Ömer Sevinçgül

Yazar olmaya 15 yaşında karar verdi. Lise ve üniversite yıllarında yazmaya devam etti. 

Evvela özel bir kurumda editör. Sonra kamuda yüksek mühendis. 

Dokuz senenin ardından istifa ve yeni bir aşama. Kültür, sanat, yayın temalı kurumlar kurdu ve yönetti.  

Medyada ilim, sanat ve felsefe sohbetleri. Yurt içinde ve dışında seminerler. Gençlik projelerinde fahrî danışmanlık. 
   İmza günleri, okul etkinlikleri birbirini izledi. Yapıp ettiklerinin özünde daima ‘yazarlık tutkusu’ vardı. 

Kitapları12 dile çevrildi. 'Kalbiyle yazan kalbe yazar' diyor ve ‘taze ruhlara’ yazıyor.  


Türkçe Kitapları

İngilizceye çevrilip yayınlanan kitapları


Arnavutça, Boşnakça, Özbekçe, Kazakça ve Soraniceye 
tercüme edilip yayınlanan kitapları
'Kültür Bakanlığı'mız 
başka dillere çevrilip yayınlanan kitaplarımız için 
tercüme desteği verdi.



Baba Filozoflar


Zor zamanlar yaşıyoruz. İnternetin ve bin bir türlü medyanın hayatımıza girmesiyle insanımız her taraftan rüzgar almaya başladı. Savrulmalar yaşanıyor. Yeni nesiller iki kültür arasında sıkışıp kaldılar. 

Bir yanda farklı yönlerden gelen felsefi düşünceler ve yaşama biçimleri, öbür yanda kültürümüz ve değerlerimiz. Zihinler bulandı, ruhları kuşkular sardı.

Bu da bir salgın. Fakat daha tehlikeli. Maddi salgın insanın fani hayatını tehdit eder. Halbuki bu manevi salgın ebedi hayatları mahvediyor.

Hızla ilerleyen ve büyüyen bu tehlikeyi görmezden gelemezdim. Sızlanmak çare olmuyordu, çözüm üretmek gerekiyordu.Ben de bunu yaptım. Keyifli Felsefe ana başlığıyla dört kitaplık bir seri yazdım.

Topladığı binlerce poleni karanlık kovan ortamında bala dönüştüren arı gibi ben de kırk yıllık okumalarım ve düşünmelerinden elimde kalanları tefekkür imbiklerinden süzerek eser haline getirdim.

Baba filozofları tanıttım, felsefi akımları anlattım, en güvenilir kaynaklardan yararlanarak tümünü eleştiri süzgecinden geçirdim. 

Felsefi kurgu tarzında yazılan bu eserleri anlayarak okuyanlar, ruhlarında savunma hatları oluşturabilir, zihinleri bulandıran virüslerden arınabilir, inandıkları değerleri güçlü delillerle savunabilirler. 

Fani ömür ağacımın son meyveleri olan bu kitaplar çocuklarımıza, gençlerimize muhakkak okutulmalı. 

Birer rehber niteliği taşıyan bu eserleri her mürebbi, her öğretmen, her anne baba mutlaka el altında bulundurmalı.

Tabula Rasa - Keyifli Felsefe


Tarihi mahallelerden birindeydi. Müstakil, iki katlı, içinden merdivenli, küçük bir evdi. Eski ve bakımsızdı. Epeyce ucuz fiyattan alabildim. Elimde kalan paranın önemli bir kısmını da onarım ve boya için harcadım. 

Temizlik işini kendim yapmaya karar verdim. Birinci katın zeminindeki tahtaları kaplayan molozları kazıyıp atarken bir görüntü dikkatimi çekti. Yaklaşık bir metrekarelik bir alanın rengi öbür kısımlardan farklıydı. Bir kapak olmalıydı bu. 

Epeyce uğraştıktan sonra kapağı kaldırabildim. Burnuma keskin bir küf kokusu geldi. Bir merdiven vardı ve aşağı doğru iniyordu. Bir mum yakıp merdivenlerden yavaş yavaş inmeye başladım. İçim ürperiyordu ama merakımı yenemiyordum. Ne vardı acaba aşağıda? Görmeli ve bilmeliydim.  

