçimde, inkar edercesine.
münkis. Nükseden, geri gelen, yeniden ortaya çıkan.
münsed. Seddedilmiş, kapanmış, tıkanmış.
münşaib. Şubelere, kollara, dallara ayrılan, şube şube olan, dallanıp budaklanan.
münşak. İnşikak etmiş, yarılmış, çatlamış.
münşi. İnşa eden, yapan, usta. Bir eser ortaya koyan. Yazar, nasir, şair.
müntabık. İntibak etmiş, adapte olmuş, uymuş, uygun hale gelmiş.
müntafi. İtfa olunan, söndürülen, söndürülmüş. İtfaiye kelimesiyle aynı köktendir.
müntakil. İntikal eden, naklolunan, taşınan. Nakleden, taşıyan. Bir yerden bir yere giden, göçen, ölen.
müntakim. İntikam alan, bir suça mukabil ceza veren. ‘Mücrimleri, suçluları işledikleri suçlara uygun biçimde cezalandıran’ manasında ilahi isim.
müntebih. Uyanık, intihaba gelen, uyanan.
müntec. Sonuçlanan, neticeye ulaşan.
müntefi. Sönen, sönüp yok olan.
müntefi. Faydalanan, yararlanan.
münteha. Nihai nokta, varılan son yer, en son derece, uç.
müntehab. İntihab olunmuş, seçilmiş, seçilen.
müntehi. Nihayete eren, sona varan, son bulan.
müntehib. Talan eden, yağmalayan, yağmacı.
müntehib. İntihap eden, seçen, seçmen.
müntehir. İntihar eden, kendini öldüren.
müntesib. Müntesip, intisap eden, ilgisi olan, ilgili, bağlı, mensup.
müntesibin. Müntesipler, mensuplar, ilgisi bulunanlar, bağlılar.
münteşir. İntişar etmiş, yaygın. Yayılmış, duyulmuş. Neşredilmiş, yayımlanmış.
münteşire. Münteşir kelimesinin aynı manada dişili, yayılmış, yayımlanmış.
müntic. Netice veren, sonuç veren, bir şeyin ortaya çıkmasına vesile olan.
münzel. İndirilmiş, inzal olunmuş. Allah tarafından vahiy yoluyla indirilmiş.
münzele. Münzel kelimesinin aynı manada dişili.
münzevi. İnzivada olan, tek başına bir köşede yaşayan, insanlardan uzak olan.
münzeviyane. Münzevi birine yakışır biçimde, tek başına, yalnız biçimde.
münzil. İndiren, inzal eden.
münzir. İnzar eden, tehlikeyi haber vererek sakındıran, uyaran, uyarıcı.
müraat. Riayet etme, uyma, gözetme, sayma, saygı gösterme.
müraaten. Uyarak, gözeterek, riayet ederek.
müracaat. Başvurma, bir iş için ilgili birisiyle görüşmek, birine danışmak.
müradif. Eş anlamlı, lafızları ayrı ama manaları aynı olan kelimelerin durumu.
mürafaa. Duruşma, davacı ile davalının mahkemede karşı karşıya gelmeleri.
mürai. İkiyüzlü, riyakar, görsünler diye iş yapan.
mürasele. Birbirine bir şeyler gönderme, mektuplaşma.
Mürcie. Ümitlendirme manasına gelen ‘irca’ kökünden türetilmiş bir terim. Sapık mezheplerden birinin adı. Bunlar, günahın insana zarar vermediği tezini savunarak güya günahkarlara ümit verdikleri için bu adı almışlar.
mürcif. Uydurma haber yayan fitneci, uydurmacı, yalancı.
mürde. Mürd, ölü, ölmüş kimse.
mürebbi. Terbiye eden, terbiyeci.
mürebbiyane. Terbiye edercesine, terbiye edici birine yakışır biçimde.
mürebbiye. Terbiyeci kadın, bir ücret mukabilinde çocukların eğitimiyle özel olarak meşgul olan kadın.
müreccah. Tercih edilen, üstün tutulan.
müreccih. Tercih edici, tercih eden.
müreffeh. Refah içinde yaşayan, refahlı, geçim sıkıntısı çekmeyen, bolluk içinde yaşayan, rahat.
mürefref. İnce kumaştan yapılmış olan. Gerçek gibi görünen ağaç resmi.
mürekkeb. Mürekkep, terkip edilmiş, birden fazla unsurun bir araya gelmesinden oluşmuş, birleşik.
mürekkebat. Terkipler, terkip edilen şeyler, birleşikler.
müretteb. Tertipli, sıralı, dizili. Kurulmuş, kurulu.
mürettebat. Tertip edilmiş, sıralanmış şeyler. Ekip, personel, gemide çalışanlar.
mürettib. Mürettip, tertip eden, sıraya koyan, dizen, dizici, dizgici.
mürevvic. Terviç eden, revaçta tutan, sürüm kazandıran, değerli kılan.
mürg. Kuş.
mürgan. Kuşlar.
mürid. Mürit, irade eden, isteyen. Tarikata girip bir mürşide tabi olan, iradesini ona teslim eden.
müridane. Müride yakışır biçimde, irade ederek, isteyerek.
mürsel. İrsal olunmuş, gönderilmiş. Resul, nebi, peygamber. İkinci sıradaki ravinin birincinin adını anmaksızın, kendisi işitmiş gibi rivayet ettiği hadis.
mürselat. Gönderilenler. Resuller, peygamberler.
mürsele. Mürsel kelimesinin tamlamalarda kullanılan dişili, gönderilen.
mürselin. Gönderilenler. Resuller, peygamberler.
mürsil. İrsal eden, gönderen. Resul tayin eden.
mürşid. Mürşit, irşat eden, hak yolu gösteren, doğruyu bulması için bir kimseye rehberlik eden.
mürşidan. Mürşitler, hak yolu gösterenler.
mürşidane. Mürşide yakışır biçimde, mürşit gibi.
mürteca. Umulan, ümit edilen, ümitle beklenen.
mürteci. İrticacı, geri dönmek isteyen, geri dönen, gerici.
mürtecî. Rica eden, ümit eden, ümitli.
mürted. Mürtet, irtidat eden, İslam dininden küfre dönen.
mürtedane. Mürtet gibi, müktet birine yakışır biçimde.
mürtefi. Ref olan, yükselen, yükselmiş, yüksek, yüce.
mürtehil. İrtihal eden, göçen. Dünyadan kabre giden, ölen.
mürtekib. İrtikap eden, kötülük yapan. Rüşvet alan, rüşvetçi.
mürtesem. Resmedilmiş, resimlenmiş, çizilmiş. İzdüşüm.
mürteşi. Rüşvet alan, rüşvetçi.
mürtezik. Rızıklanan, kendisine rızk verilen.
mürur. Geçme, geçip gitme.
müruruzaman. Zamanın geçip gitmesi. Zaman aşımı.
mürüvvet. İnsaniyet, insanlık, adamlık. İyilik, lütufkarlık.
mürüvvetkarane. Mürüvvetli birine yakışır biçimde, insanca.
müsaade. İzin, ruhsat. Uygun, elverişli.
müsaadekar. Müsaade eden, izin veren, anlayışlı davranan.
müsab. Sevap kazanmış.
müsabaka. Yarış, yarışma, birbirini geçmeye çalışma.
müsabakat. Müsabakalar, yarışlar, yarışmalar.
müsabık. Yarışmacı.
müsademat. Müsademeler, vuruşmalar, çarpışmalar.
müsademe. Birbirine vurma, vuruşma, çarpışma.
müsademet. Müsademe, vuruşma, çarpışma.
müsadere. Elde olanı alma, el koyma, zorla alma.
müsadif. Tesadüf eden, rastlayan.
müsadim. Müsademe eden, vuruşan, çarpışan.
müsaferet. Seferde olma, yolculuk. Misafirlik.
müsahele. Kolaylık gösterme, yumuşak davranma.
müsahhar. Sihirlenme, büyülenme. Büyülenmiş gibi etkilenme, etki altında kalma. Emir altında olan.
müsahharane. Müsahhar olana yakışır biçimde.
müsahhariyet. Müsahhar olma durumu.
müsahhir. Emir altına alan, boyun eğdiren.
müsaid. Müsait, uygun, elverişli. İzin verilen.
müsalaha. Sulh yapma, barışma.
müsalemet. Barış içinde olma durumu, barışıklık. Selamette olma, huzur ve güven içinde bulunma.
müsamaha. Hoşgörülü davranma, hoşgörü, kusuru görmezlikten gelme, bir hususta şiddet ve zorluk göstermeyip yumuşaklık ve kolaylıkla hareket etme.
müsamahakar. Müsamaha gösteren, hoşgörülü.
müsamahakarane. Müsamahalı birine yakışır biçimde.
müsamere. Eğlence, gösteri, piyes.
müsaraa. Süratli hareket etme, hızlı davranma, çabukluk.
müsavat. Aynı seviyede olma, eşitlik, denklik.
müsavi. Aynı seviyede, eşit, denk.
müsbet. İspat olunan, pozitif, olumlu.
müsbit. İspat eden, kanıtlayan, olumlayan.
müsebbeb. Sebep olunan, sebeplerin sonucu olan.
müsebbebat. Müsebbebler, sebeplerin sonuçları.
müsebbib. Sebep olan, sonucu meydana getiren.
müsebbibülesbab. Sebepleri yaratan, sonuçlardan önce sebepleri de yaratmış olan Allah.
müsebbih. Tesbih eden, yaratıcının tüm kusurlardan ırak olduğunu dile getiren, sübhanallah diyen.
müsebbihane. Tesbih en biri gibi, sübhanallah dercesine.
müsebbit. Tespit eden, sabit duruma getiren.
müsecca. Secili söz, cümle sonları kafiyeli yazı.
müseccel. Tescil edilmiş, sicile geçirilmiş, tescilli. Damgalı, kayıtlı.
müseddes. Altı parçalı, altılı, altılık, altıgen.
müsehhil. Teshil eden, kolaylaştıran.
müsekkin. Teskin eden, sakinleştiren, sakinleştirici, yatıştırıcı.
müsellah. Silahlanmış, silahlı, silah kuşanmış.
müsellem. Teslim edilmiş, verilmiş. Doğruluğu, gerçekliği kanıtlanmış, herkesçe kabul edilmiş, kuşku duyulmayan.
müsellemat. Doğruluğu, gerçekliği herkesçe kabul edilmiş görüşler, fikirler, hükümler, ilkeler.
müselles. Üç parçalı, üçlük, üçgen.
müselman. Müslüman kelimesinin bazı eski metinlerde geçen şekli, müslimler.
müselsel. Silsileli, zincirleme, birbiri ardınca sıralı.
müsemma. İsimlendirilmiş, kendisine isim verilmiş kimse ya da şey. Belirlenmiş, tayin edilmiş.
müsemmeat. İsimlendirilenler, isim sahibi kılınanlar.
müsemmem. Semli, zehirli.
müsemmim. Zehirleyen, zehirleyici.
müsenna. Kat kat, iki kat, iki katlı, iki parçalı, ikili.
müsevvid. Müsevvit, müsveddeyi yazan, daha sonra temize çekilecek bir metni ilk kaleme alan.
müsevvik. Sevk eden, gönderen, yollayan.
Müseylime. Peygamberlik dava eden yalancı herifin adı.
müseyyeb. İşine gereken önemi vererek sıkıca sarılmayan, tembel, uyuşuk, üşengeç, umursamaz.
müshil. Kabızlığı tedavi için kullanılan ilaç.
müsi. İsyan eden, itaat etmeyen, yaramaz.
müsi. Teselli veren, avutan.
müsil. İsale eden, bir sıvıyı akıtan, döken.
müsinn. Müsin, yaşlı, ihtiyar, sinni yani yaşı ilerlemiş.
müskir. Sekir veren şey, sarhoş edici madde.
müskirat. Müskirler, sekir veren maddeler, sarhoş edici şeyler.
müskit. Sükut ettiren, susturan, susturucu.
müslim. İslam dinini kabul eden, geri almamak üzere kendisini hakka teslim eden.
Müslim. Ünlü hadis kitaplarından biri, bu kitabı yazan alimin namı.
müsliman. Müslüman kelimesinin bazı eski metinlerdeki şekli.
müslimat. Kadın Müslümanlar.
müslimen. Müslim olarak, Müslüman olmakla.
müslimin. Müslimler, Müslümanlar.
müslimun. Erkek Müslümanlar.
Müslüman. İslam dinini kabul etmiş kimse ya da kimseler. Müslümanlar manasında çoğul olan bu kelime dilimizde tekil olarak kullanılır.
müsmi. İşittiren, isma eden.
müsmin. Semirmiş, semiz, şişman. Semirtici, şişmanlatan.
müsmir. Semere veren, semereli, meyveli. Ürün veren, verimli. İyi sonuç veren.
müsned. Müsnet, isnat edilen, dayandırılan, yüklenen. Yüklem. Ravilerine göre düzenlenmiş hadis kitabı.
müsnedünileyh. Kendisine isnat edilen, yüklenen. Mübteda.
müspet. İspatlanmış, ispatlı. Sübut bulmuş, gerçekleşmiş. Deney ve gözleme dayanan, pozitif. Yapıcı, yararlı, olumlu.
müsrif. İsraf eden, saçıp savuran, savurgan, nimet kadri bilmeyen.
müsrifane. Müsrifçe, israfçı birine yakışır biçimde, israf edercesine.
müstacel. Acele yapılması gereken.
müstacil. Acele eden, bir işin ivedilikle yapılmasını isteyen, aceleci.
müstafi. İstifa eden, bir işten ayrılan. Af dileyen.
müstagis. İstigase eden, yardım dileyen.
müstagisin. Yardım dileyenler.
müstağfir. İstiğfar eden, günahlarının bağışlanmasını dileyen.
müstağni. İstiğna eden, zengin gibi davranan, elinle olanla yetinen, tokgözlü, başkalarından bir şey beklemeyen. İlgi göstermeyen, uzak duran.
müstağniyane. Müstağni biri gibi, ihtiyacı olmayana yakışır biçimde.
müstağniyetünanha. Kendilerine ihtiyaç duyulmayanlar.
müstağrak. Dalmış, garkolmuş, içine gömülmüş. İstiğrak halinde, coşku sebebiyle kendinden geçmiş vaziyette.
müstağrib. Garip karşılayan, garip bulan, hayrete düşen, şaşıp kalan.
müstahak. Hak etmiş, hak kazanmış. Müstehak, bir kimsenin hak ettiği ceza veya ödül.
müstahap. Müstehab, beğenilip sevilmiş. Hakkında kesin hüküm bulunmamakla birlikte dine uygun olması sebebiyle sevilip beğenilen, kabul ve tavsiye edilen.
müstahdem. Hizmet eden, hizmetli, hademe.
müstahkem. Sağlamlaştırılmış, tahkim edilmiş, muhkem, sağlam, dayanıklı.
müstahlef. Halef olarak tayin edilmiş, biri tarafından kendi yerine geçirilmiş olan.
müstahlif. Bir başkasını kendi yerine halef tayin eden, yerine geçiren.
müstahrec. İstihraç edilmiş, çıkarılmış, çıkarılıp alınmış.
müstahsen. İstihsan olunan, güzel bulunan, beğenilen.
müstahsil. İstihsal eden, üreten, üretici.
müstahsin. İstihsan eden, güzel bulan, beğenen.
müstahsinane. Müstahsin birine yakışır biçimde, güzel bularak, beğenerek.
müstahzar. Hazırlanmış, hazır hale getirilmiş.
müstahzarat. Müstahzarlar, hazırlanmış şeyler.
müstahzır. Hazırlayan. Huzura getiren.
müstaid. İstidatlı, yetenekli. Bir işi yapmaya uygun.
müstain. İstiane eden, yardım dileyen.
müstakar. İstikrar kazanmış, karar bulmuş, kararlı, düzenli biçimde devam edecek duruma gelmiş.
müstakbel. Gelecek. Gelmesi beklenen, ileride olması umulan, ilerideki. İstikbal edilen, karşılanan.
müstakbele. Müstakbel kelimesinin aynı anlamda dişili.
müstakil. İstiklal sahibi, kendi başına, bağımsız, ayrı.
müstakillen. Müstakil bir biçimde, bağımsız olarak, tek başına, özellikle.
müstakim. İstikamet üzere olan, sağa sola sapmayan, doğru, düz, düzgün.
müstakimane. İstikametle, dosdoğru, düzgün biçimde.
müstali. İstila eden, yükselen, üstün gelen, üste çıkan.
müstaliye. Müstali kelimesinin ayna manada dişili.
müstamel. İstimal edilmiş, kullanılmış.
müstantık. İstintak eden, soru soran, sorgulayan. Mahkemede sorgu hakimi, müstantik.
müsta’rib. Araplaşmış. Arapçalaşmış.
müstean. Kendisinden yardım istenen, inayeti dilenen.
müstear. Eğreti, geçici olarak alınmış, ariyet. Takma ad.
müstebad. Uzak görülen, olmasına ihtimal verilmeyen.
müstebid. Uzak gören, akıldan uzak görüp inanmamaya meyleden, istibad eden.
müstebid. Müstebit, istibdat eden, kimseye söz hakkı tanımayan, başına buyruk, baskı uygulayan, baskıcı.
müstebidane. Müstebit birine yakışır biçimde, baskı yaparcasına.
müstebşir. Tebşir eden, beşaret veren, müjdeleyen.
müstecab. İcabet edilen, cevap verilen, kabul gören, olumlu.
müstecir. Kiracı, bir şeyi kiralayan.
müstecir. Korunma dileyen, ‘ecirni’ yani ‘beni koru’ diye yalvaran.
müstedi. İstida veren, dilekçe vererek istekte bulunan.
müstedir. Daire şeklinde olan.
müstedlel. Delilli, kanıtlı, hakkında delil gösterilen.
müstefad. Kendisinden istifade edilen, faydalanılan, yararlanılan.
müstefid. Faydalanan, istifade eden, yararlanan.
müstefsir. Bir şeyin tefsir edilmesini yani yorumlanmasını isteyen.
müstefti. Bir mesele hakkında fetva isteyen, dinin hükmünü soran.
müstehab. Beğenilip sevilmiş. Hakkında kesin hüküm bulunmamakla birlikte dine uygun olması sebebiyle sevilip beğenilen, kabul ve tavsiye edilen.
müstehak. Hak etmiş, hak kazanmış. Bir kimsenin hak ettiği ceza veya ödül.
müstehan. Değersiz, alçak.
müstehase. Fosil, taşıl.
müstehcen. Edebe aykırı, edepsizce, hayasızca, ahlaka aykırı, açık saçık.
müstehlek. Tüketilen, tüketilmiş.
müstehlik. Tüketen, tüketici.
müstehzi. İstihza eden, alay eden, alaycı.
müstehziyane. Müstehzi birine yakışır biçimde, alay edercesine.
müstekar. Karar kılan, yerleşen, sabit, müstakar.
müstekbir. Kibirli davranan, kibirlenen, kendini büyük gören, büyüklük taslayan.
müstekreh. Tiksinilen, kerih görülen, iğrenç.
müstelzim. Lazım kılan, gerektiren, gerektirici.
müstemen. Kendisine aman verilmiş, güvenliği sağlanmış kimse.
müstemi. Dinleyen, kulak veren, istima eden, dinleyici.
müstemid. İstimdat eden, yardım isteyen.
müste’min. İstimdat eden, imdat diyen, yardım dileyen.