Kedim Tevafuk da benimle geliyordu. Tuhaf sesler çıkarıyordu inerken. Bir uyarı olabilir miydi bu sesler? 

Eciş bücüş taş basamaklar bitmek bilmiyordu. Nihayet merdivenin sonuna geldim. Karşıma bir oda çıktı. Her tarafı küflenmişti. Penceresi yoktu. İçeriye ışık girmiyordu. Hiçbir ses işitilmiyordu. Ortada gayet eski bir masa vardı ve üzerine iki adet kurukafa konmuştu. Tarihin derinliklerine inmiştim sanki. Duvarda tuhaf kabartmalar gördüm. Ne olduğunu anlamaya çalıştım. 

Elimdeki mumun ışığı yetmeyince yukarıya çıktım, mahalle bakkalından bir kutu mum alıp geldim. Tekrar indim. Tevafuk yine yanı başımdaydı. 

Mumları yakıp odanın uygun yerlerine koydum. İçerisi biraz aydınlandı. Kimi yerleri küflenip aşınmış resimleri görebildim. Yanlarında yazılar vardı. Bizans devrinden kalma olmalıydı bunlar.

Bu tuhaf, ürkütücü fakat bir hayli sessiz odayı yazı yazmak için kullanmaya karar verdim. Saatlerce uğraşarak iyice temizledim, süprüntüleri dışarıya attım. 

Bu yeraltı odası hakkında başka bilgiler de edindim. Belki ileride anlatırım. Bugüne dek tılsımlı odama benden başka kimse girmedi. 

Tam gece yarısı iniyorum. Büyük mumlar aldım. Yazmaya başlarken yakıyorum, işim bitince söndürüyorum. Kedim gece boyunca hep masamın üstünde. İki kurukafanın arasında sessizce oturuyor. Bazen de mırıl mırıl sesler çıkartarak uyuyor.

Felsefe kitaplarımı yazmaya başladığım gece tuhaf bir gelişme oldu. Bir de baktım ki felsefe tarihinde adları anılan ünlü filozoflar, düşünürler, bilgeler odadalar. Kimi ayakta duruyor, kimi yerde oturuyor. 

Bedenleri saydamdı. Daha önce resimlerini gördüğüm filozofları tanıdım. Bir korku kapladı içimi. Fakat zamanla varlıklarına alıştım. Konuklarımdı onlar, üstelik bana bir zararları da yoktu.

İşin tuhaf yanı, odama filozof olmayan bazı insanların da gelmeleri oldu. Müslüm Baba, Deli Ziya, Güldane, Rana ve Onur bunlardandı. 

Memento Mori - Keyifli Felsefe



"Madem merak ettin 'kendime not' başlıklı sayfadaki ilkeleri okuyayım sana... 

Muhataba göre hitap kuralına uygun davran. Kime yazıyorsan dilin, anlatım biçimin ona göre olsun. 

Üslubun cam gibi içindekini göstersin. Manaya hizmet etsin. Felsefe meseleleri zaten müşküldür, okur bir de üslupla uğraşmasın. 

Edebî bir dil kullan, zaman zaman metne mizah balı kat. Yorulan zihni dinlendirir, ruhu rahatlatır. 

Bilinmeyen terimleri, kelimeleri kullanma. Kullanmak zorunda kalırsan, tarif et, tanımla, açıkla. 

Uzun cümleleri anlamak zordur. Okuru zora sokmamak için kısa cümleler kullan.

Zihin bulandırabilecek konuları iyice açıkla. Buna yer ve zaman yoksa hiç girme. 

Sen akademik bir tez yazmıyorsun. Sadece bilgileri aktarmakla yetinme, kendi bilgini, inancını, görüşünü de söyle. 

İnsan akıldan ibaret değildir. Duyguları vardır. Ruhuna, kalbine, hislerine de seslen. 

Tahkiye üslubundan, anlatı dilinden yardım alarak düşüncenin öyküsünü yaz. Hayattan misaller ver. Soyut konuları anlamak zordur. Somut örneklerden yola çıkarak anlat."