müstemiin. Müstemiler, dinleyiciler.
müstemir. Kararlı, devamlı, sürekli, kesintisiz.
müstemirane. Kararlı bir biçimde, devam edip gidercesine, aralıksız.
müstemirre. Müstemir kelimesinin dişili, devam eden, sürüp giden.
müstemirren. Müstemir biçimde, devamlı, yerleşmiş.
müstemlekat. Müstemlekeler, sömürgeler, koloniler.
müstemleke. Mülk edinilmiş yer, sömürge, koloni.
müstenid. İstinat eden, dayanan, dayalı, dayanmış.
müsteniden. İstinat ederek, dayanarak.
müstenife. Cümleden bağımsız olan ara cümle.
müstenis. Alışık, alışmış, ünsiyet etmiş.
müstenkif. İstinkaf etmiş, kaçınan, çekinen, çekimser.
müstenkifane. Müstenkif birine yakışır biçimde.
müstensih. Bir metni yazarak çoğaltan, nüshalar çıkartan, tekrar tekrar kopya eden.
müsterhim. İstirham eden, saygıyla isteyen, yalvaran.
müsterhimane. İstirham edercesine, saygıyla istercesine.
müsterih. İstirahat eden, rahat olan, rahata ermiş, huzurlu.
müsterihane. Rahatlıkla, rahat bir biçimde.
müstesna. İstisna edilen, kural dışı, ayrı, sıra dışı, hariç.
müsteşar. Kendisiyle istişare edilen, kendisine danışılan.
müsteşrik. Doğubilimci, doğu kültürünü inceleyen batılı, şarkiyatçı, oryantalist.
müstetbeat. Sözün yan manaları, söze tabi olan anlamlar.
müstetbeatütterakib. Terkiplerden anlaşılan gizli manalar, sözün kurgusunda gizli olan yan manalar, ikincil anlamlar.
müstetir. Setredilmiş, örtülmüş, örtülü, saklı.
müstevda. Tevdi edilen, emanet olarak bir yere bırakılan.
müstevi. Tesviye edilmiş, düzeltilmiş, düz, düzlem. İstiva eden, kaplayan.
müstevli. İstila eden, hükmü altına alan. Her tarafı kaplayan, yayılan.
müstevliyane. İstila edercesine, kaplarcasına, kaplayarak.
müstezad. Müstezat, artırılmış, çoğaltılmış.
müsül. Misaller, temsiller, örneklemeler, örnekler.
müsvedde. Temize çekilmemiş yazı, bir yazının işlenmemiş hali, karalama.
müşaare. Karşılıklı şiir söyleme, şiir söyleyerek yarışma.
müşabbih. Benzeten, teşbih eden.
müşabehet. Benzerlik, benzeyiş.
müşabih. Benzeyen, benzer.
müşagabe. Didişme, didişimcilik.
müşahed. Görülen, görülmüş, şahit olunan.
müşahedat. Müşahede edilenler, gözlemlenen şeyler. Gözlemler, müşahedeler.
müşahede. Gözlemleme, gözlem yapma, şahit olma.
müşahedeten. Gözlemleyerek, gözlem yaparak, gözlemle.
müşahhas. Teşhis edilmiş, belirlenmiş, belli. Elle tutulur durumda olan, gözle görülen, somut. Zıddı ‘soyut’ manasında ‘mücerret’tir.
müşahhat. Kavga, niza, çekişme.
müşahid. Müşahit, müşahede eden, gören, tanık olan, gözlemleyen, gözlemci.
müşakelet. Şekil bakımından aynı olma, şekilce benzeyiş, biçimce aynılık ya da benzerlik.
müşakil. Şeklen benzer, aynı biçimde.
müşareket. Ortaklık, aynı şirkette pay sahibi olma.
müşarünileyh. İşaret olunan, kendisinden söz edilen, anılan.
müşaşa. Şaşaalı, parlayan, parıltılı, debdebeli, göz alıcı.
müşavere. Meşveret etme, danışma, konuşma.
müşavir. Kendisiyle meşveret edilen, kendisine danışılan, bilgisinden yararlanılan kimse, danışman.
müşebbeh. Benzetilen, teşbih edilen.
müşebbehünbih. Kendisine benzetilen.
müşebbıt. Ayak kaydıran, tehlikeye atan.
müşebbi. Doyurucu, işba edici, tatmin edici.
müşebbihe. Teşbih eden, benzeten. Hiçbir şeye benzemeyen yaratıcıyı insana benzeten sapık görüş, insanbiçimcilik, antropomorfizm.
müşedded. Şiddetlendirilmiş, şiddetlenmiş. Sağlamlaştırılmış. Şeddeli.
müşerref. Şereflenen, şeref kazanan, onurlanan.
müşerrefiyet. Şereflenme, onur sahibi olma.
müşerri. Şeriatın kurucusu, İslami kanunları ortaya koyan.
müşevveş. Düzensiz, netlikten uzak, karışık.
müşevveşiyet. Karışıklık, dağınıklık.
müşevvik. Teşvik eden, arzu uyandıran, isteklendiren.
müşevvikane. Müşevvik gibi, teşvik edercesine, isteklendirircesine.
müşeyyed. Sağlam yapılmış, muhkem, aşılmaz.
müşfik. Şefkatli. Şefkat ise, acıyarak sevme, üstüne titreyerek beklentisiz muhabbet besleme demektir.
müşfikane. Müşfik birine yakışır biçimde, şefkat ederek, acıyıp severek.
müşfikkarane. Müşfik birine yakışır biçimde, şefkat edercesine.
müşir. İşaret eden, bildiren, yön gösteren.
müşir. Mareşal, askeriyede en yüksek rütbe.
müşiriyet. Müşirlik, mareşallik.
müşkil. Müşkül, zor, güç, çetin.
müşkilat. Müşküller, zorluklar, güçlükler.
müşkil-küşa. Zor meseleleri halleden, açan, çözen.
müşkil-pesend. Zor beğenen, memnun edilmesi zor olan, müşkülpesent.
müşrik. Allah’ın yanı sıra başka ilahlara da inanan, kulluk eden. Bu ilahların ille de put olması gerekmez. İlah gibi saygı gösterdikleri, hayatlarını ona göre düzenledikleri herhangi bir kişi veya düşünce olabilir. Nitekim modern zamanların şirki bu türdendir.
müşrikin. Müşrikler, şirk koşanlar.
müştak. İştiyaklı, arzulu, çok istekli, gönülden seven, hasret duyan.
müştakane. Tutkuyla isteyerek, iştiyakla.
müştakk. Türemiş, iştikak etmiş. Bir kökten türetilmiş kelime, türemiş kelime.
müştebih. Birbirine benzeyen. Birbirine benzemesi sebebiyle karışık, ayırt edilemeyen.
müştebik. İştibaklı, örülü, örülmüş.
müşted. Şiddetlenmiş, şiddeti artmış.
müştefi. Şifa bulmuş, iyileşmiş.
müşteha. İştah kabartan, arzu edilen, istenen.
müştehi. İştahlı, arzulu, isteyen.
müştehir. İştihar etmiş, şöhret kazanmış, tanınmış, ünlü.
müştehiyane. İştahlı birine yakışır biçimde, iştahlı biri gibi.
müştehiyat. İştah duyulan şeyler, arzu edilenler.
müşteka. Şikayet olunan, şikayet konusu olan.
müşteki. Şikayet eden, şikayetçi.
müştekiyane. Şikayet eden birine yakışır biçimde, şikayet edercesine.
müştemil. Kapsayan, içine alan, şamil olan.
müştemilat. Kaplanan şeyler, içeriye alınanlar. Esas binayı tamamlayan yan kısımlar, bölümler.
müşterek. İştirakli, ortaklaşa sahip olunan veya kullanılan, ortak. Birden fazla mananın aynı lafızla dile getirilmesi. Mesela, ‘dil’ kelimesi, hem tad alma organı, hem lisan, hem de gönül manasına gelir. Bu üç mana dil kelimesinde müşterektir.
müştereken. Ortaklaşa, beraberce, iştirak ederek.
Müşteri. Jüpiter gezegeni.
müşteri. Bir malı ya da hizmeti almaya istekli olan, satın alan, alıcı.
müta. Belli bir süre belirtilerek yapılan nikah. Bu nikah geçersizdir, haramdır. Usulüne uygun nikahta asla süre belirtilmez.
mütabaat. Uyma, tabi olma, birinin izinden gitme.
mütahaccir. Hacer yani taş haline gelmiş, taşlaşmış.
mütahhir. Arındırıp temizleyen, tahir eden.
mütalaa. İnceleme, öğrenmeye çalışma. Düşünerek, anlayarak okuma. Düşünme ve inceleme sonucu oluşan görüş.
mütalaagah. İnceleme yeri.
mütali. Mütalaa eden, inceleyen, bilmeye çalışan.
mütaliin. Mütalaa edenler, bilmeye çalışanlar, inceleyenler.
mütareke. Karşılıklı anlaşma sonucu yapılan ateşkes, savaşa ara verme.
müteaccib. Şaşıp kalan, taaccüp eden, şaşkın.
müteaccibane. Şaşıp kalırcasına.
müteaddi. Geçişli fiil. Mesela, ‘düşünme’ geçişsiz, ‘düşündürme’ geçişli fiildir.
müteaddi. Sataşan, saldıran.
müteaddid. Müteaddit, birden fazla, adetli, sayılı.
müteaddide. Müteaddit kelimesinin aynı manada dişili.
müteaffin. Taaffün etmiş, bozulup çürümesi sebebiyle etrafa fena koku yayan, kokuşmuş.
müteafir. Birbirinden nefret eden.
müteahhid. Müteahhit, bir işi üzerine alan, yüklenen, yüklenici.
müteahhir. Sonraki, sonra gelen, ahirde olan, sonraki.
müteahhirin. Sonrakiler, sonra gelenler.
müteakib. Takip eden, birbirini izleyen, ardı sıra gelen.
müteakiben. Hemen arkasından, peşi sıra, daha sonra.
müteakis. Akseden, tersine dönmüş.
müteal. Yüce, aşkın. ‘İçkin’ karşıtı olarak kullanılır. Deneyi aşan, evrenin dışında olan, kainattaki varlıklara benzemeyen. ‘Yüceler yücesi, her şeyden yüce’ manasında ilahi isim.
müteali. Yükselen, yücelmiş. Deney üstü.
müteallik. Alakalı, ilgili, ait, dair.
müteallikat. Alakalı olanlar, ilgililer. Akrabalık ilgisi bulunan kimseler, yakınlar.
müteanika. Birbirinin boynuna sarılmış durumda olan, sarmaşdolaş.
müteannid. İnat eden, direnen.
mütearif. Tanınan, bilinen, bilinir olan.
mütearife. Herkesçe bilinen. Aksiyom, belit.
müteassıb. Mutaassıp, aşırı taraftar, taassup gösteren.
müteassif. Hak yoldan sapan.
müteassir. Güçleşen, güç, zor, çetin, zahmetli.
müteavin. Yardımlaşan, birbirine yardım eden, teavün edici olan.
müteazzi. Uzuvları oluşmuş, organları meydana gelmiş. Organize.
müteazzir. Yapılması pek güç olan, yapılamaz, imkansız.
mütebadil. Birbirine bedel, birbirinin yerine geçen.
mütebadir. Birdenbire akla gelen, aniden ortaya çıkan.
mütebahhir. Derya gibi ilmi olan, bir ilim dalında engin bilgi sahibi.
mütebahhirin. Derya gibi geniş ilim sahibi kimseler, alimler, bilginler.
mütebaid. Birbirinden uzaklaşan, uzakta olan, ırak.
mütebaki. Baki kalan, geriye kalan, artan.
mütebariz. Bariz hale gelen, meydana çıkan.
mütebasbıs. Yaltaklanan, tabasbus gösteren.
mütebayin. Birbirine uymayan, birbiriyle uyuşmayan, zıt, aykırı. İki şeyin, lafız ve mana bakımından birbirine aykırı olması. Mesela ‘at’ ve ‘insan’ hem lafız hem de manaca mütebayindir.
mütebeddil. Değişen, değişken, bir kararda kalmayan.
mütebessim. Gülümseyen, tebessüm eden.
mütecahil. Bilmezmiş gibi davranan, bilmezlikten gelen.
mütecahir. Yaptığını cehren yani açıkça yapan.
mütecanis. Hepsi bir cinse mensup olan. Homojen. Birbiriyle bağdaşan.
mütecavib. Karşılıklı cevaplaşan, birbirine cevap veren.
mütecaviz. Saldıran, tecavüz eden. Haddi aşan, sınır tanımayan.
mütecavizane. Tecavüz edercesine, saldırırcasına.
mütecebbir. Cebreden, zorlayan, zorla yaptıran, zorba.
müteceddid. Müteceddit, yenilenen, yenileşen, tecdit olunan.
mütecelli. Tecelli eden, görünür duruma gelen, görünen, beliren. Parlayan.
mütecerrid. Tecerrüt etmiş, soyutlanmış, sıyrılmış, uzak, ırak, ari.
mütecessid. Cesetlenen, ceset sahibi olan.
mütecessim. Cisim haline gelmiş, cisimleşmiş, cisimlenmiş.
mütecessis. Bir casus gibi araştıran, bazı sırları gizlice öğrenmeye çalışan, meraklı.
mütecezzi. Parçalanan, cüzlerine ayrılan.
mütedahil. Birbirine girmiş, birbirine dahil olmuş, iç içe.
mütedair. İlişkin, dolayı, için, üzerine.
mütedavil. Dolaşımda olan, kullanılan, tedavülde olan, geçer.
mütedemdim. Demdeme eden, vızıldayan, sürekli ses veren.
mütedenni. Tedenni eden, sürekli alçalan, ileri gitmeyip hep gerileyen.
mütederric. Derece derece olan.
mütedeyyin. Bir dine mensup olan. Dindar, dinine bağlı.
müteeddib. Edeplenmiş, terbiye almış, edepli, terbiyeli.
müteeddibe. Edep kazanmış, terbiyeli.
müteehhil. Evli, evlenmiş. Evcilleşen.
müteellim. Elem duyan, elemli, acı çeken.
müteellimane. Elem hissedercesine, acı duyarcasına.
müteemmil. Derin derin düşünen, teemmül eden.
müteessif. Teessüf eden, eseflenen, üzülen.
müteessifane. Esef edercesine, üzülürcesine.
müteessir. Tesir altında kalan, etkilenen, üzülen, kederlenen.
müteessirane. Üzüntü duyarak, kederlenerek. Tesir altında kalarak, etkilenerek.
müteevviğ. Ağa olmaya çalışan, ağalık taslayan.
müteezzi. Eziyet çeken, incinmesi sebebiyle üzülen.
mütefarık. Tefrik olunmuş, ayırt edilmiş, ayrı ayrı.
mütefavit. Birbirinden farklı, muhtelif, çeşitli, ayrı ayrı.
mütefekkir. Tefekkür eden, düşünen, fikir üreten, düşünür.
mütefekkirane. Mütefekkir birine yakışır biçimde, düşünerek.
mütefekkirin. Mütefekkirler, düşünürler.
mütefelsif. Filozoflaşan, felsefe ile fikri bulanmış. Filozof gibi davranan.
mütefennin. Belli bir fende bilgi sahibi olan, fen bilimleriyle uğraşan.
müteferri. Bir asıldan, bir kökten çıkıp dallara, kollara ayrılan. Bir şeyin dalları, kolları, uzantıları.
müteferrik. Birbirinden ayrılmış, ayrı ayrı, parça parça. Muhtelif, çeşitli.
müteferrikan. Ayrı ayrı bir halde.
mütefeyyiz. Feyizlenen, feyiz alan, manen bol bol yararlanan.
mütegallib. Zor kullanarak galip gelen, zorla hükmeden, zorba.
mütegallibe. Mütegallib kelimesinin aynı manada dişili.
müteganni. Irlayan, şarkı söyleyen, teganni eden.
mütegannim. Koyun şeklinde görünen. Ganimetçi.
mütegayir. Birbirinden başka, birbirinin gayrı olan.
mütegayyir. Başkalaşan, değişen, tegayyür eden.
mütehaccir. Taşlaşmış, taş kesilmiş, taş gibi olmuş.
mütehacim. Saldıran, hücum eden.
mütehakkık. Tahakkuk eden, hak olduğu anlaşılan, gerçekliği ortaya çıkan.
mütehakkim. Tahakküm eden, hükmü altında tutan, hükmeden. Zorla hükmünü yürüten, zorba.
mütehakkimane. Tahakküm edercesine, zorlayarak.
mütehalif. Birbirine muhalif, aykırı, karşı, birbiriyle uyuşmayan.
mütehallik. Bir şeyi huy edinen, onunla ahlaklanan.
mütehammil. Tahammül eden, katlanan, dayanan. Bir şeyi yüklenen, taşıyan.
mütehammilane. Tahammül ederek, dayanarak.
mütehammir. Ekşiyen, mayalanan, tahammür eden.
müteharri. Taharri eden, araştıran, arayan.
müteharrik. Hareket eden, hareket halinde bulunan.
müteharrike. Müteharrik kelimesinin aynı manada dişili.
mütehasım. Hasım olan, karşılıklı düşmanlık eden. Davada birbirine karşı olan.
mütehassıl. Meydana gelen, hasıl olan.
mütehassıs. Uzman, işin ustası, ihtisas sahibi. Tahsis edilmiş, bir kimse ya da iş için ayrılmış.
mütehassir. Hasret çeken, özleyen.
mütehassirane. Özleyerek, hasret çekerek.
mütehassis. Hislenen, hisli, duygulanan, duygulu.
mütehavvif. Korkan, havf eden.
mütehavvil. Hal değiştiren, sürekli değişen, bir hal üzere kalmayan.
mütehayyel. Hayal edilen, kurgulanan.
mütehayyelat. Hayal edilen şeyler, kurgular.
mütehayyer. Şaşılacak, hayret edilecek.
mütehayyil. Hayal kuran, hayallere dalan.
mütehayyile. Mütehayyil kelimesinin aynı manada dişili. Beyinde hayal kurma merkezi.
mütehayyir. Hayrete düşmüş, şaşmış, şaşırmış, şaşkın.
mütehayyirane. Hayrete düşmüş birine yakışır biçimde, şaşkın şaşkın.
mütehayyiz. Boşlukta yer kaplayan. Bir mekanı, bir yeri olan.
mütehevvisane. Heveslenerek.
müteheyyic. Heyecanlı, coşkulu.
mütekabil. Karşılıklı, birbirine mukabil.
mütekabilen. Karşılıklı olarak.
mütekabiliyet. Karşılıklı olma durumu, karşılıklılık.
mütekaddim. Önceki, önce gelen, önde bulunan, kadim olan, kıdemli olan. Takdim edilen.
mütekaddimin. Öncekiler, kadim olanlar, eskiler, daha kıdemli kimseler.
mütekaid. Mütekait, emekli. Kadede olan, oturan.
mütekalkıl. Deprenen, sarsılan.
mütekallid. Takan, takınan, kuşanan. Bir görevi üzerine alan, üstlenen.
mütekallis. Kasılmış, gerilmiş, gergin.
mütekamil. Kemale eren, olgunlaşan, gelişmiş, olgunlaşmış.
mütekarib. Birbirine yaklaşan, yakınlaşan, yakın.
mütekasil. Tekasül gösteren, tembel, üşenen, üşengeç.
mütekatı. Birbiriyle kesişen, kesişmiş, kesik kesik.