...

Carpe Diem - Keyifli Felsefe


Bir gece yarısı tılsımlı odama inmiş, masama oturmuştum. Ne yazsam, nereden başlasam diye düşünüyordum. 

Davetsiz konuklarımdan biri öne çıktı. "Evladım, ben daha önceki celselerde yoktum. Sanırım sen yazarsın. Felsefe kitapları yazıyorsun" dedi.

"Evet" dedim.

"Madem öyle, iznin olursa sana bir tavsiyede bulunacağım."

"Buyurun, memnun olurum."

"Yeni bir eser yedi meseleden birini ele almalı. Ya özgün bir şey ortaya koymalı, ya eksik olanı tamamlamalı, ya karmaşık olanı netleştirmeli, ya uzun olanı özetlemeli, ya düzensiz olanı düzenlemeli, ya dağınık olanı toparlamalı ya da hatalı olanı düzeltmeli."

"Ne kadar güzel bir tavsiye! Teşekkür ederim. Kimsiniz? Kendinizi tanıtır mısınız?"

"İnsanlar beni Şemseddin El Babili diye tanırlar. Miladi on yedinci asırda yaşadım."

"Memnun oldum. Felsefe kitaplarında ekser filozoflar ve felsefe tarihçileri kapalı bir dil kullanıyorlar. En sade konular bile birer bilmeceye dönüşüyor. İnsanlar tekrar tekrar okuyor, yine de anlamakta güçlük çekiyorlar."

"Sen nasıl yazacaksın?"

"Sade bir dil ve akıcı bir anlatımı tercih edeceğim. Filozofların da birer insan olduklarını hesaba katarak yazacağım. Yeri geldikçe aralara anekdotlar koyacağım. Böylece ortaya kolay okunan, keyifli kitaplar çıkacak."

"İyi düşünmüşsün. Felsefe, hikmet sevgisidir aslında. Esası tefekkürdür, insanın düşünmesidir. Zamanla maksadından uzaklaştı, bir terim ve tanım yığınına dönüştü. En başta yapılması gereken, yerde ve gökte emareleri görünen hikmet gerçeğini görmek ve insanlara göstermektir."

"Ben de bunu yapmak istiyorum işte. Her insanı ilgilendiren ve zamanla eskimeyen meseleleri özlü bir biçimde yazmak niyetindeyim."

Hayaldi Roman Oldu


Bahar yıllarımdı. Yazar olmak arzusuyla yanıp tutuşuyordum. Babam örtülü biçimde, annem açıkça karşı çıkıyorlardı bu niyetime. Benim daha tutarlı, daha garantili, daha kârlı bir meslek edinmemi istiyorlardı. 

Dayım evimize geldi bir gün. Babam evde yoktu. Annemin meşhur patlıcan musakkasını birlikte yedik. Kahve faslında ikisi sohbete başladılar. Daha doğrusu, annem konuşuyor, dayım dinliyordu. 

Yorgun ve bitkin görünüyordu, dayım. Esmer yüzü bir hayli zayıftı. Avurtları çökmüş, elmacık kemikleri belirgin hâle gelmişti. Kim bilir kaç gündür jilet görmemişti yüzü. Elbisesinde boya lekeleri vardı. İş yerleri için tabela yazardı. 

Babamla araları iyi değildi. Bize nadiren gelirdi. Ben de pek gitmezdim evine. Uzakta oturuyordu zaten. Onu yeteri kadar tanımıyordum. Hep annemden dinlemiştim hayat serüvenini.

Bir zamanlar ressam olmakmış niyeti. 'Güzel Sanatlar' sınavını kazanamamış. Üniversiteden umudu kesince kendi kendine resim yapmaya başlamış. Bir yolunu bulup sergi de açmış. Fakat hiçbir ilgi uyandırmamış eserleri. 

Hayata küsmüş. İçine kapanmış. Evlenmemiş. Kendi hâlinde yaşamaya çalışıyormuş. Resim yapıyor, kitap okuyor, kuş besliyor, bir de her hafta ‘şans oyunları’ oynuyormuş.