mütekebbir. İnsanlar için kullanılırsa ‘büyüklenen, büyüklük taslayan’ demektir. Allah için kullanılırsa ‘sonsuz kibriya yani büyüklük sahibi olup büyüklüğünü her zaman ve her yerde gösteren’ manasında ilahi isimdir.
mütekebbirane. Mütekebbir birine yakışır biçimde.
mütekeffil. Kefil olan, kefillik eden, yüklenen, kendini yükümlü kılan.
mütekellif. Külfetli iş yapan, kendini zor işler yapıyormuş gibi gösteren, gösteriş olsun diye doğallıktan uzaklaşan.
mütekellim. Söyleyen, konuşan, kelam eden. Kelam ilmiyle meşgul olan.
mütekellimane. Konuşarak, söz söylercesine.
mütekellimimaalgayr. Başkaları adına da konuşan.
mütekellimivahde. Sadece kendi adına konuşan.
mütekellimin. Kelam alimleri, itikatla ilgili konuları akılla ispat etmeye çalışan bilginler.
mütekemmil. Kemalini bulmuş, tamamlanmış, olgunlaşmış.
mütekerrir. Tekrar edilen, tekrarlanan.
mütekeyyifane. Keyiflenerek, keyif alarak.
mütelaşi. Telaş eden, telaşlı. Yok olan, silinip giden.
mütelebbis. Libas giymiş, giyinmiş.
mütelele. Parlayan.
mütelemmi. Parıldayan.
mütelevvin. Renklenmiş, renkli, boyalı. Renkten renge giren, değişken, kararsız.
mütelezziz. Lezzet duyan, tat alan.
mütelezzizane. Lezzet alan birine yakışır biçimde.
mütemadi. Devamlı, sürüp giden, sürekli.
mütemadiyen. Devamlı, ara vermeden, sürekli olarak.
mütemasil. Birbirinin misli, benzeri, eşi olan, benzer, eş.
mütemayil. Bir tarafa meyleden, eğilimli. Meyilli, istekli, taraftar.
mütemayilen. Birbirine meylederek, eğilim duyarak.
mütemayiz. Benzerleri arasında temayüz eden, kendini belli eden, öbürlerinden üstün olan, imtiyazlı, seçkin.
mütemeddin. Medenileşmiş, uygar olmuş, uygar.
mütemehhil. Büyüyüp gelişmek için zamana ihtiyacı olan şey.
mütemekkin. Yerleşen, mekan tutan, yerleşmiş, yerleşik.
mütemerkiz. Temerküz etmiş, bir merkezde veya bir yerde toplanmış.
mütemerrid. Kendi yolunda gitmekte ısrar eden, direnen, söz dinlemeyen, dik kafalı.
mütemerridane. Mütemerride yakışır biçimde, direnircesine.
mütemessik. Sımsıkı yapışan, tutunan. İmsak eden, tutan.
mütemessil. Misalen görünen, görünür hale gelen, beliren, yansıyan. Birinin suretine giren, kendini ona benzeten.
mütemevvic. Mevcelenen, dalgalanan, dalgalı.
mütemeyyiz. Temayüz eden, benzerlerinden üstün olan, imtiyaz kazanan, seçkin.
mütemmim. Tamamlayan, tamamlayıcı. Tümleç.
mütenafir. Birbirinden nefret eden, hoşlanmayan. Birbirine uymayan, birbiriyle uyumsuz.
mütenahi. Nihayete eren, son bulan, biten, sonlu.
mütenaim. Nimetlerden yararlanan, nimet içinde yaşayan.
mütenakıs. Noksanlaşan, eksilen, azalan.
mütenakız. Birbirini nakzeden, çürüten, birbiriyle çelişen, çelişik.
mütenasib. Mütenasip, tenasüplü, birbirine uyan, yakışan, uygun.
mütenasik. Birbirine uygun biçimde dizili olan.
mütenasika. Mütenasik kelimesinin aynı manada dişili.
mütenasilen. Birbirinden türeyerek.
mütenatic. Birbirini netice veren.
mütenavil. Bir gıdayı alıp yiyen, tenavül eden.
mütenazır. Birbirine bakan, nazar eden, karşılıklı. Bakışımlı, simetrik.
mütenazilen. İnerek, inmekle.
mütenebbih. Uyanmış, intibaha gelmiş.
müteneccis. Pislenmiş, necis olmuş.
müteneffir. Nefret eden, tiksinen.
müteneffiz. Nüfuz sahibi, sözü geçer olan. İçe işleyen.
mütenevvi. Türlü türlü, çeşitli, nevileri olan.
mütenevvir. Nurlanan, aydınlanan. Parlayan, parıldayan.
mütenezzih. Kusurlardan ve kirlerden uzak bulunan, nezih olan. Tenezzüh eden, gezinen.
müteradif. Birbirini takip eden, birbirini izleyen. Yazılışları ayrı, manaları bir olan kelime, eş anlamlı, sinonim.
müterafık. Refakat eden, arkadaşlık eden, bir arada, birlikte bulunan.
müterakim. Birbiri üzerine binmiş, birikmiş, teraküm etmiş.
müterakki. Terakki etmiş, yükselmiş, yukarı doğru ilerlemiş, gelişmiş.
mütercem. Tercüme edilmiş, çevrilmiş.
mütercim. Tercüme eden, çeviren, çevirmen.
müterecci. Rica eden, yalvararak isteyen. Ümit eden, uman.
mütereccile. Erkek gibi davranan kadın.
mütereddi. Değeri düşmüş, soysuzlaşmış, seviyesiz, düşük.
mütereddit. Tereddüt eden, karar veremeyen, kararsız.
müterennim. Terennüm eden, şarkı söyleyen.
müterettib. Tertip edilmiş, tertipli, sıralı, rütbeli. Terettüp eden, ilgisi bulunan, ilgili.
müterezzik. Kendisine rızık verilen, rızıklanan.
mütesadif. Tesadüf eden, rastlayan.
mütesafile. Bir kimsenin veya şeyin aşağısında bulunan.
mütesaide. Bir kimsenin veya şeyin üstünde olan, yükselen.
mütesallib. Katılaşmış, tasallup etmiş.
mütesanid. Birbirine dayanan, birbirine istinat eden.
mütesanidane. Birbirine dayanırcasına.
mütesavi. Aynı seviyede olan, birbirine eşit, birbirinin dengi.
mütesaviyüttarafeyn. İki tarafı birbirine eşit olan.
müteselli. Teselli bulan, avunan.
mütesellim. Teslim alan, kendisine bir şey verilen.
müteselsil. Peş peşe gelen, birbirini aralıksız takip eden, silsileli, zincirleme.
müteselsilen. Zincirleme olarak, peş peşe.
mütesettir. Tesettür eden, örtünen, gizlenen.
müteşaab. Şubelere ayrılan, bölüm bölüm olan.
müteşabih. Teşbihli, birbirine benzer. Teşbih ve benzeri edebi sanatlar kullanılması sebebiyle kolay anlaşılamayan, birden fazla manaya gelen kelam, özellikle ayet.
müteşabihat. Müteşabihler. Edebi sanatlarla ifade edilmesi sebebiyle manası kapalı olan sözler, özellikle ayetler.
müteşabike. Şebekeli, birbirine girmiş, örgülenmiş, karışık.
müteşahhıs. Şahıslanan, gözle görünür hale gelen.
müteşaib. Şube şube olan, kollara ayrılan, bölümlenen.
müteşakil. Şekilce benzer, biçim bakımından birbirinin benzeri.
müteşebbih. Birbirine benzeyen.
müteşebbis. Teşebbüs eden, işe girişen.
müteşekki. Şikayet eden.
müteşekkil. Şekillenmiş, oluşmuş.
müteşekkir. Şükreden, teşekkür eden.
müteşekkirane. Şükrederek, teşekkür edercesine.
müteşeyyih. Şeyhlik taslayan, kendini tarikat piri gibi gösteren.
mütetabık. Birbirine uygun olan.
mütetabıkan. Birbirine uyarak.
mütetahhir. Temizlenen, tahir hale gelen.
mütevafık. Birbirine uyan, muvafık olan.
mütevaggıl. Bir işle pek fazla meşgul olan.
mütevahhiş. Vahşetli, ıssız, kimsesiz, korkutucu, ürkütücü.
mütevakkıf. Bir şeyin üzerinde duran.
mütevakki. Sakınan, korunan, kendini vikaye eden.
mütevali. Devamlı olan, aralık vermeden devam eden, birbiri ardınca sıra ile olan.
mütevaris. Tevarüs eden, miras olarak öncekilerden sonrakilere geçen.
mütevatir. Yalan üzerine birleşmeleri aklen mümkün olmayan kimselerin bir konu hakkında verdikleri kesin haber. Bu niteliklere sahip ravilerin rivayet ettikleri hadis için kullanılan sıfat.
mütevatiren. Kesin ve şüphesiz bir haber olarak.
mütevattın. Vatan edinmiş, yerleşmiş.
mütevazı. Tevazu sahibi, alçakgönüllü, zorlamaksızın kendini hakiki makamının altında gösteren.
mütevazıane. Mütevazı birine yakışır biçimde, tevazu göstererek.
mütevazi. Paralel.
mütevazin. Tartıları aynı olan, ölçüleri birbirine uyan, ölçülü, dengeli.
müteveccih. Teveccüh eden, yönelen, yönelmiş, yönelik.
müteveccihen. Yönelerek.
müteveffa. Vefat etmiş, ruhu alınmış olan, ölmüş, ölü.
mütevehhim. Kuruntulu, vehimli.
mütevekkil. Tevekkül eden, elinden geleni yaptıktan sonra ‘Allah vekil’ diyerek sonucu bekleyen, neticeye rıza gösteren.
mütevekkilane. Mütevekkil birine yakışır biçimde, tevekkül ederek.
mütevelli. Bir işi üzerine alan, sorumluluk yüklenen. Bir vakfı yöneten, vakıf yöneticisi.
mütevellid. Mütevellit, doğan, dünyaya gelen, hasıl olan, ortaya çıkan.
müteverri. Dinde vera sahibi, harama girmek korkusuyla şüpheli şeylerden sakınan.
müteverrim. Verem hastası, veremli.
mütevessi. Tevessü eden, genişleyen, geniş.
mütevessil. Tevessül eden, vesile edinen, bir şeye ulaşmaya yol arayan, bir vasıtaya sarılan.
müteyakkız. Yakaza halinde olan, uyanmış, uyanık, dikkatli, tetikte.
müteyemmin. Bir şeyi yümünlü yani uğurlu sayan.
mütezad. Birbirine zıt, birbirinin aksi olan.
mütezahim. Kalabalık arasında sıkışıp kalan, düzensiz biçimde birbiri üstüne yığılan.
mütezayid. Ziyadeleşen, artan.
mütezebzib. Kararsız, tereddütle.
mütezellil. Kendini zelil gösteren, aşağılanmaya razı olan, hor ve hakir görünmeyi kabullenen.
mütezellilane. Zelil olarak, alçalarak, zilletini bilip göstererek.
mütezelzil. Zelzeleli, sarsılan, sarsıntılı.
mütezeyyin. Tezeyyün etmiş, ziynetlenmiş, süslenmiş, süslü.
müthiş. Dehşetli, ürkütücü, ürküten, korku uyandıran. Dayanılmaz, karşı konulamaz olan. Hayret uyandırıcı, şaşırtıcı. Pek güzel, şahane.
müttaki. Takva sahibi, imanından gelen bir hassasiyetle haramlardan, kötülüklerden, günahlardan uzak duran.
müttebi. Tabi olan, uyan, ardınca giden.
müttefekunaleyh. Üstünde birleşilen mesele, ittifak edilen konu.
müttefik. İttifak etmiş, birleşmiş, kendisiyle birleşilen.
müttefikan. Hep birlikte, ittifakla, oy birliğiyle, omuz omuza.
müttefikane. Birleşerek.
müttehem. İthama maruz kalan, töhmet altında bulunan, kendisine suç atılan, suçlanan.
müttehid. Müttehit, birleşip kaynaşmış, ittihad etmiş.
mütteki. Dayanan, dayanmış.
mütun. Metinler, yazılı şeyler.
müvekkel. Vekil tayin edilen.
müvekkil. Vekil tayin eden, birini kendine vekil eden.
müvellid. Müvellit, doğuran, tevlid eden, velet meydana getiren.
müvellide. Müvellit kelimesinin aynı manada dişili. Doğuran, meydana getiren.
müvellidülhumuza. Oksijen.
müvellidülma. Hidrojen.
müverrih. Tarih yazan kimse, tarihçi.
müvessi. Genişleten, genişletici.
müvesvis. Vesvese veren, vesveseci, kuruntucu. Vesveseli, kuruntulu.
müvezzi. Tevzi edici, dağıtıcı, dağıtım yapan.
müyesser. Kolaylıkla olan, kolaylıkla yapılan, kolay. Nasip olan.
müyessir. Kolaylaştıran.
müyul. Meyiller, eğilimler, yönelmeler.
müyulat. Meyiller, eğilimler, yönelmeler.
müzafünileyh. Belirtili isim tamlamasında belirtilen isim.
müzaheme. Birbirini sıkıştırma, birbirine zahmet verme.
müzahemet. Müzaheme.
müzaheret. Zahir olma, koruyup kollama, destek verme, arka çıkma.
müzahir. Zahir olan, koruyup kollayan, arka çıkan, destekçi.
müzahref. Süprüntü, atık, çöp.
müzahrefat. Süprüntüler.
müzahrefiyet. Müzahref olma durumu, süprüntü halinde bulunma.
müzakerat. Müzakereler.
müzakere. Bir konuyu iyice anlamak için karşılıklı konuşma, fikir alışverişinde bulunma.
müzayaka. Darlık, sıkıntı. Geçim sıkıntısı.
müzayede. Ziyade etme, artırma, artırmalı satış.
müzdad. Ziyade edilmiş, artırılmış, çoğaltılmış.
Müzdelife. Mekke’de Arafat ile Mina arasında bulunan mukaddes bir yer.
müzebzeb. Bir kararda durmayan, sürekli bocalayan. Kararsız, mızmız.
müzehane. Müze olarak kullanılan ev, antika eserlerin sergilendiği yer.
müzehheb. Altın suyuna batırılmış. Yaldızlanmış, yaldızlı.
müzehher. Zehreli, çiçeklerle süslenmiş, çiçekli.
müzehhib. Tezhip eden, tezhip sanatçısı, yaldızcı.
müzekka. Temizlenmiş, arındırılmış, arınmış, aklanmış.
müzekker. Erkeksi, eril. Zıddı müennes, dişil.
müzekkere. Bir iş hakkında ilgili makama yazılan yazı, hatırlatıcı yazı, tezkire.
müzekki. Temizleyen, arındıran, saf hale getiren.
müzekkir. Hatırlatıcı, hatırlatan.
müzevver. Uydurma, düzme.
müzevvir. Yalan uyduran, uydurmacı, düzmeci, bir sözü kendinden eklemeler yaparak etrafa yayan, müzevir.
müzeyyen. Tezyin edilmiş, süslenmiş, süslü, ziynetli.
müzeyyenat. Süslemeler, süslü görüntüler.
müzeyyif. Tezyif eden, değersiz gösteren, aşağılayan.
müzeyyifane. Tezyif ederek, aşağılayarak.
müzeyyin. Tezyin eden, süsleyen. ‘Her eserini harika ziynetlerle ve nakışlarla süsleyen’ manasında ilahi isim.
müzhir. Gösterici, izhar edici.
müzic. Taciz eden, rahatsız eden, insanı aciz bırakan, canından bezdiren, bunaltıcı, bıktırıcı.
müzik. Duygu ve düşünceleri seslerde dile getirme sanatı. Bu nevi sanat eserlerinin icra edilmesi.
müzikal. Müzikle ilgili. Müzikli sahne eseri. Müzik etkisi bırakan.
müzil. İzale eden, gideren, giderici.
müzill. Zillete düşüren, alçaltan. ‘İstediğini zelil kılıp alçaltan’ manasında ilahi isim.
müzmahil. Perişan olmuş, dağılmış, izmihlale uğratılmış.
müzmin. Devam edip giden, yerleşmiş, eski, kronik.
müznib. Günah işleyen, günahkar. Zenbi olan. Zenb kuyruk demektir. Günah işleyen için bu tabir kullanılmakla yapılan amelin çirkinliği ima edilmiştir.
müznibin. Günahkarlar.
müzzemmil. Örtüsüne bürünüp örtünen. Başını içine çekmek, gizlenmek, kaçınmak gibi mecazi manaları da vardır.
n
na. Kelimeyi olumsuz yapan ön ek. Mesela ‘hoş’ kelimesinin başına ‘na’ gelirse ‘nahoş’ olur ve ‘hoş olmayan’ manasına gelir.
naarat. Naralar, gürlemeler, yüksek sesle haykırmalar.
naaş. Kefene sarılıp tabuta konmuş ölü, ceset.
naat. Bir şeyi methederek anlatma. Peygamberimizi övmek maksadıyla yazılan şiir, methiye.
nabeca. Yersiz, uygunsuz, münasebetsiz.
nabedid. Meydanda olmayan, görünmez.
nabekar. İşe yaramaz, aylak, hayırsız, haylaz.
nabız. Kalbin dakikadaki atış sayısı. Kan basıncı sebebiyle atardamarlardan gelen ses, vuruş.
nabit. Yerden bitip büyüyen canlı.
nabüdü. Biz ibadet ederiz.
nacak. Kısa saplı küçük balta.
naci. Necata ermiş, kurtulmuş.
naçar. Çaresiz. Durumunu ister istemez kabullenmiş.
naçiz. Pek küçük, çok değersiz, önemsiz, hiç hükmünde.
naçizane. Hiç hükmünde olarak, önemsiz bir biçimde.
nadan. Bilgisiz, bilmez, cahil.
nadi. Nida eden, çağıran, seslenen.
nadide. Eşi benzeri az bulunur, ender. Pek değerli, çok kıymetli.
nadim. Yaptıklarından dolayı pişman olmuş, nedamet etmiş.
nadir. Benzerine pek az tesadüf edilen, az bulunur, az görülür.
nadirat. Nadir olan şeyler, az bulunanlar.
nadiren. Nadir olarak, pek az.
naehil. Bir işin ehli olmayan, bir işten anlamayan, ehliyetsiz, yeteneksiz.
nafaka. Geçim için gereken zorunlu şeyler, özellikle yiyecek, giyecek ve barınak. Boşanma durumunda taraflardan birine ödenmesi gereken aylık.
nafık. Geçer akçe, geçerli para.
nafi. Menfaatli, faydalı. ‘Faydalı şeyleri yaratan’ manasında ilahi isim.
nafi. Nefyeden, olumsuzlayan, olmaz diyen. Gideren, yok eden, ortadan kaldıran.
nafia. Bayındırlık işleri, bir yeri mamur hale getirmek için yapılanlar.
nafile. Boş, faydasız, sonuçsuz.
nafile. Farz olmaksızın sevap niyetiyle yapılan ibadet. Günlük dilde ‘boş, faydasız, sonuçsuz’ manasında kullanılır.
nafiz. Nüfuz eden, içe işleyen. Tesirli, etkili.
naftalin. Kumaşları güvelerden korumak amacıyla kullanılan kimyevi madde.
nagah. Zamansız, vakitsiz. Birdenbire, aniden.
nagehan. Birdenbire, aniden, ansızın.
nağamat. Nağmeler, ezgiler, melodiler.
nağme. Ezgi, melodi, düzenli ve güzel ses.