Daha önceki seyrek buluşmalarımızda benimle konuşmazdı. Söz söylemeye değer bulmazdı sanırım. Bu da benim canımı sıkardı. Her nasılsa bu kez konuşmak istedi. Belki de laf olsun diye, gelecekte ne olmak istediğimi sordu.

“Büyüyünce ne olmak istiyorsun yeğenim?” dedi.

“Ben artık büyüdüm” demek geldi içimden, demedim. “Yazar olmak istiyorum” dedim.

“Yaaa, öyle miii!” diyerek ondan beklemediğim bir hayret nidası saldı havaya. Daha önce hiç görmemiş gibi dikkatle baktı bana. Sonunda ilgisini çekebilmiştim işte.

Masayı toplayan annem dikkat kesilmişti. Beni şu ‘uğursuz yazarlık hevesi’ dediği tutkumdan vazgeçirmek için dayımı örnek verir, “Dayın gibi sefil olmak mı istiyorsun? Resim diye tutturdu, bak ne hâle geldi” derdi.

Şimdi üçümüz bir aradaydık. Konumuz edebiyattı. Dayım beni destekler diye düşünüyordum. Sanata duyarlı olmalıydı. Ben de, annem de onun bir şeyler söylemesini umuyorduk. Bunu anladı sanırım. Başladı kendine özgü ses tonuyla konuşmaya.

...


 

Sana Hayret Yakışır


Her an, her yerde benimlesin. Söylediklerin aklımdan çıkmıyor. Seni istemiyorum artık! Yüzünü bile görmedim. Sanal bir adamsın işte. Sanal! Kimsin, necisin, bilmiyorum. Bana yaşamı zehir ediyorsun! 

Gencim ben, coşkularla doluyum, hayatımı yaşamak istiyorum. Oysa ne yapsam acı duyuyorum artık. Hiçbir şeyden tat alamaz oldum. Donup kaldım. Duygularımı yitirdim sanki. 

‘Tadını çıkar yaşamın, vur patlasın çal oynasın yaşa’ diyor, sınırlarımı silip gidiyorum bir yerlere. Fakat eskisi gibi olmuyor. Bir yerlerim sızlıyor hep. Bu sızılar yiyip bitiriyor beni. 

İçim rahat yapmak isterim ne istersem. Hiçbir kaygı duymadan. Kendimi sorgulamadan. Olmuyor. Gözetim altında hissediyorum kendimi. Her yerde senin gözlerin. 

İçimde sana karşı bir öfke var, anlıyor musun? Ondan da rahatsızım elbette. Sen kendini anlatıyorsun, inandıklarını yazıyorsun. Senden yana olan tarafım sürekli seni savunuyor. 

Kendimle savaşıyorum durmaksızın. Yiyip bitiriyorum kendimi. Niye? Kahretsin! İninde oturuyor, habire ahkâm kesiyorsun. Sen ne anlarsın ki yaşamdan! 

Kitaplar arasında uyuşmuş kalmışsın. Ne bar, ne kafe, ne kız arkadaş. İşin gücün düşünmek. Yaşamaya takatin kalmamış ki. Öylece yaşıyorsun buna yaşamak denirse. Duygularını, coşkularını, lezzetlerini yitirmiş, donup kalmış bir insan. Sen busun işte! 

Niyetin beni kendine benzetmek mi? Çık artık yaşamımdan! Beni kendi hâlime bırak! Yeter! Bitti! Seni dünyama almak istemiyorum artık. Tanrını da, öte dünyanı da al ve git. 

Ben bu dünyadayım. Sonuna kadar yaşamak istiyorum onu. ‘Sonra ne olacak?’ diye düşünmek istemiyorum. Beni kemirdin, beni tükettin, beni kendimle savaştırdın. Tamam. Bitti her şey. Git artık! Bu son sözüm sana!

...

Ya, özür dilerim. Uzun zaman geçti aradan, yazmadın. Ne acayip adamsın sen. Hiç savunmadın kendini. Keşke diline geleni söyleseydin, kızıp köpürseydin. Edepsizliğimi, arsızlığımı yüzüme vursaydın. Rahatlayacaktım o zaman.