nahak. Haksız, hak olmayan, adalete uymayan, yersiz.
nahid. Nahit, Venüs gezegeni, zühre. Yeni büluğa ermiş kız.
nahif. Zayıf, cılız, çelimsiz, arık.
nahife. Nahif kelimesinin aynı anlamda dişili.
nahiv. Arapça dil bilgisinin konusu cümle olan kısmı, nahv.
nahiye. Yan, taraf, çevre, civar, bölge. Bucak, belde, köyden biraz büyük yerleşim birimi.
nahl. Balarısı. Bir sure adı.
nahnü. Biz.
nahoş. Hoş olmayan, hoşa gitmeyen.
nahr. Boğazlama, kesme.
nahu. Öyle ise, şöyle ki, işte.
nahv. Nahiv, Arapça dilbilgisinin konusu cümle olan kısmı.
nahvet. Kendini büyük görme, büyüklük taslama, kibirlenme.
nahvi. Nahivle ilgili. Kurallı ve düzenli bir dilin niteliği.
nahviyun. Nahivciler, nahiv bilginleri.
naib. Geçici olarak birinin yerine geçen, birini temsil eden, temsilci, vekil.
naif. Yapmacıksız, sade, doğal.
nail. İstediği şeye kavuşan, murada eren, umduğunu bulan.
nailiyet. Erişme, kavuşma, umduğunu bulma.
naim. Nimete eren kimse. Nimet, bolluk, refah. Nimetlerle dolu cennet, cennetin bir ismi, cennetlerden biri.
naim. Uyuyan, uykuda olan.
naimane. Uyurcasına, uykuda gibi.
naime. Naim kelimesinin aynı anlamda dişili.
nak. Kelimelerin sonuna gelerek onlara ‘lı, li, lu, lü’ manası katan ek.
naka. Dişi deve.
nakabil. Kabil olmayan, mümkün olmayan, imkansız.
nakarat. Şiirlerde ve şarkılarda tekrar edilen bölüm. Tekrar tekrar söylene sözler, laflar.
nakavt. İkili mücadele sporlarında taraflardan birinin yenik düşme durumu.
nakd. Nakit, para, madeni para. Kusurlu veya sahte olanla olmayanı ayırt etme. Tenkit kelimesi bundan türemiştir.
nakden. Nakit olarak, para halinde. Peşin, hazır para.
nakıs. Noksan, eksik. Kusurlu, özürlü. Eksi.
nakış. Süs, bezek. Resim, şekil. İşleme. Görünüş, suret.
nakız. Nakzeden, bozan, çürüten.
nakızeyn. İki zıt, birbirini çürüten, aynı anda bir arada bulunamayan iki karşıt.
naki. Temiz, pak, halis, arınmış.
nakib. Nakip, bir kavim veya kabilenin başkanı, bir topluluğun önde geleni. Tekkede kıdemli derviş.
nakibüleşraf. Hazreti Peygamberin soyundan gelenlerin işlerini görmek üzere resmen görevlendirilmiş kimse.
nâkil. Nakleden, taşıyan, bir yerden bir yere götüren.
nakil. Nakletme, taşıma, bir yerden bir yere götürme.
nakile. Taşıyıp ileten, taşıyıcı, iletken, iletici.
nakir. Pek küçük ve önemsiz şey.
nakise. Noksanlık, eksiklik. Kusur, ayıp.
nakiz. Birbirine zıt ve karşı olan iki şey, karşıt.
nâkiz. Nakzeden, çelişen, birbirinin zıddı olup birbirini çürüten.
nakize. Birbirine zıt olan, birbiriyle çelişen şeylerden her biri.
nakkad. Sahte parayı hakikisinden ayırt eden kimse. Bir şeyin iyisini kötüsünden ayıran, kıymetlerini tayin eden kişi. Tenkitçi, münekkit, eleştirici.
nakkare. Basık dümbelek biçiminde bir vurmalı çalgı. Küçük davul.
nakkaş. Nakış yapan, nakışlayan, nakışçı. Tavan, duvar, kapı ve benzeri zeminlere güzel şekiller yapan sanatkar, süsleme ustası.
nakl. Nakil, taşıma, bir yerden bir yere götürme.
naklen. Nakil yoluyla, taşıyarak.
nakli. Nakille ilgili, nakledilen, akli olmayıp geçmişteki kaynaklardan alınan.
nakliyat. Nakiller, taşımalar, bir şeyi elden ele vererek taşımalar. Taşımacılık işi.
nakliye. Taşıma işi. Taşıyıcıya verilen ücret.
nakmet. Nıkmet, intikam, ceza. Günahta aşırı giden azgın bir kula Allah Tealanın artık rahmet nazarıyla bakmaması.
naks. Noksanlık, eksiklik.
nakş. Nakış, süs, bezek. Resim, şekil. İşleme. Görünüş, suret.
nakş-bend. Nakış yapan, nakışçı, nakkaş.
nakşi. Nakışla ilgili, görünür biçimde. Nakşibendi tarikatına mensup kimse.
Nakşibendi. Bir tarikat, bu tarikatı kuran zatın lakabı, bu tarikata mensup kimse.
nakz. Bozma, çözme. Bir sözleşmeyi yok sayma. Bir davayı ispat için ortaya konan delili reddetme.
nalan. İnleyen.
nalayık. Layık olmayan, uygun düşmeyen.
nalbant. Katır, at ve benzeri hayvanları nallayan kimse.
nalbur. Kilit, çivi, tel, menteşe ve benzeri malzemeler satan kimse. Eskiden nal ve benzeri malzemeleri yapan kimse.
nalça. Dayanıklı olması için ayakkabıların ökçesine çakılan demir.
nale. İnleme, inilti.
nalende. İnleyen.
naleyn. İki nalın, bir çift ayakkabı.
nalın. Tahtadan yapılmış, köseleden tasması bulunan ayakkabı, takunya.
naliş. İnleme, inilti, nale, feryat, figan.
nam. İsim, ad. Ün, şöhret, şan.
namadud. Sayısız, sayısı belli olmayacak kadar çok.
namağlub. Mağlup olmayan, yenilmeyen.
namahrem. Mahrem olmayan, nikah düşen, evlenilmesi yasak olmayan, bu nedenle bakılması veya yanına girilmesi haram olan. Yabancı kabul edilmesi sebebiyle samimi davranılmayan kimse.
namaz. Bütün ibadet türlerini bünyesinde taşıyan, önemi sebebiyle günde beş kez kılınması emredilen ibadet, imandan sonra en büyük hakikat. ‘Namaz’ kelimesi Farsça olup Arapçası ‘salat’tır.
namazgâh. Namaz kılınan yer. Topluca namaz kılınması için hazırlanan açık alan.
namdar. Namlı, ünlü, meşhur, tanınmış.
namdaş. Aynı namı taşıyan.
name. Mektup.
namerd. Namert, mert olmayan, insanlıktan uzak, adamlıktan nasip almamış, güvenilmez, korkak, alçak kimse.
namesbuk. Geçmeyen, benzeri hiç gelip geçmemiş olan.
nameşru. Meşru olmayan, dine uymayan, yasak.
namevcut. Var olmayan, bulunmayan, yok olan.
namık. Yazı yazan kimse, yazıcı.
nami. Büyüyüp gelişen, nema bulan, yerden bitip büyüyen.
nami. Namlı, ünlü.
namus. İnsanı ahlaklı kılan duygu, güzel haslet. İffet, hayâ. Dürüstlük. ‘Irz’ manası vardır ki, ırzını koruyan kadına ‘namuslu kadındır, zina etmez’ derler. ‘Ahlak’ manasında kullanılır ki, ‘namuslu adamdır, rüşvet almaz’ derler. ‘Kanun’ anlamı vardır ki, ‘bitkilerin yeşermesi ilahi namus iledir’ denir. ‘Melek’ manası vardır ki, Cebraile ‘en büyük namus’ denir.
namuskâr. Namuslu.
namuskarane. Namuslu birine yakışır biçimde.
namusperver. Namusuna düşkün, namusa önem veren.
namusşikenane. Namus duygusunu kırarcasına, namus perdesini yırtarcasına.
namuvafık. Uygun ve uyumlu olmayan, uyumsuz, muhalif, aykırı.
namüsaid. Uygun olmayan, uygunsuz, elverişsiz.
namütenahi. Nihayete ermeyen, sonu gelmeyen, bitmeyen, sonsuz.
namzed. Namzet, aday.
nan. Ekmek.
nanay. Yok. Bu kelime argodur. Çingene dilinden geçmiştir.
nanemolla. En küçük şeyden bile hemen etkilenen, pek nazlı, dayanıksız kimse.
nanik. Baş parmak burunda olmak üzere elle yapılan alay işareti.
nankör. İyilik bilmez, gördüğü iyiliği unutan. Nimet vereni tanımayan, şükretmeyen.
napak. Pak olmayan, kirli.
nâr. Ateş.
nâra. Bağırma, haykırma, yüksek ses.
narcil. Narçil, Hindistan cevizi.
narenciye. Turunç, portakal, limon, mandalina ve benzeri meyvelerin ortak adı, turunçgiller.
narh. Zorunlu tüketim maddelerinde vurgunu önlemek üzere devlet tarafından belirlenen resmi fiyat.
nari. Ateşle ilgili, ateşten, yanıp tutuşur olan. Cin, peri.
narin. İnce yapılı, zarif, nazenin.
narkotik. Uyuşturucu.
narkoz. İlaç verilerek sağlanan derin uyku durumu.
narsisizm. Kişinin kendini aşırı beğenmesi, kendine büyük bir hayranlık duyması durumu.
narsist. Kendisinde narsisizm özelliği bulunan kimse, kendini çok beğenen.
nas. Kesin ayet ya da sahih hadis. Başka türlü anlamaya imkan bırakmayacak kadar açık ve kesin söz. Felsefe dilinde dogma.
nâs. İnsanlar.
Nasara. Nasraniler, Hıristiyanlar, İsa aleyhisselama uyanlar.
nasayih. Nasihatler, öğütler.
nasb. Dikme, saplama. Tayin etme, atama yapma. Göz dikme. Arapçada bir kelimenin son harfinin üstün okunması.
nasbülayn. Göz dikme, bir şeye gözünü dikip bakma, tutkulu ve istekli bir bakışla bakma.
naseza. Layık olmayan.
nasır. Mücadele esnasında galibiyet için birine yardım eden, yardımcı.
nasib. Nasip, kısmet, pay, hisse.
Nâsibe. Emevilerin aşırı bir kısım taraftarları. Harfi üstün okutan tecvid işareti.
nasibedar. Nasibi olan, nasip alan.
nasih. Nasihat eden, öğüt veren.
nasih. Nesheden, silen, bir hükmü ortadan kaldıran.
nasihat. Öğüt, muhatabı iyiye sevketmek ya da kötüden alıkoymak için söylenen sözler.
nasip. Kısmet, pay, hisse, bir kimsenin payına düşen şey.
nâsir. Nesir yazarı, düzyazı yazan kimse.
nasîr. Nusret eden, zorda kalana medet eden, mücadele edene yardım edip zafere ulaştıran. İlahi isimlerden biridir.
nasiye. Alın. Mecazen kişinin zatı, kendisi.
nasl. Okun uçmasına yardım eden kanatçık.
nasr. Mücadele esnasında gelen yardım. Başarı, zafer, nusret.
Nasrani. Hıristiyan.
Nasraniyet. Hıristiyanlık.
nass. Kesin ayet ya da sahih hadis. Başka türlü anlamaya imkan bırakmayacak kadar açık ve kesin söz.
nassen. Kesin olarak, kesin ve açık delillerden dolayı.
nassıkati. Kesin olan nass, kuşku uyandırmayacak kadar kesin kabul görmüş bilgi, ayet ya da hadis.
nasuh. Kesin. Halis, temiz. Samimi. Çok nasihat eden kimse.
nâsut. İnsanlık âlemi, insanlarla ilgili şeyler.
nasyonalist. Milliyetçi, ulusçu.
nasyonalizm. Milliyetçilik, ulusçuluk.
nâ’ş. Naaş, yıkanıp kefenlenmiş ceset.
naşad. Şad olmayan, neşesiz, üzgün, mahzun.
naşi. Neşet eden, ileri gelen. Meydana çıkan. Dolayı, ötürü, sebebiyle.
naşie. Naşi kelimesinin aynı manada dişili.
naşir. Neşreden, yayan, yayıncı.
naşize. Kocasına üstünlük taslayan, söz dinlemeyen, dik kafalı, aile kurumunu temelinden sarsacak hareketlerde bulunan azgın kadın.
natakte. Söyledin.
nataman. Tamam olmayan, tamamlanmamış.
natık. Konuşan, söz söyleyen, nutuk kabiliyeti olan, düşünebilen.
natıka. Düşünüp söz söyleme melekesi, konuşma yetisi.
natıkıyet. Konuşabilir olma durumu, düzgün konuşma hasleti.
natuk. Düzgün ve güzel konuşan kimse.
natura. İnsanın yaratılıştan gelen yapısı, fıtrat.
natüralist. Natüralizmi benimseyen kimse.
natüralizm. Tüm evrenin doğal nesnelerin ve nedenlerin etkisiyle var olduğunu, doğadan başka bir yaratıcı aramamak gerektiğini, her şeyin doğa yasalarıyla açıklanabileceğini ileri süren öğreti. Süslü bir ‘eser’ olan doğayı ‘usta’ diye niteleyenlerin görüşü. Tabiatperestlik. İyi ve kötü yanlarıyla doğayı olduğu gibi yansıtmayı amaç edinen sanat akımı.
naturel. Doğada nasılsa öyle, doğal.
natürizm. Doğalcılık. Davranış, beslenme ve yaşama biçiminde tek yol gösterici olarak doğayı kabul etme eğilimi. Doğal ortamda kendi haline bırakılan çocukların daha iyi birer insan olacaklarını savunan anlayış.
natürmort. Konusu çiçek, meyve, eşya ve benzeri cansız maddeler olan resim.
natuvan. Natüvan, kuvvetsiz, güçsüz, zayıf.
navahi. Nahiyeler, bölgeler.
navakıf. Vakıf olmayan, bilmeyen, anlamayan.
navlun. Gemide taşınan şeylerin tümü, bu taşımaya karşılık ödenen para.
nay. Ney, kamıştan yapılan üflemeli bir müzik aleti, ses.
nayi. Ney çalan kimse, neyzen.
naz. Sevgiyi tazelemek için yapılan oyun, hoşa giden edalı tavır, cilve, işve. İstemiyormuş gibi yaparak kendini ağıra satma. Şımarıklık.
nazair. Benzerler, nazireler.
nâzan. Naz eden, nazlı, işveli, cilveli.
nazar. Bakış, bakma, göz atma. Göz değmesi. Bilinmeyeni elde etmek üzere bilinenleri belli bir kurala göre sıralayarak düşünme.
nazaran. Göre, bakarak, bakılırsa. Nispetle, oranla, kıyasla.
nazarendaz. Göz atan, nazar eden, bakan.
nazargah. Bakış yeri, bakılan yer.
nazarıdikkat. Dikkatle bakma, dikkatli bakış, tüm zihin gücünü bir noktaya toplamakla olan bakış.
nazari. Henüz düşünce veya bilgi halinde olan, teorik, kuramsal. Karşıtı ‘ameli’dir, yani uygulanan, uygulamaya dönük olandır.
nazariyat. Kitabi bilgiler, görüşler, düşünceler, kuramlar.
nazariye. Görüş, ileri sürülen ve ispatlanmaya çalışılan fikir, kuram, teori.
nazdar. Nazlı, naz eden.
nazdarane. Naz eden biri gibi.
nazen. Nazik, ince, hoş edalı.
nazenin. Nazlı, işveli, cilveli. İnce yapılı, narin. Nazlı yetiştirilmiş, üstüne titrenmiş kimse.
nazeninane. Nazenin birine yakışır biçimde, nazlı biri gibi.
nazım. Nazm, vezinli, kafiyeli söz dizisi. Karşıtı, nesir.
nâzım. Nazmeden, düzenleyen, şiir yazan.
nâzır. Nazar eden, bakan. Bir tarafa yönelik olan, o tarafa bakan. Bir işin yönetimini üzerine alan. Bakan.
nazi. Nasyonal sosyalist, hem milliyetçi hem de toplumcu olan kimse.
nazif. Nezafetli, temiz, pak.
nazik. İnce, kibar, narin, nezaketli. Kırılgan, hassas. Dikkat ve özen gerektiren, zorlamaya gelmeyen.
nazikane. Nazikçe.
nazil. Nüzul eden, inen.
nazir. Eş, benzer.
nazire. Eşi, benzeri. Bir söze karşılık söylenen söz, hareket karşı yapılan hareket. Bir sözün benzerini söyleme, bir şiirin dengini yazma.
nazizm. Nasyonal sosyalizm. Milliyete dayalı toplumculuk.
nazm. Nazım, düzen, sıra, tertip, dizili olan şey. Kafiyeli ve vezinli söz, şiir.
nazmî. Nazımla yani düzenlemeyle ilgili.
nazmşiken. Nazmı kıran, düzeni bozan.
nazzam. Düzenleyen, dizen, nazmeden.
neam. Evet, olur, peki.
nebat. Bitki.
nebatat. Nebatlar, bitkiler.
nebati. Bitkiyle ilgili, bitki cinsinden, bitkisel.
nebatiyet. Bitki olma durumu.
nebbaş. Mezar açarak kefen soyan kimse, mezar soyguncusu.
nebe. Mühim haber, önemli olay.
nebean. Kaynayıp çıkma, fışkırma.
nebevi. Nebi ile alakalı, Peygamberle ilgili, Peygambere mensup.
nebi. Nebeyi yani haberi ileten, haber veren, haberci, peygamber.
nebiyy. Nebi, peygamber.
nebiyyin. Nebiler, peygamberler.
nebiyyullah. Allah’ın nebisi, peygamberi.
nebze. Pek az şey, azıcık miktar.
necabet. İyi ve asil bir soya mensup olma, asillik, soyluluk, temizlik.
necaset. Pislik, murdarlık.
Necaşi. Habeş hükümdarlarının unvanı. Peygamberimizin zamanında yaşayan ve görmeksizin iman eden Habeş hükümdarı.
necat. Kurtulma, kurtuluş.
neccar. Dülger, marangoz.
neccina. ‘Bizi kurtar, bize necat ver’ manasında yakarış.
necdet. Kahramanlık, yiğitlik, bahadırlık.
necib. Necip, soylu, asil, temiz.
Necid. Arabistanda bir bölge adı.
necil. Soyu temiz, asil, soylu.
necim. Necm, yıldız. Çimen. Parça, kısım.
necis. Pis, murdar.
necisülayn. Pisliğin ta kendisi.
necm. Yıldız. Çimen. Parça.
necmî. Yıldızla ilgili, yıldıza mensup.
Necran. Yemen diyarında bir yerin adı.
nedamet. Yaptığı bir işin, eylemin sonucunu beğenmeyip hayıflanma, pişmanlık duyma.
nedametkarane. Pişman olurcasına.
nedim. Sohbet arkadaşı. Önemli şahısların yanında bulunup latif sözlerle onları eğlendiren kimse.
nedime. Yaren, arkadaş. Saygın ve zengin bir kadına arkadaşlık eden kadın.
nef’. Fayda.
nefais. Nefis şeyler.
nefaset. Nefis olma durumu, hoşluk, güzellik.
nefean. Faydalı olarak.
